Eldekî-kısıtli
imkânlarda ve baskı altında tutularak zor şartlarda müsfümanca yaşamaya gayret
ettiğimiz, tağutların hakim, muvahhîd mü'minlerin mahkûm olduğu işgal edilmiş
İslâm topraklarındaki vahim manzaranın bir benzeri, bindörtyüz küsur yıl önce
Arabistan'ın Hicaz bölgesinin Mekke şehrinde gündemdeydi...
Küfrün, şirkin ve koyu
bir cehaletin hakim olduğu yeryüzünün en mukaddes beldesi olan Mekke'ye tağutî
bir düzen hakim idi. Egemenliği elinde tutan bir avuç putlu ve mutlu zümre,
heva-u heveslerinden ortaya koydukları anlayışlarını kanunlaştırmiş, kendileri
gibi müşrik atalarının kendilerine bıraktığı ilkeler doğrultusunda hareket
ediyorlardı... Kendi elleriyle yapıp, yontup meydana, Mukaddes Kabe'nin
yanına, içine ve üstüne diktikleri put heykelleri, Allah'a şirk koşuyor,
yeryüzü ilâhları diye tapmıyorlardı... Hem Allah'a inanıyor, hem put
heykellere... Hayatlarının çok az bir kısmını Allah'a adarken, çoğunluğunu put
heykellerinin isteği diye kendilerinin ve atalarının uydurduğu ilkelere tabi
kılıyorlardı...
Allah'dan gelen vahye
sırtlarını çevirmiş, İslâm'a ve O'nu kendilerine tebliğ eden Rasulullah
(s.a.s.)'e düşman kesilerek tamamen reddetmişlerdi... "Bize atalarımızdan
miras kalan bu din yeterli gelir... Biz, atalarımızın ilkelerinden zerre kadar
taviz vermez ve ayrılmayız... Bizim İslâm'a ihtiyacımız yoktur... Bizim
atalarımızdan kalan bir anayasamız var, biz Kur'ân'i anayasa olarak kabul
etmiyoruz... Biz, ihtiyacımız olan kanunları kendimiz yapar ve icra ederiz,
yani yasama ve yürütme, Millet Meclisimiz olan "Daru'n-Nedve"
parlamentosundaki milletin temsilcilerine aiddir... Onların, Milletimizin
faydası ve menfaatine uygun gördüklerini kanunlaştırma haklan vardır... Biz,
Allah'ın değil, onların hükmüyle amel ederiz... Bize Allah'ın hükümleri lazım
değil, zaten ona da ihtiyacımız yoktur... Kim ki, bizim anayasamızı ve yerleşik
düzenimizi yıkıp, yerine Allah'ın emirlerine dayalı bir nizâm kurmaya
çalışırsa o, bizim baş düşma-nımızdır... O, vatan hâini anarşist ve
teröristtir. O, gerici ve irticacıdır... vs... vs..." anlamda isteklerini
dile getiriyorlardı...
Allah'ın dinini,
Allah'ın insan kullarına tebliğ edip onları gerçek Rabbleri Allah'a ve O'nun
dinine davet edip kurtuluşlarını sağlayan Rasulullah (s.a.s.)'e ve iman eden
muvahhid müsfümanlara düşman olan Mekke'nin egemen tağutları, onlara olmadık
eziyet ediyor, akla, hayale gelmedik işkencelerle zulümlerini devam
ettiriyorlardı... Bu şeytanî planlarla, bu ağır baskılarla, öldürmekler ve
habsetmeklerle muvahhid mü'minleri Hak Din, yani İslâm'dan vazgeçireceklerini
zannediyorlardı... Aradan yıllar geçtikçe, mü'minlerin sayısı artıyor, imanları
daha da kuvvetleniyor ve dâvalara daha da çok sarıldıkları görülüyordu...
Başlangıçta Rasulullah (s.a.s.)"i ve mü'minleri önemsemeyen Mekke'deki
gayr-i İslâmî şirk devletinin egemen tağutları, İslâm'ın yayılmaması ve
müslümanların çoğalmaması için aldıkları en vahşî önlemlerin işe yaramaz
olduğunu görünce, şeytanî taktiklerin bir yenisini ortaya koymaya çalıştılar:
Taviz kopararak uzlaşmak!.[1]
Başlarında mü'min ve
müttakîledin önderi Rasulullah (s.a.s.) olan muvahhid mü'minler, şirke, küfre
tağutlara karşı direnişlerini sürdürmeye büyük bir azim ve sabırla devam
ettiler... Taviz vermediler, Mekke şirk devletinin egemen tağutlanna...
İmanlarından, dînlerinden vazgeçrnediler... Gün geçtikçe ve şirk devletinin
baskılan arttıkça, mü'minlerin direnişleri daha da çok artıyordu...
Günün yerleşik
kavramlarıyla izah edilmek istenirse, Mekke şirk devleti, bir Lâik ve
demokratik gayr-i müslim bir devletti... Lâikti, Allah'ın dinini, yani İslâm'ı
yönetime, e-konomiye ve hukuka kavuşturmak istemediği gibi, tüm kurum
kuruluşlarından uzaklaştırmıştı... Demokratikdi, yönetim ve kanun koyma hakkı
yegâne hakim olan Allah'a bırakmıyor, yasama ve yürütmeyi
"Daru'n-Nedve" şirk porlamentosundaki kırk yaşını bitirmiş,
kabilesinin temsilcisi olan millet vekillerine has kılmıyordu... Hatta millet
vekilleri, bir kaç Mekke tağutunun emrine âmâde olmuşlardı... Bir-iki güçlü
kabile reisinin aldığı karar, koyduğu tavır ve yaptığı kanun, diğer millet
vekillerinin kabulü idi...
Böyle bir ortamda gün
geçtikçe baskı ve işkencelerle, yaralanma ve şehid edilmelere rağmen gelişen
îslâmî hareketi durdurmak için uzlaşmaya karar veren Mekke şirk devletinin
yönetimdeki zalim tağutları, Önder Rasulullah (s.a.s.)'e çeşitli teklifler
sunuyorlardı... Bu tekliflerle, bazan Rasuluilah (s.a.s.)'i zor duruma sokmak,
bazan da alay etmek durumunu gündeme getiriyorlardı... Tüm gaye ve niyetleri,
yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) ve etrafındaki mü'minleri yıpratmaktı...
O tekliflerden birisi
de şu idi:
İbn Abbas (r.anhuma), naklederek
der ki:
Kureyş, Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in huzuruna gelerek:
Ya Muhammed, bize Safa
tepesini altın yapması için Rabbine dua etmeni istiyoruz. Böylece o altınlardan
at ve silah satın alır, sana iman eder, seninle birlikte savaşırız, dediler.
Hz, Peygamber
(s.a.s.), onlara:
"Peki, eğer
Rabbime dua edersem, O da, (duamı kabul edip de) Safa tepesini sizin için altın
yaparsa, bana iman edeceğinize söz verir misiniz?" dedi.
Onlar da, söz
verdiler. Bunun üzerine Rabbine dua etti.
Cebrail (a.s.), O'nun
yanına gelerek:
Rabbin, Safa tepesini
altın yapıp onlara verecek, amma yine sana iman etmezlerse onları, âlemlerde
hiç kimseyi azablandırmayacağı şeklinde azablandıracak, dedi.
O zaman Hz. Peygamber
(s.a.s.):
"Ya Rabbim,
öyleyse hayır (en iyisi) Sen, beni kavmimle başbaşa bırak da ben, onları gün
be gün davet edeyim." dedi.
Bunun üzerine Allah:
"Gerçek şu ki,
göklerin ve yerin yaratılmasında....." ayetini inzal buyurdu.[2]
Kendilerini defalarca
deneyen ve sözlerinde durmadıklarını, cayıp başka yollara saptıklarını gören
Rasulullah (s.a.s.), Mekke şirk devletinin yöneticileri olan bu tağutların,
istekleri doğrultusunda Safa tepesi Allah'ın izniyle altın olduktan sonra yine
cayarlar kuşkusuyla Rabbine yalvardı... Tüm zorluklara rağmen sabırla,
dirençle, onları İslâm'a davet etmek, hidayetlerine vesile oİmak ve akıllarını
bürüyen cehalet perdesini yırtıp atmalarını sağlamak, daha hayırlı o-lurdu...
Çünkü bu müşrikler, Allah'a misak anında verdikleri sözlerinde[3]
durmamış, vefasızlık yapmış ve yeryüzüne geldikten sonra Allah'a şirk koşarak,
Allah'dan başka rabler edinmişlerdir. [4]
Allah'ın affetmeyeceğini beyan buyurduğu şirk suçunu işlediler. [5]
Allah'a verdikleri sözlerine sadık olmayan ve verdiği kesin sözlerinden
vazgeçenler, Rasulullah (s.a.s.)'e verdikleri sözlerinde dururlar mıydı?..
İşte bu bilgiden
dolayı RasuIuHah (s.a.s.), onları davet etmek üzere kavmiyle başbaşa kalmayı
diledi yegâne Rabbi Aİlah'dan... Bundan dolayı Safa tepesi altına
dönüştürülmedi amma düşüne bilenler için, dünya durdukça mucize oluşundan hiç
bir şey kaybetmeyen, her zamanda ve her mekânda taptaze, dipdiri olan şu ayeti
kerime inzal oldu:
"Gerçek şu ki,
göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde,
insanlara yararlı şeylerle denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve
kendisiyle ö-lümünden sonra yeryüzünü dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip
yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş
bulutlan evirip çevirmesinde düşü-nen(akleden) bir topluk için geçekten ayetler
vardır.[6]
Bu ayet-i kerimede
beyan buyrulan ve yegâne Rabbimiz Allah'ın yaratıp yönettiği tabiat olayların
hepsi başlı başına birer mucizedir... Akılları dumura uğramayan ve cehalet
perdesiyle perdelememiş olanlar için bunların her birisi, Safa tepesini bir
anda altın yapma kudretine sahib olan Allah'ın gücüne, kuvvetine, kudretine ve
hikmetine birer delildir... Safa tepesini, taş olarak yoktan var eden Allah, o
taşları, o kayaları altın yapma kudretine sahibtir... O, yalnızca
"Ol" der, emrettiği şey, dilediği gibi oluveri.. [7] Çünkü
yaratma ve emretme, O'na mahsustur. [8]
Göklerin ve yerin
yaratılmasını düşünebilen bir kişinin, Rabbi Allah'ın varlığını, kudretini ve
ortaksiz yalnızca Rabb olduğunu idrak etmemesi mümkün müdür? Dağları, ovalan,
ormanları, çiçekleri, yapraklan, suları, denizleri, nehirleri, gökleri,
pınarları, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kışı düşünen a-kıl sahihleri, bu kâinatı
yaratan Rabbini, seksiz şübhesiz ve ortaksız nasıl tanımaz? Dünya yüzünde
yaşayan insanları, hayvanları ve onların hâl ve hareketlerini düşünen, aklını
kullanan bir kişi, Rabbi Aİİah'a inanmaması düşünülebilinir mi?
Denizlerde suyun
üstünde yüzen gemileri, gökte uçan uçakları, rüzgarları, bulutlan, yağmurları,
karları ve bunlarla ilgili olan diğer olayları akleden bir kişi veya toplum, en
büyük mucizeleri apaçık görmüş olur... Eğer aklî dengesi, akıl emniyetini
tehlikeye sokan nesneler tarafından zedelenmemiş ve sarsılmamış ise, gerçeği
idrak ederek şu ayet-i kerimelerdeki hikmetleri anlamış olur... Bu gerçekleri
anlayan kişi, Allah'ın yegâne Rabb, İlâh ve Melik olduğuna iman e-der.... Dini,
yalnızca Allah'a has kılarak, katıksız bir imanla inanır ki, Allah'dan başka
bir rab ve ilâh yoktur... O'nun ortağı ve benzeri gibi olan da yoktur!.. Şöyle
buyurur Rabbimiz Allah:
"Göklerin ve
yerin mülkü Allah'ındır. Allah, her şeye güç yetirendir.
Şübhesiz, göklerin ve
yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, temiz akıl sahibleri
için ayetler vardır,
Onlar, ayakta iken,
otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı
konusunda düşünürler (ve derler ki:) 'Rabbimiz. Sen, bunu boşuna yaratmadın.
Sen, pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.
Rabbimiz biz:
'Rabbinize iman edin' diye imana çağrıda bulunan bir çağrıcıyı işittik, hemen
iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi
de i-yilik yapanlarla birlikte öldür.
Rabbimiz, Peygamberine
va'detiklerini bize ver. Kıyamet gününde de bizi hor ve aşağılık kılma.
Şübhesiz Sen. va'dine muhalefet etmeyensin.[9]
"Elif-Lâm-Mim-Râ.
Bunlar, Kitab'ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak
insanların çoğu iman etmezler.
Allah,'O'dur ki,
gökleri dayanak olmaksızın yükseltti, onları görmektesiniz. Sonra Arş'a istiva
etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar
akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer a-çıklar.
Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız.
Ve O, yeri yayıp
uzatan, onda sarsılmaz dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden
ikişer çift yaratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir. Şübhesiz, bunlarda,
düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.
Yeryüzünde birbirine
yakın komşu olan kıtalar vardır. Üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız
hurmalıklar da vardır ki, bunlar, aynı su ile sulanır amma ürünlerinde (ki verimde
ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şübhesiz, bunlarda aklını
kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.[10]
"Hâ-Mim.
Kitabın indirilmesi,
üstün ve güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'dandir.
Şübhesiz, mü'minler
için göklerde ve yerde ayetler vardır.
Gece ile gündüzün
ardarda gelişinde (veya aykırılığında) Allah'ın gökten rızık indirip onunla
ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinden ve rüzgarları (belli bir düzen içinde)
yönetmesinde aklını kullanabilen bir kavim için ayetler vardır.
İşte bunlar, Allah'ın
ayetleridir. Sana, bunları hak olmak üzere okumaktayız. Öyleyse
onlar,Allah'dan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze iman edecekler?
Gerçeği sürekli
tersyüz eden, günaha düşkün olan herkesin vay hâline! [11]
"Andolsun, Biz,
gökte burçlar kıldık ve onu gözleyenler için süsledik.
Ve onu, her kovulan
şeytandan koruduk.
Ancak kulak hırsızlığı
yapan olursa onu da, parlak bir ateş izler.
Yere (gelince) onu,
döşeyip yaydık, onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda her şeyden ölçüsü
belirlenmiş ürünler bitirdik.
Ve orada, sizler için
ve kendisine rızık vericiler olmadığınız kimseler (varlıklar ve canlılar) için
geçimlikler kıldık.
Hiç bir şey yoktur ki,
hazineleri Bizim katımızda olmasın, ancak Biz, onu belirlemiş bir mikdar
olarak indiririz.
Ve aşılayıcılar olarak
rüzgarları gönderdik, böylece gökten su indirdik de, sizleri suladık. Oysa siz,
O'nun hazine koruyucuları değilsiniz.
Şübhesiz Biz,
gerçekten Biz, yaşatır ve öldürürüz ve varis olanlar Biziz.[12]
"Bakmıyorlar mı o
deveye nasıl yaratıldı?
Göğe, nasıl
yükseltildi?
Dağlara, nasıl oturtul
up kuruldu?
Yere, nasıl yayılıp döşendi?
Artık sen, Öğüt verip
hatırlat. Sen, yalnızca bir Öğüt verici, bir hatırlatıcısın
Onlara, zor ve baskı
kullanıcı değilsin! [13]
Yegâne Rabbimizin
apaçık ayetleridir bunlar... Yoruma bile ihtiyaç olmayan, her gören gözü, her
işiten kulağı, her idrak eden beyni, her anlayan kalbi olan insanın anlayıp inanacağı
apaçık ayetler... Biyolojisiyle, Psikolojisiyle, Sosyo-loj isiyle, Antropoloj
isiyle, Fiziği, Matematiği ve Kimyasıyla, Coğrafya, Tarih ve Teknolojisiyle
bütün ilim sahalarına hitab eden bu ayetler, İnsanoğlunu düşünmeye, idrak etmeye,
hissetmeye ve görünenlerden görünmeyene ulaşmaya davet ediyor...
Başlı başına bir
mucize ve Allah'ın ayeti olan insan, yaratan Rabbi Allah tarafından akıllı bir
varlık olarak yaratılmıştır... Eşya ve olayları araştırma, düşünme ve idrak
etme yetkisi verilen insanoğlu, mahlukat içinde en üstün yaratılan bir varlıktır...
Rabbimiz (c.c), şöyle
buyurur:
"Hani Rabbin,
Meleklere: 'Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım' demişti.
Onu, bir biçime sokup,
ona ruhumdan üflediğim zaman da siz, onun için hemen secdeye kapanın.
Meleklerin hepsi
topluca secde etti.[14]
"Sonra da onu
düzenleyip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak,
gözler ve gönüller var etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz? [15]
Şükretmek, nimeti
verene karşı nankör olmamak ve nimeti, emredilen şekliyle yerli yerinde
değerlendirmektir... Nimeti yaratanı tanımak ve O'na karşı vazifeleri gereği şekilde
yerime getirmek, şükür etmektir... Kulaklarla hakkı duymak, gözlerle hakkı
görmek, gönüllerle hakkı kavramak ve tüm varlığımızla Hakk'm emrettiği şekilde
olmak, şükretmek olduğunu bir kez daha vurgulamak gerek...
Rabbimiz Allah, biz
kullarını delilli, isbatlı iman etmeye davet ediyor... Verdiği akıl nimetini
yerli yerince kullanıp Allah'ın ayetleri üzerinde düşünerek, bizleri yaratan,
nzıklandıran, büyütüp ve eğitip nasıl hareket edersek faydamıza olup
huzurumuzu te'min edeceğimizi emreden Rabbimiz, biz kullarını düşünmeye davet
ediyor... Gerek nefsimizi, yani varlığımızı, gerek bizim dışımızdaki tabiatı
düşünecek olursak ve bu düşünme metodunu da sağlıklı ve ölçülü
gerçekleştirecek olur isek, bütün problemlerimizi çözmüş oluruz... Önce
kendimizi tanır, Rabbimiz Allah'ı bilir, O'na katıksız iman eder ve kul ile
Rabb ilişkisini sağlamlaştırırız... Rabbimiz Allah ile olan rabıtamızı,
kopması imkânsız hâle getirmeye çalışırız... Elbette bütün bunları, yine Rabbimiz
Allah'ın lutfu ve rahmetiyle gerçekleştirmiş oluruz... Bizim, mü'minler olarak
tüm başarımız O'nun izni iledir.[16] O,
dilemedikçe, bizler hiç bir zaman dileyici olamayız. [17]
Yegâne Rabbimiz Allah,
Kur'ân-ı Mecid'de aklını kullanabilen kişi ve topluluklara ibret ve ders veren
kıssalar beyan buyurmuştur... Bu kıssalar, birer hakikatdir... Onlardan ibret
almak ve kendimiz için ders çıkarmak gerek... Bizden önce yaşamış olanların
denemelerinden, imtihanlarından ders almak lazımdır... Eğer herhangi bir
kötülük veya hata yapmışlarsa, bizlerin o kötülük ve hatalara düşmemek için çok
uyanık olmamız lazımdır... Eğer iyilikler ve sevablar yapmışlar, dolayısıyla
övgüyü haketmişler ise, onlar gibi olmaya, salihler ve siddîkiar gibi
davranmaya gayret etmemiz gereklidir... Bu da, ancak Rabbimiz Allah'ın verdiği
akıl nimetini kullanmakla gerçekleşir...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah (Azze ve celle):
"Biz, senden önce
şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi
olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden
öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsalar? Korkup sakınanlar için
ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz, yine de akıl erdiremeyecek misiniz?
Öyle ki, peygamberler,
umudlarını kesip de, artık onların gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir
sırada onlara yardımımız gelmiştir. Biz, kimi dilersek o, kurtulmuştur.
Suçlu-günahkâr topluluğundan zorlu azabımız geri çevrilmeyecektir.
Andolsun, onların
kıssalarında temiz akıl sahihleri için ibretler vardır. (Bu Kur'ân,) düzüp
uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her
şeyin çeşitli biçimde açıklaması ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet
ve rahmettir.[18]
"Yeryüzünde kesin
bir bilgiye inanacak olanlar İçin a-yetler vardır.
Ve kendi
nefislerinizde de, yine de görmüyor musunuz?
Gökte rızkınız vardır
ve size va'dolunmakta olan da. [19]
Bu, böyledir!..
Allah'dan başka rab,
ilâh ve melik yoktur... yegâne yaratan ilâh Allah'dır... yegâne yetiştiren, yöneten
ve yönlendiren Rabb Allah'dır... Yegâne hakim olan ve hakimiyetin kayıtsız,
şartsız kendisinin olan, kanun koymak yalnıza kendisine aid bulunan Melik
Allah'dır... Bütün âlemlerin ve insanların Rabbi, İlâhı ve Meliki yalnız ve
yalnız Allah Teâlâ'dır. [20] O'ndan başka bir rab,
melik ve ilâh olmadığı gibi, O'nula beraber de herhangi bir rab, melik ve ilâh
yoktur... Rabb da O, Melik de O, İlâh da O'dur...
Her kim ki, O'ndan
başka veya O'nunla birlikte bir rab, melik ve ilâh edinecek olursa elbette o,
şirk koşmuş ve küfretmiş olur... Yani Allah'ın nizâmı, hayat nizâmı olan İslâm'ı
tamamen bırakıp heva-u heveslerinden kaynaklanan düzenlere, ideolojilere,
rejimlere ve onların kanunlarına tabi olarak hayatını düzenleyenler, AUah'dan
başka rab, melik ve ilâh edinmişlerdir... Hayatının bir mikdannı Allah'ın
emirlerine göre bir mikdarını da egemen müstekbir tağutların e-mirlerine, yani
kanunlarına göre ayarlayan ve tabı olanlar ise, Allah ile birlikte başka rab,
melik ve ilâh edinmişlerdir... Bugün gayr-ı müslimler, yani islâm düşmanı olan
müstekbirler tarafından işgal edilen ve yerli mürted tağutlar tarafından
yönetilen İslâm topraklarında yaşayanların çoğunluğunun durumu, bu iki hâlden
birisidir... Ya Allah'ı tamamen bırakıp başka rab, melik ve ilâhlara tabi
olmuş, ya da Allah ile birlikte emirlerine, kanunlarına tabi olduğu rab, melik
ve ilâhlar edinmişlerdir.[21]
Yegâne Rabbimiz,
Melikimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ (Azza ve Celle) insanları, Rabblerinin,
Meliklerinin ve İlâhlarının bir tek olup, O'ndan başka veya O'nunla birlikte
bir rab, melik ve ilâh olmadığını düşünmeye, idrak etmeye ve katıksız iman
etmeye davet ederek, şöyle uyarıda bulunuyor:
"De ki: Hamd
Allah'ındır ve selâm, O'nun seçtiği kulların üzerinedir. Allah mı daha
hayırlı, yoksa onların ortak koşmakta oldukları mı?
(Onlar mı) yoksa,
gökleri ve yeri yaratan ve size su indiren mi? Ki onunla (o suyla), gönül
alıcı bahçeler bitiriver-dik. Sizin içinse,O'nun bir ağacını bitirmek (bile)
mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Hayır, onlar, sapıklıkta
devam etmekte olan bir kavimdir.
Ya da yeryüzünü bir
karar yeri kılan, onun arasında ırmaklar var eden ve ona (yeryüzü için)
sarsılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir ara-engel (haciz) koyan mı?
Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.
Ya da sıkıntı ve
ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp
gideren ve size yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir
ilâh mı? Ne kadar az öğüt alıp düşünüyorsunuz.
Ya da karanın ve
denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgarları
müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Allah,
onların şirk koşmakta olduklarından yücedir.
Ya da halkı sürekli
olarak yaratmakta olan, sonra onu i-ade edecek olan ve sizi gökten ve yerden
rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? De ki: Eğer doğru
söyle-yenler iseniz, kesin kanıt(burhan)mızı getiriniz.[22]
Allah'ı bırakarak,
yani Allah'ın kanunlarını, O'nun dini olan hayat nizâmı İslâm'ı bırakarak, ya
da Allah ile beraber başka rabler, melikler ve ilâhlar edinenler, hayatlarının
bazı işlerinde, daha doğrusu egemen tağutların egemenliklerine zarar vermeyen
bazı işlerde Allah'ın dini İslâm'a tabi olurken, hayatın önemli işlerinde ise,
egemen tağutların yasalarına tabi olanlar, eğer bu yaptıkları doğru ise, o
hâlde kesin delillerini getirmelidirler... Delilleri, naklî ve aklî
olmalıdır... Hem nakle, yani Allah'ın indirdiği İslâm Dini'ne, hem de Allah'ın
insan kullarına bağışladığı büyük nimet olan akla uymalı, aykırı olmamalıdır...
De ki: 'Eğer doğru
sözlüler iseniz, kesin kanit(burhan)imzı
getiriniz.[23]
Allah'dan başka veya
Allah ile beraber başka ilâhlar, rabler ve melikler edinenler, hiç bir zaman ve
hiç bir yerde bu yaptıklarına, yani şirk ve küfürlerine kesin kanıt getirememiş
ve bu fikirlerinin doğruluğunu isbat edememişlerdir... İsbat edemezler de...
Çünkü şirk koşmak ve küfretmek, insanın fıtratına ve yaratılış gayesine
tamamen terstir... Yanlıştır ve batıldır...
Temelinden çatısına
kadar çürük, bozuk, yanlış ve batıl olan bir şey, nasıl doğru olarak isbat
edilebilinir?.. Bunun doğru olduğuna dair fikrin delili hangi mantık ölçüşünce
ortaya konulabilinir?.. Bu görüşün, bu anlayışın ve bu gidişatın tamamen batıl
olduğuna dair naklî ve aklî bütün deliller şahiddir!..
Yegâne Rabbimiz Allah,
insanlar hakkı, doğruyu, güzeli ve kurtuluşu müjdeleyerek şöyle buyurur:
"Ey insanlar,
Rabbinizden size kesin bir kanıt (burhan) geldi ve size apaçık bir nur (Kur'ân)
indirdik. [24]
"De ki: En üstün
ve açık delil (El-Huccetu'I-Baliğa) Allah'ındır. Eğer O, dileseydi, elbette
tümünüzü hidayeteyönetip iletirdi. [25]
"Gerçek şu ki,
size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle görürse, kendi lehine, kim
de kör olursa (görmek istemezse), kendi aleyhinedir. Ben, sizin üzerinizde bir
gözetleyici değilim. [26]
Muvahhid mü'minler,
Allah'dan gelen kesin delillerle katıksız bir şekilde iman edenlerdir...
İmanlarından şübheye düşmeyen mü'min müslümanlar, naklî delillerle beraber akıl
nimetini de kullanarak, aklı delillerle de hareket ederek gerçeği elde
etmişlerdir... Bundan dolayı İslâm'ın ilk günlerinden bu güne ve kıyamet
akşamına kadar muvahhid mü'minler, şeytanîlerin, tağutların, müşrik ve
kâfirlerin bütün engellemelerine rağmen Rabbleri Allah'dan kendilerine emredilene
tabi olmuş, ondan taviz vermemiş ve ondan vazgeçmemişlerdir...
Bu, böyledir ve bu,
gerçek Tevhidin gereği, katıksız i-manın göstergesidir...
Rabbimiz Allah Teâlâ,
şöyle buyurur:
De ki: Ben, yalnızca bana
Rabbimden vahyolunana uyarım. Bu, Rabbimden olan basiretlerdir. İ-man
edecek bir topluluk için de, bir hidayet ve bir rahmettir.[27]
Bu hidayete ve bu
rahmete, katıksız iman etmek suretiyle ulaşan bir ferd veya topluluk, her
nereye bakarsa, Allah'ın ayetlerinden bir, ya da kaç ayeti görür, ondan ders alir...
Böylelikle imanı kuvvetlenir ve sarsılmaz hâle gelir...
Taklidi imandan,
tahkiki imana geçen her muvahhid mü'min, eşya ve olaylara bir basiretle bakar,
firasetini kullanarak ondaki illet ve hikmeti kavramaya çalışır... Kendisi
kesin delillerle hareket eder, delilsiz, isbatsız batıl ve hurafe olan şeylerin
tümünü kimden gelirse gelsin reddeder...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah (c.c.):
"Üzerlerindeki
göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiç
bir çatlağı yok.
Yeri de (nasıl)
döşeyip yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda göz alıcı ve iç açıcı
her çiften (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) içten Allah'a yönelen her kul
için hikmetle bakan bir iç göz ve bir zikirdir.[28]
"O, biri diğeriyle
tam bir uyum (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman(olan Allah)ın
yaratmasında hiç bir çelişki ve uygunsuzluk (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü)
çevirip gezdir, herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?
Sonra gözünü iki kere
daha çevirip gezdir, o göz (u-yumsuziuk bulmaktan) umudunu kesmiş bir hâlde bitkin
olarak sana dönecektir. [29]
Rabbimiz Allah'ın
nizâmında hiç bir çelişki, hiç bir kusur ve hiç bir düzensizlik yoktur...
Allah'ın nizâmında kusur arayan kusurlu, gafil ve cahilleri, düşünmeye ve
araştırmaya davet eden Rabbimiz Allah, defalarca yeryüzüne, özellikle de gök
yüzüne bakmayı emrediyor... Gökyüzüne bakılsın... Herhangi bir noksanlık, bir
çatlaklık ve bir yanlışlık için gökyüzüne bakan gafil gözler, aradığını
bulamadan bitkin ve yorgun, mahcub ve üzgün sahibine geri dönecektir... Yalnız
geri dönmekle kalmayacak, gafil, cahil ve imandan mahrum sahibine, bir daha
böyle abes bir işle iştigal etmemeyi de i-kaz ederek araştırmayı, kendi
yanılması ve kusuruyla sonuçlandıracaktır...
Yegâne Rabbimiz Allah,
gerek yaratma ve gerekse emr, yani tekvin ve teşriî konusunda nizâmında hiç bir
yanlışlık, hiç bir çelişki ve hiç bir ölçüsüzlük yoktur... Rabbimiz Allah'ın
yarattığı ve ölçüsünü belirleyip hareket emrini verdiği şu koskoca kâinattaki
her cisim, her gezegen ve her yıldız, birbiriyle nasıl uyumlu ise, nasıl
dengeli ise, yeryüzündeki kulları arasında hükmetsin, onların hayatım tanzim
etsin diye gönderdiği İslâm Nizâmı'nm her emri ve her nehyi arasında da böyle
ölçülü ve dengeli bir ilişki vardır... İslâm Nizâmı ile insan arasında da çok
dengeli ve uyumlu bir irtibat mevcuddur... Çünkü varlıkları, birbiri içindir...
İnsan, İslâm'a göre hayatını tanzim etsin, yani yalnızca Allah'a kul olsun,
yâlnızca Allah'ın emrine göre yaşasın ve Allalrdan başka hiç kimsenin, hiç bir
makam ve mevki sahibinin emrine girmesin, hiç bir tağuta kulluk yapmasın diye
yaratmışken, [30] İslâm ise, yeryüzündeki
insan kullarının hayatım tanzim etmek için va'zedilmiş, vahyolunmuştur.[31]
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Allah, gökleri
ve yeri hak olarak yarattı. Hiç şübhe yok bunda, iman etmekte olanlar için bir
ayet vardır. [32]
"De ki: 'Hak
geldi, batıl yok oldu. Hiç şübhesiz batıl, yok olucudur.
Kur'ân'da rnü'minler
için şifâ ve rahmet olan şeyleri indirmekteyiz. Oysa O, zalimlere kayıplarından
başkasını artırmaz. [33]
"İşte bu
örnekler, Biz, bunları insanlara vermekteyiz. Ancak âlimlerden başkası bunlara
akıl erdiremez. [34]
Rabbimiz Allah'ın,
insanların yeryüzündeki hayatlarını huzurlu ve mutlu yaşamaları, birbirilerinin
haklarına riâyet etmeleri, birbirilerine zulüm etmemeleri, birbirilerinin haklarını
yememeleri; ahireti için çalışıp ebedî cehennemden kurtulup, ebedî cenneti
kazanmaları için örnek vermiştir... Bu örneklerden ibret ve ders alanlar, ancak
ilim sahibi, iman sahibi olan âlimler ve Allah'ın verdiği akıl nimetini yerli
yerinde kullanarak düşünenlerdir...
Rabbimiz Allah (c.c),
aklını kullananlara şöyle seslenir:
"Ey temiz akıl
sahihleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, sakınırsınız.[35]
"İşte Allah, size
ayetleri böyle açıklar, umulur ki, akıl edersiniz. [36]
"Siz, insanlara
iyiliği emrediyorken kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz, Kitabı
okumaktasınız. Yine akıllanmayacak (aklınızı kullanmayacak) mısınız? [37]
Kendilerine Allah tarafından
indirilen hakkı dinlemedikleri ve akıllarını kullanmadıkları için, iman
etmeyen, şirk koşanlar ve küfredenler, cehennemde çılgın ateşin içinde yanarken
hayıflanıp duracaklar...
"Ve derler ki:
'Eğer dinlemiş olsaydık, ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı
arasında olmayacaktık. [38]
Dünyada zelil,
ahirette rezil olan, Allah'a ve O'nun nizâmına isyan edip düşman kesilen,
Allah'ın kanunlarını bir yana bırakıp kendi uydurmaları olan kanunlarla hayatı
yönetip yönlendiren, hakkı dinlemeyen ve hakkı kabul etme konusunda aklını
kullanmayan bu müşrikleri engelleyen ne idi? Niçin inanmadılar ve niçin
yeryüzünde Allah'ın hükümlerinin hükmolunmasını engellediler ve yeryüzüne
fitnenin hakim olması yolunda çalıştılar?.. Bu soruların cevabını, her sorunun
en doğru cevabını veren Allah'ın ayetlerinde buluyoruz...
Şöyle buyuruyor
Rabbimiz Allah:
"Ne zaman onlara:
'Allah'ın indirdiklerine uyun' denilse, onlar: 'Hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız derler. (Peki) ya atalarının aklı
bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?
Küfre sapanların
örneği, çağırma ve bağırmadan başka bir şeyi duymayan(duyduğu şeyin anlamını
bilmeyen hay-van)a haykıranın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler,
kördürler, bundan dolayı akıl erdiremezler.[39]
"Onlara:
'Allah'ın indirdiğine ve Peygamber'e gelin' denildiğinde, 'Atalarımızı üzerinde
bulduğumuz şey bize yeter' derler. (Peki) ya ataları bir şey bilmiyor ve
hidayete ermiyor idilerse? [40]
"İşte böyle, hiç
şübhesiz, küfredenler, batil olana uymuş ve hiç şübhesiz, iman edenler de,
Rabblerinden olan hakka uymuşlardır. İşte Allah, insanlara kendi örneklerini
verip göstermektedir. [41]
"De ki: 'Sizin
şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mıdır?' De ki: 'Hakka ulaştıracak
Allah'dır. Öyleyse hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru
yola ulaştınlmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl
hükmediyorsunuz?'
Onların çoğunluğu
zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiç bir şeyi sağlayamaz.
Şübhesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir. [42]
De ki: 'Sizin
yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir
ilim mi var? Siz,
ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak zan ve tahminle yalan söylersiniz. [43]
"Allah'ın izni
olmaksızın hiç kimse için iman etme (imkânı) yoktur. O, akıl erdirmeyenlerin
üzerine iğrenç bir pislik (azab) kılar.[44]
"Şimdi sen, kendi
hevasını ilâh edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve
kalbi üzerine mühür vurduğu ve gözü üstüne bir de perde çektiği kimseyi gördün
mü? Artık Allah'dan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz, yine de öğüt alıp
düşünmüyor musunuz? [45]
"Allah'ın
indirdiği Kitabtan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir
şeyi) satın alanlar, onların yedikleri karınlarında ateşten başkası değildir.
Allah, Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar i-çin
acıklı bir azab vardır.
Onlar, hidayete
karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı
ne de dayanıklıdırlar. [46] Gerçekten apaçık
belgelerden indirdiklerimizi ve İnsanlar için Kitabta açıkladığımız hidayeti
gizlemekte olanlar, işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de lanet ediciler
lanet eder.
Ancak tevbe edenler,
(kendilerini) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlara gelince) artık onların
tevbelerini kabul ederim, esirgeyenim. [47]
Yegâne Rabbimiz Allah
Teâlâ'mn bu apaçık ayetlerinden net olarak anlaşılan o ki, Allah'ın insan
kullarına bağışladığı iman nimetinden sonra en iyi nimet olan akıl nimetini
kullanamayanlar, müşrik atalarına ve saptırıcı din adamlarına, yani
Ulemau's-Su'ya tabi olanlardır... Allah'a isyan e-den, Allah'ın hükümlerini
kabul etmeyen veya onları bir yana bırakıp kendilerini yöneten kanunları
kendileri yapan, böylece tağutlaşan müşrik atalarına varis olup onların koyduğu
şirk ilkeleri doğrultusunda hareket etmek suretiyle Allah'ın nizâmı İslâm1!
kabul etmeyenler, akıllarını kullanmayan, gafil, cahil ve birbirinin kulları
olanlardır... Çünkü birileri, birilerine vekalet vererek yetkili kılıyor,
yetkili vekiller, birilerinin adına Allah'ın hükümlerini kaldırıp onların
yerine yanlarından çıkardıkları hükümleri koyuyorlar... Böylece vekil, asıl
olanın, asıl da, vekil olanın kulu, aynı zamanda birbirilerinin rabi
oluyorlar... Allah'ın kanunlarını bırakıp kendi arzulannca kanunlar yapan ve
tabi olanlar, hem birbirilerinin kulları, hem de rabları hâline gelirler...
Asalet ve vekalet yetkilerini kullanma, onları bu hâle getiriyor...
Yegâne Rabbimiz Allah
Teâlâ, muvahhid mü'min kullarına, bu durumda olan gayr-ı müslimlere, yani
tağutî düzenlerde İslâm'dan başka ideolojilere tabi olmakla birbirilerinin
kulları ve rableri olanlara, şu davette bulunmalarını emrediliyor:
"De ki: 'Ey Kitab
Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olacak) bir kelimeye gelin. (Ki o da şudur:)
Allah'dan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve
Allah'ı bırakıp kimimiz kimimizi rabler edinmeyelim.' Eğer yine yüz
çevirirseler deyin ki: 'Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız.[48]
Bu
davet,"evrensel bir çağrıdır..." Hangi ırktan, hangi renkten, hangi
dilden, hangi kıta ve hangi ülkeden olursa olsun, Allah'dan başka rab, yani
kanun koyucu hakim, İslâm'dan başka düzen, rejim ve ideoloji, Kur'ân'dan başka
yasa ve Rasulullah (s.a.s.)'den başka önder kabul eden herkese, her ferde ve
her topluma tâ canu gönülden bir davettir... İlâhî bir tebliğ ve kurtuluş
mesajıdır... Dünyada zilletten, ahirette ebedî azabdan kurtulmak için bir
çağrıdır... Beyinleri, akılları ve duygulan dumura uğramamış, insan olduğunun
en az da olsa farkında olanlara bir uyarıdır bu davet...
İslâm topraklarını
işgal eden bu zalim, despot, müstekbir tağutlara ve onlar adına yönetimde
bulunan uşaklarına barış çağrtsıdır, bu çağrı!..
"Bizimle sizin
aranızda ortak bir kelimeye gelin: Allah'dan başkasına kulluk etmeyelim. O'na
hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp kimimiz kimimizi rabler
e-dinmeyelim."
Eğer Rabbimiz Allah
bize öğrettiği ve kendilerine ulaştırdığımız bu çağrıya kulak vermez, bu
daveti reddederlerse, onları da şahid tutarak "müslümanlardan"
olduğumuzu, onlarla bizim aramızda hiç bir ilişkinin, akidevî ve amelî hiç bir
ilginin bulunmadığını ilân etmeliyiz:
Ey Kâfirler,
Sizin dininiz,
inancınız, ideolojiniz, düzeniniz, hayat anlayışınız size, benim de dinim olan
hayat nizâmı İslâm bana!.[49]
Rabbimiz Allah'ın da
bize emri budur:
Ayetlerimizi yalan
sayanların ve ahirete inanmayanların heva (istek ve tutkularına uyma. Onlar,
(bir takım güçleri ve varlıkları) Rablerine denk tutmaktadırlar. [50]
"Ey insanlar,
yeryüzünde olan şeyleri helâl ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını
izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.
O, size yalnızca
kötülüğü, çirkin hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyi söylemeyi
emreder."
"Sonra seni de,
bu emirden bir şeriat üzerinde kıldık, öyleyse sen ona uy, bilmeyenlerin
heva(istek ve tutkularına uyma.
Çünkü onİar, Aflah'dan
(gelecek) hiç bir şeyi senden savamazlar. Hiç şübhesiz zalimler, birbirinin
velisidirler. Allah ise müttakilerin velisidir. [51]
İman etmeyen ve
akletmeyenlerle ilişkisini kesen, ne kendisinin, ne de kendisini bilmez
cahillerin heva u heveslerine tabi olmayan muvahhid mü'minler, Allah'a
yönelmiş, tüm varlıklarını Rabbleri Allah'a has kılmıştır... Çünkü onlar,
Rabbleri Allah'ın kendilerine verdiği akıl nimetini, imanın emrine vermiş ve
gereğini yapmış olan salih kullardır...
Rabbimiz Allah, bu
muvahhid ve muttaki mü'min kullarını şöyle övüp vasıflarını beyan buyuruyor:
"Tağuta kulluk
etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenler ise, onlar için bir müjde vardır,
öyleyse kullanma müjde ver.
Ki onlar, sözü
işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete
eriştirdikleridir ve onlar, temiz akıl sahihleridir.[52]
Allah'ın verdiği akıl
nimetini kullanabilen insanların vasıflarına dikkat edelim:
1) Tağuta
kuî olmaktan tamamen kaçınan, tağutu tüm kurum ve kuruluşlarıyla reddeden,
2) Dini,
Allah'a has kılarak katıksız iman eden ve tüm varlığını Allah'a adayan,
3) Söze
kulak verir ve sözlerin en güzeli olan Allah'ın kelâmı Kur'ân-ı Kerim'e tabi
olan,
4) Böylece
Allah'ın kendilerin verdiği hidayete kavuşan kullar, temiz akıl sahibf
kullardır...
Hemen şunu eklemek
lazımdır ki, nakilsiz ve ilİmsiz a-kıl, faydalı bir şey değildir... Faydalı
akü, ilim ile birleşip naklin, yani Kitab ve Sünnet'in emrine giren akıldır.....
Akıl emniyetini
sağlamak için onu, ilim silahıyla silahlandırıp nakîl kumandanın emrine âmâde
kılmak gerek...
Yegâne hayat nizâmı
İslâm kadar ilme ve âlime değer veren başka bir nizâm yoktur... Aslında
İslâm'dan başka bir hayat nizâmı yoktur...
İlim, aklın,
dolayısıyla muvahhid mü'minlerin en büyük silahıdır... Akıl mü'minden, mü'min
akıldan ayrılamaz... Mümin ile akıl birbirilerinin lazımlarıdırlar... İmansız
akıl, akılsız iman düşünülemez... Demek ki, iman, akıl ve ilim birbirlerinden
kopmaz bağlar ile bağlanmış ve birbirinin can yoldaşıdırlar... Biri olmadan,
diğerine hayat hakkı yoktur... Üçü kâmil mânâda bir arada olduğu zaman hayat,
gerçekten hayat olur ve dünya, yaşamaya değer...Rabbimiz Allah, akıl
emniyetinin lazımı olan ilim nimeti için şöyle buyurur:
Eğer bilmiyorsanız, şu
hâlde zikir ehline (bilenlere) sorun.[53]
Yaratan Rabbinin
adıyla oku.
O, insanı bir alaktan
yarattı.
Oku, Rabbin en büyük
kerem sahibidir.
Ki O, kalemle
(yazmayı) öğretendir.
İnsana bilmediğini
Öğretti. [54]
Allah, gerçekten
kendisinden başka ilâh olmadığına şahidlik etti. Melekler ve ilim sahibleri de,
O'ndan başka ilâh olmadığına adaletle şahidlik ettiler. Aziz ve hakim olan
O'ndan başka ilâh yoktur. [55]
Allah, sizden iman
etmekte olanları ve kendine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin..... [56]
"De ki: 'Hiç
bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu?nHiç şübhesiz, temiz akıl sahibleri öğüt
alıp düşünmektedir. [57]
Kullan içinde ise,
Allah'dan ancak âlim olanlar, içleri titreyerek korkar. Hiç şübhe yok Allah,
üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır.[58]
Biz, dilediğimizi
derecelerle yükseltiriz ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen
vardır. [59]
De ki: 'Rabbim, ilmimi
arttır. [60]
Rabbimiz Allah, bu
ayetlerinde ilim ve âlimin değerini beyan buyurup, âlimleri meleklerle beraber
anarak överken, Rasulullah (s.a.s.) de, ilim elde etmenin her erkek ve kadın
mü'min müslümana farz olduğunu beyan buyurur...
Enes b. Malik
(r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"İlim aramak, her
müslüman üzerine farzdır. Ehli olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse,
domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer. [61]
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle de Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Hikmetli söz,
mü'minin yitiğidir, onu nerede bulursa, o mü'minin kendisi ona daha layıktır. [62]
Öğrenilmesi ve
kendisiyle amel edilmesi mü'minlerin üzerine gerek farzu'l-ayn, gerekse
farzu'l-kifaye olan ilim için, sıhhatli akla ihtiyaç vardır... Zedelenmemiş,
dumura uğramamış, kavrayan ve fiiliyata geçiren aklın, her türlü tehlikeden
korunması lazımdır... Aklın korunması için onun, maddî ve manevî
rahatsızlıklarının tedavisi gerektiği gibi, o-na zarar veren iç ve dış etkenlerin
ortadan kaldırılması gerekir... Temiz bir çevre, huzurlu bir ortam ve dengeli
bir hayat, sıhhatli aklın en büyük ihtiyaçlarındandır... Akıl, fıtrattandır...
Fıtrattan olan akıl, ancak fıtrî olan, yani insan fıtratına ve yaratılış
gayesine uygun olan bir ortamda sıhhat bulur... Eğer ortam fıtrî ise, yani
İslâmî bir ortam ise, akıl, sağlam ve sıhhat üzere devam eder... Çünkü akla
zarar verecek ve onun sıhhatini zedeleyecek her türlü nesne giderilmiş, aklın
emniyeti, İslâm Devleti eli ile sağlanmıştır...
Aklın emniyeti nasıl
sağlanmış ve ona zarar veren maddî ve manevî düşmanları nasıl ortadan
kaldırılmış konusuna geçmeden önce, yine ayet-i kerimelerden hareketle aklın yerini
ve konumunu tesbit ederek, akıl ve kalb ilişkisini netleştirmek gerekir...
Yegâne Rabbimiz Allah
(c.c.) şöyle buyurur:
"Kendi istek ve
tutkularını (nevasını) ilâh edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil
olacaksın?
Yoksa sen, onların
çoğunu (söz) işitir, ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak
hayvanlar gibidirler. Hayır onlar, yol bakımından daha da şaşkın(ve
aşağı)dırlar.[63]
"Hiç şübhesiz
bunda, kalbi olan ya da bir şahid olarak kulak veren kimse için elbette bir
öğüt (zikir) vardır. [64]
"Yeryüzünü gezip
dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalbleri ve
kendisiyle işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü gerçek şu ki, gözler kör
olmaz, ancak sinelerdeki kalbler körelir. [65]
"Ey iman edenler,
Allah'a ve Rasuîüne itaat edin. Siz de işitiyorken, ondan yüz çevirmeyin.
Ve "biz
işittik" dedikleri hâlde gerçekten işitmeyenler gibi olmayın.
Gerçek şu ki, Allah
katında yerde debelenenlerin (insan dahil tüm canlıların) en kötüsü, akıl
erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir.[66]
"Andolsun,
cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık).
Kalbleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler,
kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar, hayvanlar gibidir, hatta daha
aşağılıktırlar. İşte bunlar, gafil olanlardır.
[67]
Bu ayet-i kerimelerde
apaçık beyan olunduğu üzere eşya ve olayları anlamaya ve kavramaya yarayan
akıl ile kalb aynı mânâda kullanılmıştır... însan, aklı ile kavrar, anlar ve
yorumlar... Ayetlerde ise, "akledebilecekleri kalbleri", "Kalbi
olan", "Kalbleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar" ifadelerinden
anlaşıldığı üzere akıl, kalbte olan hak ve batılı a-yirt eden, doğruyu eğriden,
güzeli çirkinden, iyiyi kötüden seçen bir nurdur!..
Sözlük anlamıyla,
hayvanı tutmak ve bağlamak ayrıca insana zararlı hâl ve hareketlerden alıkoymak
demek olan a-kıl, ıstılahta, bilmek, anlamak ve şuurlu olmak demektir. Çoğulu,
ukul gelir.
Din, akîl ve balîğ
içindir... Kişi akîl ve balîğ olduğu zaman mükellef kabul edilir... Aklı
olmayana, yani çocuğa ve deliye teklif yoktur... Onlar, mes'ul değildirler...
Cabir b. Abdullah
(r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Kişinin dini,
aklı ölçüsündedir. Aklı olmayanın dini yoktur.
[68]
Mü'minlerin annesi
Aişe (r.anha)'dan.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"Üç sınıf
mükelleflik kalemi kaldırılmıştır:
Uyamncaya kadar
uyuyandan.
Ergenlik çağına
varıncaya kadar çocuktan.
Ve akıllanıncaya veya
ayilmcaya kadar deliden.[69]
Şedad b. Evs (r.a.)'ın
rivayetinde ise, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Dirayetli
(akıllı) kişi, nefsine hakim olan ve Ölümünden sonrası için çalışan kişidir.
Aciz kişide, nefsini kendi hevasına bırakıp da Allah'dan dilekte bulunan
kişidir. [70]
Sıhhatli aklın, naklin
emrine girmesinin gereği izah e-dilmişti... Çünkü akıl, naklin, yani Kitab ve
Sünnet'in doğru anlaşılıp ve doğru uygulanmasını sağlar... Yoksa akıl, nakil
(Nas) olmadan, herhangi bir şeyin helâl veya haram olduğuna karar veremez...
İslâm fakihlerinden
İbn Abidin (rh.a.), şöyle beyanda bulunur:
"Çünkü bizim
mezhebimize göre hiç bir şey akıl ile haram olmaz, yani bir şeyin haram
olduğuna akıl hükün veremez. Bir şeyin haram olduğuna hüküm vermek ancak Allah'a
mahsustur. Fakat akıl, emredilen şeylerin bazısının güzel olduğunu, yasak
edilen şeylerin bazısının çirkin olduğunu idrak eder de Şeriat, buna uygun
olarak hükmedip güzel olanı emr, çirkin olanı nehyeder.[71]
Akıl konusunu böylece
beyan ettikten sonra, akıl nasıl, niçin ve nelerden korunmalıdır? konusuna
geçebiliriz...
Bu konuda, ilk önce
Rabbimiz Allah Teâlâ'nın emirlerine kulak verelim... Muvahhid mü'minler, sözü
dinler, sözlerin en güzelinin en güzeli olan Allah'ın sözü, yani Kur'ân-i
Kerim'e tabi olurlar... Kur'ân-ı Kerim, muvahhid, muttaki mü'min müslümanlann
yegâne hayat düsturu ve hidayet rehberidir... Mü'min müslümanlar, Kur'ân-ı
Kerim'den başka hiç bir düstur ve rehber tanımazlar... Tüm beşerî ve tağutî
yasaları reddeden muvahhid mü'minler, Allah'ın ipi olan Kur'ân-ı Kerim'e sımsıkı
yapışırlar. [72] Bu sayede aralarındaki
bağ sımsıkı olur ve kardeşlik, bu dostluk bağı, katıksız iman bağı olduğu için
kopması imkânssızdır... Çünkü tağutu reddedip Allah'a iman eden muvahhid
mü'minler, kopması imkânsız olan kulpa yapışmışlardır.. [73]
Rabbimiz Allah Teâlâ
(c.c), şöyle buyurur:
Sana içkiyi ve kumarı
sorarlar. De ki: 'Onlar da, hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı)
yararlar vardır.
Amma günahları
(zararları), yararlarından daha
büyüktur.[74]
"Ey iman edenler,
sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüb iken de -yolculuk olmanız hariç-
gusül oluncaya kadar namaza yaklaşmayınız. [75]
"Ey iman edenler,
içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan
pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının, umulur ki, kurtuluşa erersiniz.
Gerçekten şeytan, içki
ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan
alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?
Allah'a itaat edin,
Peygambere de itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, elçimize
düşen, ancak apaçık bir tebligattır. [76]
Müfessirlerin
beyanıyla, ayet-i kerimelerin inzal sırası bu şekildedir... Mü'minler, içki ve
kumardaki zararı, rahatsızlığı ve faydasızlığı firasetleriyle, akıllarıyla
kavramışlar, fakat hükmünü bilmiyorlardı... Çünkü akıl, hüküm koyma noktasında
yetki sahibi değildir... "Hüküm, yalnızca Allah'ındır.[77] Bazı
şeylerin faydalı veya zararlı, iyi veya
kötü, doğru veya
yanlış olduğu sezilir, anlaşılır amma helâl mi, haram mı konusunda hiç bir
insan yetkili değildir... İnsan için helâl ve haram, yani serbest ve yasak
sınırlarını tesbit, ancak Allah'a mahsustur... Yalnızca Allah, "yap veya
yapma" diye emir verme yetkisine sahibdir... Allah'ın yetkili kıldığı,
seçtiği ve vazifelendirdiği bütün Nebîier ve Rasuller (Allah'ın selât ve selâmı
cümlesinin üzerine olsun), Allah a-dına bu yetkiyi kullanır, helâî ve haram
hükümlerini koyup bu sınırlan belirler... Şirk, helâl ve haram hükümleri ve sınırları
konusunda kendini veya birilerini, Allah'dan başka yetkili görmek, Allah'ın
helâl, yani serbest kıldığını haram, yani yasak kılmak; Allah'ın haram, yani
yasak kıldığını helâl, yani serbest kılmaktır... Allah'ın hükümlerini bir yana
bırakıp, onların yerine kendi zevkine, isteğine göre kanun yapıp tabi olanlar,
Allah'a şirk koşmuş olurlar...
İçki ve kumar, fal
okları ve tapınmaya mahsus dikili taşlar, yani put heykeller, akıl emniyetine
vurulan en büyük darbedir... Aklı, giderici veya örtücü, yani iş yapamaz, düşünemez
ve karar veremez hâle getirici olan içkinin her türlüsü, Allah ve Rasulü
(s.a.s.) tarafından haram kılınmıştır... Kumar da, fal okları da ve mevcud şirk
ideolojisini temsil e-den, bundan dolayı kendisine saygı duyulup meydanlara dikilen
put heykeller de, AHah ve Rasulü (s.a.s.) tarafından haram kılınmıştır... Bunlar,
ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir... Gerçek bir kurtuluşa ermek için
bunların hepsini ortadan kaldırmak, izlerini bile silip atmak ve tamamen terk
etmek lazımdır... İnsanın hem maddî, hem de manevî düşmanı olan, hem vücuduna,
hem ruhuna, hem de imanına ve aklına tamamen zararlı olan bu şeytanî işlerin
mü'min müs-Iümanlann oluşturduğu İslâm toplumunda yeri yoktur...
Daru'l-İslâm'da, yani İslâm'ın devlet, muvahhid adil mü'minlerin de iktidar
olduğu İslâm toplumunda, içkinin, kumarın, falcılığın her türlüsü yasaklanmış,
şirk ideolojisini temsil eden meydanlara dikilen bütün dikili taşlar sökülüp
atılmıştır... Mekke fethedilince, fetih gününde "Heremi-Şerif'te bulunan
bütün dikili taşlar, yani şirk ideolojisini temsilen dikilen tüm put heykeller
yıkıldığı gibi, yakın çevredeki kabile put heykelleri de yıktırıldı...
Tağutların egemenliğini ve şirk ideolojisini temsil eden, aynı zamanda şeytanın
işlerinden olan put heykellerin parçalanması, Öndenrimiz Rasulullah (s.a.s.)'m
eliyle başlandı ve devam etti... Haremi-Şerif teki put heykellere, Rasulullah
(s.a.s.) e-lindeki asasıyla dokununca devrilip parçalandılar.[78]
Böylece zincire vurulmuş, cahiliyyet tahakkümü altında esir edilmiş akıl ve
fikir, hürriyetine kavuşmuş oklu...
İçki, kumar, falcılık,
medyumluk, ruhculuk ve şirk ideolojisini temsil eden put heykeller, İslâm
Devleti'nde tamamen yasaklandığı gibi, onlara açılacak kapılar her türlü
a-nahtarla kitlenmiş, onlara gidecek bütün yollar kapatılmıştır... ,
Önce, İslâm'ın Tevhid
akidesine tamamen terstir... Bundan dolayı inanç noktasında
reddolunmuşlardir... Sonra, salih amele, yani takvaya terstir... Bundan dolayı
mü'min müslümanlar tarafından tamamen bulundukları bölgelerden ve mekânlardan
uzaklaştırılmış, uzanma ihtimali bulunan eller, onlardan çektirilmiştir...
İçki ve kumarın
taraftarı olan şeytan ve onun izinden giden tağutlar, içki ve kumar vasıtasıyla
müslümanların arasına düşmanlık ve kin sokarak, onları Allah'ı anmaktan, Allah
için olmak ve namaz kılmaktan alıkoymaya çalışırlar...
Halbuki mü'min
müslümanlar, şeytana ve onun taraftarları olan tağutiara itaat etmeyecek,
onları reddedip Allah ve Rasulü (s.a.s.)'e itaat edecek, bununla birlikte takva
sahibi olup, şeytanın işlerinden oian bu pisliklerden sakınacaktır...
Kâmil mânâda iman
etmiş olan mü'min müslümanlar, Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in kendilerine
haram kıldığı şeylere asla yaklaşmazlar... Tüm varlıklarını kaplamış, Ammar b.
Yasir (r.a.)'ın misali tepeden tırnağa ve iliklerine kadar imanla dolu olanlar,
haramlara yaklaşmadıkları bir yana, harama düşeriz kuşkusuyla şübhelilerden,
hatta bazı sa-kmcasız şeylerden bile çekinirler.[79] Şu
hadis, bu gerçeğin bir ifadesidir...
Ebu'Hüreyre (r.a.)'m
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Zina eden kişi,
zina ettiği sırada mü'min olduğu hâlde zina edemez. İçki içende içki içtiği
sırada mü'min olarak i-çemez. Hırsız da, hırsızlık yaptığı sırada mü'min olduğu
hâlde hırsızlık edemez. Yağmacılık yapan kimse de, insanlar, gözlerini ona
doğru yükseltip bakarlarken (yani insanların gözleri önünde) yağmacılık ettiği
zaman mü'min olarak yağmacılık ve çapulculuk edemez. [80]
Bu hadisin şerhinde
İbn Battal, diyor ki:
"Bu hadis, şarab
hususunda varid olan en şiddetli delildir. Hariciler, bununla istidlal ederek
büyük günah işleyenlerin küfrüne hükmetmişlerdir. Ehl-i Sünnet ise, burada
imanı, kâmil mânâsına hamletmiştir. Yani bir kimse şarab içerken, kâmil bir
imana malik değildir. Bazıları bunun büyük bir tehdid ve teşdid kabilinden
olduğunu söyler.[81]
Allah'ın hükmüyle
hükmeden, Kur'ân-i Kerim'i Rasulullah (s.a.s.)'in uygulamasıyla uygulayan
Daru'l-İslâm'ın İslâm Devleti, gerek mü'min müslümanlann, gerekse zımmî gayr-ı
müslim vatandaşların diğer emniyetlerini sağladığı gibi, akıl emniyetini
sağlamak zorundadır... Bu, onun en tabiî vazifesidir...
İslâm Devleti,
Daru'l-İslâm'da her türlü sarhoş erici ve akıl emniyetini yok edici içkiyi
yasakladığı gibi, insanları, başta iman eğitimi olmak üzere her türlü faydalı
eğitim ve öğretimle yetiştirir...
İslâm, önce insanları
bilgilendirir, onların hayatî mese-lelerdeki cehaletini giderir, sonra
"şunu yap faydalıdır, şunu yapma zararlıdır" diye kendilerine
emreder... Önce öğretir ve eğitir, sonra yapmalarını ister... Önce zararlı
olanları tama-nıiyle ortadan kaldırır, sonra gizliden gizliye ulaşma niyetinde
olanları bundan sakındırır... Yapanlar, suç üstü yakalanınca, ya şahidlerin
şehadetiyle, ya da suçlu günahkârın itiraflarıyla kendilerini, Allah'ın
emrettiği ölçüde cezalandırır...
Kâmil imanın ve salih
amelin ilkelerini öğreten, gereği gibi eğiten İslâm, insanları sürekli denetim
altında tutar... Onlara Allah'ı ve ahiret gününü, hesabı, cenneti ve
cehenne-ftıi hatırlatır... İyiliği emreder, kötülükten alıkor, ve devamlı
ikazlarla, ayaklar kaymasın diye sakındırmaya çalışır...
Ebud'd-Derda (r.a.)
şöyle söyler:
Bana, dostum (Rasulullah,
sas), şöyle tavsiyede bulundu:
"İçki içme! Çünkü
içki, her şerrin anahtarıdır.[82]
Aklı dumura uğratan
içki, her kötülüğün sebebidir... Aklı işlemez hâle getirdikten sonra, her türlü
şahsiyetsizlik gündeme gelir... Bir insanın, insan olmasından dolayı kendisine
yakışmayan sövgülerden tutun, sağa sola sataşmalar, kavgalar, vuruşmalar,
Ölmeler, öldürmeler, yaralamalar, ırza tecavüzler, evler, işyerleri, fabrikalar
yakmalar, korkunç trafik kazaları, aile halkını kesmeler ve sonunda intihar...
vs... vs... Daha neler ve neler...
Yegâne hayat nizâmı
İslâm'ın hakim olduğu bölgelerde, bütün bu kötülüklere sebeb olan içkinin her
türlüsü yasaklanır, üretenler ve içenler cezalandırılır...
İbn Ömer (r.a.)'m
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her muskir
(sarhoş eden) haramdır. Her muskir de, hamr(içki)dır. [83]
Aynı anlamda diğer bîr
hadisi yine İbn Ömer (r.a.) rivayet ediyor.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Her sarhoşluk
veren şey şarabtır ve her sarhoşluk veren şey haramdır. [84]
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)'den bir kaç hadisi zikretmek, konuyu daha iyi kavramamızı
sağlayacaktır...
Abdullah İbn Ömer
(r.anhuma)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Sarhoşluk veren
her şey haramdır ve çoğu sarhoşluk veren şeyin azı (da) haramdır.[85]
Ebu Hüreyre
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"İçki içmeye
devam eden bir kimse, puta tapan bir kimse gibidir."
Ebud'd-Derda
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"İçki içmeye
devam eden bir kimse, cennete giremeyecektir.
[86]
Abdullah b. Amr
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Kim içki içip
sarhoş olursa, kırk sabah(a kadar) onun hiç bir namazı kabul edilmez. Ve eğer
bu arada tevbe etmeksizin ölürse, ateşe girer. Eğer tevbe ederse (yani içki
içme i-şini kesin olarak bırakıp ettiği günahtan pişmanlık duyarak Allah'a
yönelirse) Allah, onun tevbesini kabul eder. Şayet o kişi tevbesini bozup içki
içer ve sarhoş olursa, kırk sabah(a kadar) onun hiç bir namazı kabul olunmaz ve
ölürse, ateşe girer. Şayet tevbe ederse Allah, onun tevbesini kabul eder. Eğer
herif tevbesini bozup (tekrar) içki içip sarhoş olursa, kırk sabah onun hiç bir
namazı kabul olunmaz. Şayet Ölürse, ateşe girer. Eğer tevbe ederse Allah,
(yine) tevbesini kabul eder. Eğer (o kimse dördüncü defa) dönüş yapıp içki
içerse, kıyamet günü ona, 'Redğatu'l-habal'dan içirmek, Allah üzerine bir hak
olur."
Sahabîler:
Ya Rasulullah,
Redğatu'l-habal nedir? diye sordular.
Rasuluilah (s.a.s.):
"Ateş (yani
cehennem) halkının (yanması dolayısıyla) vücudlanndan akan (irin gibi)
şeydir." buyurdu.[87]
Kaydedilen hadislerden
apaçık anlaşıldığı üzere, mü'minlerin önderi Rasuluilah (s.a.s.), içkiyi yermiş
ve içki içenleri şiddetli birtehdidle tehdid etmiştir...
Ayet-i kerimede
Rabbimiz Allah, içki ile tapı İmaya mahsus dikili taşlar, yani
şirk ideolojisini temsil eden put heykelleri beraber anmıştır... İçki içen ile
puta tapan, ayette beraberce zikredilen içki ile put heykellerin
mensubudurlar... Bundan dolayı Rasulullah (s.a.s.), içki içeni ve bu amelinden
tevbe etmeyerek devam edeni puta tapana benzetmiştir... Ay- ; rica puta
tapanların, yani Allah'ı ve O'nun nizâmı İslâm'ı bırakarak beşerî ve tağutî
şirk düzenlerinin herhangi birisinin mensubu olanların ibadetleri, amelleri,
her ne kadar iyilik ü-zere olursa olsun, Allah tarafından kabul edilecek değildir. [88] İçki
içen ve devam edenin de ibadetleri ve duaları kabul edilmez anlamında tevil
edilen hadis, aynı zamanda cennete ilk girenlerden de olamayacaktır diye beyan
edilmiştir... İçkinin her türlüsüne karşı çıkan, onunla mücadele eden ve
insanın bedenine, aklına, dinine, şahsiyetine tamamen zararlı olan bu nesnenin
ortadan kaldırılması, İslâm Devle-ti'nin tarih boyu gerçekleştirdiği
vazifelerden olduğu beyan edildi... Bu vazifesinde, İslâm toplumunun büyük
desteğini gören İslâm Devleti, kötülükle mücadele konusunda devletniillet elele
olmuşlardır... Her ne kadar bazı fasik tipler, içkinin isimlerini değiştirerek
onu gündeme sokmuşlarsa da, mahiyetinde hiç bir değişme olmadığı için, böyle
bir hareket gayr-ı meşru görülmüş ve gerekli önlemler alınarak ortadan
kaldırılmıştır... Bu durumu, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), daha önceleri haber
vermiştir...
Ubade b. es-Samit
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Benim ümmetimden
bir grup içkiyi, başka bir isim takarak onu içeceklerdir.[89]
İsmi, ülkesi ve
ambalajı ne olursa olsun, içilince insanı sarhoş eden her türlü içki
haramdır... Azı, çoğu fark etmez, hepsi haram hükmünün içindedir...Rasulullah
(s.a.s.)'in şehri olan Medine'de kurulan ilk İslâm Devleti'nde içkinin haram
kılmışı ile ilgili ayetlerin esbab-ı nüzulüne bakmakta fayda vardır... İçki,
yani şarab, yani hamr haram kılınmadan önce mü'minler tarafından içiliyordu...
Ashab, gerek Ensar, gerek Muhacirler olsun, birbirilerini yemeğe davet ettiklerinde
sofralarında misafirlerine şarab ikram ediyorlardı... Böyle bir ziyafet
sırasında olan bir olaydan dolayı inzal olan ayet-i kerimede içkili iken
namaza yaklaşmak yasaklandı...
Ali b. Ebi Talib
(k.v.) anlatıyor:
Abdurrahman b. Avf,
bizim için bir yemek yap(tır)ıp bizi davet etti ve bize şarab içirdi. Şarab,
bizi (tesir altına) aldı. Namaz vakti geldi ve beni ileriye geçirdiler.
Ben de:
"Kul, ya
eyyühe'i-kâfırune Lâ a'budü mâ tâbudûne ve nahnü na'budü mâ ta'budûne"
diye okudum.
Bunun üzerine Allah,
şu ayeti indirdi:
"Ey iman edenler,
sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.[90]
İmam Ali b. Ebi Talib
(r.a.), içtiği şarabın tesirinden dolayı "Kâfirun Sûresi"ndeki
ayetleri yanlış okumuştu... O-kudukları şu mânâdaydı:
De ki: Ey kâfirler,
Sizin ibadet
ettiğinize ben ibadet etmem.
Ve biz sizin ibadet
ettiğinize ibadet ederiz."
Doğrusu şudur:
De ki: Ey kâfirler,
Sizin ibadet
ettiğinize, ben ibadet etmem.
Benim ibadet ettiğime
de, siz ibadet edici değilsiniz.[91]
İmam Ömer b. Hattab
(r.a.) şöyle anlatıyor:
İçkinin haram kılınışı
indirildiği vakit, Ömer:
Ya Rabb, bize içki
hakkında (derdimize) şifâ olacak hükmü açıkla, dedi.
Bunun üzerine Bakara
Sûresi'nİn:
"Sanan içkiyi ve
kuman sorarlar. De ki: 'Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı)
yararlar vardır. Amma günahları (zararları), yararlarından daha büyüktür.
ayeti indi.
Ömer (r.a.) çağrıldı.
Bu ayet kendisine okundu, yine:
Ya Rabb, bize içki
hakkında derdimize şifâ verecek hükmü açıkla, dedi.
Bunun üzerine Nisa
Sûresi'nİn:
"Ey iman edenler,
sarhoş iken ve ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın."(4/43)
ayeti indi.
Bunun üzerine namaza
ikamet alındığında, Rasulullah (s.a.s.)'in tellalı şöyle çağırırdı:
Dikkat! Sarhoş olan
namaza yaklaşmasın.
Ömer (r.a.) çağrıldı.
Bu ayet, kendisine okundu. Bunun üzerine yine:
Ya Rabb, bize içki
hakkında derdimize şifâ verecek hükmü açıkla, dedi.
Bunun üzerine Mâide
Sûresi'nİn:
"Ey iman edenler,
içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan
pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının, umulur ki, kurtuluşa erersininiz.
Gerçekten şeytan, içki
ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan
alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?"(5/90-91) ayetleri indi.
(İmam Ömer'e bu
ayetler okunduğunda:)
Vazgeçtik ya Rabbü,
dedi.[92]
Bu, böyledir!,.
Aklı dumura uğratan ve
akıl emniyetinin baş düşmanı içki, yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle)
tarafından haram kılınıp, Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) tarafından beyan
edildiğinde, Medine İslâm Devleti'nin emniyeti altında yaşayan muvahhid
mü'minlerin itaat noktasındaki tavrı, dünya durdukça bir ibret tablosudur...
Şimdi de bu konuda öncülerimizin tavrına bakalım... Bir şey emrolunduğunda
duyanlar, hemen tabi oluyorken, bir şey nehyolunduğunda ne yaptılar? Tabi olma
konusunda zorlandılar mı? Yoksa gelen nehy emrine hemen mi tabi oldular? Temel
kaynak eserlerden buna dair haberleri kaydedelim...
Enes b. Malik (r.a.)
şöyle anlatır:
(İçkinin haram
kılındığı sırada) bizde "Fadîh" ismini vermekte olduğumuz (hurma
koruğundan ateşte kaynatılmadan yapılan) içkiden başka hiç bir haram yoktu. O
gün ben, ayakta (babalığım Ebu Taiha'nın evinde) Ebu Talha ile fulan ve fiılan
kişilere Fadîh içkisi dağıtıyordum.
O sırada hemen birisi
geldi ve:
Haber size ulaştı mı?,
dedi.
Mecliste bulunanlar:
Ne haberi?, diye
sordular.
Oda:
Hamr (yani içki) haram
kılındı,dedi.
Meclistekiler, bana:
Ya Enes, şarab
testilerini dök!, diye emrettiler.
(Ben de, emirlerini
yerine getirdim.)
Enes, dedi ki:
Bu bir adamın sözü
üzerine mecliste bulunanlar, şarabın nasıl ve ne zaman haram kılındığını
araştırıp soruşturmadılar (buna lüzum görmediler). Ve o adamm haberinden sonra
bir daha dönüp şarab içmediler.[93]
Yine Enes b. Malik
(r.a.) anlatıyor:
Ben, o gün Ebu
Talha(nm evinde içki içmekte olan bir topluluğa sakîlik ediyordum. Hamrın haram
kılındığı hakkında kelâm indi. Rasulüllah (s.a.s.), bir nidâciya emredip ilân
ettirdi.
Bu sesi işitince Ebu
Talha, bana:
Çık bak, bu ses
nedir?, dedi.
Enes, dedi ki:
O nidâcı: Ey
mü'minler, biliniz ki, şarab haram kılınmıştır, diye nida edip ilân ediyor,
dedim.
Bunun üzerine Ebu
Talha, bana:
Haydi git, o şarabı
dök!, dedi.
Enes, dedi ki:
(Döktüm, herkes de
evindeki şarabı döktü.) Medine sokaklarında su gibi şarab aktı.
Enes, dedi ki:
O zaman Medinelilerin
hamri "Fadîh" idi. Bu sırada halktan bazı kimseler:
(Uhud günü
mücahidlerden) bir topluluk, karınlarında şarab olduğu halde öldürüldüler (buna
ne olacak)?, dediler.
Enes, dedi ki:
Bunun üzerine Allah:
îman edenler ve salih
amellerde bulunanlar için korkup sakındıkları, iman ettikleri ve salih
amellerde bulundukları, sonra korkup sakındıkları ve iman ettikleri ve sonra
(yine) korkup sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde (yasaklanmadan
önce) yedikleri dolayısıyla bir sorumluluk yoktur. Allah, iyilik yapanları
sever[94]
ayetini indirdi.[95]
Ebu Said el-Hudrî
(r.a.), şöyle anlatır:
Ben, Rasulüllah
(s.a.s.)'i Medine'de hutbe okurken dinledim:
"Ey cemaat,
Allah, şaraba ta'rizde bulunuyor, galiba onun hakkında bir emir indirecek.
Binaenaleyh kimde ondan bir şey varsa, hemen satsın da faydalansın."
buyurdu.
Az zaman sonra
Rasulüllah (s.a.s.):
"Gerçekten Allah
Teâlâ, şarabı haram kılmıştır. Bundan dolayı kimin elinde ondan bir şey
bulunduğu hâlde bu ayet kendisine ulaşırsa, artık ne içsin, ne de satsın!"
buyurdu.
Bunun üzerine
yanlarında şarab bulunan bazı kimseler, (bu emri) Medine yolunda telakki ettiler
ve onu derhal döktüler. [96]
Müminlerin annesi Aişe
(r.anha), şöyle demiştir:
Bakara Sûresi'nden,
riba (faiz) hakkında (275-279) ayetler nazil olduğu zaman, Rasulullah (s.a.s.)
mescide çıktı ve bu ayetleri insanlara karşı okudu. Sonra şarabın ticaretini
(yani alınmasını ve satılmasını) haram kıldı.[97]
İbn Abbas (r.a.)'dan.
Bir adam, Rasulullah
(s.a.s.)'e bir tulum şarab hediye etti.
Rasulullah (s.a.s.):
"Bilir misin ki,
Allah, bunu haram kılmıştır?" buyurdu.
Hayır, cevabını verdi
ve hemen birine bir şeyler fısıldadı.
Rasulullah (s.a.s.):
"Ona, ne
fısıldadın?" diye sordu.
Adam:
Şarabı satmasını
emrettim, dedi.
(Rasulullah, sas):
"Onun içilmesini
haram kılan (Allah), satılmasını da haram kılmıştır." buyurdu.
Bunun üzerine adam,
tulumu açarak içindeki (akıp) gitti. [98]
Cabir (r.a.) şunu
anlatır:
Rasulullah (s.a.s.),
Mekke fethi senesinde Mekke'de i-ken, şöyle buyururken işittim:
"Şübhesiz, Allah
ve Rasulü, şarabın, meytenin, domuzun ve putların satışını haram kıldı.[99]
Muğire b. Şu'be
(r.a.)'dan.
Rasululfah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"Kim içki satarsa,
domuzları da parçalasın. [100]
Cabir (b. Abdullah,
ra)'dan. Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu: "Allah'a ve ahiret gününe
inanan kişi, üstünde şarab (kadehleri) döndürülen masaya oturmasın. [101]
İbn Ömer (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"İçkiye on yönden
lanet edilmiştir:
İçkinin kendisine, onu
imal edene, imal etmek isteyene, satıcısına, müşterisine, taşıyanına,
taşıttiramna (yani sipariş edenine), bahasını yiyenine, içenine ve içirenine.[102]
Dünyada ve ahirette
yegâne önderimiz, biricik mürşidimiz ve şefaatçimiz Rasulullah (s.a.s.)'in
beyanlarıyla, içkinin kendisi ve onunla ilişkili olanlara Allah'ın lanet
ettiğini, içilmesi, yapılması ve satılması tamamen haram olan, imanlı kişilerin
içki içilen masaya oturmaları dahi yasaklanan içkiye karşı, Rasulullah (s.a.s.)
ve Ashabın (Allah cümlesinden razı olsun) net tavrını görmüş olduk...
Katıksız iman sahibi
oîan muvahhid mü'minlerin her zamanda ve her mekânda tavırları aynıdır... Hangi
bölgede, hangi kıtada, hangi ülkede ve hangi çağda olursa olsun, muvahhid
mü'minlerin tavrında hiç bir değişme yoktur, o-lamaz, olmamalıdır da... Çünkü
nerede ve hangi zamanda olursa olsun imanın ilkelerinde ve imanlının imanının
gereğini yapmasında bir değişme olmaz...
Yegâne hayat nizâmı
İslâm'ın beyan ettiği her kuralda, her emirde ve her nehyide mutlaka insanların
faydası vardır... Emirler, fayda için verilirken, nehyiler, yani yasaklananlar,
zararlarını engellemek için gündeme getirilmiştir... İnsanların fıtratına ve
yaratılış gayelerine uygun olan, kendilerine faydası dokunan her şey helâl
kılınmış, yani serbest bırakılmış; İnsanların fıtratına ve yaratılış gayelerine
aykırı, aynı zamanda bedenine, ruhuna, aklına ve dinine zararlı o-lanlar da
haram kılınmış, yani tamamen yasaklanmıştır... Yasaklanan maddeler, ortadan
kaldırılmış, hâl ve tavırlar engellenmiş, haramlara giden tüm yollar
kapatılmış, tüm vesileler yok edilmiştir... İslâm Devleti'nin imkânları ve
gücü ile mü'min müslüman halkın yardımı beraberce, dengeli bir çalışmayla,
haram kılınanlar ve onlara meyilli olanlar engellenmiş, böylece
Daru'l-îslâm'da İslâm toplumunun huzuru sağlanmıştır...
Haramlara meyledip
İslâm toplumunun, yani İslâm ile yönetilen ve tüm hakim kanunlar İslâmî olan
toplumun huzurunu, sıhhatini bozmak isteyenler, toplum tarafından ikaz edilir,
gerekirse karşı tavır sergilenilerek toplumsal ceza verilir... Eğer böyle bir
tavırdan anlamayıp haramlarla iştigal edilecek olursa, günahkâr ve suçlu olan
suç üstü yakalanırsa, kendisine Allah'ın emrettiği ceza verilerek had
uygulanır... Bu ceza verilirken asla müsamaha uygulanmaz, suçlu olan kim olursa
olsun ona gereken ceza verilir...
Akıl emniyetini
zedeleyen içkinin, hastalığın tedavisinde bile kullanılması tavsiye
edilmemiştir... İçkinin ilaç değil, bir dert olduğu önderimiz Rasulullah
(s.a.s.) tarafından apaçık beyan buyrulmuştur...
Vail el-Hardamî,
rivayet ediyor...
Tarık b. Suved
el-Cûfî, Rasulullah (s.a.s.)'e şarabın hükmünü sormuş, O da, kendisini
men'etmiş, yahud onun yapmasını kerih görmüş.
Bunun üzerine Tarık:
-Ben, onu ancak ilaç
için yapıyorum, demiş.
Rasulullah (s.a.s.):
"O ilaç değildir,
lâkin derttir" buyurmuşlar.[103]
Ebu'd-Derda (r.a.)'m
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Gerçekten Allah,
hastalığı da, ilacı da indirdi ve her hastalığa bir ilaç kıldı. Tedavi olunuz.
Lâkin haram ile tedavi olmayınız. [104]
Her fırsatta, her
imkânda ve her mekânda, mü'min müs-lümanların şeytanın hilelerine karşı uyanık
olmaya davet e-den Rasulullah (s.a.s.), özellikle haramlar konusunda çok hassas
olmayı tavsiye etmiş... Ahiret hayatı, dünya hayatında yapılanların karşılığı
olduğu mü'minlerce bilinen ve inanılan bir hakikattir... Bu dünyada, emirlere
ve nehylere dikkat e-den, gereklerini, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'in
emrettiği şekilde yerine getiren mü'min müslümanlar, ahirette Allah'ın
va'dettiği cennet nimetlerine kavuşurlar...
Dünya hayatını
katıksız iman ve salih bir amel ile devam ettiren mü'min müslümanlann dünya hayatları
da huzur
ve saadet içinde
geçer... Her ne kadar bazı sıkıntılarla karşılaşırlarsa da bu sıkıntılar,
onların günahlarına keffaret olur İnşaaliah... Onların arınmalarına vesile olan
dünya sıkıntıları, ateşin demirin pasını aldığı, onu sağlamlaştirdığı ve temizlediği
gibi temizler...
Ahiretteki cezalar,
dünyada işlenen isyanların karşılığıdır...
Abdullah b. Ömer
(r.anhuma)'ın rivayetiyle Rasulullah (ş.a.s.), şöyle buyurur:
"Kim dünyada
şarab içer de sonra bu günahından tevbe etmezse, o kişi ahirette cennet
şarabından mahrum olur[105]
Bir mü'min müslüman,
haram, yani yasak sınırı çiğner de içki içerse, cennet şarabından mahrum
kalır... Cennet şarabı, tertemiz bir içkidir... İçeni sarhoş etmeyen ve ona
kendilerine en güzel bir lezzet veren cennet şarabı... Mü'min müslümanlar için
hazırlanmış, cennet nimetlerinden birisi... Dünyada, Allah'ın emirlerine karşı
isyan edip içki içenler, ahirette bunu içemeyeceklerdir... Elbette şartlarına
uyarak tevbe edenler başka... Allah, gerçekten tevbe edenlerin tevbesini kabul
edip, kendilerini affedeceğini beyan buyurmuştur. [106]
Mü'min müslümanlar
için hazırlanmış cennet nimetlerinden tertemiz şarab için, ayetlerde şöyle
buyrulur:
"Takva
sahihlerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan
ırmaklar, içenler için lezzet veren şarabdan ırmaklar, süzme baldan ırmaklar
vardır. Ve orada, onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rabblerinden bir
mağfiret de vardır.[107]
"Biz, onların
göğüslerinden kinden ne varsa çekip almışızdır, altlarından ırmaklar akar. Derler
ki: 'Bizi, buna ulaştıran Allah'a hamdolsun. Eğer Allah, bize hidayet
vermeseydi biz, doğruya erişmeyecektik. Andolsun, Rabbinizin elçileri hak ile
geldiler.' Onlara: 'İşte, yapmakta olduklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız
cennettir,' diye seslenilecek. [108]
"Kaynağından
(doldurulmuş) deştiler, ibrikler ve kadehler,
Ki, bundan ne
başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir. [109]
"Kaynaktan
(doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşır.
Bembeyaz, içenlere
lezzet (veren bir içki).
Ondan, ne bir
gaile(başağrısi, tiksinti, akla ve şuura zarar veren) vardır, ne de
kendilerinden geçip akılları çelinir. [110]Aklı
dumura uğratan ve felaketlerin anahtarı içkinin her türlüsü için, öncülerimiz
olan Rasulullah (s.a.s.)'in Ashabı (Allah cümlesinden razı olsun) neler
dediler?.. Bir İki örnek ile onların da tavrını görmüş olalım!..
İbn Ömer (r.anhuma)
şöyle nakleder:
Ömer, Rasulullah'in
minberi üzerinde ayağa kalktı da şöyle dedi:
Amma ba'du: Hamnn,
yani şarabın haram kılınması indi. Hamr ise (bugün), beş şeyden yapılıyor:
Üzümden, hurmadan, baldan, buğdaydan, arpadan
Hamr, aklı ve şuuru
örtüp karıştıran içki(şey)dir. [111]
Bürdet b. Ebu Musa,
şöyle anlatır:
Babam Ebu Musa:
Allah'ı bırakıp şu
sütuna tapmamla, şarab içmem arasında ne fark vardır?, derdi.[112]
"Sünen-ı
Neseî'nin Şerhf'nde şunlar beyan edilir:
"Ebu Musa, kemâl
ve takvasından dolayı şarab içmeyi, puta tapmak kadar tehlikeli görmüştür.
Yahud da şarab, insanı neticede şirke götüreceğini kaydetmiştir. Böyle olunca
mü'min nazarında şarab, şirk derecesinde olur. Şirkten kaçındığı gibi,
şarabtan kaçınır. [113]
İmam Osman b. Affan
(r.a.), şöyle demiştir:
Şarabtan uzaklasın,
çünkü şarab kötülüklerin anasıdır (bütün kötülükler ondan doğar).
Sizden önceki
ümmetlerde ibadetle meşgul olan bir a-dam vardı. Fahişe bir kadın ona âşık
oldu. Cariyesini göndererek:
Şahidlik yapmak için
seni istiyoruz, diye adamı çağırttı.
Adam, cariye ile
beraber kadının yanına gelirken her kapıdan içeri girdikçe cariye, kapılan
üstüne kilitledi. Nihayet güzel bir kadının yanına geldi. Kadının yanında bir
çocuk, bir kab da şarab vardı.
Kadın, adama:
Allah'a yemin ederim
kİ, ben, seni şahidlik için çağırmadım. Ancak seni çağırdım kİ, benimle
münasebette bulunursun, yahud bu şarabdan içersin, yahud şu çocuğu Öldürürsün,
dedi.
Adam:
Öyle ise, bana bir
kâse şarab ver, dedi. Kadın, bir kâse şarab sundu.
Adam, içince:
Dana ver, dedi
Şarabı içip sarhoş
olunca, kadınla zina da etti, çocuğu da öldürdü.
İşte bu kıssadan ibret
alarak şarabdan uzak durun. Allah'a yemin ederim ki, şarab alışkanlığı ile
iman bir arada durmaz. Mutlaka biri, öbürünü uzaklaştırır, dedi.[114]
İnsanın, dinine,
bedenine, aklına, kesesine, şahsiyetine, ailesine, yakın çevresine, içinde
yaşadığı topluma ve ülkesine tamamıyla zararlı olan içkinin, İslâm nazarındaki
durumunu ayet, hadis, Ashabın sözlerinden ve fiilî karşı tavırlarından
bahisten sonra, haram olan içkiyi kullanarak, yani i-çerek günah ve suç
işleyene verilen cezayı gündeme getirelim... Şurası da hiç unutulmamalıdır ki,
"Hadd-ı Şurb", yani içki içene verilecek ceza, diğer hadler gibi
ancak "Daru'I-îslânTda uygulanır... Çünkü, "Daru'I-Harb"de, yani
İslâm'ın hakim olmadığı ve mü'min müsiümanların mahkum olduğu, tağutlann işgal
ve egemenliğindeki ülkede hadler uygulanmaz... Hadler uygulanması için devletin
İslâm Devleti, yöneticinin müsiümanların imamı, yani Halifesi ve yargı makamında
İslâm'ın hükümleriyle hükmeden İslâm'ın Kadısı olmalıdır... Bu şartların ve bu
makamın bulunmadığı ülkeler, "Daru'I-Harb" olduklarında ve hadleri
uygulayacak mercilerin olmayışından dolayı hadler uygulanamaz...
İçki içmenin cesası,
yani hadd-ı şurb, Rasulullah (s.a.s.) ve O'ndan sonra ümmetin başına geçen
"Hulafayı Raşidin" döneminde şu şekilde uygulanmıştır... Bu uygulama
Sünnet °lup İslâm Fıkhında yerini almıştır... İslâm Ümmeti için her biri
Allah'ın birer rahmeti ve Rasulullah (s.a.s.)'in birer varisi olan Müctehid
İmamların (Allah cümlesinden razı olsun) ortak kararıyla hadd-ı şurb, İslâm
Devleti'nde, yani Daru'l-İslâm'da uygulanmıştır...
Asr-ı Saadet'te,
yeryüzünün en hayırlı nesli arasında içki içme cezası, yani hadd-ı şurb şu
şekilde uygulanmıştır:
Bize Katade, Enes b.
Malik (r.a.)'dan tahdis etti ki, Ra-sulullah (s.a.s.) şarab içme suçunda,
yapraklan soyulmuş hurma değneği ve na'llerle (yani ayakkabılarla) dövme cezası
uygulanmıştı. Sonra Ebu Bekir de, içki içen kimseye kırk deynek vurmuştur,[115]
Ebu Said el-Hudr
(r.a.) şöyle demiştir:
Rasulullah (s.a.s,),
hadd (ceza) olarak iki ayakkabı ile kırk kere vurdu.
Mis'ar diyor ki:
Zannedersem o ceza,
şarab meselesinde idi. [116]
Enes b. Malik
(r.a.)'dan.
Nebiyyullah (s.a.s.),
şarab hakkında hurma dalları ve a-yakkabıları ile had vurmuş, sonra Ebu Bekir
kırk deynek had vurmuş, Ömer halife olup insanlar verimli yerlere ve köylere
sarkınca:
Şarabın haddi hakkında
ne diyorsunuz?, diye sormuş.
Abdurrahman b. Avf:
Onu, cezaların en
hafifi gibi yapman fikrindeyim, demiş.
Enes:
Ömer de, seksen deynek
had vurdu, demiş. [117]
Sevr ibn Zeyd
ed-Dili'den.
Ömer b. Hattab,
kişinin içtiği şarab konusunda insanların fikrini sorunca, Hz. Ali (r.a.):
Ona, seksen kırbaç
vurmak görüşündeyiz. Çünkü bu adam, içince sarhoş olur. Sarhoş olunca da
saçmalamaya başlar, saçmalayınca iftira eder.
Bunun üzerine Ömer
(r.a.) da, şarab içenlere seksen kırbaç vurmaya başladı.[118]
"Böylece içki
cezasının seksen deynek olacağı hususunda, Hz. Ömer zamanında Sahabe-ı Kiram
icma' etmiştır.
İmam Ali (r.a.), şöyle
demiştir: [119]
Rasulullah (s.a.s.) ve
ebu Bekir, içkiden dolayrkırk sopa vurdular. Ömer ise, sopayı seksene
tamamladı. Hepsi de, Sünnettir. [120]
Hadd-ı Şurbun hükmü
böyle!..
Şunu hemen
belirtmeliyiz ki, haram olduğuna inanarak, kesinlikle helâl saymıyarak içki
içen bir mü'min müslüman, İslâm'dan çıkmaz... O, bu haliyle günahkâr bir
müslüman olur...
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.) döneminde içki içen ve Ashab'dan olan hiç bir mü'min, mü'min müslüman
vasfının dışında bir vasıfla anılmamış, dinden çıktığına dair bir beyanda
bulunulmamıştır... Amel, imandan bir cüz olmadığından dolayı, içki içen ve
haram kılınmışları işleyenler günahkâr müslüman olurlar...
İmam Buharı (rh.a),
bölüm başlığında şunları kaydetmiş:
"Şarab içene
lanet etmenin mekruh olması babı. Çünkü o kimse, içki içmekle İslâm Dini'nden
dışarı çıkıcı değildir."
Daha sonra şu hadisi
nakletmiştir:
Ömer İbnu'l Hattab
(r.a.), şöyle anlatır:
Rasulullah (s.a.s.)
zamanında Abdullah isminde bir a-dam vardı. İnsanlar tarafından, Himar/eşek
lakabıyla Iakablandtrıldi. Bu zat, Rasulullah'ı ara sıra güldürürdü.
Rasulullah bu adama,
şarab içtiği için deynekleme cezası uygulamıştı. Bir gün bu Abdullah, yine huzura
getirildi. Rasulullah, deynekienmesini emretti, O da, deyneklendi.
Topluluktan biri:
Ya Allah, şu adama
lanet et! İçki yüzünden ne kadar da çok huzura getiriliyor, dedi.
Bunun üzerine
Rasulullah (s.a.s.):
"Ona, lanet
etmeyiniz. Vallahi, kesin olarak bilmişimdir ki, bu zat, muhakkak Allah'ı ve
Rasulü'nü sevmektedir." buyurdu.[121]
Bu konuda diğer bir
hadisi Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet e-diyor:
Rasulullah (s.a.s.)'e
sarhoş bir adamm getirildi. Ra-suîullah, onun dövülmesini emretti. Artık bizden
kiminiz o-nu, eliyle dövüyor, kimimiz ayakkabısıyla dövüyor, kimimiz de
elbisesiyle dövüyordu.
Dövme işi bitince,
içimizden bir adam:
- Buna ne oluyor,
Allah, bunu zelil kılsın, dedi. Bunun üzerine Rasuiuilah:
"Kardeşinizin
aleyhinde şeytanın yardımcıları olmayınız." buyurdu. [122]
121 123
AKIL EMNİYETİ
227
Rasulullah (s.a.s.)'in
uygulamasından ve insanları ikaz etmesinden açıkça anlaşıldığı üzere, İslâm
toplumunda, yani İslâm Devleti'nin hakim olduğu Daru'l-İslâm'da, suçlu-günahkâr
müslümanlar dışlanmıyor, aksine kazanılmak isteniyor... Onu, suça ve günaha
iten sebebler ortadan kaldırılıyor, kendisi suç üstü yakalanınca ceza
veriliyor, inciltiiiyor, utandırıliyor... Böylece, suçtan, günahtan vazgeçmesi
sağlanmış oİuyor... Suçuna karşılık ceza görmesi, tevbe edip temizlenerek,
tertemiz bir toplum olan mü'min müslüman toplumun bir ferdi olmaya devam
ediyor...
Bilinen içkiden başka
bira, esrar, eroin, afyon gibi maddeler de, insanın akil emniyetini yok edici,
dinine, bedenine, akhna, kesesine ve nesline alabildiğine zararlı olan maddelerdir...
Bu sarhoş edici ve uyuşturucular hakkında İslâm'ın açık ve net hükümleri
vardır...
"Dört Mezhebe
Göre İslâm Fıkhı" adlı eserde, bu u-yuşturucular için şunlar beyan edilir:
"Bu tür maddeleri
kullanmanın haram olduğu hususunda hiç. kimsenin şübhesi olmasın. Çünkü
bunlar, büyük zararlara ve bir çok mefsedetlere sebebiyet verirler. Buniar,
aklı bozar, bedeni çürütür, daha bir çok mefsedet ve zararlara neden olurlar.
Şu hâlde İslâm hukukunun, haram oimakla birlikle bunları kullanmaya izin
vermesi mümkün olamaz.
Bu nedenle Hanefî
âlimleri demişler ki:
"Esrarın helâl
olduğunu söyleyen kişi, zındık ve bid'atçıdır." Bu söz, anılan maddelerin
haram olduklarını a-çıkça delâlet etmektedir. Aklı uyuşturup perdeleyen, kullanan
kişide neş'e ve lezzet meydana getirip onu, bu tür maddeleri kullanmaya sevkettiren
bir çok maddeler, Kur'ân-ı Kerim'de Cenab-ı Allah'ın haram kıldığı şarabın
hükmüne dahil olurlar. Rasulullah (s.a.s.)'in diliyle de bunlar, hamnn ve
sarhoşluk verici diğer içkilerin hükmüne tabi tutulmuşlardır.[123]
Prof. Dr. Vehbe
Zuhaylî, bu konuda şunları kaydeder: "Sıvı içecekler dışında kalıp benç,
afyon, haşhaş gibi aklı gideren her şey haramdır. Çünkü bunlarda kesin zarar
bulunmaktadır. İslâm'da, başkasına zarar vermek olmadığı gibi zarara, zararla
karşılık vermekte caiz değildir. Ancak bu gibi maddelerin kullanılmasından
dolayı had icab etmez. Zira bunlarda lezzet ve neş'elenmek gibi bir yön
yoktur, az miktarı çoğuna götürmektedir. Fakat bu türleri kullananlara tazir
cezası verilir. [124]
Sırası gelmişken
insanın aklına, bedenine, beynine, kesesine ve şahsiyetine zarar veren sigara
maddesinden de bahsetmek yerinde olur...
Şu bir hakikattir ki,
yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve ' Celle), Rasulü'nü (s.a.s.) göndermiştir ki,
iman edenlere temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram eylesin diye... Faydalı
olanları emrettsin, zararlı olan şeyleri yasaklasın diye vazifeli kılınan
Rasulullah (s.a.s.) İçin şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Onlar ki,
yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmî haber
verici (Nebî) olan peygamber (Rasul)'e uyarlar. O, onlara ma'rufu (iyiliği)
emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri
haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zircirleri indiriyor. O'na
inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenle? ve O'nunla birlikte indirilen
nuru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır. [125]
Yegâne hidayet önderi
Rasulullah (s.a.s.), Ümmetine ne verdiyse, ne emrettiyse onu alıp, her neden
alıkoymuş ise, onu terk etmek, Rabbimiz Allah tarafından emredilmiştir...
Peygamber, size ne
verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve
Allah'dan sakınıp korkun. Şübhesiz
Allah, cezası (ikabı) pek şiddetli olandır.[126]
"Her ümmet içinde
kendi nefislerinden onların üzerine
bir şahid
getireceğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz,
Kitabı sana her şeyi açıklayıcı, müs-lümanlara da bir hidayet, bir rahmet ve
bir müjde olarak indirdik. [127]
İnsanlar arasında
kendisine indirilen Kitab ile hükmeden Rasulullah (s.a.s.), iyi, temiz,
faydalı ve helâl şeyleri tavsiye etmiş, zararlı, çirkin, kötü ve haram olan
şeylerden alıkoymuştur... Bu ölçü, iyice kavranılacak olursa, bazı şeyler
hakkında konuşmak ve fikir beyanında bulunmak kolaylaşır...
Sigara için şunlar
gündeme gelir:
1) İlmen
(bilimsel) olarak isbat edilmiştir ki sigara, her yönüyle insanın sağlığına
zararlıdır... Bir çok ölümcül hastalığın en etkin sebebidir... Sigara
kullananlar ve bu konuda a-şın gidenler, kendilerini kendi elleriyle tehlikeye
atıyor, her sigara içişleri onları intihara sürüklüyor...
Rabbimiz şöyle
buyurur:
"Ey iman edenler,
mallarınızı sizden karşılıklı anlaşmadan (doğan) bir ticaretten başka haksız
nedenler ve yollarla (batılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin.
Şübhesiz Allah, sizi çok esirgeyendir.
Kim haddi aşarak ve zulmederek
böyle yaparsa, Biz, onu ateşe göndeririz. Bu, Allah için pek kolaydır. [128]
"Allah yolunda
infak edin ve kendinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şübhesiz
Allah, iyilik e-denleri sever.[129]
2) Her şeyi
ile zararlı olan sigara, sadece içenler için zararlı olmakla kalmıyor, dumanı
ve içenin nefesi, içmeyen diğer erkek ve kadın müslümaniara da bir zarar ve
bir eziyettir...
İbn Abbas (r.a.)'ın
rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Zarara sokmak ve
zarara karşı intikam almak yoktur. [130]
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Mü'min erkeklere
ve mü'min kadınlara İrtikab etmedikleri (bir suç) sebebiyetle eziyet edenler
ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. [131]
Ebu Sırma (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Kim bir
(müslümana) zarar verirse, Allah da, onu zarara uğratır. Kim bir mü'mine
meşakkat verirse, Allah da, onu meşakkatte bırakır. [132]
3) Yenilmesi
helâl ve İnsana faydalı olan sarımsak, soğan ve pırasa gibi temiz yiyecekler,
kötü ve eziyet edici kokularından dolayı yiyenlerin mescide, cemaate
gelmemelerini emreden Rasulullah (s.a.s.), bu gibi kokulu helâl yiyecekleri
yiyip cemaate gelenleri mesciddin uzaklaştirmıştir!.. Bu kokulu helâl
yiyeceklerden yiyenlerin ağızlarından yayılan kötü kokular geçicidir, amma
sigara kullananlar ve devam edenlerin ağzından, burnundan, yani nefesi yoluyla
yayılan, hissedenlere eziyet veren kötü koku, dâimidir...
İbn Ömer (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.),
Hayber Gazvesinde:
"Her kim şu
yeşillikten, yani sarmısaktan yediyse, mescidimize yaklaşmasın.[133]
Abdulaziz, şöyle
demiştir:
Bir kimse, Enes b.
Malik'e:
Rasulullah
(sra.s.)'den sarımsak hakkında ne işittin? diye sordu,
O da, Rasulullah
(s.a.s.)'in:
"Her kim şu
yeşillikten yedi ise, bize yaklaşmasın ve bizimle birlikte namaz da
kılmasın." buyurdu, dedi. [134]
Ebu Hüreyre
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"Her kim şu
sebzeden yerse, sakın bizim mescidimize yaklaşmasın ve sarımsak kokusu ile bize
eziyet vermesin. [135]Ebu Said (r.a.), şöyle
demiş:
Hayber fethinden henüz
dönmemiştik. Bizler, Rasulullah (s.a.s.)'in Ashabı,, bu sebzenin -sarımsağın-
tarlalarına rastladık. Halk açtı. Bu sebeble sarmasağı patlasıya yedik, sonra
mescide gittik.
Rasulullah (s.a.s.),
kokuyu duyarak:
"Her kim şu pis
(habis) sebzeden bir şey yerse, sakın mescide bize yaklaşmasın!" buyurdu.
Bunun üzerine halk:
Sarımsak haram
kılındı... Sarımsak haram kılındı..., dediler.
Bu, Rasulullah
(s.a.s.)'in kulağına vardı da:
"Ey cemaat,
Allah'ın bana helâl kıldığı şeyi haram etmek benim elimde değildir. Şu var ki,
ben, sebzenin kokusundan hoşlanmıyorum." buyurdu.[136]
Cabir b. Abdullah
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu:
"Her kim
sarımsak, yahud soğan yemiş bulunursa, bizden -yahud mescidden- uzak dursun ve
evinde otursun."
Yine aynı senedle
gelen hadiste, Rasulullah (s.a.s.)'in yanına içinde taze sebzeler bulunan bir
tencere getirildi.
Rasulullah, ondan hoş
olmayan bîr koku duydu. Ne olduğunu sordu. İçinde olan sebzelerin ne olduğunu
kendisine haber verildi. Bunun üzerine Sahabîlerin yanında bulunanların birine
(işaret ederek):
"Onu
götürünüz" buyurdu.
(O Sahabî de,
Rasulullah'm) böyle yaptığını görünce o-nu, yemek istemedi.
Bunun üzerine Rasulullah:
"Sen, bundan ye!
Zira ben, senin münacaat etmedikle-rinle münacaat ederim." buyurdu. [137]
Ebu Said el-Hudrî
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.),
Ashabıyla birlikte bir soğan tarlasına uğramışlar. İçlerinden bazıları inerek,
soğandan yemişler. Diğerleri yememişler.
(Ravi, diyor ki:)
Müteakiben Rasulullah
(s.a.s.)'in yanma geldik. O, soğan yemeyenleri çağırdı, diğerlerine ise,
soğanın kokusu gidinceye kadar yanına yaklaştırmadı.[138]
Ma'dan b. Ebi Talha
(r.a.)'dan.
Ömer b. El-Hattab
(r.a.), dedi ki:
Ey cemaat, siz, soğan
ve sarmisak gibi kötü kokan iki sebze yiyorsunuz. Halbuki ben, şahid oldum ki,
Rasulullah (s.a.s.), bir kimsede bunlardan birisinin kokusunu duysa onu,
mescidden çıkarıp Bakî'e (Cennetu'l-Bakîyye) gönderiyordu.
Bu sebeble kim bu iki
şeyi yemek isterse, pişirip kokusunu gidersin. [139]
4) Sigara
içenler, akciğerlerine yanan tütünün dumanını çekiyorlar, hem de nefes yoluyla
içlerine çektikleri duman, ateşten ayrılır ayrılmaz onların ciğerlerine
gidiyor... Bir nev'î ateş yutuyorlar... Başta ciğerleri olmak üzere diğer organlarını
harab ediyorlar... Kendilerine zulmettikleri gibi bütün bir ümmete de
zulmediyor ve zarar veriyorlar... Çünkü bir insan, mü'min müslüman olduktan
sonra İslâm ümmetinin bir parçasıdır... Ümmet bünyesinin bir parçası rahatsız
olunca tüm bünyeye sirayet eder ve hepsini rahatsız eder... İslâm Ümmetinin bir
parçası olan ferd, sıhhatli oldukça, ümmet sıhhatli olur... Fakat bir nev'î
ateş olan duman ciğerlerine çeke çeke adeta intihar edercesine davrananlar,
hem zarar ediyor, hem de zarar veriyorlar... Hem kendi kendine zulmediyor, hem
diğer mü'min müslümanlar!.. Halbuki Allah, ateş yutmayı, günahkâr suçluların
azabı olarak beyan e-diyor:
"Gerçek şu ki,
yetimlerin mallarını zulmederek yiyenler, karınlarına ancak ateş yemiş
olurlar. Onlar, çılgın bir ateşe girecekler.[140]
"Öyleyse sen,
göğün açıkça bir duman getireceği günü gözle. [141]
5) Sigara
içenler, hiç te'vili olmayan apaçık bir israfın içindedirler... Kazançlarım,
zamanlarını, vücudlarını ve çevrelerini israf etmektedirler... Bu arada akıl,
beyin, dolayısıyla en büyük israf olan insan israfı gündeme gelmektedir...,
Allah ve Rasulü
(s.a.s.), israfı haram kılmışlardır:
İsraf etmeyin. Çünkü O (Allah), israf edenleri sevmez. [142]
"Ey Âdemoğuiİan,
her mescid yanında zinetlerinizi takının. Yiyin, İçin ve israf etmeyin. Çünkü
O, israf edenleri sevmez. [143]
"Akrabaya hakkını
ver, yoksulu ve yolda kalmışı da. İsraf ederek saçıp-savurma.
Çünkü
saçıp-savurmalar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise. Rabbine karşı
nankördür. [144]
"Onlar, harcadıkları
zaman, ne israf ederler, ne de kısarlar. (Harcamaları,) ikisi arası orta bir
yoldur. [145]
Muğire ibn Şu'be'nin
Katibi Verrad'dan.
Muğire ibn Şu'be,
şöyle demiştir. (Muaviye'ye, isteği üzerine şunu yazmıştır):
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"Allah size,
annelere itaatsizlik etmeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi, verilmesi
gereken borcunuzu men'etmeyi ve alma hakkınız olmayan şeyi almayı haram kıldı.
Ve yine Allah sizin
için, dedi-kodu etmeyi, çok soru sormayı ve malı zayi etmeyi kerih gördü.[146]
Amr b. Şuayb
babasından, ö da, dedesinden naklediyor.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurmuştur:
"Yiyiniz ve
sadaka veriniz, İsrafa kaçmadan ve kibre kapılmadan da giyininiz. [147]
6) Zararlı
olduğu her hâl-u kârda apaçık ortaya çıkan sigaranın helâl ve haram olma
meselesi, yani hükmü, İslâm Uleması arasında İhtilaflıdır... Zararlı ve şübheli
olan bu nesneye yaklaşmamak, ondan uzak durmak, her bakımdan iyi, güzel ve
faydalıdır... Şübheli olandan sakınanlar, şahsiyetlerini, ırzlarım ve
dinlerini tertemiz tutmuş olurlar...
Numan b. Beşir
(r.a.)'ın rivayetiyle mü'min ve müttakilerin önderi Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Helâl belli,
haram da bellidir. İkisi arasında (helâl mı, haram mı bellü olmayan bir takım)
şübheli şeyler vardır ki, çok kimseler, bunları bilmezler. Her kim şübheli
şeylerden sakınırsa, ırzını da, dinini de tertemiz tutmuş olur.
Her kim şübheii
şeylere dalarsa, (içine girmek yasak o-lan) koruluk etrafında davarlarını
otlatan bir çoban gibi, çok sürmez içeriye dalabilir.
Haberiniz olsun!.. Her
hükümdarın kendine mahsus bir koruluğu vardır. Gözünüzü açınL Allah'ın
yeryüzündeki koruluğu da, haram ettiği şeylerdir.
Haberiniz olsun ki,
bedenin içinde bir lokmacık (mudğa) et parçası vardır ki, iyi olursa, bütün
beden iyi olur.
Bozuk olursa, bütün
beden bozuk olur. O (et
parçası) kalbtir.[148]
Akıl emniyetini yok
edici her türlü içki, insanı aldatma, haksız kazanç, zaman ve insan israfı olan
kumarın her türlüsü, (Milli piyango, toto, loto, altılı ganyan vs...
vs..".), tüm beşerî ve tağutî ideolojileri temsil eden her türlü
semboller, falcılığın her türlüsü, Allah ve Rasulü tarafından haram kılınmışlardır...
Bunlar, şeytanın işlerinden pisliklerdir....
Bira, afyon, esrar,
eroin gibi uyuşturucular da bunlar gibidir, yani tamamıyla haramdırlar...
Sigara hakkında sarih
bir nas olmadığı için çeşitli yönleriyle değerlendirilen geçmişteki İslâm
âlimleri ve çağımızda yaşayan İslâm âlimleri mekruh ve haram olduğu üzerinde
durmuş, çeşitli naklî ve aklî delilleri gündeme getirmişlerdir... Bu konuda
ilmî incelemeler ve çeşitli ilmî toplantılar tertib edilmiştir...
Böyle bir ilmî bir
toplantıya katılan tıbb doktorları ve İslâm Fıkhı konusunda yetkili olan
şahsiyetlerin ortaya koydukları delilleri değerlendiren tanınmış doktorlardan
prof. Dr. A s af Ataşe ven, tabib değerlendirmesiyle şu sonucu ortaya
koymaktadır:
"Sonuç olarak
diyebiliriz ki, sigara, alkollü içkiler ve diğer uyuşturucu maddeler gibi
telakki edilmelidir. Zamanımızda İslâm âlimleri arasında sigarayı mubah,
mekruh, ya da haram kabul edenler vardı. Biz tabib gözüyle sigaranın açık bir
şekilde ortaya konan insan sağlığına verdiği zararları dikkate alarak alkollü
içkiler kadar zararlı buluyor, sigarayı haram telakki edenlere iştirak
ediyoruz.[149]
Müstekbir tağutlar
tarafından işgal edilen İslâm topraklarında, yegâne hayat nizâmı İslâm,
hükümsüz hâle getirilmiş, mü'min müslümanlar mahkum edilmiş ve tağutlar ülkelere
hakim olmuşlardır... İslâm topraklarında egemen olan tağutî rejimlerde devlet
eliyle akıl emniyetine korkunç darbeler vurulmuş ve ortadan kaldırılması için
her türlü tuzak kurulmuştur... Allah'ın haram kıldığı içkinin her türlüsünü
üretmek üzere bakanlıklar kurulmuş, halkı içki içmeye teşvik etmiş, hatta
"içki içenlerin sevab kazandıklarını" yine gayr-ı İslâmî egemen
devlet yetkililerin beyanlarında yer almıştır...
Kumar
millîleştirilirken, şirk ideolojisinin temsilcisi dikili taşlar koruma altına
alınmıştır... Falcılık, medyumluk bir kesimin itikadı hâline gelirken, filmler,
tiyatrolar, barlar, pavyonlar, diskolar gibi eylence yerlerinde akıllar,
beyinler ve bedenler dumura uğratılmıştır... Bu vahşî zulümler, medeniyet
adına işlenirken, egemen tağutların emniyeti altında daha rahat ve korkusuz bir
ortamda işlenmektedir... İçkiyle, kumar ile her gün yıpranan mahvolan
vatandaşlarından aldıkları vergilerle güçlendiğini zanneden egemen tağutî rejimler,
iç bünye olarak her gün çürüdüğünün ve çürüttüğünün farkında mıdır acaba?!..
Böyle bir ortamda
yaşamaya, daha doğrusu bu çürümeden pay almadan ayakta durmaya çalışan
muvahhid mü'min müslümanlar, Allah'ın ve RasuluIIah (s.a.s.)'ın emirlerinden,
yani akidelerinden ve salih.amellerinden taviz vermemeye gayret etmelidirler...
Bir bilek ve bir yürek hâline gelip emniyetlerini sağlamaya çalışmalı ve
İslâm'ı tebliğ edip insanları İslâm'a davet etnielidirler...
"De ki: 'Ey
insanlar, eğer benim dinimden yana bîr kuşku içinde iseniz, ben, sizin
Allah'dan başka ibadet ettiklerine ibadet etmiyorum. Ancak ben, sizin
hayatınıza son verecek olan Allah'a ibadet ederim. Ben, mü'minierden olmakla
emrolundum.'
Ve: 'Bir mü'min olarak
yüzünü dine doğru yönelt ve sakın müşriklerden olma.[150]
[1] Şu halde yalanlayanlara itaat etme.
Onlar, senin kendilerine yaranıp onlarla uzlaşmanı arzu ettiler, o zaman
onlar da sana yaranıp uzlaşacaklardı." Kalem, 68/8-9.
[2] Abdulfettah El-Kadî, Esbab-ı Nüzul, çev. Doç. Dr.
Salih Akdemir, Ank.1986, Sh.25.
İbn Kesir, Hadislerle
Kıır'ân-ı Kerim Tefsiri, çev Dr. Bekir Karlığa, vdğ. İsî.i984,C.3,,Sh.648.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan
Karakaya, vdğ. İst. 1996, C.l, SK.390:
[3] Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından
zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: 'Ben,
sizin Rabbiniz değil miyim?1 (demişti
de) Onlar: 'Evet
(Rabbimizsin), şahid olduk1
demişlerdi. (Bu,)Kıyamet günü: 'Biz, bundan habersizdik' dememeniz
içindir.
Ya da: 'Bizden önce
atalarımız şirk koşmuştu, biz ise, onlardan sonra gelme bir kuşağız. İşleri
batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mı e-deceksin?' dememeniz
içindir.
îşte Biz, ayetleri böyle birer birer açıklarız, umulur ki,
dönerler." A'râf, 7/172-173-174.
[4] Yardım görürler umuduyla, onlar, Allah'dan başka
ilâhlar edindiler. Onların (o ilâhların), kendilerine yardım etmeye güçleri
yetmez. Oysa
kendileri, onlar İçin
hazır bulundurulmuş askerlerdir." Yasin, 36/74-75.
"Allah'ı bırakıp
kendilerine yarar da, zarar da sağlayamayacak şeylere i-badet etmektedirler.
Kâfir, (asıl) kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkan-dır.'Turkan, 25/55.
"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar
(ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar, tek olan bir îlâh'a
ibadet etmekten başkasıyla emrolunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. O,
bunların şirk koşmakta oldukları şeylerden yücedir." Tevbe, 9/31.
[5] Hiç şübhesiz, Allah, kendisir; şirk koşanları
bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, dilediğini bağışlar, kim Allah'a şirk
koşarsa, elbette o, uzak bir sapıklıkla sapmıştır."Nisa, 5/116 ve 48.
[6] Bakara, 2/164.
[7] Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri, ona yalnızca:
'Ol' demesidir, o da. hemen oluverir." Yâsİn, 36/82.
[8] Haberiniz olsun, yaratma da, emir de (yalnızca)
O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." A'râf, 7/54.
[9] Al-iîmrân. 3/189-194.
[10] Ra'd; 13/1-4.
[11] Casiye, 45/1-7.
[12] Hicr, 15/16-23.
[13] Ğaşiye, 88/17-22.
[14] Sâd, 38/71-73.
[15] Secde, 32/9.
[16] Benim başarım ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim
ve O'na içten yöneİip dönerim." Hûd, 11/88.
[17] Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah,
bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.
Dilediğini kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise, onlar için acı bir azab
hazırlamıştır." İnsan, 76/30-31.
[18] Yûsuf, 12/109-111.
[19] Zâriyat, 5J/20-21-22.
[20] Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve din gününün
maliki olan Allah'adır." Fatiha, 1/2-4.
"De ki: İnsanların
Rabbİne sığınırım.
İnsanların Malikine,
İnsanların (gerçek) İlâhına." Nas, 114/1-3.
[21] Şirkten kurtulmanın, yani Allah ile beraber başka rab,
melik ve ilâh e-dinmemenin, yani katıksız imana sahib bir Muvahhid mti'min
olmanın tek yolu, tüm varlığını Allah'a has kılmaktır... Dini, katıksız bir
şekilde Allah'a has kıldığı gibi, canı da, malı da yalnız ve yalnız Allah'a has
kılmak. Tevhidin, gerçek imanın gereğidir... Bu konuda Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
"De ki: 'Rabbim
gerçekten beni doğru bir yola iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim'in hanif
(muvahhid) dinine. O, müşriklerden değildi.'
De ki: 'Şübhesiz, benim
namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, Â-lemlerin Rabbi olan Allah'ındır,
O'nun hiç bir ortağı
yoktur. Ben, böyle emrolundum ve ben, müsiüman olanların ilkiyim'
De ki: 'O, her şeyin
Rabbi iken, ben, AUah'dan başka bir rab mı arayayım?....."En'âm,
6/161-164.
"Hiç şübhesiz
Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını
ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve
öldürülürler....." Tevbe, 9/111.
"De ki: 'Ben, dini
yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet etmekle emrolundum.
Ve ben, müslümanlarm
ilki olmakla da emrolundum.'
De ki: 'Ben, Rabbime
isyan ettiğim takdirde büyük bir günün azabından korkmaktayım.'
De ki: 'Ben, dinimi yalnızca O'na hâlis kılarak Allah'a ibadet
ederim." Zümer, 39/11-14.
[22] Nemi. 27/59-64.
[23] Bakara, 2/111.
[24] Nisa, 4/174.
[25] En'âm, 6/149.
[26] En'âm, 6/104.
[27] A'râf, 7/203.
[28] Kâf, 50/6-8.
[29] Mülk, 67/3-4.
[30] Ben, cinleri de. insanları da, yalnızca Bana ibadet
etsinler diye yarattım." Zâriyat. 51/56.
"Andolsun, Biz, her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan
kaçının, (diye tebliğ etmesi için) bir Peygamber gönderdik....." Nabl,
16/36.
[31] Şübhesiz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar
arasında hükmetmen için Biz, sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) Hainlerin
savunucusu oi-ma." Nisa, 4/105.
[32] Ankebut, 29/44.
[33] İsrfi, 17/81-82.
[34] Ankebut. 29/43
[35] Bakara, 2/179.
[36] Bakara, 2/242
[37] Bakara. 2/44.
[38] Mülk, 67/10.
[39] Bakara, 2/170-171.
[40] Mâide, 5/104.
[41] Muhammed, 47/3.
[42] Yûnus. 10/35-36.
[43] En'âm, 6/148.
[44] Yûnus, 10/100.
[45] Câsiye, 45/23.
[46] Bakara, 2/174-175
[47] Bakara, 2/159-160.
[48] AI-i îmrân, 3/64.
[49] Bkz. Kâfirûn, 109/1-6.
[50] En'âm, 6/150
[51] Bakara, 2/168-169.
[52] Zümer, 39/17-18.
[53] Enbiya, 21/7.
[54] Alâk, 96/1-5.
[55] Âl-iîmrân,3/18.
[56] Mücadele, 58/11.
[57] Zümer, 39/9.
[58] Fâtır, 35/28.
[59] Yûsuf. 12/76.
[60] Tâhâ, 20/114.
[61] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.I7, Hds.224.
İmam Suyutî, Camiu's-Sağir Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail
Mutlu, vdğ. İst. 1996, C.2, Sh.546, Hds.2570 (5264), 2572 (5266), İbn Adiyy,
Beyhakî ve İbn Abdi'l-Berr'den.
[62] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-îlm, B.19, Hds.2827. Sünen-i
İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.15, Hds.4169.
[63] Furkan, 25/43-44.
[64] Kâf, 50/37.
[65] Hacc, 22/46.
[66] Enfâl, 8/20-22.
[67] A'râf, 7/179.
Geniş bilgi için bkz. Seyyid Şerif Cürcânî, Arasça-Türkçe Terimler
Sözlüğü -Kitabu't-Ta'rifat, çev. Arif Erkan, İst. 1997, Sh.154. (Ayn Bölümü)
[68] İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.395, Hds.2I83 (4242).
Ebu'ş-Şeyh'in Sevabından, İbn Neccar, Tarihti Bağdad'dan, Deyle-mî'den.
[69] Sünen-i İbn Mace, Kitabu't-Talak, B.15, Hd.2041-2042.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'I-Hudud, B.I6, Hds.4398-4403.
İmam Ali (r.a.)'ın
rivayetindeki ziyade:
"İhtiyarlıktan
dolayı aklî muvazenesi kaybolan kimseden." buyruldu.
Sünen-i Tirmizî,
Kitabtı'l-Hudud, B,l, Hds.1446.
Sahih-i Buhârî,
Kitabu't-Talak, B.10 (Bab başlığında)
Kitabu'I-Muharibin min Ehli'l-Küfri ve'r Riddeti, B.7 (Bab başlığında
İmam Ali (r.a.)'dan İmam Ömer (r.a.)'a.)
[70] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Şifatu'l-Kıyame, B.14,
Hds.2577.
Not: Hadisin,
"Hasen" olduğunu beyan eden İmam Tirmizî (rh.a) şunları kaydeder:
"Nefsine hakim
olan" sözünün mânâsı, kıyamet gününde hesaba çekilmeden önce dünyada İken
nefsini muhakeme eder,diyor. Ömer b. EI-Hattab (r.a.)'dan şöyle rivayet
edilmiştir:
Hesaba çekilmeden önce,
kendinizi hesaba çekin ve büyük arz için de kendinizi donatın! Çünkü kıyamet
gününde hesab, ancak dünyada iken kendini hesaba çekenler için hafif
olacaktır.
Meymûn b. Mühran'dan da
şöyle dediği rivayet ediliyor:
Kul ortağına, yemeği
nereden ve giyimi nereden? diye hesab sorduğu gibi, kendi nefsine de hesab
sormadıkça, takva sahibi olamaz.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.31, Hds.4260.
[71] İbn
Abidin, Reddu'l-Muhtar Ale'd-Dürri'l-Muhtar, çev.
Ahmed Davudoğlu, İst.1983, C.8, Sh.2İ2.
[72] Ey iman edenler, Allah'dan nasıl korkup sakınmak
gerekiyorsa, öylece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir
din ve tutum üzerinde) ölmeyin.
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın ve Allah'ın
sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O,
kalblerini-zİn arasını uzlaştınp ısındırdı ve siz, O'nun nimetiyle kardeşler
olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi
kurtardı. U-mulur ki, hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini işte
böyle açıklar."Âl-İ îmrân, 3/103-104.
[73] Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Gerçek şu ki,
doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp
Allah'a inanırsa, o. sapa sağiam bir kulpa yapışmıştır, bunun kopması yoktur.
Allah, işitendir, bilendir." Bakara, 2/256.
[74] Bakara. 2/219.
[75] Nisa, 4/43.
[76] Mâide, 5/90-92.
[77] Yûsuf, 12/40 ve 67, En'âm, 6/57.
[78] İbn Abbas (r.a.), şöyle dedi:
Rasulııîlah (s.a.s.).
Fetih gününde bineği üzerinde Mekke'ye girdi ve onun üzerinde tavaf yaptı.
Beyt'in etrafında kurşunla bağlanmış putlar vardı. Peygamber (s.a.s.),
elindeki bir ağaç dalı ile putlara işaret ediyor ve şöyle diyordu:
"Hak geldi, batıl
yok oldu. Hiç şübhesiz batıl, yok olucudur." (İsrâ, 17/81)
Onlardan her bir putun
yüzüne doğru işaret edince put, sırt üstü düşerdi. Ensesine doğru işaret edince
put, yüzü üstüne düşerdi. Onlardan, düşmemiş hiç bir put kalmadı."
İbn Hişam, İslâm
Tarihi- Siret-ı İbn Hişam Tercemesi, çev. Hasan Ege, İst. 1985, C.4, Sh.78-79.
Sahih-i Buhârî,
Kitabu'I-Mezalim ve'I-Gasb, B.32, Hds.39.
Sahih-i Müslim, Kitabul-Cihad ve's-Siyer, B.32, Hds.87.
[79] Atiyye es-Sa'dî (r.a.)' dan. Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
"Kul, sakıncalı
şeylerden korktuğundan dolayı, sakıncasız şeyi de bırakmadıkça, müttakiler
derecesine ulaşamaz."
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B. 24, Hds.4215. Sünen-i Tîrmizî,
Kitabu Sıfatu'l-Kiyame, B.14, Hds.2568.
[80] Sabih-i Buhârî, Kitabu'I-Hudud, B.2, Hds.1. Sabih-i
Müslim,Kitabu'l-İman, B.24, Hds.100-105. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet,
B.16, Hds.4689. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Eşribe, B.42, Hds.5626. Sünen-i İbn
Mace, Kitabu'1-Fiten, B.3, Hds.3936. Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Eşribe, B.l 1,
Hds.2112.
[81] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i
Müslim Tercüme ve
Şerhi, İst. 1977,
2-Baskı,C.l,Sh.3O6.
[82] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Eşribc, B.l, Hds.3371.
[83] Sünen-i N«seî,Kitabu'l-Eşribe, B.22, Hds.5548-5552
[84] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Eşribe, B.7, Hds.74-75.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Eşribe, B.9, Hds.3386-3391. Sünen-i Neseî,
Kitabu'l-Eşribe, B.24, Hds.5569-5572. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Eşribe, B.l,
Hds. 1923.
[85] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Eşribe, B.10,
Hds.3392-3394. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Eşribe, B.3, Hds. 1927. Sünen-i Neseî,
Kitabu'l-Eşribe, B.25, Hds.5573-5575. Sünen-i Dârimî, Kitabu'i-Eşribe, B.8,
Hds.2105.
[86] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Eşribe, B.3, Hds.3375.
88Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Eşribe, B.3, Hds.3376.
[87] Sünen-i-İbn Mace, Kitabu'l-Eşribe, B.4, Hds.3377.
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'l-Eşribe, B.l, Hds.1924.
Sünen-i Neseî,
Kitabu'l-Eşribe, B.43, Hds.5630, B.45, Hds.5636.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Eşribe, B.7, Hds.72.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Eşribe, B.5, Hds.3680.
Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Eşribe, B.3, Hds.2097.
[88] İnkâr edenler ise, yüzükoyun düşüş onlara olsun.
(Allah) onların a-mellerini giderip boşa çıkarmıştır.
İşte böyle, çünkü onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin (kerih) gördüler.
Bundan dolayı, O da, onların amellerini boşa çıkardı." Muhammed, 47/8-9.
[89] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Eşribe, B.8, Hds.3385-3384.
Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Eşribe, B.41, Hds.5624. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Eşribe, B.6, Hds.3689. Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Eşribe, B.8, Hds.2106.
[90] Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tefsiru'l-Kur'ân, B.5,
Hds.3215. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'İ-Eşribe, B.l, Hbr.3671.
[91] Kâfirun, 109/1-3
[92] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'İ-Eşribe, B.l, Hds.3670.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tefsir, B.6, Hds,3241-3242. Sünen-i Neseî,
Kitabu'İ-Eşribe, B.l, Hds.5505.
[93] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.109, Hbr.139.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Eşribe, B.l, Hbr.4-9. imam Buhârî, Edebü'l-Müfred,
B.592, Hbr.1241. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Eşribe, B.2, Hbr.5506-5507. imam
Malik, Muvatta, Kitabu'l-Eşribe, Hbr.13.
[94] Mâide, 5/93
[95] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.l 10, Hbr.142.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Eşribe, B.l, Hbr.3. Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tefsir,
B.6, Hbr.3243-3246. Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Eşribe, B,2, Hbr.2095.
[96] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Müsakat, B.I2,Hds.67.
[97] Sahilı-i Buhârî, Kitabu's-Salat, B.73, Hbr.104.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Müsakat, B.12, Hbr.70.
Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'l-Eşribe, B.7. Hbr.3382.
Siinen-i Neseî,
Kitabu'1-Buyu, B.90, Hbr.4640.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Bııyu ve'1-îcarat, B.66, Hbr.3490-3491.
[98] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Mü sakat, B.32, Hds.68.
Sürien-i Neseî,
Kitabu'1-Buyu, B.90, Hds.4639.
îmanı Malik, Muvatta,
Kitabu'l-Eşribe, Hds.12.
Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Eşribe, B.9, Hds.2109.
[99] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Buyu, B.l 12, Hds.178.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Müsakat, B.13, Hds.71.
Sünen-i Neseî,
Kitabu'1-Buyu, B.93, Hds.4644.
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'1-Buyu, B.60, Hds.1313.
Sünen-i İbn Mace,
Kitabu't-Ticare, B.ll, Hds.2167.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Buyu ve'1-İcare, B.66, Hds.3486-3485.
[100] Sünen-i Ebu Davut, Kitabu'1-Buyu ve'1-İcare, B.66,
Hds.3489.
Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Eşribe, B.9, Hds.2108.
[101] nen-i Tirmizî, Kitabu'l-İstihzan ve'I-Adab. B.76,
Hds.2952.
Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Eşribe, B.4, Hds.2098.
[102] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Eşribe, B.6, Hds.3380-3381.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-Buyu,
B.58, Hds.1311.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Eşribe, B.2, Hds.3674.
Not: İmam Ebu Davud
(rh.a)'m kaydında:
"'Allah............Lanet etsin." Şeklindedir.
[103] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Eşribe, B.3, Hds.12. Süııen-i
Ebu Davud, Kitabu't-Tibb, B.l I, Hds.3873. Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tıbb, B.8,
Hds.2119. Sünen-i İbn Mace, Kitabu't-Tibb, B.27, Hds.3500. Sünen-i Dârimî,
Kitabu'l-Eşribe, B.6, Hds.210L.
[104] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu't-Tıbb, B.l I, Hds.3874.
[105] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Eşribe, Hds.l. Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Eşribe, B.8, Hds.76-78. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Eşribe, B.l, Hds.
1923. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Eşribe, B.2, Hds.3373-3374*. İmam Malik,
Muvatta, Kitabu'l-Eşribe, Hds. 11.
[106] Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup
davranan başka! İşte onların günahları Allah, iyiliklere çevirir. Allah, çok
bağışlayandır, çok esirgeyendir.
Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve
kendisi) kabul edilmiş olarak Allah'a döner." Furkan, 25/70-71.
[107] Muhammed, 47/15.
[108] A'râf, 7/43 ve bkz. Hicr, 15/47.
[109] Vakıa, 56/18-19.
[110] Saffet, 37/45-47.
[111] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Eşribe, B.l, Hbr.7. Sahih-i
Müslim Kitabu't-Tefsir, B.6, Hbr.32-33. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Eşribe,
B.l, Hbr.3669. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Eşribe, B.20, Hbr.5544-5545. Sünen-i
Tirmizî, Kitabu'l-Eşribe, B.8, Hbr.1934.
[112] Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Eşribe, B.42, Hbr.5629.
[113] Sünen-i Nesei, şerh: Hafız Celaleddin es-Suyutî, çev.
A. Muhtar Büyükçınar, vdg. İst.1981.
C.8, Sh.836.
[114] Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Eşribe, B.44, Hbr.5632-5633.
[115] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Hudud, B.3, Hbr.2, B.5,
Hbr.5. . Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Hudud, B.8, Hbr.35-36.
[116] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Hudud, B.14,Hbr.l468.
[117] Sahih-i Müslim, Kitabu'I-Hudud, B.8, Hbr.36. Sahih-i
Buhârî, Kitabu'I-Hudud, B.5, Hbr.8. Not: İmam Buhârî (rh.a)'in kaydında:
"Nihayet insanlar içki içmek ve fesad çıkarmakta ileri gittikleri
zaman Ö-mer, sarhoşlara seksen deynek vurdu." denilmektedir. Sünen-i
Tirmizî, Kitabu'I-Hudud, B.14, Hbr.1469. Sünen-i Ebu Davud,Kitabu'l-Mudud,
B.36, Hbr.4479
[118] İmam Malik, Muvatta', Kitabu'l-Eşribe, Hbr.3.
[119] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, İst.
1983, C.8. Sh.384.
Prof. Dr. Vehbc Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, çev. Ahmet Efe. vdğ.
İst.l991,C7, Sh.435.
[120] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Hudud, B.36, Hbr.4481.
Sünen-i îbn Mace, Kitabu'I-Hudud, B.16, Hbr.2571.
[121] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Hudud, B.6, Hds.9.
-KitabuM-Vekale, B.13, Hds.15. Not: Bu zat, Nuayman b. Amr'dır.
[122] Sahih-i Buhârî, Kutabu'i-Hudud, B.6, Hds.10.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'I-Hudurî, B.36, Hds,4477. Not: İmam Ebu Davud (rh.a)'m diğer bir
rivayetinde şöyle kayıtlıdır: Rasuluîlah (s.a.s.), onlara:
Lâkin ey Allah'ım, onu
bağışia, ey Allah'ım, ona merhamet et. deyin." buyurur. Kilabu'l-Hudud,
B.36, Hds.4478.
[123] Abdurrahman Cezîrî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı,
çev. Mehmet Keskin, îst.1990, C.7. Sh.2918.
[124] Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, A.g.e. C.7, Sh.448.
[125] A'râf, 7/157.
[126] Haşr, 59/7.
[127] Nahl, 16/89.
[128] Nisa, 4/29-30.
[129] Bakara, 2/195.
[130] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Ahkam, B.I7, Hds.2341. İmam
Malik, Muvatta', Kitabu'l-Akdiyye, Hds.3I.
[131] Ahzab, 33/58.
[132] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Akdiyye, B.31, Hds.3635.
Sünen-i İbn Mace, Kiîabu'l-Ahkam, B.17, Hds.2342.
[133] Sahih-i Buhârî, Ebvabu Sıfatu's-Salat,B.79, Hds.l
16-117.
Sahİh-i Müslim,
Kitabu'l-Mesacid ve Mevazîi's-Salat, B. 17, Hds.68-69.
Sünen-i Neseî,
Kitabu'I-Mesacid , B.16, Hds.707.
İmam Neseî, (rh.a)in
Cabîr (r.a.)'dan rivayetinde:
"(Rasulullah,
s.a.s.; İlk gün sadece sarımsağı söylemişti. Daha sonra soğan ve prasayı da
ilave etti.)Bizİm mescidimize gelmesinler. Çünkü insanları rahatsız eden
şeylerden, melekler de rahatsız olur." Ziyadesi yer alır.
Sünen-i Tirmizî,
Kiiabu'l-Et'ime, B.13, Hds.1866.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Et'ime, B.41, Hds.3823-3825.
[134] Sahih-i Buhârî, Ebvabu Sıfatu's-Salat, B.79., Hds.l
19. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesacid, B.17, Hds.70.
[135] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesacid, B.17, Hds.71.
[136] Sahih-i Müslim, Kitabu'I-Mesacid, B.17, Hds.76.
Benzer bir hadis
için bkz. Sünen-İ
Tirmizî, KitabıTl-Et'İme, Hds.1867.
[137] Sahih-i Buhârİ, Ebvabu Sıfatu's-Salat, B.79, Hds.118.
-Kitabu'l-l'tisam bi'1-Kitabi ve's-Sünneti, B.24, Hds.l 18.. Sahih-i Müslim,
Kitabul-Mesacid, B.17, Hds.73. Sünen-i Ebu Davud, KitabııM-Et'ime, B.41,
Hds.3822. Siinen-i Tirmizî, Kitabu'l-Ei'ime, B.14, Hds.1870.
[138] Sahih-i Müslim, Kitabu'i-Mesacid, B.17, Hbr.77.
[139] Sünen-i Neseî, Kitabu'I-Mesacid, B.17, Hds.708.
[140] Nisa, 4/10.
[141] Duhan, 44/10. Duman: Açlık, savaş, şiddet, sıkıntı,
kıtlık.
[142] En'âm, 6/İ41.
[143] A'râf, 7/31.
[144] İsrâ, 17/26-27.
[145] Furkan, 25/67.
[146] Sahih-i Buhârî, Kitabun Fi'1-îstikraz, B.20, Hds.22.
Sahih-i Müslim, Kitabu'i-Akdiyye, B.5, Hds.i0-İ4.
[147] Siinen-i Neseî, Kitabu'z-Zekat, B.66, Hds.2549.
Sünen-i İbn Macc, Kitabu'l-Libas, B.23, Hds.3605. Sahih-i Buhârî,
Kitabu'l-Libas, B.l (Bab başlığında)
[148] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-îman, B.39, Hds.45.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Musakat, B.20, Hds.I07.
Sünen-i Neseî,
Kitabu'1-Buyu, B.2, Hds.4431.
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'I-Buyu, B.l, Hds.I219.
Sünen-i Ebu
Davud,Kitabu'l-Buyu, B.3, Hds.3329-3330.
Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'l-Fiten, B. 14, Hds.3984.
Şu hadİs-i Şerifi de
kaydetmekte fayda umulur.
Numan b. Beşir
(r.a.)dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu:
"Haramla helâl
arasında şübheli işler var, insanların çoğu onu bilmez. Kim şübheli şeylerden
sakınırsa, ırzını ve dinini temiz tutmuş olur. Kim şübheü şeyleri işlerse,
haram işe düşmüş olur."
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'I-Buyu ve'I-icarat, B.3, Hds.3330.
Sünen-i Neseî,
Kitabu'1-Buyu, B.2, Hds.4433.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu't-Ticaret, B.58, Hds.2278.
[149] Sigara ve insan
Sağlığı. (Tartışmalı İlmî
Toplantılar Dizisi-15), İst. 1993, Sh.61. (İlmî Neşriyat)
[150] Yûnus, 10/104-105.