"Andolsun, Biz
Ademoğlunu yücelttik, Onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık,
temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık, çoğundan üstün kıldık.[1]
"Sonra da onu
düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler
ve gönüller var etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz. [2]
Böyle buyurur
Alemlerin Rabbi Allah (c.c). Doğruların en doğrusunu, yalnızca doğrusunu
buyurur yegâne Rabbimiz Allah...
İnsanları, yalnızca
kendisine kul olsunlar ve Rabliğini tanısınlar diye yaratan Allah, [3]
onları, yaratmış olduğu varlıkların içinde en mükerremi ve çoğundan üstün
kılmıştır... İnsanların, karada, denizde ve havada rahat bir şekilde taşınmaları
için imkânlar yaratan Rabbimiz Allah, ayrıca insan kullarına, karada, denizde
ve havada, temiz, güzel ve helâl nimetler vermiştir...
Yarattığı varlıklar
içinde yüce bir makama yükselttiği Âdemoğlunun vücudunu en güze! bir biçimde
düzenleyen Rabbimiz Allah, ona ruhundan üflemiştir... İnsan, vücudça
yaratıldığı toprak ile kendisine üflenen ilâhî ruh arasında meydana gelen bir
varlıktır... Ruh ve vücud dengesini, yaratıldiği gayeye uygun, kendisine
öğretildiği şekilde sağladığı takdirde sihattli ve huzurlu olur... Toprağa
çakılıp kalmamalı ve aynı zamanda topraktan tamamen ilişkiyi de
kesmemeli-dir... Madde ve mânâ, dünya ve ahiret dengesini, adalet ölçüşünce
yerli yerince sağlamalıdır... Çünkü kendisine kulak verilmiştir ki, kendisi
için faydalı olan hak sözü gereği gibi i-şitsin... Kendisine gözler verilmiştir
ki, hak olan en doğrusunu ve en güzelini görsün... Kendisine gönül verilmiştir
ki, hakkı batıldan ayırsın, hakkı idrak ederek kabul ederek, batılı bilerek
reddetsin... Kendisine verilen bunca nimetlerden dolayı yalnız ve yalnız Rabbı
Allah'a hamd ve şükürlerini kâmil derecede yapsın!.. Böylece hayat, anlam
kazanır ve dünya yaşamaya değer... Böylece gerçek iman ve salih amel gündeme
girer... Böylece izzet ve şeref içinde bir hayat sürülmüş, zilletten
kurtulmuşluk söz konusu olur..;
İnsan, hakikati idrak
edip hak üzere yaşayarak bir kıvamda ve en güzel bir şekilde yaratılmıştır...
Gerek maddî, gerekse manevî yönü dengeli ve vasat bir biçimde yaratılan insan,
eğer yaratılış gayesine uygun hareket ederse, yaratılmış olduğu güzelliği
korur... Yok eğer yaratılış gayesi olan yalnız ve yalnız Allah'a kul olma
noktasında yanlışlık yapıp sapacak cfursa, ona layık olan yüce bir makamdan
aşağıların aşağısı olan bir duruma düşmüş olur... Allah'ı bırakıp veya O'nunla
beraber başka rabler edinecek olursa, böyle bir zilleti hakketmiş olur... Hem
Allah'a itaat, hem de yeryüzündeki tağutlara itaat etmek,bu zelil duruma
düşmenin en büyük sebebidiı...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
"Doğrusu Biz,
insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra da aşağıların aşağısına çevirdik.[4]
Aşağılık, yani alçak
ve zelil olmaktan kurtulup en güzel bir biçimde yaratıldığı hâl üzere hayatı
devam etmenin tek ve alternatifi olmayan yol, gerçekten iman edip salih amellerde
bulunmaktır... Katıksız iman ve imanın gereği olan hâl ve harekette bulunmak!..
İnsanı en güzel bir
biçimde yarattığını beyan buyuran Rabbimiz Allah. İnsanın kendisine iman ve
itaat noktasında isyan ettiği için aşağıların aşağısına çevirdiğini.[5] Bu
durumdan da, ancak şu şekilde kurtulacağını beyan buyurur:
"Ancak iman edip
salih amellerde bulunanlar başka, onlar için kesintisi olmayan ecir vardır...
Öyleyse bundan sonra
hangi şey sana dini yalanlatabi-lir?
Al!ah da,
hükmedenlerin hakimi değil midir?. [6]
En güzel kıvamda
yaratılan insan, ancak katıksız bir i-man ve salih amel işlemek suretiyle
yeryüzünün halifesi ve varisi olmaya hak kazanır... Çünkü yaratılış gayesinin
dışına çıktığı andan itibaren, adaletten sapar ve zulmedici olur... Allah
zalimleri sevmez[7] ve zalimlerden imamlar
olmaz. [8]Yani
insanlığa örnek ve önder olamazlar... Çünkü yeryüzünün halifeleri
ve yeryüzünün varisleri,
ancak muvahhid mü'minlerdir![9] Bu
hakkı kazananlar yalnızca muttaki müslümanlardır...
"Hani Rabbin
Meleklere: 'Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti. [10]
Gaybî haberini bize veren Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"O, sizi
yeryüzünde halifeler kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi
kiminize göre derecelerle yükseltti... Şübhesiz senin Rabbin, sonuçlandırması
pek çabuk olandır ve şübhesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir. [11]
Mü'min müslümanlar
katıksız bir iman ile inanırlar ki, hayatı ve ölümü yaratan Alemlerin Rabbi
Allah'dır. [12] Hayatın ve ölümün sadece
ve sadece Allah'a has kılınması gereklidir... Dinin yalnızca Allah'a has
kılındığı gibi, [13]yalnızca Allah'ın dinine,
yani kanunlarına itaat edildiği gibi, hayat da Allah için, ölüm de Allah için
olmalıdır...
Hayatın ve ölümün
kurallarını belirleyen yalnızca Rabbimiz Allah'dır... Hayat, O'nun belirlediği
kurallar çerçevesinde yaşanmalı, ölüm de, ancak O'nun belirlediği kurallar
çerçevesinde olmalıdır... Hayatı, Allah'ın kanunları dışmdaki tağutî düzenlerin
kurallarına bina etmek ne kadar yanlış ve büyük suç ise,[14]
ölümü de, Allah'ın kanunlarının, yani emrinin dışındaki anlayışlara göre
düşünmek, o kadar yanlış ve korkunç suç olur!..
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Muhakkak Biz,
elbette Biz, hem hayat veririz, hem öldürürüz... Hepsine varis olan da Biziz. [15]
"Şübhesiz ki,
öldüren de dirilten de Biziz... Dönüş ancak Bizedir. [16]
"Elbette öldüren
de O'dur, dirilten de O'dur. [17]
Hayata, O'dan
başkasının hakim olmasını yasakladığı ve razı olmadığı gibi, ölümün de, O'nun
yasakladığı gibi gerçekleşmesinden asla razı olmaz!..
İnsana Rabbi
tarafından tanınan hayat hakkı, yalnız Rabbi Allah tarafından geri alınır... Hiç
kimsenin haksız yere, bir başkasının hayat hakkını gasbetmeye ve hayatına son
vermeye hakkı yoktur... Ancak, ölümü hak edecek derecede suç işleyenlerin ölüm
cezalarını, Allah'ın yetkili kıldığı mü'min müslümanlar, haddi aşmadan yerine
getirirler. [18]
Kıyamet günü insanlar
arasındaki ilk hesablaşma, suçsuz yere akıtılan kanın hesabıdır...
Abdullah ibn Ömer
(r.a.)'m rivayetîyle önderimiz Ra-sulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Kıyamet günü
insanlar arasında verilen ilk hüküm, jtan dâvaları hakkındadır.[19]
Bu kadar önemli ve
ciddî bir meseledir, insanların hayatı ve huzuru meselesi... Her insanın kanı,
Rabbimiz Allah'ın emriyle akıtılması helâl olmadıkça hürmetlidir ve korunmalıdır...
Suçsuz olan bir insanın kanını döken, kim olursa olsun masum kabul edilemez!..
Hele hele kanı dökülen, dünya hayatına son verilip öldürülen kişi, muvahhid bir
mü'min ise,ona karşı işlenen bu cinayet çok daha büyük ve korkunçtur,..
Berâ b. Azib (r.a.)'ın
rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur;
"Şübhesiz
dünyanın yok olması, Allah katında, haksız yere bir mü'mini öldürmekten daha
ehvendir. [20]
Bu, böyledir!..
Bir mü'min kulun,
yalnız ve yalnız kendisine kul olduğu ve hiç bir zamanda, hiç bir mekânda kendisine
şirk koşmadığı Rabbi Allah'ın yanındaki kıymeti budur... Mü'min olduğundan
değerlidir o insan... Onun değeri, ne sosyal mevkiîden, ne servetinin
çokluğundan, ne boyunun poşunun yerinde olması olan güzelliği ve
yakışikhğından, ne şöhre-tindendir...
Onun kıymeti, katıksız
imanından ve şirksiz
Tevhid akidesinden
ileri gelir... Onun kıymeti, imanın gereği olan salih ameli işleyerek takvaya
ulaşması ve Rabbi Allah'ın dostluğunu kazanmasından dolayıdır...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
"Ey insanlar,
gerçekten Biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle
tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık... Hiç şübhesiz,
Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileri olanınızdır...
Hiç şübhe yok ki Allah, bilendir, haber alandır.[21]
Allah katında en üstün
olan takva sahibi mü'minler, Allah'ın dostluğunu kazanmış olanlardır... Bütün
mü'min, muvahhid ve muttaki olanlar, Allah dostlarıdır. [22] Yani
Allah'ın velileri, evliyaullah...
Ve Rabbimiz, velileri
olan mü'min muvahhid kullarının vasfını şöyle beyan buyurur:
"Haberiniz olsun,
Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, onlar mahsun olacak değildir.
Onlar, iman edenler ve
(Allah'dan) korkup sakınanlardır.
Müjde, dünya hayatında
ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri içinde değişiklik yoktur. İşte büyük
kurtuluş ve mutluluk budur. [23]
Allah'ın dostları olan
muvahhid mü'minler, yeryüzünün varisleri olup en güzel sonuç da
kendilerinindir...
Yegâne düsturumuz
Kur'ân-ı Kerim'de şöyle beyan buyrulur:
"Musa kavmine:
'Allah'dan yardım dileyin ve sabredin... Gerçek şu ki, arz Allah'ındır, ona
kullarından dilediğini varis kılar... En güzel sonuç müttakiler içindir, dedi.[24]
Kadın olsun, erkek
olsun muvahhid mü'min müslümanların Rabbimiz katında değeri, bir hadis-i
şerifte şöyle beyan edilir...
Ebu' Said el-Hudrî ve
Ebu Hüreyre (ı .a.)'un rivayetiyle mü'minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.), şöyL
buyurur:
"Gök ve yer
halkı, bir mü'min kanı(nın akıtılması)na iştirak etmiş olsalar, Allah, muhakkak
onları ateşe döker!. [25]Müminlerin önderi
Rasulullah (s.a.s.), cennete girmenin sebebinin iki şey olduğunu beyan
buyurmuştur... Bu iki şeyde insan sağlam olduğu zaman cennete girecektir...
Ukbe b. Amir
(r.a.)'nın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Kim, Allah'a
ortak koşmayarak ve haram bir kana bum laşmamış olarak O'na kavuşursa (yani bu
durumda ölürse), cennete girecektir. [26]
Rasulullah (s.a.s.)'in
beyanından da anlaşıldığı gibi, insan iki şey hususunda Allah'ın kendisine
emrettiği gibi davranırsa, cennete girmeye hak kazanır...
1) Allah'ın
zatına ve sıfatlarına hiç bir şekilde şirk koşmamak,
2) Haksız
yere bir cana kıymamak, yani suçsuz yere insan öldürüp katil olmamak...
"Bu iki şeyi
yapma da, diğer haramları ve suçları işlemekte serbestsin" anlamına
gelmeyen bu iki günahtan, bu iki zulümden kendini alıkoymak, cennete girmenin
baş sebebidir... Çünkü muvahhid, mü'min müslümanlar, Rabbimiz Allah'ın emir ve
nehiylerinden dolayı takva sahibi olmaya gayret eden insanlardır. Allah'a isyan
demek olan günah işleme konusunda, bir günahı diğeriyle kıyaslayıp, "şunu
işleme de, diğerini işleyebilirsin... Çünkü diğeri bundan hafiftir."
gibi bir hatanın içine düşmekten alabildiğine kaçınırlar... Allah'ın tayin
ettiği sınırları çiğnememek için çok hassas davranırlar...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), günahların en büyüklerini beyan ederek şöyle buyurur:
"Helak edici olan
yedi şeyden çekininiz."
Sahabîîer:
Ya Rasulullah, bu yedi
şey nedir?, diye sordular.
Rasulullah:
Allah'a ortak tanımak,
Sihir yapmak,
Allah'ın haram kıldığı
bir canı Öldürmek, haklı öldüren müstesna,
Riba (faiz kazancı)
yemek,
Yetim malı yemek,
Düşmana hücum
sırasında harbten kaçmak,
Zinâ'dan Kal'a'ya
girmişçesine korunmuş olup hatırından bile geçirmeyen mü'min kadınlara zina iftirası
atmak." buyurdu.[27]
AllahuEkberL
İslâm'ın mahkum,
muvahhid müslümanların esaret altında tutulduğu, din, can, akıl, nesil ve mal
emniyetlerin yok edildiği işgal altında ve tağutların egemenliğindeki İslâm topraklarında
bu helak edici yedi şeyin hangisi işlenmiyor ki?!..
Egemen tağutî güçler,
Allah'ın yeryüzündeki hakimiyetini kendi paylarına gasbetmiş ve işgal
ettikleri İslâm topraklarında hakimiyeti kayıtsız ve şartsız kendilerine has
kılmışlardır... Âlemlerin Rabbi'nin emirlerini ve nehylerini içeren Allah'ın
sözü olan, İslâm'ın temel yasası ve mü'minlerin yegâne hayat düsturu Kur'ân-ı
Kerim rafa kaldırılmış, hayattan uzaklaştırılmış, O'nun yerine heva-u
heveslerini ilâh-laştıranların arzuları kanun olmuş ve hayata hükmetmeye devam
etmektedir... Müşrik, kâfir ve mürted olanların egemen olduğu işgaPaltmdaki
İslâm topraklarında, ilk insan, ilk peygamber ve ilk medeniyet kurucusu olan
babamız Hz. Â-dem (a.s.)'dan bu yana işlenen şirkin, küfrün ve isyanın her
türlüsü işlenmekte ve iktidarların teminatı altında korunmaktadır...
Sihrin ve büyünün her
çeşidi revaçta olduğu gibi, yalancı medyumlar, medyanın gözdesi hâline
gelmiştir...
Bir kaç saniyede bir
öldürme veya intihar olayı gerçekleşirken, bazan toplu katliâmlar alışıla
gelmiş şeylerden kabul edilmektedir... Katillerin, kahraman ilân edildiği bir
devirde yaşamak bile, başlı başına bir zillettir!..
Ribanın, yani faizin
her türlüsü egemen müstekbir tağutların eliyle işleniyor ve insanlar arasında
ticaret gibi kabul edilir bir konuma getiriliyor... Halk, egemen zalimlerin
zoruyla bankalar ve benzerleri faiz yuvalarına sevk ediliyor...
İşgal altındaki İslâm
topraklarında yetim mü'min müs-lümanların mallarını yemeyen tağutlar var mıdır
acaba?Onlara acıyan, onları da insan yerine koyan gayr-i İslâmî müstekbir
iktidarların varlığınrdan bir eser mevcud mudur a-caba? Yetmiş küsur yıldır
mahkum edilmiş yetim müslü-manların alın terlerini içki kadehlerinde
yudumlayanlar, mustaz'af mü'minlerin kanlarını kebap yerine
lokmalamak-tadırlar...
Yeryüzünde fitne
kalmayıncaya ve yalnızca Allah'ın dini hakim oluncaya kadar, Allah yolunda ve
Allah düşmanlarıyla savaşan bir İslâm ordusundan mazeretsiz kaçan kişi de,
helak olanlar sınıfına dâhil olmuştur... Bir tağut ordusu, diğer bir tağut
ordusuyla savaşırken, yani Nemrud'un ordusu, Fir'avn'ın ordusuyla savaşırken,
mü'min müslü-manlar onların ordularında yer alamazlar... Muvahhid mü'minler
ancak İbrahim (a.s.) ve Hz. Musa (a.s.)'ın Tevhid ordusunda yer alıp Nemrud ve
Fir'avn gibi tağutî aşanların e-, gemenliklerini koruyan şirk ve küfür
ordularına karşı savaşırlar...
İslâm'ı mahkum ve
mü'min müslümanları esir eden tağutî düzenlerin işgal altındaki İslâm
topraklarında bulunan orduların, kimin orduları olduğu iyi düşünülmelidir!..
Ve iffet ve izzet
sahibi mü'min kadınlara ne iftiralar yapılıyor, ne olmaz şeyler onlara
yakıştırılıyor ve ne çamurlar atılıyor, günülük gayr-ı İslâmî medyaya bir göz
atmak yeterli gelir!..
Müminlerin önderi
Rasuİullah (s.a.s.)Mn beyanıyla yedi helak edicinin, yedisi ve gerisi, işgal
altındaki İslâm topraklarında esaret altındaki müslümanların için de
gerçekleşmiş olduğu, gören ve idrak eden gözlerden kaçmamaktadır... Gerek
egemen tağutlar tarafından, gerekse cahil ve gafil bıraktırılan halk
tarafından bu insanı helak eden günahlar tek tek veya topluca işlenmektedir!..
Bu korkunç durum iyi tefekkür edilmeli ve topluca helak olmadan, tez elden önlem
alınma-hdır...
İşgal edilmiş İslâm
topraklarında egemen tağutlar, mazlum ve müstez'af mü'min müslümanların
akıttıkları kanlarından göller oluşturmaktadırlar... Bu egemen müşrik zalimlere
karşı mü'min müslümanların bir yürek, bir bilek olup, zulümleri durdurmak için
eldeki tüm imkâlan kullanmaları ertelenilmez bir vazifedir... Muvahhid
mü'minlerin kanlan masumdur ve her damlası, bir dünya eder... Bunun,
çok iyi korunması
lazımdır... Bunun istisnası, mü'minlerhr önderi Rasulullah (s.a.s.) tarafından beyan
olunmuştur...
Abdullah ibn Mes'ud
(r.a.)'nıh rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Allah'dan başka
(ibadete layık) ilâh bulunmadığına vej benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet
etmekte olan bir müslüman kimsenin kanı helâl olmaz, ancak şu üç şeyden biriyle
helâl olur:
Maktulün hayatı
karşısında öldürülmesi,
Zina edenin evli (veya
dul) olması,
İslâm dininden çıkıp
müslüman cemaatını terk etmesi.[28]
Rasulullah (s.a.s.)'ın
beyanından anlaşıldığına göre ancak mü'min olmak kaydıyla katil olan, bile
bile öldürdüğü kişiye karşılık varislerinin hepsinin isteği üzere öldürülür...
Ayrıca zina eden evli veya dul recm edilerek öldürülmesi gerektiği gibi,
mürted olanın da öldürülmesi gereklidir...
Hakimiyetin Allah'a,
iktidarın mü'min müslümanlara aid olduğu bir "Dar'u-1 İslâm"da ancak
bu hadler uygulanır... İslâm Devleti'nin adalet üzere olan idaresi altında
yaşayan müslümanlardan kim bu suçlardan işleyecek olursa, kendisine Allah ve
Rasulü (s.a.s.)'in emrettiği bu cezalar verilip gereği yerine getirilir...
İslâm Devleti'nin olmadığı, İslâm'ın mahkum, mü'min müslümanların esaret
altında bulunduğu bölgelerde, yetki egemen tağutlarm elinde olduğundan dolayi,
İslâm'ın gereği olan hadler uygulanmaz... Çünkü onu uygulayacak İsiâmî bir
mercii yoktur...
İslâm'ın hakim
olmadığı, İslâm'ın yerine tağutların hakim olduğu bölgelerde, egemen
müstekbirlerin eliyle insanlar günah işlemeye itilirken, her türlü isyan ve
günahın reklamı yapılarak insanlar teşvik edilerken, o suçları işleyenlere
nasıl ceza verilir? Hem teşvir et, kendisine suçu işlet, hatta o günahı
işlerken tüm imkânları hazırla, emniyetini sağla, sonra da kendisini hesaba
çek ve niçin işledin diye cezalandır... Zulüm üzere zulüm diye buna derler...
İslâm'ın hükümet
olduğu dünyanın her hangi bir bölgesinde, Önce suça ve günaha giden bütün
yolları kapatır... Allah ve Rasulü (s.a.s.) tarafından haram kılınan, yani
yasaklanan her ne var ise, tamamen yasaklar... Gerek mü'min müs-lümanJan,
gerekse zımmt, yani gayr-i müslim vatandaşları bu konuda tâ çocukluktan
itibaren eğitir ve kendilerine bunların haram olduğunu, günah olduğunu,
bütünüyle insanlığa zararlı olduğunu Öğretir... Allah'ın koyduğu sınırları
çiğneyenlere, toplumun gözü önünde, yine Allah'ın emrettiği cezayı uygular...
İnsanlar, bundan ders ve ibret alırlar... Böyle iman, Tevhid ve salih amel
üzere temellendirip binası yükseltilen izzet, şeref, fazilet, huzur ve saadet
toplumu olan, İslâm'ın hakim olduğu İslâm toplumunda suç işleme oranı, yok
denilecek seviyeye, en aza indirilmiş olur...
İslâm toplumu, izzet,
fazilet ve saadet toplumudur... Çünkü toplumun her birimine İslâm hakimdir...
Çünkü izzet Allah'ındır, Rasulullah (s.a.s.)'indir ve mü'minlerindir...[29]
islâm toplumunda
hakimiyet, kayıtsız şartsız Allah'ındır! Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in
hükmü geçerlidir... Allah ve Rasulullah (s.a.s.), hüküm etti mi, hiç bir kadın
ve erkek mü'min müslümanın itiraz hakkı yoktur.[30]
Muvahhid mü'minler, Allah'a itaat ederler, Rasulullah (s.a.s.)'a itaat
e-derler, Allah ve Rasulü'ne katıksız iman ile itaat eden, kendilerini İslâm
ile yöneten, kendilerinden olan emir sahihlerine de itaat ederler. [31]
Mü'min müslümanlar,
Allah'ın dini olan İslâm'ı hayat nizâmı olarak kabul etmeyip onu yalanlayan
müşrik ve kâfirlere, yani egemen müstekbir tağutların hiç birisine itaat etmez,
onlala Allah'ın haram kıldığı bir şekilde uzlaşamazlar. [32]
Allah'ı yegâne kanun
koyucu Rabb, Rasulullah (s.a.s.)'i yegâne hayat önderi, İslâm'ı yegâne hayat
nizâmı ve Kur'ân-ı Kerim'i yegâne hayat düsturu, temel yasa kabul etmeyen,
bunların karşısında dikilip kanun koyma konusunda Allah'a, önderlik konusunda
Rasulullah (s.a.s.)'e, hayata hakim nizâm konusunda İslâm'a ve anayasa
konusunda Kur'ân'a ortak koşup, bunların yetkilerini rafa kaldırarak yerlerine
başkalarını geçiren müşrik tağutlara itaat etmek, onlar gibi olmaktır. [33]
Onlara itaat eden, tabi oİan, emirlerine uyan ve onların istediği gibi hareket
eden mürted olmuş, şirk koşup küîretmiştir..[34]
Gerek Yahudi olsun,
gerek Hristiyan olsun, gerekse Yahudi ve Hristiyan akîdeseni, hal ve
tavırlarını benimseyip onlar gibi olmaya çalışanlar olsun, hepsi gayr-ı müslim
oldukları için, mü'min müslümanlar, bunların hiç birini dost edinemez, onlara
karşı sevgi besleyemez ve onlara uyamaz... Eğer onları dost edinecek ve onlara
uyacak olursa, İslâm'dan çıkıp irtidad ederek, onlardan olmuş olur. [35]
Eğer küfrü imana,
şirki Tevhide, yani tağutî inanç ve düzenlerden herhangi birisini İslâm'a
tercih edip, İslâm'ın yerine, gerek yönetiminde, gerek ekonomide, gerek hukukta
ve gerekse sosyal meselelerde o tağutî inanç ve düzene tabi oluyorsa,
babalarımız ve kardeşlerimiz gibi en yakınlarımızı dahi dost edinemez, onlarla
beraber olamayız... Bu tavır, Rabbimiz Allah tarafından emredilmiş, Muvahhid
mü'minlerin vazifelerinden biridir... Dolayısıyla edası gerekli
ibadetlerindendir. [36]
Tağutî düzeni İslâm'a,
şirki Tevhide, küfrü imana tercih edenler, en korkunç zulüm olan şirk zulmünün
içine yuvarlanmışlardır..[37]Onlar,
Allah'ın hükmüyle hükmetmedikleri için kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların tâ
kendileridir.. [38]
Allah'ın hakimiyetinin
ve İslâm'ın iktidar oluşunun reddine dayanan tağutî şirk düzenlerinin hepsi
zulüm, işkence ve sömürü düzenleridir... Bu insanlık düşmanı olan yeryüzünün
fitne ve zulüm düzenlerine değil tabi olmak, az bir şey meyletmek bile dünyada
zelil olmaya, ahirette ateşe girmeye yeterli gelir.. [39]
Haksız yere bir
damlasının akıtılması haram olan mü'min müslümanlarm masum kanlarını oluk oluk
akıtan, zindanlarda işkencenin en korkuncuyla şehid eden tağutî düzenlere,
şirk rejimlerine destek verenler, yardımcı olanların, İslâm ile hiç bir illgi
ve ilişkisinin kalmadığı, onların da aynen tağutlar gibi muamele gördüğü bir
kez daha hatırlatmakta fayda umulur. [40]
Bile bile bir mü'minin
öldürülmesi asla caiz değildir... Bu kati, büyük bir suçtur... Ancak hata ile
bir mü'minin ö-lümüne vesile olan bir kişinin de, hataen de olsa ölümüne sebeb
olduğu için diyet ödemesi gerekir...
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Bir mü'mine hata
olması dışında bir başka mü'mini öldürmesi, caiz olmaz. Kim bir mü'mini hata
sonucu öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine
teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak
bağışlamaları başka. Eğer o, mü'min olduğu hâlde size düşman olan bir
topluluktan ise, bu durumda da bir mü'min köleyi özgürlüğe kavuşturması
gerekir. Şayet kendileriyle aranızda anlaşma olan bir topluluktan ise, bu
durumda da ailesine bir diyet ödemek ve bir mü'min köleyi Özgürlüğe kavuşturmak
gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü i-çin gereken imkân) bulamayan ise,
kesintisiz olarak iki ay o-ruç tutmalıdır. Bu Allah'dan bir tevbedir... Allah,
bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.[41]
İstemeyerek bir
mü'minin ölümüne sebeb olmanın cezası, apaçık bir şekilde Rabbimiz tarafından
böylece beyan edilmektedir... Bir mü'mini, sadece mü'min müslüman olduğundan
dolayı, onun dinine yani İslâm'a ve imanına olan kininden dolayı öldürecek
olursa katil, eğer müslümansa İslâm'dan çıkar ve edebiyyen cehennemlik olur...
Çünkü katil, mü'mini öldürürken, onu mü'min olduğu için öldürmüştür... Bu
suç, sıradan bir öldürme suçunun yanı sıra, imana, Tevhide ve İslâm'a kast etme
suçudur...
Bunun için Rabbimiz
Allah, şöyle buyurur:
"Kim bir mü'mini
de kasıtlı olarak (taamüden) öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere
cehennemdir...
Allah, ona
gazablanmiş, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azab hazırlamıştır.[42]
Müminleri, yani
İslâm'a inanmış, İslâm taraftarlarını öldürüp yok etmekle İslâm'ı ortadan
kaldıracağına inananlar elbette müşrik, kâfir ve mürteddirler... Bundan dolayı
bir mü'mini, mü'minliğinden dolayı öldüren kâfir ölür ve ebedî cehennemde
kalır...
Herhangi bir
anlşmazlıktan dolayı iki mü'minin veya i-ki mü'min topluluğun kavgası,
savaşması, birbirilerini öldürmeleri küfür, şirk veya iıtidad değildir... Çünkü
öldürmek kastıyla bir mü'min müslümanı öldüren kişi, katil olur, yani büyük
günahlardan birisini işlemiş ve ameli gündeme getirmiş olur...
Akidemizce, amelin
imandan bir cüz olmadığı malumdur... Mümin müslüman olduğu hâlde, kendisini
küfre ve şirke düşürecek herhangi bir suç işlemedikçe ve helâl olduğuna
inanmadıkça bir müslümanı öldüren, kâfir olmaz, günahkâr bir müslüman, yani
fasık olur... Mürtekib-i Kebire olan kişi, İslâm milletinden çıkmaz, fakat
işlediği günah veya suça karşılık Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in emrettiği cezayı
hakkeder ve bu ceza, yetkili İslâm mercileri tarafından uygulanır...
Bu konudaki
delillerimizi şöyle beyan edelim...
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Mü'minierden iki
topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup düzeltin. Şayet biri diğerine
haksızlıkla tecavüzde bulunacak olursa, artık, haksızlıkla tecavüzde
bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın, eğer sonunda (Allah'ın
emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarında bulun ve (her
konuda) adil davranın. Şübhesiz Allah, adil olanları sever.
Müminler, ancak
kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Ailah'dan
korkup sakının, umulur ki, esirgenirsiniz.[43]
Mümkündür ki, mü'min
müslümanlar arasında da bir anlaşmazlık, bir huzursuzluk bulunsun... Hatta bu
anlaşmazlık karşılıklı saldırılara, kavgaya ve savaşa da dönüşebilir... Bundan
dolayı mü'minler, diğer mü'min kardeşlerini öldürebilir bir duruma
gelebilirler... Bu arada savaşın dışında kalan diğer mü'minler onların
aralarını bulması, kendilerine en büyük vazifedir... Birbirine silâh çekip
vuruşan, hatta birbirine Öldüren mü'minleri, Rabimiz Allah (c.c.) yine:
"Mü'minierden iki
topluluk çarpışacak olursa....." diye "mü'minler" olarak
vasıflandırmış ve mü'min olduklarını beyan buyurmuştur... Devamındaki ayet-i
kerimede ise, ancak mü'minlerin kardeş olduğunu ve kardeşlerinin arasının
düzeltilmesini emir buyurmuştur... Böylece mü'min müslü-manların arasındaki
katüleşme fitnesi oıtadan kaldırılmış ve huzur ortamı sağlanmış olur...
Bu konuda diğer bir
delilimiz de şu ayet-i kerimedir...
"Ey iman edenler,
öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). [44]
Büyük günahlardan kati
olayını gerçekleştirilenlere, "Ey iman edenler" diye hitap buyuruyor
Rabbimiz Allah!.. Katilin öldürme olayını helâl saymadıkça, günah ve haram
saydıkça mü'min kaldığım beyan buyurur Rabbimiz... Mü'mindir ama günahkâr bir
mü'mindir... Bu, imanını zedeleyici her hangi bir suç işlemedikçe böyledir...
"Ebu Zerr
Hadisi" diye meşhur olan bir sahih hadis de, bu konudaki sağlam delillerdendir.
Ebu Zerr (r.a.), şöyle
anlatır:
Ben, bir keresinde
Rasulullah (s.a.s.)'i ziyarete geldim, O, üzerinde beyaz elbisesi olduğu hâlde
uyuyordu. (Döndüm) sonra yine geldim. Bu defa uyanmıştı.
Rasulullah :
"Lâ ilahe
illallah, deyip de sonra bu ikrar ve iman üzere vefat eden her kul, muhakkak
cennete girecektir." buyurdu.
Ben:
O kul zina etse,
hırsızlık yapsa da mı?, diye sordum.
O:
Zina etse de,
hırsızlık yapsa da girecektir" buyurdu.
Ben:
Zina etse, hırsızlık
yapsa da mı?, diye tekrar sordum.
O:
Zina etse de,
hırsızlık yapsa da" buyurdu.
Ben (üçüncü defa):
Zina etse, hırsızlık
yapsa da mı? diye sordum. Rasulullah:
Evet, Ebu Zerr'in
burnu toprakta sürünmesine rağmen o kul, zina etse de, hırsızlık yapsa da (cennete
girecektir)" buyurdu.[45]
Bu konuda şehid imamımız
İmam Azam Ebu Hanife Numan b. Sabit (rh.a.), "Fıkhu'l Ekber" isimli
meşhur akaid kitabında şunları beyan eder:
"Bir müslümanı,
helâl saymaması şartıyla, büyük günahlardan birisini işlemesi ile kâfir
saymayız. Bu durumdaki bir kimseden İman ismini kaldırmayız, ona gerçek anlamda
mü'min deriz. Bir mü'minin kâfir olmamakla beraber, günahkâr olması caizdir. [46]
İmam Tahavî (rh.a.),
"Akaid RisalesP'nde şunları kaydeder:
"Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in ümmetinden olan büyük günah sahihleri tevbe etmemiş bile olsalar,
iman edip Allah'ı tanıdıktan sonra, Tevhid inancına sahib olarak öldüklerinde
cehennemde ebedî bırakılmazlar. Bunlar, Allah'ın dilemesi ve hükmüne
tabidirler. İsterse onları Kitabında: "Şübhesiz ki Allah, kendisine ortak
koşulmasını affetmez. Bunun dışında dilediği kimseyi affeder.[47]
şeklinde buyurduğu gibi fazileti ile affeder ve bağışlar; isterse onları
adaleti ile cehennemde azab eder, daha sonra bunları cehennemden kendi rahmeti,
itaatkâr kimselerden olan şefaatçıların da şefaati ile çıkarır ve cennetine
gönderir. İşte Allah'ın bu muamelesi, kendini tanıyanların dostu olmasından ve
bu kullarını, Allah'ın hidayetini yitiren, O'nun dostluğuna erişemeyen inkarcı
kimseler gibi bir tutmamasından ileri gelir.
Ey İslâm'ın ve
müslümanların sahibi olan Allah'ım, Sana kavuşuncaya kadar bizi İslâm'dan
ayırma. [48]
İmam Ömer Nesefî
(rh.a.) de şöyle beyanda bulunur:
"Kebire (büyük
günah), mü'min kulu imandan çıkarmaz ve onu kâfir yapmaz. [49]
Akideyi ilgilendiren
bu meseleyi öz ve özet olarak beyan ettikten sonra, dönelim yine can emniyeti
konusuna... İslâm'ın devlet olduğu Daru'l-İslâm"da uygulanması şart o-Ian
cezalardan birisi de, kısastır... Kısas, yani haksız yere bir müslümanın diğer
bir müslümanı öldürmesinden sonra katile verilecek ölüm cezasının uygulanması,
İslâm Devleti'nin vazifelerinden birisidir...
Rabbimiz Allah (c.c),
şöyle buyurur:
"Ey iman edenler,
öldürtenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hürre karşı hür,
köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi katilin) lehinde,
onun (maktulün) kardeşi (velisi veya varisi) tarafından bağışlanırsa, artık
(yapılması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktulün veli veya varisine)
güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden (size) bir hafifletme ve bir
rahmettir. Artık kim de bundan sonra bir tecavüzde bulunursa, onun için elem
verici bîr azab vardır.
Ey temiz akıl
sahibleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, sakınırsınız.[50]
Bu ayetlerin üzerinde
durup yorumlara geçmeden önce esbab-i nüzulüne bakmak gerekir...
Said b. Cübeyr'den naklen
rivayet olunmuştur:
Cahiliyye devrinde,
İslâm'ın zuhurundan kısa bir müddet önce iki Arab kabilesi birbiriyle
savaşmışlardı. Aralarında Ölenler, yaralananlar vardı. Ötenler arasında
köleler, kadınlar bile bulunuyordu.
İslâm gelene dek,
aralarındaki bu kan dâvasını çözüme bağlamış değillerdi. Bu iki kabileden biri
diğerine nisbeten nüfuz bakımından daha kalabalık, şeref bakımından daha üstün
idi. Öyle ki, kadınlarını mihir ödemeden nikahlıyorlardı.
Bu sebeble:
Bizden bir köleye
karşılık onlardan bir hürrü, bizden bir kadına karşılık onlardan iki erkeği
öldüreceğiz, diye yenin ettiler ve yaralıların diyetlerini de onlarınkinin iki
katına yıkardılar.
Durumlarını da,
Rasulullah (s.a.s.)'e havale ettiler. Bunun üzerine yüce Allah, bu ayet-i
kerimeyi inzal buyurarak, eşitliği emreUi. Onlar da, Allah'ın hükmüne uyarak
müslüman oldular.[51]
Bu tarihî olay ve
zulüm uygulaması, adalet ve saadet hayat nizâmı İslâm'ın zuhurundan önce sadece
Arabistan'da değil, dünyanın bir çok yerinde mevcud idi... İslâm'ın gelişiyle
bu zulüm ortadan kaldırılmış ve adaletin en yücesi ortaya konulmuştur...
Yegâne Rabbimiz Allah,
iman eden kullarının üzerine uygulamalarını farz kıldığı kısası emretmiş,
haksız yere bir mü'minî öldüren, öldürdüğüne karşılık İslâm Devleti'nin e-liyle
öldürülmesiyle adalet tecelli etmiş, olay bitmiş ve yaralar kapanıp gönüller
şifâ bulmuştur...
Yalnızca maktulün
katiline uygulanacak kısas, Öldürülen kişinin velisi veya varislerine
bırakılmamış, onların istek ve kararlan üzerine İslâm Cvieti'nin yetkisine
havale edilmiştir... Böylece, olayın boyuna genişlemesi önlenmiş, ateş düştüğü
yerde alev'-.-nmeden, etrafa yayılmadan söndürülmüş olur. [52]
Kısas uygulama
yetkisine sahib olan merci hakkında, "Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı"
adlı eserde şunlar beyan edilmektedir:
"Adam Öldürme
kısasını, Ulu'l-Emr'den başkasının uygulamayacağı hususunda imamlar arasında
hiç bir ihtilaf yoktur. Çünkü kısasları, hadleri vesair hükümleri Ulu'l-Emr'in
infaz etmesi farz kılınmıştır. Zira, noksanlıklardan münezzeh olan Allah, kısas
emrine bütün mü'minleri muhatap kılmıştır:
"Ey iman edenler,
(kasten) öldürülmüşler için üzerinize kısas farz kılandı.[53]
Sonra bütün
mü'minlerin kısas mahalinde toplanmaları, mümkün olmaz. Kısas ve diğer hadlar
infaz etme hususunda devlet başkanını kendilerine.vekil kılmışlardır.
Kısas lazım değildir.
Lazım olan, kısas ve diğer hadlerin tecavüze uzanmamasıdır. Kısas olmadan
diyet Ödenerek taraflar arasında anlaşma vuku bulursa veya maktulün velisi
katili affederse bu, mubahtır. Cenab-ı Allah'ın yetkili kıldığı Sultanı
(-İslâm- devlet başkanını veya onun görevlendirdiği kimseyi) araya koymaksızm
bir kimsenin kendi hakkı olan bir kısası katile uygulaması caiz olmaz.
İnsanlar, birbirlerine kısas uygulama hakkına sahib değildirler. Buna yetkili
olan ancak Sultan veya onun bu işle görevlendirdiği kimsedir. İnsanların
birbirine uzanan ellerini tutmak ve fesadı önlemek için Cenab-ı Allah, Sultanı
(İslâm devlet başkanı) yetkili kılmıştır.[54]
Aynı eserde, şu da
beyan edilmiştir:
"Denildi ki:
Yukarıda geçen 'yazıldı' kelimeleri, ezelde verilen ilâhî hükmün ve Levh-ı
Mahfuz'a kaydedilen hususların haber verilmesi mânâsını ifade etmektedir.
Şöyle ki:
Maktulün velisinin
kısas taleb etme durumunda katilin, Allah'ın emrine teslim olması ve meşru
kısasına boyun eğmesi farz kılınmıştır. Maktulün velisi de, sadece katille yetinmeli,
başkalarına tecavüzü terk etmelidir. Nitekim Arab-lar, başkalarına da tecavüz
eder, katilden başkasını da Öldürürlerdi. [55]
Kitab, Sünnet ve
İcmâ-ı Ümmet ile farz oluşu sabit olan kısasın uygulanabilmesi için Dar'ın,
"Daru'l-İslâm" olması gereklidir... İslâm Devleti'nin yönetiminde
olan bir Daru'l-İslâm'da mü'min müslümanîann imamı olan halifenin veya onun
vazifeli kıldığı yetkili merciler tarafından uygulanan kısasın, şartların oluşturduğu
bir ortamda uygulanmaması, büyük bir zulüm ve ağır bir günahtır... Bir bölgeye
İslâm hakim değilse, orada Allah'ın hükümleri geçerli kabul edilmiyorsa ve
hadler uygulanmıyorsa, orada kısas olmaz!.. Çünkü orada yetkili merciler
yoktur... O bölgeye İslâm'dan başka bir nizâm hakim ise ve orada İslâm'ın
hükümleri geçerli değilse orası, Daru'1-Harb ya da Daru'1-Küfr veya
Daru'l-Şirk'tir.
Kitab, Sünnet ve
İcma-ı Ümmet ile farz oluşları sabit olan hadlerin uygulanmadığı ve
uygulanmasının yasak olduğu, ayrıca onların yerine insanların heva-u
heveslerinden kaynaklanan kanunların uygulandığı yerlerin, Daru'1-Harb olduğu
malumdur...
Mü'minlerin önderi
Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurmuştur:
"Daru'l-Harb'te
hadler (şer'î cezalar) uygulanmaz.[56]
Bu hadisin açıklamasında
İmam Merginanî (rh.a.) şunları söyler:
"Şer'î cezalan
uygulamaktan gaye, kişinin işlediği suçu bir daha işlememesidir. Daru'1-Harb
veya asiler elinde bulunan verde ise, İslâm Devleti hakim olmadığı için Şer'î
ceza-lar uygulamanın vacib olmasına mânâ yoktur.[57]
Daru'l-Harb'de gayr-ı
müslim tağutlar, yani harbî kâfirler hakim olduğu için, orada onların küfür ve
şirk hukukları geçerlidir... Onlar, hakim oldukları bölgelerde işlenen suçlara
karşı kendilerinin takdir ettikleri cezalan uygularlar... Ayrıca, kendilerinin
yaptıkları ve uyguladıkları kanunların dışında hiç bir kanun ve uygulamayı
kabul etmezler... Tamamen yasakladıkları böyle istek ve uygulamaları gündeme
getirenleri, zindana atıyor, en korkunç işkencelere tabi tutuyor ve yıllarca
hapishanelerde cezalandırıyorlar...
İşgal altındaki İslâm
topraklarındaki egemen tağutlar, egemenliklerinde tuttukları bölgelerde gayr-ı
İslâmî kanunlar, tüzükler ve uygulamaları yürürlüğe koymuşlardır... Bu
bölgelerdeki İslâm'ın hakimiyetini, yani Allah'ın hükümleriyle hükmolunsun
gerçeğini dile getiren, bu arzu ile sesini yükselten müvahhid mü'minler, tağutî
düzenin koruyucuları tarafından bölücü, anarşist, terörist, gerici ve vatan
hâini ilân edilip takibata alınarak tutuklanıyor, göz altı, mahkemeler ve
zindanlar derken yıllarca hasedilerek cezalandırılıyorlar.
İşgal ettikleri İslâm
topraklarında ve esaret altına aldıkları mü'min m üs I umanların üzerindeki
egemenliklerine zarar vermeyen bazı ibadetleri bir çok noksanlıklarıyla serbest
bırakmaları, bölgenin Daru'l-îslâm olduğunu gündeme getirmez...
Muhtevasız ezanların
okunuşu, vazifesini yapmayan camilerin açık oluşu, insanları kötülüklerden
alıkoymayan namazların kılmışı, bununla beraber İslâm'ın yönetimde, hukukta,
ekonomide ve sosyal meselelerde yasak kılınışı iyi tefekkür edilmelidir...
Camiler açık ama İslâm yasak!.. İslâm'a aykırı bir kanunu protesto eden ve
yalnızca "Aîlahu Ekber" "Lâ ilahe illallah" diye hakkı
haykıran müslümanlara cami avlularında işkence eden, onları joplayan, hatta
üzerlerine eğitilmiş köpekleri saldıranların hakim olduğu bir ülke,
"Daru'l-İslâm" olabilir mi? Daru'l-Harb'de hadlerin uygulanmadığı
malum... Allah'ın emrettiği, Rasulullah (s.a.s.)'in uyguladığı, bu konuda
ümmetin icmâ ettiği farz olan hadlerin uygulanmasının yasaklandığı, onların
yerine gayr-ı îslâmî ceza kanunlarının yürürlüğe konulduğu bir ülke, İslâm
ülkesi olabilir mi? Bu olay, inceden inceye araştırılmalı, derin derin
düşünülmeli, iyice kavranıp gereği yapılmalıdır!..
İslâm nizâmında hayat,
koruma altına alınmış ve hayata karşı en küçük bir saldırganlık bile önlenmeye
gayret edilmiştir... Kısas cezası konularak, muhatabım öldürmeye niyetlenen
kişiler, böyle bir cinayeti işlemekten alıkonulmuştur... Çünkü Daru'l-İslâm'da
yaşayan her müslümana tâ küçüklüğünden itibaren lehinde ve aleyhinde hayatî
bütün zarurî bilgiler öğretilir ve çok iyi bir eğitime tabi tutulur... Hayatta
ihtiyacı olan bütün konularda aydınlatılır ve böylece "cehaletin mazeret
olması" özürü giderilmiş olur... Artık her akîl-baliğ bilir ve idrak eder
ki, eğer haksız yere birisini öldürürse, öldürdüğünün yerine öldürdüğü kişinin
velisi, ya da varislerinin isteği üzerine İslâm Devleti'nin yetkilileri kendisine
kısas uygulayarak öldüreceklerdir... Muhatabını öldürmeye niyetlenen veya
niyetini uygulamak için silahını çeken kişî, bu bilgiye sahib olduğu için iyice
düşünür ve kendi hayatının da sona erdirilmesi söz konusu olacağından dolayı
öldürmekten vazgeçer... Tağutî düzenlerde ise, yani İslâm'ın hakim olmadığı,
mü'min müblümanların mahkumlaştınfdığı Daru'l-Harb'de beşerî kanunlar geçerli
olduğundan, katil o-lana bir kaç yıl hapis cezası verilmekte, genel af ilânı ya
da şartlı tahliye gündeme girmekte, böylece katiller, bir kaç yıl içinde
serbest hayata dönmektedirler... Böyle uygulamalarda hem öldürme olayları
artar, hem de öldürülen kişinin varisle-rindeki keder ve acının çoğalması
meydana gelir... Bir çok zaman katil, hapis cezası çektikten sonra, Öldürdüğü
kişinin velisi veya varisleri tarafından öldürülmektedir... Buna güç yeti rem
eyen ler, katilin yakınlarından
birisini öldürürler... Karşılıklı
Öldürmeler ve kan dâvaları sürer gider... Tıpkı İslâm öncesi cahiliyye devri
gibi bir cahili uygulama gündeme girer... Bazılarının, sırtı kaim veya kasası
dolgun olduğundan dolayı işini uydurur, öldürdüğü kişiye karşılık hapis bile
yatmadan elini kolunu sallaya sallaya meydanlarda dolaşır... Onun bu durumu^
öldürülen kişinin yakınları üzerinde meydana getirecek fırtınalı hâli düşüne
bilenler, kısasın gerçekten bir hayat olduğunu net olarak kavrarlar...
Akıllan, fikirleri
tağutun şirk kültürü tarafından dumura uğratılmamış temiz akıl sahihleri,
kısassın hayat olduğunu idrak eder ve Allah'ın dininin, yani İslâm'ın
taraftarları olur, iman ve salih amel ile üzerine düşen vazifelerini hakkıyla yerine
getirirler.., Böylece, hem yasak edilen öldürme olayından sakınır, hem de
Allalrdan sakınmış olurlar... Allah'ın sınırlarını çiğnememek için çok hassas
davranırlar...
Kısas, maktulün tüm
varislerinin ortak istek ve karan sonucu uygulanır... Eğer maktulün velisi veya
varisleri, katilin kısas yapılmasını istemez, diyete rıza gösterirlerse, kısas
yapılmaz diyet alınır... Hatta kısas yapılmaması için maktulün yakınlarına
elçiler ve arabulucular ricacı olarak araya girerler... Eğer maktulün
yakınlarının gönlü yapılırsa, katil diyet öder ve öldürülmekten kurtulmuş
olur... Bu, Rahman ve
Rahim Âlemlerin Rabbi
Allah'dan bir rahmettir... Böylece a-ralan bulunur, sulh ve selâmet ortamı
sağlanmış olur...
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Haklı bir neden
olmaksızın Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin. Kim mazlum olarak
öldürülürse, onun velisine yetki vermişizdir, o da öldürmede ölçüyü taşırmasın.
Çünkü o, gerçekten yardım görmüştür.[58]
"Haklı bir
neden" savaş, kısas ve nefsini müdafaa gibi nedenlerdir. Bunlar olmadan
öldürmek, elbette büyük günah ve suçtur. Mazlum olarak öldürülen kişinin velisi
veya varisleri, ya kısas, ya da diyet isterler. Kısas ya da diyet istekleri
yerine geldikten sonra, onların haklan ödenmiş olur... Bundan sonra onlara
düşen, sulh ortamım korumak ve her hangi bir tecavüzde bulunmamaktır... Mesela,
katil kısas o-lunduktan sonra bununla yetinmeyip katilin yakınlarından birisini
öldürmek, ya da diyet aldıktan sonra katili öldürmek, Allah'ın sınırlarını
çiğnemek ve ölçüyü taşırmaktır.., Allah'a karşı isyan olan bu hâl, büyük günah
ve suçtur...
Rabbimiz, şöyle
buyurur:
"De ki: Gelin,
Rabbinizin neler haram kıldığını okuyalım: O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın,
anne-babaya iyilik e-din, yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin -sizin
de, onların da nzıklarıntzı Biz vermekteyiz- çirkin-kötülüklerin (fuhşun)
açığına da, gizli olanına da yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah'ın
(öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye
(emr) etti. Umulur ki, akıl erdirirsiniz. [59]
Rasulullah (s.a.s.)'in
güzide Ashabından, Abdullah İbn Mes'ud (r.a.), bu ayet için şöyle buyurur:
"Her kim üzerinde
Rasulullah (s.a.s.)'in mühürü bulunan sahifeyi görmekten zevk duyarsa, şu
ayetleri okusun:
"De ki: Gelin,
Rabinizin neleri haram kıldığını okuyalım.....Bununla size tavsiye etti,
Umulur ki, korkup sakınırsmrz.[60]
Kasten öldürmeden
sonra maktulün varisleri, katile kısas uygulanmasından vazgeçer, diyete razı
olurlarsa kendilerine diyet ödenir denildi,.. Bu konuda şu hadisi
kaydedelim... Amr b. Hazm (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)'in
Yemenlilere yazdığı mektubunda farzlar, Sünnetler ve diyetler yazılı idi.
Mektubu Yemen'e benimle gönderdi. Yemenlilere mektub okundu. Orada aynen
şunlar yazılı idi:
"Allah'ın Rasulü
Muhammed'den, Zürü ayn, Müafir ve Hemdân hükümdarları, Şürahbİl b. Abdi Külâl,
Nuaym b. Abdi Külâl ve Haris b. Abdi Külâl'e: Emmaba'd." Ve mektubunda
şunlar yazılı idi:
"Kim sebebsiz
yere bîrini öldürür o da, delil ile sabit olursa, katile kısas uygulanır. Ancak,
katilin velileri kısastan vazgeçer diyete razı olurlarsa, adam öldürmede diyet
yüz devedir.
Burun tamamen
kesilirse, tam diyettir. Dil kesme de tam diyettir. İki dudağın kesilmesi de
tam diyettir. Yumurtalar da tam diyettir. Tenasül uzvu kesilirse, tam
diyettir. Bilek kemiği kınlirsa, tam diyettir... İki göz kör edilirse, tam
diyettir... Bir ayak için yarım diyet, beyin zarına ulaşan yaralamalarda üçte
bir diyet, kafayı yahud karnı delen yaralamalarda üçte bir diyettir.
Kemiklerin yerinden oynatan yaralamalarda diyet, onbeş devedir. El ve ayak
parmakların her birinin diyeti on devedir. Her dişin diyeti, beş devedir. Kemiğe
ulaşan yaralamalarda da diyet, beş devedir. Kadın Öldüren erkek, öldürülür.
Diyeti altın olarak vermek isteyenler, bin dinar (altın) vermelidirler.[61]
"Kasde benzeyen
adam öldürmenin diyeti, dört grupta yüz devedir.
Bunun yirmi beş tanesi
iki yaşına basmış dişi deve (bint mehad), yirmi beş tanesi üç yaşına basmış
dişi deve (bint lebun), yirmi beş tanesi dört yaşma ayak basmış dişi deve
(cez'a), yirmi beş tanesi beş yaşına ayak basmış dişi devedır.[62]
Bu konuda muhtelif
görüşler vardır... Bundan dolayı Fıkıh kitabiarına müracât edilmelidir...
Buradaki gayemiz, İslâm nizâmında can emniyeti nasıl titizlikle sağlandığını
i-zah etmektir, yoksa Müctehid imamlarımızın (Allah cümlesinden razı olsun)
görüşlerini serdetmek değildir... Bu görüşlerin açıklamaları, delilleriyle,
illet ve hikmetleriyle Fıkıh eserlerinde uzun uzun anlatılmaktadır...
Allah'ın emrettiği
hadlerin uygulanması, yeryüzünde yaşayan insanlar için hem yaşamaya değer bir
hayat, hem de ilâhî bir rahmettir... Bu uygulama sayesindedir ki, yeryüzü
yaşamaya değer bir vatan olur... Kargaşanın ve kavganın engellendiği huzur
diyarına dönüşür yeryüzü, Allah'ın hadleri uygulanırsa!.. Hadlerin adalet
ölçüşünce uygulandığı Daru'l-İslâm böyle bir vatandır İşte!.. Allah'ın
emrettiği, Rasulullah (s.a.s.)'in uyguladığı ve ümmetin uygulayageldiği
hadlerin uygulanmadığı, yasaklandığı, gündeme getirmek istenen muvâhhid
mü'minîerin cezalandırılıp zindana atıldığı Da-ru'l-Harb bölgelerinde kargaşa,
terör ve anarşizm noksan o-lamaz... Oralarda huzur ve barış ortamı olmadığı
gibi, az veya çok iç ve dış kavga ile savaş devam eder... Ölmeler, öldürülmeler,
intiharlar ve kazanın her türlüsü, o bölgede yaşayanlar için günü birlik
felaketler hâline gelir...
"Savaş hâlinde ve
Daru'l-Harb'de hadlerin tatbik edilmeyeceği hususunda İmarr'ar görüş birliği
etmişleridir.[63]
Bundan dolayı, yani
İslâm hakim olmadığından, hadler uygulanmadığından dolayı Daru'l-Harb'de
yaşayanların başı kazalardan, belalardan, fitnelerden ve huzursuzluklardan
kurtulmaz...
Ebu Hüreyre (r.a.)'m
rivayetiyle muvahhid mü'minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur;
"Yeryüzünde
uygulanan (ilâhî) bir had (ceza), yerdeki-ler için kendilerine kırk gün yağmur
verilmesinden daha hayırlıdır.[64]
Kendisine işlediği
suça karşılık had uygulanan mü'min müslüman, ahirette bu suça karşı ceza
görmeyeceği umulur... Umulur ki, dünyada suçuna karşılık Allah'ın emrettiği
cezayı gören mü'min müslümanm bu cezası, ahireti için keffareti olur... Eğer
İslâm Devleti yoksa ve bölgeye tağutlar hakîmse, işlenen suça karşılık tağutî
kanunlar gereği çekilen ceza, ahiretteki cezayı kaldırıcı ve ona keffaret olucu
değildir... İslâm hakim olmadığından dolayı, bu dünyada tağutî kanunlar gereği
cezalandırılan mü'min müslüman, ahirette tekrar cezalandırılır... Fakat can-u
gönülden tevbesi ve Allah'ın dinini hakim kılıp fitnenin yok olması için
gösterdiği cehd ve gayretinden dolayı, Rahman ve Rahim Alemlerin Rabbi Allah
affedip etmeyeceği Rabbimizin dilemesine
kalmıştır... Allahu âlem bi's-sevab!..
Ubade ibn Samit (r.a.)
-ki, birinci Akabe gecesinde beyat eden on iki nakibin biri olmuş ve Bedir
Harbi'nde hazır bulunmuş idi- şöyle demiştir:
Rasulullah (s.a.s.)'in
etrafında Sahabîlerden bir cemaat mevcud olduğu hâlde buyurdu ki:
"Allah'a
(ibadete) hiç bir şeyi ortak kılmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek,
çocuklarınızı Öldürmemek, kendinizden uyduracağınız yalanla (kimseye) iftira
etmemek, hiç bir mar'ufta (iyi işte) isyan etmemek üzere bana beyat (yani
benimle ahd) ediniz.
İçinizde sözünde duran
olursa, mükâfatı Allah'ın üzerinedir. Bu dediklerimizden birini yapıp da ondan
dolayı dünyada cezalandınlırsa bu ceza,ona keffarettir.
Bunlardan birini yapıp
da, yaptığı fiili Allah örterse, işi Allah'a kalır: İsterse onu affeder,
isterse ona ceza verir."
Biz bu şart üzere
Rasulullah'a bey'at ettik.[65]
Bu hadisten dolayı
"Sahih-i Müslim ŞerhP'nde şunlar beyan edilmiştir:
"Kim bunlardan
birini yapar da o sebeble cezalanırsa bu da, onun için keffarettir"
buyrulur.
İşaret buyrulan
yasakların başında şirk zikredilmiştir... Acaba şirkten dolayı verilen ceza -ki
ölümdür- sahibine keffaret olacak mıdır?
Bu sualin cevabını
Nevevî'den dinleyelim. Nevevî şöyle diyor:
"Bu hadis amm-ı
mahsustur. Tahsisin yeri de: Kim bunlardan birini yaparsa da... ilâh,
cümlesidir. Bu cümleden
murad: Şirkten
maadasıdır. Yoksa şirk affedilecek değildir ki, ona verilecek ceza sahibine
keffaret olsun.
Evet şirkin
affedilmeyeceği:
"Şübhesiz ki Allah,
kendisine şirk koşulmasın! affetmez.[66]
ayet-i kerimesiyle bildirmiştir. Binaenaleyh mürtedin öldürülmesi, asla ona
keffaret olamaz...
Allame Aynî. bu
hadisin icmala tahsis olabileceğini de söylüyor... Yahud ona göre, hadisdeki
ismi işaret, şirkten geri kalan günahlara racidir.[67]
Katil olayı o kadar
büyük bir fitnedir ki, hangi toplumda ortaya çıkar ve "devam ederse o
toplumu, alt-üst eder... O toplumda huzur kalmaz, insanlar canlarından emin
olmadıkları için süreli tedirgin ve süreli hüsran içinde kalırlar... Bundan
dolayı insan öldürmeyi ilk ortaya koyan ile onu devam ettiren bir tutulmamış,
onu ortaya çıkaran ve diğerlerine kötü Örnek olup kötü bir miras bırakan kişi
çok daha büyük bir suç işlemiştir...
Abdullah ibn Mes'ud
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Hiç bir nefis
zulüm İle öldürülmez ki, ille onun kanından (yani kanının günahından) birinci
Âdem (atanın) oğluna bir pay ayrılır.1 Çünkü o, öldürme adetini koyanların
birincisidir. [68]
Bu, böyledir!..
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Bir kimse doğru
bir yola davet ederse, ona tabi olanların ecirleri kadar kendisi için ecir
olur.. Bu, tabi olanların ecrinden bir şey eksiltmez. Ve her kim dalalete davet
ederse, ona tabi olanların günahları kadar kendine günah olur. Bu, tabi
olanların günahlarından hiç bir şey eksiltmez.[69]
Ceza verilirken, ilâhî
adaletin gereği ve Allah tarafından takdir edildiği, aynı zamanda mü'min
müslümanların önderi ve örneği Rasulullah (s.a.s.)'in uyguladığı ölçüde verilmelidir...
Her konuda olduğu gibi bu konuda da, taşkınlık yapılmamalı ve Hudullah
aşılmamalıdır...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
"Haram ay, haram
aya karşılıktır, hürmetler (de) karşılıklıdır. Öyleyse kim size saldırırsa,
size saldırdığı gibi siz de, ona saldırın. Allah Man korkup sakının ve bilin
ki, muhakkak Allah, korkup sakınanlarla beraberdir. [70]
"Eğer ceza
verecekseniz, size verilen cezanın misliyle ceza verin ve eğer sabrederseniz,
andolsun bu, sabredenler için daha hayırlıdır.
[71]
"İyilik ile
kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır, o
zaman (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak
bir dost(un) oluvermiştir. [72]
Kötülükleri, en iyi
bir şekilde davranarak, onu layık olduğu üzere ortadan kaldırmak, muvahhid
mü'minlerin uygulayacağı siyasetleridir... Eğer affetmek gerekiyorsa, affetmekle
gidermek, eğer karşı koymak gerekiyorsa karşı koyarak gidermek gerekir...
Bütün imkânlar, kullanarak saldırganın durdurulması lazımdır... Fitneleri yok
etmek için en güzel siyaseti ortaya koymalı ve sabredilmelİdir... Bazan öyle
fitneler var ki, katilden daha beterdir... Bu fitneler küfür, şirk ve
müsiümanları dinlerinden döndürme, yani irtidad fıtnesidir.[73]
Bunlara karşı çok uyanık ve hazırlıklı olunmalıdır...
Yegâne Rabbimiz Allah
(c.c), muvahhid mü'min kullarına her zaman ve her mekânda iyiliği emreder...
İyilik üzere olanları, toplumu ıslah etmeleri, iyiliklerin yayılmasıyla kötülüklerin
yok edilmesini buyurur...
"Kim bir iyilikle
gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim de bir kötülükle gelirse, onun
mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar, haksızlığa uğratılmazlar. [74]
"Kötülüğün
karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affederse ve ıslah
ederse (dirliği kurup sağlarsa) artık onun ecri, Allah'a aiddir, Gerçekten O,
zalimleri sevmez. [75]
İslâm'ın ve mü'min
müslümamn varlığının gayesi, yeryüzünde yaşayan insanları, hatta bütün
canlıları ıslah etmek, fitneyi ve fesadı gidermek, huzur ve saadetin te'minine
çalışmaktır... Öldürmek değil, diriltmektir gaye... Şirkin, küfrün, nifakın,
fışkın ve fücurun ölü hâline getirdiği, örttüğü, kararttığı beyinleri,
gönülleri, ruhları ve bederleri iman, Tevhid ve salih amel nuruyla diriltmek,
temizlemek ve hidayete vesile olmak... İşte muvahhid mü'minlerin vazifesi ve
hedefi budur...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
"Bu nedenle
îsrailoğullarma şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir başka nefse, ya da yeryüzündeki
bir fesada karşılık olmaksızın (haksızca) öldürürse, sanki bütün insanları
öldürmüş gibi olur. Kim de, onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse,
bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, Peygamberlerimiz onlara apaçık
belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde
ölçüyü taşıranlardır.[76]
"Biz, O'nda (Tevrat'ta)
onların üzerine yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe
diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Kim bunu sadaka olarak
bağışlarsa o, kendisi için bir keffârettir. Kim Allah'ın indirdiği ile
hükmetmezse, işte onlar, zalimlerin tâ kendileridir. [77]
"De ki: Allah,
her şeyin Rabbi iken, ben hiç ondan başka Rabb mı ararım? Halbuki herkesin
kazanacağı kendisine aiddir. Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Sonunda
dönüşünüz Rabbinizedir. O vakit Allah, dünyada ayrılığa düşmüş olduğunuz şeyleri
size haber verecektir. [78]
İslâm'ın gelişi ve
insanların İslâm'a inanması ile yepyeni bir faziletler toplumu ortaya
çıkmıştır. İzzet ve şeref sahibi mü'min müslümanlardan oluşan İslâm toplumunda
Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'in hükmü geçerli olduğunda haram kılınanlar
yasaklanmış, helâl kılınanlar ise, serbestleştiril-miştir... Tüm cahilyye adet,
gelenek ve töreleri ayaklar altına alınmış, cahiliyyenin şirk değerleri ortadan
kaldırılmıştır.
Cahiliyyenin, yani
cahili toplumun adetlerinden birisi de, kan dâvâsıydı. Öldürmeyi öldürmek ile
telafi etmek, tekrar Öldürmek, tekrar öldürmek, birer birer veya topluca öldürmek,
ya da öldürülmek, cahili düzenlerin genel görüntüsü içinde yer alır... İslâm,
kan dâvalarını kaldırmış, bu cahilî ve vahşî adeti ayaklar altına alrmştır...
Allah Teâlâ, kısası
farz kılıp emr buyurmuş, Rasulullah (s.a.s.) ve ümmettin imamları olan Hulefayi
Raşidin adalet üzere uygulamışlardır... Halifeli ve faziletler toplumu olan
Daru'l-îslâm'daki İslâm toplumunda yetkili İslâm mercileri olduğu için
uygulanan hadler arasında yer alan kısas ve diyet, insanlar arasında barışın
sağlamlaşması ve devam etmesinin te'minatı olmuştur...
Cabir b. Abdullah (r.
anhuma)'mn rivayeti şöyledir:
(Rasulullah, s.a.s.)
Müteakiben Urane vadisine geldi ve Cemaate hutbe okuyarak şöyle buyurdu:
"Şübhesiz ki,
sizin kanlarınız ve mallarınız şu beldenizde, şu ayınızda, şu gününüzün
hürmeti gibi birbirinize haramdır. Dikkat edin! Cahiliyyet umuruna (işlerine)
aid her şey ayaklarımın altına konulmuştur.
Cahiliyyet devrinin
kan dâvaları sakıttır. Bize aid kan dâvalarından ilk iskât ettiğim dâva, ibn
Rabiate'bni'I Haris'in kan davasıdır. İbn Rabia, Beni Sa'd kabilesinde süt
anadaydı. Onu, Huzeyil Kabilesi öldürdü.[79]
Bir müslümanın, diğer
bir müslümanr haksız yere kasden öldürmesi haram kılındığı gibi, bir müslümanın
kendi canına kıyması, yani intihar etmesi de haram kılınmıştır... Ayrıca
insanı bunalıma sürükleyip intihara uçurumuna getirecek bütün yollar
tıkanmıştır, izzet ve şeref sahibi mü'min müslümanların oluşturduğu, İslâm'ın
hakim olduğu faziletler toplumunda!..
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Ey iman edenler,
mallarınızı sizden karşılıklı anlaşmadan (doğan) bir ticaretten başka haksız
nedenler ve yollarla (batılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin
(sakın intihar etmeyin). Şübhesiz Allah, sizi çok esirgeyendir.
Kim haddi aşarak ve
zulmederek böyle yaparsa, Biz, o-nu ateşe göndeririz. Bu, Allah için pek
kolaydır. [80]
İntihar, hayatta hiç
bir umudu kalmamış ve ruhî bunalıma düşmüş inançsız, ya da zayıf inançlı
kişilerin baş vurduğu bir yoldur... Dünya sıkıntılarından kurtulma yolu gibi
görünen intihar, gerçekte tamamen azab yolundan başka bir şey değildir... Bir
muvahhid mü'minin kesinlikle baş vura-mayacağı bir eylemdir intihar!.. Çünkü
muvahhid mü'min, katıksız iman etmek ve yalnızca Allah'a kul olmakla iç huzurunu,
Allah'ın izniyle sağlamıştır... İman, salih amel, hakkı tavsiye ve sabrı
tavsiye, muvahhid mü'minin en temel vasfıdır... Böylece hüsrandan kurtulmuş,
huzur ve saadeti elde etmiştir.[81]
Muvahhid mü'minin her
hâli zikr üzeredir, yani Allah'ın emrettiği şekilde davranır... Her ne
yaparsa, Allah'ı a-narak ve O'nu hiç unutmayarak yapar... Ayakta iken, otururken
ve uzanmışken, yani her hâlinde Rabbini zikreder, O'nu anar, O'nun emrettiği,
gösterdiği ve öğrettiği gibi hareket etmeye gayret eder. [82]
Böyle her hâlleri ibadet üzere olan katıksız iman sahibi mü'min müslümanlar,
maddî ve manevî huzuru elde etmiş ve sükûnete ermişlerdir...
Rabbimiz Allah'ın
beyanıyla:
"Bunlar, iman
edenler ve kalbleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun,
kalbler, yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. [83]
Rahmet ve merhamet
sahibi Rabbimiz Allah tarafından tevbe kapısı açılmış, böylece insanın günah
işlediğinde kaybettiği iç huzurunu tevbe etmekle tekrar bulur... Eğer cidden
tevbe etmeyecek olursa, bunalıma düşeceğinden dolayı insanın intihar etmesi
kolaydır... Tevbe etmekle, kalbini, ruhunu ve beynini günah kirinden temizlemiş
olur... İç, yani manevî temizlik ile maddî temizlik, yani bir daha günaha geri
dönmemek beraber olunca, hayat yeniden sevilir, tazelenir ve yaşamaya değer
bir hâle gelir...
Sahih bir tevbe şu
şartlarda olmalıdır:
1) Günahtan
tamamıyla vazgeçmek.
2) İşlediği
günahlardan pişman olmak
3) Günaha
dönmemek için kesin karar vermek ve kararında direnmek.
4) İşlediği
günah kul hakkı île ilgiliyse, muhatabı ile helâlleşmek.
Bunlardan biri noksan
olursa, tevbe sahih olmaz.[84]
Bu şartlarda
gerçekleşen tevbe, yeniden temizlenmiş bîr şekilde hayata dönmek ve yeni yeni
yaşama umuduyla dopdolu olmaktır...
Abdullah (ibn Mes'ud,
r.a.)'ın rivayetiyle mü'minlerin önderi Rasuiullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Günahtan tevbe
eden kimse, hiç günahı olmayan kimse gibidir.
[85]
Muvahhid mü'min kul,
yaptığı hatalardan işlediği günah ve suçlardan pişman olup Rabbi Allah'a
dönerek, özrünü beyan ederek, af talebinde bulunması, onun sıkıntılarını
giderir, kaybolmuş hayat umudlannı buldurur ve yeniden hayatı sevmeye başlar...
Böylelikle Allah onu, hiç ummadığı yerden rizıklandınr ve ona bir çıkış yolu
gösterir...
İbn Abbas (r.a.)'m
rivayetiyle Rasuiullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah (c.c.),
istiğfara devam eden kimsenin her sıkıntısı için bir çıkış yolu ve her keder
için bir ferahlık sağlar. Onun için hiç beklenmedik bir yerden rızıklandırır. [86]
Rabbimiz Allah Teâlâ
da, şöyle buyurur:
Kim Allah'dan
korkarsa, Allah, ona bir çıkış yolu
ihsan eder ve onu
beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah'a güvenirse O, kendisine yeter.
Şübhesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şey için bir ölçü
koymuştur. [87]
Her muvahhid mü'min,
bütün dünyada bağlısı bulunan koca bir ümmetin bir ferdi ve diğer mü'minlerin
kardeşidir...
"Mü'minler ancak
kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'dan
korkup sakının, umulur ki, esirgenirsiniz. [88] diye
buyuran Rabbimiz Allah Teâlâ, mü'minlerin birbirilerin kardeşleri, velileri ve
yardımcıları olduğunu beyan buyurmuştur:
"Mü'min erkek ve
mü'min kadınlar birbirilerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülüklerden
sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar verirler ve Allah'a ve Rasulü'ne itaat
ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şübhesiz, Allah,
üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
[89]
Birbirinin kardeşi ve
velisi olan mü'minler iman ve takva bağıyla birbirine bağlanmış, birbirinin
birer parçası olmuşlardır...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle mü'minlerin ve mütta-kîlerin önderi Rasuiullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Siz iman
etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe (tam) iman etmiş
olamazsınız. Ben, size bir şey göstereyim mi? onu yaparsanız birbirinizi
seversiniz: Aranızda selâmı yayın (ifşa edin). [90]
Enes b. Malik (r.a.)'m
rivayetiyle şöyle buyurur Rasuluilah (s.a.s,):
"Hîc biriniz
kendiniz için arzu ettiğinizi, kardeşiniz için arzu etmedikçe (kemâliyle) iman
etmiş olmazsınız.[91]
Ebu Hüreyre (r.a.),
bize şu hadisi rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
"Nefsim, Kabza-ı
Kudretinde olan Alİah'a yemin ederim ki, hiç bir kul, kendisi için dilediğini,
komşusu için, yahut din kardeşi için dilemedikçe (tam) iman etmiş olamaz. [92]
İbn Abbas (r.a.), İbn
Zübeyr (r.a.)'a haber vererek Rasulullah (s.a.s.)' in şöyle buyurduğunu rivayet
eder:
"Komşusu aç olup
da karnını doyuran kimse, mü'min değildir. [93]
Huzeyfe b. Yeman
(r.anhuma) rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Kim
müslümanların derdini kendine mal etmezse, onlardan değildir. Ve kim Allah
için, Rasulü için, Kitabı için, halifesi için ve bütün müslümanlar için nasihat
ederek sabahlayıp akşamlamazsa, onlardan değildir. [94]
Her biri huzurun,
saadetin ve yaşama sevincinin başlı-başına sebebi olan bu ilkelerin üzerine
temellenen ve binası yükselen İslâm'ın hakim olduğu faziletler toplumunda
in-.sanlar, kolay kolay bunalıma düşmez, umudsuz olmaz ve intiharı hayalinden
bile geçirmez... Bunca dostluğun, bunca kardeşliğin, bunca sevgi ve bunca
yardımın bir arada bulunduğu, izzet ve şeref sahibi mü'minlerin oluşturduğu
faziletler toplumu, yani Daru'l-îslânrın İslâm toplumunun bir ferdi olanlar,
imanları kuvvetli olduğu müddetçe intihar günceme gelmez... Zaman zaman zayıf
imanlı olanlar arasında intihar olayına rastlamak mümkündür... Bunun meydana
gelmemesi için de maddî ve manevî önlemler alınmaya gayret edilmiştir... Böyle
korkunç bir olay ile hayatına son verenlerin manevî cezaları hatırlatılmış ve
akıllarına, idraklanna hitaben engellenmeye çalışılmıştır...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasuiullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Her kim
kendisini bir dağdan aşağıya atıp da kendi kendisini öldürürse, bu'intihar eden
kimse cehennem ateşi i-çinde ebedî ve daimî olarak kendisini yüksekten aşağıya
bırakır olacaktır.
Her kim zehir yudumlar
da kendisini öldürürse o kimse de, zehiri elinde cehennem ateşi içinde ebedî ve
daimî zehir içer olacaktır.
Her kim de kendisini
bir demir parçasıyla öldürürse o da, demiri kendi karnına vurur ve karnını
yarar hâlde ebedî ve daimî surette cehennem ateşinde olacaktır.[95]
"Sahih-ı Müslim
Şerhi"nde şunlar beyan edilir:
"Böylelerin
cehennemde ebedî kalması, intihan helâl itikad ettikleri taktirdedir. Helâl itikad
etmeyenlerin hakkında cehennemde ebedî kalmak, uzun müddet orada yanmaktan
kinayedir.
Cumhur-u ulemaya göre,
intihar eden kimsenin cenaze namazı kılınır. Yalnız Hanefîlerde imam Ebu Yûsuf
a göre kılınmaz. Halife Ömer b. Abdullaziz ile Evzâî'ye göre ise, mekruhdur.[96]
Cündüb ibn Abdullah
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Sizden önce
geçen ümmetlerden birisi içinde bir kişi var idi. Onun bedeninde bir yarası
vardı. Bu kişi yaranın elemine dayanamadı da bir bıçak aldı ve onunla elini
kesti. Fakat kan bir türlü kesilmedi ve nihayet o kişi öldü.
Yüce Allah:
Kulum, kendi kendisine
(ölüme teşebbüs edip) Benim önüme geçmeye davrandı. Ben da, ona cenneti haram
kıldım, buyurdu. [97]
Cabir (r.a.),
anlatıyor...
Tufeyl b. Amr
ed-Devsî, Rasulullah (s.a.s.)'e gelerek:
Ya Rasulullah, muhkem
bir kal'aya ve muhafızların yanına gitmek ister misin?, demiş.
(Cabir: Cahiliyye
devrinde Devs'e aid bir kal'a vardı, diyor.)
Rasulullah (s.a.s.),
buna razı olmamış, çünkü Allah muhafızlığı Ensar'a ayırmıştı.
Rasulullah (s.a.s.),
Medine'ye hicret edince Tufeyl b. Amr da, O'nun yanına hicret etmiş. O'nunla
birlikte kavminden bir zat da hicret etmiş. Fakat Medine'de sıkılmışlardı. O
zat, hastalanmış ve sabırsızlık ederek okları almış, onlarla parmak etlerini
kesmiş. Derken ellerindeki kan fışkırmış, neticede ölmüş.
Müteakiben Tufeyl b.
Amr, onu rüyasında görmüş. Kı-hk-kıyafeti güzelmiş, amma elleri sarılı imiş.
Tufeyl, O'na:
Rabbin sana ne yaptı?,
deyi sormuş.
Oda:
Rasulullah (s.a.s.)'in
yanına hicret ettiğim için beni affetti, diye cevab vermiş.
Tufeyl:
Neden seni ellerini
sarmış görüyorum?, deyince.
Bana: Senin bozduğun
bir uzvunu biz düzeltmeyiz, dediler, cevabını vermiş.
Tufeyl, bu rüyayı
Rasulullah (s.a.s.)'e anlatmış. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
Allah'ım, Onun ellerini
de affeyle!" deyi dua etmiş.[98]
İbn Semure (r.a.), şu
olayı naklediyor:
Adamın biri, ok
temreniyle kendini öldürdü.
Rasulullah (s.a.s.):
Ben, bunun namazını
kılmam." buyurdu. [99]
Bu hadisin şerhinde
şunlar beyan edilir:
Nevevî diyor ki:
Kendini öldürerek
Allah'a isyan edenin namazı kılınmaz'
diyenler, bu hadisin zahirine
göre âmel ediyorlar.1 Evzâî'nin görüşü budur. Cumhur
ise, intihar edenin namazı kılınacağı kaildirler. Onlar, bu hadisi şöyle
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.),
halkı bu işten men'etmek için, bizzat, kendisi onun namazını kılmamıştır. Amma
Ashab namazını kılmıştır. [100]
İntihar eden müslüman,
büyük günah işlemiş, fasıklar-dan olmuştur. Bu, küfür değildir. Bundan dolayı
cenaze namazı kılınır, onun affı için hayır dua edilir ve müslüman mezarlığına
gömülür... Ancak Allah'dan umud kestiği veya küfür ve şirk üzere öldüğüne dair
apaçık delil varsa, o durum başkadır... Elbette o hâlde kendisine müslüman
muamelesi
yapılmaz. Çünkü
Kur'ân-i Kerim'de, Yakub (a.s.)'ın Lisanıyla şöyle beyan buyrulur:
"Oğullarım, gidin
de Yûsuf ile kardeşinden (duyarlı bir araştırma ile) bir haber getirin ve
Allah'ın rahmetinden umud kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası, Allah'ın
rahmetinden umud kesmez.[101]
Akidesiyle, ahlakıyla,
yönetimiyle, ekonomisiyle ve hukukuyla İslâm'ın hakim olduğu bir
ülkede, kolay kolay intihar olayı gündeme girmez... Çünkü kişinin derdine derman
ve ortak olacak bir çok eş-dost, arkadaş ve kardeşi var iken, hepsi onun
yardımına koşarken, onun sıhhati için, saadeti için elbirliği yapar iken
kişi,nasıl intihara kalkışır... İntihar, bir umudsuzluğun, bir bitişin
sonucunda ortaya çıkabilir... Daru'I-İslâm'da böyle bir şeyin ortaya çıkması
çok zayıf bir ihtimaldir...İslâm Devleti'nin yönetimindeki İslâm ülkesinde
yaşayan faziletler toplumunda can emniyeti o kadar hassas korunmuştur ki, bir
mü'min müslümanm, şaka yolu ile de olsa diğer bir kardeşini korkutması
yasaklanmıştır... Can emniyetini tehlikeye sokacak en küçük ihtimaller bile göz
Önünde tutulmuş ve müslümanlar, bu konuda uyanlarak bundan alıkonulmaya
çalışılmıştır... Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder... Rasulullah (s.a.s.), şöyle
buyurur: "Sakın sizin biriniz, silahını (çıkarıp da) din kardeşine işaret
etmesin. Çünkü işaret eden kimse bilmez, belki şeytan eline hız verip çeker de
(din kardeşini vurur). Bu suretle cehennemde bir çukura yuvarlanır. [102]
Yezid b. Said
(r.a.)'in rivayetiyle şöyle buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Sizden biriniz
şaka veya ciddi olarak (din) kardeşinin değneğini (dahi) almasın ve her kim
kardeşinin bir sopasını alırsa derhal kendisine geri versin.[103]
Abdurrahman b. Ebi
Leyla (r.a.) şöyle demiştir:
Bize, Rasulullah
(s.a.s.)'in Ashabı haber verdi:
Ashab, Rasulullah
(s.a.s.) ile beraber yürüyorlardı. Onlardan bir kimse uyuyakaldı. Ashab'dan
bazıları giderek, o-nun yanında bulunan ipi salladı. Uyuyan, bundan korkuya
düştü.
Bunun üzerine
Rasulullah (s.a.s.):
"Bir müslümanm,
başka bir müslümanı korkutması helâl olmaz." buyurdu. [104]
Mü'min müslümanların
arasında her yerde ve her zaman barış ve kardeşliğin olmasını, huzur ve
mutluluğun dolmasını isteyen muvahhid mü'minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.),
mü'min müslümanların birbiriyle dargın olmasını, kavga etmesini ve öldürücü
silahlarla vuruşmalarını şiddetle yasaklamıştır... Bu yasağı çiğneyenlerin
cehennem ateşine gireceğini beyan buyurmuştur...
Ahnef ibn Kays (r.a.)
şöyle anlatır:
Şu adama (İmam Ali,
r.a.) yardıma gidiyordum. Ebu Bekre, beni karşıladı ve:
Nereye gidiyorsun?,
diye sordu.
Şu adama yardım etmek
istiyorum, dedim.
Ebu Bekre, bana:
Geri dön, çünkü ben,
Rasulullah (s.a.s,)'deh işittim:
İki müslüman
kılıçlarıyla karşılaştıkları zaman, öldüren de, ölen de cehennemdedir."
buyuruyordu.
Ya Rasulullah, öldüren
böyle, Ölene ne oluyor?, diye sordum.
"Ölen de,
arkadaşını öldürmeye hırslı İdi de ondan." buyurdu.[105]
Muvahhid mü'minler,
her zaman ve her yerde haktan yana ve adaleti canlı tutan izzet sahibi
şahsiyetlerdir... Kimden ve nereden gelirse gelsin zulme ve zalime asla rıza
göstermezler... Müslüman ferdin ve faziletler toplumu olan İslâm toplumunu
tedirgin eden, emniyetlerini sarsan her türlü zulmün ve haksızlığın
karşısındadırlar... O zulmü ve zâlimi ortadan kaldırmak için tüm imkânlarını
kullanır, gayelerine ulaşmaya çalışırlar...
Amr b. EI-Ahvas
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurmuştur:
"Ne zulmedin, ne
de zulme rıza gösterin (Lâ nezlimune ve lâ tuzlemune), [106]
Zulüm ve zâlim dünya
hayatında çok korkunç bir kötülük olduğu gibi, ahirette de karanlıkların tâ
kendisidir... İnsan fıtratının baş düşmanı olan zulüm, kendisinin insan olduğunun
farkına varan herkes tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılmalıdır...
Abdullah ibn Ömer
(r.anhuma), Rasulullah (s.a.s.)'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
"Zulüm, kıyamet
gününde zulmettir. [107]
Hayat nizâmı İslâm'ın
gereği olarak, insanoğluna çok kiymet verilmiş, her vesileyle bu kıymet
hatırlatıl maya çalışılmıştır...
Ebu Hüreyre
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.)
şöyle buyurmuştur:
"Sizden biriniz
(gerektiğinde) dövdüğü zaman, yüze vurmaktan sakınsın.[108]
İnsan yüzü, onun dış
güzelliğinin en belirgin uzvudur, bundan dolayı korunmalıdır... Zaten dikkat
edilecek olursa, gerek had uygulanırken, gerekse eğitim amacıyla, yani terbiye
en dirmek gayesiyle hafif dövmeler gündeme gelirken, yüzden, baştan ve hassas
bölgelerden sakınılması emredilmiştir... Böyle durumlarda vücudun kaba
yerlerine vurulur...
İlgili olan her ayet
ve her hadis, mü'min müslumanların değerini çeşitli yönleriyle beyan
etmektedir...
Şu hadislerin üzerinde
biraz tefekkür edilecek olunursa, bu hakikat çok çabuk kavranılır...
Abrullah b. Amr
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurmuştur:
"Müslümanların
kanlan (kıymetçe) birbirine eşittir, müslümanlarm (sayıca) en azı (bile)
onların zimmetleri uğrunda koşar. Müslümanın en uzak olanı (dahi) onlar adına
eman verebilir. Müslümanlar, kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir
el(hükmünde)dirliler. Onların kuvvetli olanı (elde ettiklerin ganimetleri
ortaklaşa bölüşmek üzere) zayıf olana gönderir.
Seriyye oîarak (düşman
üzerine) giden (ler) de, (ele geçirdikleri ganimetleri berabere paylaşmak
üzere, cephede kendilerini bekleyip) oturanlarına gönderirler.
Bir mü'min, bir kâfir
karşılığında öldürülmez. Ahdinde (sadık) olan bir zimrm de, bir (harbî) kâfir
karşılığında öldürülemez.[109]
Kays b. Ubade (r.a.)
şöyle nalatiyor:
Ben ve Ester, Hz. Ali'
ye gittik ve:
Rasulullah (s.a.s.)'in
başkasına söylemeyip yalnız sana söylediği özel bir tavsiye var mı?, dedik.
Ali (r.a.) :
Şu kitabimdakiler
dışında özel bir tavsiyesi yok, dedi.
Müseddet, rivayetinde
şöyle dedi:
Kays, dedi ki:
Ali, bir kitab
çıkardı.
Ahmet b. Hanbel:
Kılıcın kınında bir
kitab çıkardı, dedi.
O kitabta şu vardı:
Mü'minlerin akıtılan
kanlarına karşılık kısas yapılır. Mü'minler başkalarına karşı yardımlaşmada bir
tek el gibidir. En aşağı rütbede olan mü'min, bütün mü'minlerin emniyetiyle
gezer.
Dikkat! Kâfir yüzünden
mü'min öldürülmez. Arada anlaşma bulunan kimse, anlaşma süresi içerisinde
öldürülemez.
Kim bir hadise
çıkarır, cinayet işlerse, yaptığından kendisi sorumludur. Kim bir hadise
çıkarır veya hadise çıkaran bir caniyi korur-barındırırsa, Ailah, melekler ve
insanların hepsinin laneti üzerine olsun!" [110]
Hakimiyetin yalnız ve
yalnız Allah'a has kılındığı ve muvahhid adii mü'minlerin iktidarda bulunup
İslâm ile yönettikleri Daru'l-îslâm'da ikame eden mü'min müslü-manların ve
zımmî vatandaşların yediden yetmişe can emniyetleri sağlandığı gibi, daha anne
karnında bulunan ceninin de varlığı, koruma altına alınmıştır... Anne
karnındaki bebeğe karşı işlenecek her hangi bir cinayetten dolayı ceza konulmuştur...
Ebu Hüreyre (r.a.)
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.),
Huzeyl Kabilesinden birbiriyle dövüşen iki kadın arasında hüküm vermişti.
(Şöyle ki):
Bu kadınlardan birisi,
diğerine taş atmış ve attığı taş gebe kadının karnına isabet etmiş ve
karnındaki çocuğu öldürmüştü.
Rasulullah'a davet
ettiler.
Rasulullah da:
"Kadının
karnındaki çocuğun diyeti, köle veya cariye gurresidir. (yani bir diyetin
yirmide biridir.)" diye hükmetti.
Bunun üzerine diyet ve
borçlulukla hüküm olunan kadının velisi, (sec'ili ve kafiyeli bir edâ ile):
Ya Rasulullah, henüz
yemeyen, içmeyen ve söz söyle-meyen, sayha etmeyen çocuğun diyetiyle nasıl
mahkum olurum? Bunun benzeri hüküm, batıl olur!, dedi.
Rasulullah da:
"Bu adam, ancak
kahinlerin kardeşlerinden birisidir." buyurdu.[111]
İslâm'da çocuk
haklarıyla ilgili çok çaplı ve değerli ilmî eserler de kaleme alınmış, bu konu,
enine boyuna incelenmistir.[112]
Can emniyeti
konusunda, Alemlerin Rabbi Allah'ın insan kullarına bir nimet olarak
bağışladığı hayvanlar da payını almış, bu konuda onlar unutulmuş
değillerdir... Hayvanlara karşı, merhametli olmamızı emreden İslâm, onları,
sevmemizi tavsiye eder... Hayvanların tabiî ihtiyaçlarını gidermek, onlara
eziyet etmemek ve yaratılış gayelerine uygun olarak faydalanıp koruyup kollamak
gerekir... Onlar da, gezegenimizin konukları olan sakinlerdir... Suyu, havayı
ve diğer tabiî ihtiyaçları onlarla paylaşıyoruz... Bundan dolayı onları da
düşünmek en tabiî vazifelerimizdendir... Onların da, hayatı ve sağlığı
önemlidir!..
Şeddad b. Evs
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Şübhesiz Allah,
her şeyde iyiliği farz kılmıştır. O hâlde siz, öldürdüğünüz vakit, öldürmeyi
iyi yapın. Kestiğiniz zaman da, kesmeyi iyi becerin. Her biriniz bıçağını
bilesin ve kestiği hayvana rahat versin. [113]
Abruİİah ibn Ömer
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Bir kadın bir
kedi yüzünden azab edildi. Kadın, o kediyi acından ölünceye kadar habsetmiş ve
kedi yüzünden cehenneme girmişti. Kadın, o kediye ne yiyecek vermiş, ne de su
içirmişti. Çünkü onu habsetmiş, onu, yerin haşerelerinden yemesi için de
bırakmamıştır. [114]
Ebu Hüreyre
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"Suzuzluk
kendisini öldürmeye yaklaştırmış bir köpek, bir kuyunun etrafında dolaşıp
durduğu sırada onu, İsrailoğul-ları fahişelerinden birisi gördü. Hemen
ayakkabısını çıkardı da onunla köpeğe su içirdi. İşte bu iş sebebiyle, o
fahişenin günahları mağfiret olundu.[115]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan
şu hadis de rivayet edilmiştir.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
Birisi yürürken birden
susuzluğu arttı. Hemen bir kuyuya indi, suyundan içti. Sonra kuyudan çıktı.
Adam, orada bir köpek
ile karşılaştı ki, hayvan susuzluktan dilini çıkarıp soluyor, nemli toprağı
yalıyordu.
Yolcu (kendi kendine):
Bana erişen susuzluğun
benzeri bu hayvana da ulaşmış, dedi. Ve kuyuya inip ayakkabısına su doldurdu.
Sonra (kuyudan çıkarmak için) ayakkabıyı ağzıyla tuttu. Sonra yükselip çıktı
ve köpeği suladı.
Bu yaptığından dolayı
Allah, o kulunu övdü ve ona mağfiret eyledi.
Sahabîler:
Ya Rasulullah,
hayvanları sulamakta bize de ecir var mıdır?, dediler.
Rasulullah:
"Her yaş ciğerde
(yani hayat eseri olanı sulamakta) sevab vardır." buyurdu.[116]
Hayvanları, böyle
gözetip, koruyup kollamak bu kadar sevabh bir iş olduğu gibi, onlara eziyet
etmekten kaçınmak da takdir edilen hareketlerdendir.., Hayvanlara eziyet etmemek
ve onları hedef tahtası hâline getirmemek gerekir...
Hişam ibn Zeyd, şöyle
anlatır:
Ben, dedem Enes b.
Malik'in beraberinde (Haccac b. Yûsuf un amcaoğlu ve Basra Vali naibi olan)
El-Hakem ibn Eyyub'un yanma girdim.
Enes, bir takım oğlan
çocukları, yahud gençler gördü ki, onlar, bir tavuğu atış hedefi dikmişler de,
ona atış yapmaktadırlar.
Bunun üzerine Enes:
-Rasulullah (s.a.s.),
hayvanların (atış yapmak için) bağlanıp habsedilmelerini nehyett'i, dedi.[117]
Said ibn Cübeyr (r.a.)
da şunu anlatır:
Ben, îbn Ömer'in
yanında idim. Beraberindeki topluluk, bir tavuğu hedef dikip atış yapmakta
bulunan bir takım gençlerin, yahud bir gurup insanın yanma uğradılar. Bu atış
yapanlar, îbn Ömer'i görünce, atıştan dağıldılar.
îbn Ömer:
Bu tavuğu kim dikti?
İyi biliniz ki, Rasulullah (s.a.s.), canlı bir hayvanı böyle atış hedefi edinen
kimseye lanet etti, dedi. [118]
İslâm, kişiyi, kişinin
zulmünden, belâsından ve zararından koruduğu gibi, kişinin hastalandığında
kendisini ihmal etmemesini ve tedavi olmasını da emretmiştir. Hastalanmadan
önce önlemler alınmasını tavsiye etmiş, hastalandığı vakitte eldeki imkânlarla
tedavi olmayı kişiye vacib kılmıştır... Böylelikle hem ferdî, hem toplumsal her
yönüyle can emniyetini sağlamış ve can emniyetini zedeleyici her türlü saldırıyı
önlemiştir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'in
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah'ın
indirdiği derde, muhakkak şifâsını da indirmıştır.[119]
Cabir b. Abdullah
(r.a.)'dan.
Rasulullah
(s.a.s.)şöyle buyurdu:
"Her derdin bir
devası vardır. Derdin devasına rastlanırsa, Allah (Azze ve Ce!Ie)'nin izniyle
düzelir. [120]
Usame b. Şerik (r.a.),
şunu anlatır:
A'rabî(Bedevî)ler:
Ya Rasulullah,
(hastalanınca) tedavi görelim mi?, dediler.
Rasulullah, şöyle
buyurdu:
"Ey Allah'ın
kulları, evet, tedavi görün! Çünkü Allah, yarattığı her hastalık için mutlaka
bir şifâ veya deva yaratmıştır. Ancak bir dert müstesna"
Bunun üzerine:
Ya Rasulullah, o dert
nedir?, diye sordular.
Rasuîullah:
"İhtiyarlık"
buyurdu. [121]
Sa'd ibn Ebi Vakkas, Usame
ibn Zeyd'e:
Sen, Rasuluüah'dan
taun (veba) hastalığı hakkında ne duydun?, diye sordu.
Usame:
Rasuİullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"Taun bir
azabtır. İsrailoğu 11 arından bir taife üzerine, yahud sizden önce geçen bir
ümmete gönderilmiştir. Siz, bir yerde taun çıktığını İşittiğiniz zaman, o
tâunlu yere gitmeyiniz. Sizin bulunduğunuz yerde taun meydana gelirse, taundan
kaçmak için oradan çıkmaymız."
Ravî Ebu'n-Nadr:
"Sakın sizleri
oradan hiç bir sebeb çıkarmasın. Bu takdirde o muhakkak taundan kaçmak için
olur ki, bu, kesin surette yasaktır." şeklinde söylemiştir.[122]
Can emniyetini
sağlamak için zaruret hâllerinde, haram olanlar, caiz kılınmıştır... Açlıktan
ve susuzluktan ölüm derecessine gelmiş olan bir mü'min müslümanm Allah tarafından
haram kılınmış yiyecek ve içeceklerden kendisini kurtaracak kadar yemesi ve
içmesine, ruhsat verilmiştir... Hikmet, kudret ve rahmet sahibi Rabbimiz
Allah'ın, kullarına acıyarak verdiği ruhsatı kullanmayıp canını tehlikeye tan
ve böylece ölen kişinin intihar ettiği beyan edilmiştir... Kişi bu tavrıyla,
Allah'a karşı isyan etmiş ve itaati terk etmiş olur...
Yegâne Rabbimiz Allah
(c.c), şöyle buyurur:
"O, size Ölüyü
(leşi), kanı, domuz etini ve Allah'dan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı
kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık
(ve saldın) yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir),
ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. [123]
Ve yine Rabbimiz,
şöyle buyurur:
"Ve kendi nefislerinizi
öldürmeyin.[124]
Muvahhidlerin ve
müttakiîlerin yegâne önderi Rasuİullah (s.a.s.), malı,canı ve dini uğrunda öldürülenlerin
şehid olduğunu[125]
beyan buyurması, can emniyetinin ne kadar önemli olduğunu anlatmak için
yeterli gelir!.. Elbette şu hiç bir zaman unutulmamalıdır ki, öldürülenin şehid
olabilmesi için muvahhid mü'min olması şarttır... Uğrunda öldürülen ma!,
helâl bir mal ve uğrunda öldürülen din de, İslâm olmalıdır!.. Haram mal ve
batıl tağutî ideolojiler veya felsefî inançlar uğrunda, ya da Daru'1-Harb olan
bir bölgeyi korurken ölenler, şehid olmadıkları bir yana, Allah'ın indinde sorumlu
günahkâr suçlulardır,.. Bu suçları, ya günah, ya da şirk ve küfürdür...
Ebu Şureyh el-Huzaî
(r.a.), şu hadisi nakleder.
Rasuİullah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
"Kime katil veya
bir azasına sakatlık isabet ederse o kimse, üç şeyden birini seçme hakkına
sahib olur:
Ya katilden kısas
hakkını alır,
Ya katili affeder,
Veya diyet alır.
Eğer mağdur olan
dördüncüyü isterse, onun iki elini tutunuz. Kim bundan sonra haddi aşarsa, onun
için çok acıklı azab vardır. [126]
Ebu Hüreyre (r.a.) da,
şu hadisi rivayet eder.
Katil, maktulün
varisleri ve velisinin isteği üzerine kısası hak ettikten sonra, birilerinin
bunu önlemesi, başlı başına bîr İsyan ve zulümdür. Böyle korkunç bir fitne
İslâm Devleti'nin otoritesini sarsacağı gibi, halkın arasında da kapanması çok
zor olan derin yaralar açar... Böyle bir fitne, Allah'ın Kitabı'mn hükmünü
engellemek ve icrasını ortadan kaldırmak demektir...
Muvahhid mü'minler
olarak, nefsimizin, anne-baba, kardeş ve en yakınlarımızın aleyhine bile, olsa
haktan, adaletten sapmamalı ve hakkın yerini bulması, adaletin tecellisi için
çalışmalıyız..[127]
Kısas, herkesin
malumudur ki, Allah'ın hükümlerinden bir hükümdür... Enes b. Malik (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.):
"Allah'ın
Kitabı(nm) hükmü, kısas yapmaktır." diye buyururlar. [128]
Bu konuda Abdullah ibn
Abbas (r.anhuma), şu açıklamayı yaparak, konunun daha iyi anlaşılmasını
sağlamıştır:
"îsrailoğullannda
kısas vardı, fakat onlarda diyet yoktu. Yüce Allah bu ümmete hitaben:
"Üzerinizde
maktuller hakkında kısas yazıldı. Hürr hürr ile, köle köle ile, dişi dişi ile
(kısas olunur), Fakat kimin lehinde maktulün kardeşi tarafından cüz'î bir şey
affolunursa (kısas düşer).[129]
"AfP, kasten
öldürmede (velinin affedilenden) diyeti kabul etmesidir.
Ma'rufa tabi olmak ve
güzellikle ödeme yapmak: maktulün veüsi diyti, ma'rufla, yani şiddet
göstermeden ister. Kısasdan affedilen kimse de, diyeti güzellikle, yani bekletmeden
ve eksiltmeden öder, demektir.
İşte bu, (afv ve diyet
hükmü, sizden önceki milletler ü-zerine yazılmış olan hükümlerden) Rabbiniz
tarafından yapılmış bir hafifletme ve bir rahmettir.
Artık bundan sonra
(yani diyeti kabulden sonra), kim tecavüz ederse; ona acıklı bir azab vardır.[130]
Meşhur müfessir
Mücahid (rh.a.) de, şu açıklamada bulunur:
"Öldürülen
kimseler hakkında size kısas farz kılındı. Hürr karşılığında hürr.
İsrailoğullarına diyet yoktu, onlara sadece kısas farz kılınmıştı. Allah Teâlâ,
bu ümmete kolaylık için İsrailoğullarmda olmayan- diyet hükmünü indirdi. [131]
Can emniyeti
konusunda, mü'min müslümanlarla anlaşmalı gayr-ı müslimler ve zımmîler
unutulmamış, onların da, can emniyetleri gereği şekilde sağlanmıştır...
Ebu Bekre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
"Her kim
(kendisiyle) anlaşma yapan bir kimseyi, (anlaşma süresi sona ermeden, yani
savaş) vakti dışında öldürürse, Allah ona, cenneti haram kılar.[132]
Abdullah İbn Amr
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
"Herhangi mü'min
bir kişi, muahedeli bir zimmîyi haksız yere öldürürse, o kişi cennet kokusu
koklayamaz, Halbuki (büyük günahlardan öbür mü'minler tarafından) cennet
kokusu, kırk yıllık uzaklıktan duyulur. [133]
Mü'minlerin önderi
Rasulullah (s.a.s.), kısasın uygulanması için emir vermiş, bu konuda her hangi
bir taviz verilmemiştir,.. Can emniyeti konusunda ne cariyeler unutulmuş, ne
de köleler... însan olduktan sonra hangi makamda, mevkide ve sınıfta olursa
olsun hepsinin can emniyeti sağlanmıştır...
Kölelere ve cariyelere
karşı yapılan saldırılar sonucu ölüm gündeme geldiğinde, onlar için de kısas
uygulanmıştır...
Enes b. Malik (r.a.)
şu olayı nakleder:
Rasulullah (s.a.s.)
zamanında bir yahudî, bir cariyeye saldırdı da üzerinde bulunan zinet
eşyalarını aldı, başını da ezdi. Ailesi, o cariyeyi Rasulullah'a getirdiler.
Cariye, hayatının son nefeslerinde idi, dili de tutulmuş hâlde idi.
Bu hâlde Rasulullah
ona, kendisinden öldürenden başka bir kimse için:
"Seni falan mı
öldürmeye teşebbüs etti?" diye sordu. Cariye başıyla, "hayır"
işareti yaptı.
Rasulullah, yine onu
öldürenden başka bir diğer kimse için sordu. Cariye, yine başıyla,
"hayır" işareti yaptı.
Rasuiullah, bu defa
onun katili için:
"Seni, falan
kimse mi öldürmeye teşebbüs etti?" diye sordu.
Bu sefer kadın, yine
başıyla, "evet" işareti yaptı.
Bunun üzerine
Rasulullah, emretti de o yahudînin başı iki taş arasında ezildi.[134]
Semur'e (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Kim kölesini
öldürürse, biz de, onu öldürürüz. Kim kölesinin bazı uzuvlarını keserse, biz
de, onun uzuvlarını keseriz. [135]
Yegâne hayat nizâmı
İslâm, tıbb bilgisi olmadığı hâlde doktorluk yapan menfaatperestlere karşı da
net tavrını belirlemiş, onları, böyle bir faciâ'ya vesile olmamaları konusunda
uyarmış, dinlemeyip sebeb olanları da cezalandırmıştır...Çünkü insanın hayatı
önemlidir... İnsanın vücudu ve canı, doktor kılıklı ve kasap ruhlu, işinin
ehli olmayanların eline teslim edilemez... Gerçek doktor, hem işinin ehli,
mesleğinde üstad, hem de hastasını Allah'ın bir emaneti olarak kabul edip bu
iman ile onunla ilgilenen şahsiyet sahibi kişidir... Hastayla ilgilenmeyi
dünya menfaati karşılığı gerçekleştiren ve hastasını yalnızca para olarak
gören, hastanın yakınlarını yolunacak kimseler olarak kabul eden ve "para
varsa tedavi var, para yoksa hasta ne olursa olsun" vahşî duygularla
hareket eden, doktor olamaz... Bu tiplerin kendileri ciddî bir hastalığa
yakalanmış kişilerdir... Bundan dolayı bunların, maddî ve manevî tedaviye
ihtiyaçları vardır!..
Abdullah b. Amr
(r.a.)'nın rivayetiyle Rasuluilah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Kendisinde tıbb
bilgisi olmadığı hâlde doktorluk yapan kimse (hastada meydana gelen sakatlığı)
ödemeye mecbur olur.[136]
Dirilerin ve
hastaların can emniyetini sağlayan İslâm, çizdiği sının çiğneyip aşanları,
suçlarının karşılığını adalet ölçüşünce cezalandırmıştır... Öldürme suçuna bir
kaç kişi topluca iştirak ederlerse, hepsine kısas uygulanır... Çünkü hep
beraber öldürmüşlerdir... Ölen bîr kişiye karşılık, o katil topluluğundan
birisine kısas uygulamak yeterli değildir... Birisine uygulanan kısas, onun
cezasıdır, ya diğer öldürme olayına aynı şekilde iştirak eden suçlular cezasız
mı kalacaklar?.. Bundan dolayı bir kişiyi, bir kaç kişi beraberce
öldü-rürlerse, hepsine kısas uygulanır...
Nafî, İbn Ömer
(r.anhuma)'dan şunu nakleder:
Bir oğlan, aldatılarak
öldürüldü.
İbn Ömer (r.a.):
Eğer bu öldürme
fiilinde San'a ahalisi iştirak etmiş olsalardı, muhakkak ben, onların hepsini
öldürürdüm, demiştir.
Muğire ibn Hakim
es-San'anî, babası Hakim'den nakleder:
Dört kişi, bir çocuğu
öldürdüler. Bunun üzerine Ömer (b. Hattab, ra) de, aynı sözü söyledi, demiştir. [137]
Hz. Ali (r.a.) da,
Abdullah b. Habbab'a karşılık Harura-hlan öldürmüştür.
Hz. Ali, bir suç
işleyinceye kadar onlarla savaşmamış i-di. Abdullah b. Habbab'ı, koyun boğazlar
gibi kesmeleri ve bu durum Hz. Ali'ye haber verilmesi üzerine:
Allahu Ekber, diye
seslendi ve:
Abdullah b.Habbab'ın
katlini bize çıkarın, verin, diye onlara seslendi.
Haruralılar:
Onu, hepimiz öldürdük,
dediler. Ve bunu üç defa tekrarladılar.
Bunun üzerine Hz. Ali,
arkadaşlarına şunu dedi:
Haydi, artık bunların
üzerine gidebilirsiniz.
Aradan fazla bir zaman
geçmeden, Hz. Ali ve berabe-rindekiler, Harurahları öldürdüler.[138]
Allah'ın hadleri
uygulanırken seviye ve makam gözetilmez olduğu beyan edildi... Kim suçlu ise
o, gereken cezasını çeker. Ayrıca İslâm'ın temel ilkelerindendir ki, hiç bitkisinin
günahını, o suçla ilgisi olmayan bir başkası yüklenemez. [139]
Ebu Said el-Hudrî
(r.a.) şu olayı anlatır:
Bir ara Rasuluilah
(s.a.s.), mal taksim ediyordu. Bir zat geldi. Rasuluilah (s.a.s.)'in üzerine
kapanırcasına izdiham gösterdi.
Rasuluilah (s.a.s.),
elinde bulunan kuru hurma çöpünü (geri çekil diye) ona batırdı.
Rasuluilah (s.a.s.),
Ona:
"Gel, sen de,
benden hakkını al" buyurdu.
O zat;
Ya Rasuluilah, ben
seni affettim, dedi.[140]
Ebu Firas (r.a.),
şöyle anlatır:
Ömer b. Hattab (r.a.),
hutbe okudu, bize şöyle dedi:
Ben, görevlilerimi
size, sizin vücudunuza vurmaları ve mallarınızı almaları için göndermedim.
Kime böyle bir muamele
yapılırsa, olayı bana arzetsin. Ben de, ondan yaptığına karşılık hak alayım,
dedi.
Amr b. As, şöyle dedi:
Bir amir,
emrindekilerden birini hizaya getirmek için döverse, sen de, ona kısas tatbik
der misin?
(İmam Ömer, ra):
Evet, nefsim kudret
elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ona kısas tatbik ederim.
Gerçekten ben,
Rasulullah (s.a.s.)'in kendi nefsinden başkalarının hakkını aldığını gördüm,
dedi. [141]
Abdullah ibn Abbas
(r.anhuma)'ın rivayet etmiş olduğu şu hadis-i şerifi de kaydederek şimdilik bu
konumuzu aralayalım...
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Allah'a,
insanların en sevimsiz olanı üç sınıftır:
Harem(-ı Şerif) içinde
zulüm ve haksızlık eden.
İslâm camiası içinde
cahiliyyet adetini araştırıp, onu bulup yaşatmak isteyen (mürteci).
Haksız yere dökmek
için masum bir kişinin kanını külfetle araştıran. [142]
Ve yegâne Rabbimiz
Allah Teâlâ'nın şu buyruğunu hiç unutmayalım:
Size yasaklanan büyük
günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı Örteriz ve sizi onurlu-üstün bir
makama koyarız.[143]
[1] İsrâ, 17/70
[2] Secde, 32/9, Sâd, 38/72.
[3] Bkz. Zariyat, 51/56.
[4] Tîn, 95/4-5.
[5] Bu zillet durumunun sebebi bir başka ayette şöyle
beyan edilir: "Andolsıın, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok
sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır, bununla kavrayıp
anlayamazlar, gözleri vardır bununla göremezler, kulakları vardır bununla
işİtemezler. Bunlar, hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar,
gafil olanlardır."A'râf, 7/179.
[6] Tîn, 95/6-7-8.
[7] Bundan sonra içlerinden seslenen biri (şöyle)
seslenecektir: "Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun.
Ki onlar. Allah'ın yolundan alıkoyanlar, onda çarpıklık arayanlar ve
on-lar, ahireti tanımayanlardır." A'râf, 7/44-45, Hûd, 11/18-19.
[8] Hani Rabbİ, İbrahim'i bir takım kelimelerle denemeden
geçirmişti. O da, bunları tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah,
İbrahim'e:) "Seni, şübhesiz insanlara imam kılacağım' demişti. (İbrahim:)
'Ya soyumdan olanlar?' deyince (Allah:) 'Zalimler, Benim ahdime erişemez'
demişti.'" Bakara, 2/124.
[9] Alah, içinizde iman edenlere ve salih amellerde
bulunanlara va'detmiştir: Hiç şübhesiz, onlardan öncekileri nasıl güç ve
iktidar sahibi kil-dıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi
kılacak,kendüeri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak
ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana
ibaret ederler ve Bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim ki, bundan sonra küfre
saparsa, işte onlar fasık olanlardır.
Dosdoğru namazı kılın,
zekatı verin ve Peygambere itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş
olursunuz." Nur, 24/55-56.
"Biz ise,
yeryüzünde güçten düşürülenlere (Mustâz'aflara) lütufta bulunmak, onları
önderler yapmak ve varisler kılmak istiyoruz.
Ve (istiyoruz ki,) onları yeryüzünde iktidar sahibi olarak yerleşik
kılalım, i Fir'avn'a, Hâmân'a ve askerlerine, onların sakınmakta oldukları şeyi
gösterelim." Kasas, 28/5-6.
[10] Bakara, 2/30.
[11] En'âm, 6/165.
[12] Bkz. En'âm, 6/162-163
[13] Bkz. Zümer. 39/2-3.
[14] Bu büyük suç, en büyük zulümdür ki, o da, şirktir,
yani Rabbimiz Allah'ın affetmediği ve ebedi ceza ile cezalandırdığı suç!..
Bkz. Nisa, 4/116 ve 48.
[15] Hicr, 15/23.
[16] Kat 50/43.
[17] Necm, 53/44, Âl-i İmrân, 3/156, Şuarâ, 26/81.
[18] Bu konuda şu ayetleri kaydedelim:
"Allah ve
Rasulü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa Çaba harcayanların
cezası, ancak Öldürülmeleri, asılmaları, ya da elleriyle a-yakiarının çaprazca
kesilmeleri, veya (o) yerden sürülmelidİr. Bu, onlar için dünyadaki
aşağılanmadır. Ahirette de onlar için büyük bir azab vardır." Mâide, 5/33.
'(Yeryüzünde) Fitne
kalrnaymcaya ve din (yalnızca) Allah'ın oluncaya ^adar onlarla savaşın. Eğer
vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur."
Bakara, 2/193 ve Enfâl, 8/39.
"Haram aylar (süre
tanınmış dört ay) sıyrılıp bitince (çıkınca) müşrikleri Olduğunuz yerde
öldürün....." Tevbe, 9/5.
[19] Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikak, B.4S, Hds,120.
Kitabu'd-Diyet, Hds.4.
Sahih-i Müslim,
Kitab'l-Kasame, B.8, Hds.28.
Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'd-Diyet ,B.1, Hds.2615-2617.
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'd-Diyet, B.8. Hds. 1416-1418.
Sünen-i Neseî,KitabuVTahrirnu'd-Dem,B.2,Hds.3978-3983.
[20] Sünen-i İbn Mace Kitabu'd-Diyet, B.l, Hds.2619.
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'd-Diyet, B.7, Hds.1414.
Sünen-i Neseî, Kitabu't-Tahrimu'd-Dem, B.2, Hds.3974-3977.
[21] 'Hucurât, 49/13.
[22] Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat akidesinin temel
prensiplerinden biri de şudur:
"Mii'minlerin tümü
Allah'ın dostudur. Allah katında en değerlileri ise, daha itaatkâr olanları ve
Kur'ân'a en çok uyanlardır."
Dr. Arif Aytekin, Ehl-i
Sünnet İnanç Esasları - Tahavî ve Akaid Risalesi, İst. T.y, Sh.58, Md.63.
[23] Yûnus, 10/62-63-64.
[24] A'râf, 7/128.
[25] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Diyet, B.8, Hds.I419.
[26] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Diyet, B.l, Hds.2618.
[27] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Vesaya, B.24, Hds29. Sahih-j
Müslim, Ki tabu'I-iman, B.38, Hds.145. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Vesaya,
B.10, Hds.2874. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Vesaya, B.12, Hds.3652.
[28] Sahih-i Buhâri, Kitabu'd-Diyet, B.5, Hds.17. Sahih-i
Müslim, Kitabu'l-Kaseme, B.6, Hds.25-26. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'I-Fiten, B.1,
Hds.2247. -Kitabu'd-Diyet, B.10, Hds.1423. Sünen-i Neseî,
Kitabu't-Tahrimu'd-Dem, B.İ4, Hds.4043-4047, Bil, Hds.4034.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Hudud, B.l, Hds.4352-4353. Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'l-Hudud, B.l, Hds.2534 ve 2533. Sünen-i Dârimî, Kitabu'İ-Hudud, B.2,
Hds.2302-2303.
[29] Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun
Rasulü'nün ve mü'minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar." Münâfikûn,
63/8.
[30] Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min olan
bir erkek ve mü'min olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme
hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulü'ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık
bir sapıklıkla saptırmıştır." Ahzab, 33/36.
[31] Ey İman edenler, Aüah'a itaat edin, Rasulü'ne itaat
edin ve sizden o-lan emir sahihlerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa
düşerseniz, artık onu, Allah'a ve Rasulü'ne döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret
gününe iman ediyorsanız. Bu. hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir."
Nisa, 4/59.
[32] Şu hâide yalanlayanlara itaat etme.
Onlar, senin kendilerine yaranıp onlarla uzlaşmanı arzu ettiler, o zaman
onlar da, sana yaranıp uzlaşacaklardı." Kalem, 68/8-9.
[33] Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için
dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar. Onlara İtaat ederseniz, şiibhesiz sîz
de müşrik olursunuz." En'âm. 6/121.
[34] Şübhesİz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan
sonra gerisin geri (küfre) irtidad eden (dÖnen)İeri, şeytan kışkırtmış ve uzun
emellere kaptırmıştır.
İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara
dediler ki: 'Size bazı işlerde itaat edeceğiz.' Oysa Allah, onların saklamakta
olduklarım (sır olarak konuştuklarını) biliyor." Muhammed, 47/25-26.
[35] Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları dostlar
(veliler) edinmeyin, onlar, birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost
edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şübhcsiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet
vermez." Mâide. 5/51.
[36] Ey iman edenler, eğer imana karşı küfrü sevip tercih
ediyorlarsa, bahalarınızı ve kardeşlerinizi veliler (dostlar) edinmeyin.
Sizden kim onları ve-Hler edinirse, İşte zulme sapanlar bunlardır." Tevbe,
9/23.
[37] Hani Lokman oğluna -öğüt vererek demişti ki; 'Ey
oğlum, Allah'a şirk koşma. Hiç ştlbhe yok ki şirk, gerçekten büyük bir
zulümdür." Lokman, 31/13.
[38] Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar
kâfirlerin tâkendileridir." Mâide, 5/44.
Kim Allah'ın indirdiği
ile hükmetmezse, işte onlar, zalimlerin tâ kendileridir."Mâide, 5/45.
Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, fasıkların tâ kendileridir."
Mâide, 5/47.
[39] Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş
dokunur. Sizin Al-lah'dan başka velileriniz yoktur, sonra yardım
da göremezsiniz.'' Hûd, 11/113.
[40] Muvahhid mü'minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.)'dan
rivayet edilen iki Hadis-i Şerifi de buraya kaydedelim:
İbn Ömer
(r.anhumaj'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Kim zulüm ile bîr
düşmanlığa yardım ederse, Allah'ın gazabına dönmüş olur.",
Sünen-i Ebıı Davud,
Kitabu'I-Akdiye, B.14, Hds3598.
Semure b. Cündüb
(r.a.)'dan.
RasuluIIah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Kim müşriklerle beraber olur ve (müşrik diyarında) onunla beraber
ikamet ederse o da, müşrik gibidir.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.170, Hds.2787.
[41] Nisa, 4/92.
[42] Nisa7 4/93.
[43] Hucurât, 49/9-10.
[44] Bakara, 2/178.
[45] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Libas, B.24, Hds.44.
-Kitabu'l-Cenaiz, B.l, Hds.l. -Kitabıfr-Rikak, B.13, Hds.30. -Kitabu't-Tevhid,
B.34, Hds.13.
Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.40, Hds.154 ve 153. Sünen-i Tirmizî,
KitabıTI-îman, B.18, Hds.2782.
[46] İmam Azam'ın Beş Eseri. çev. Mustafa Öz, İst. 1981,
Sh.69.
İmam-ı Azam, Fıkh-ı
Ekber Şerhi, Şerh. Allame Aliyyu'1-Karî, çev. Hüseyin S.Erdoğan, İst.1987,
Sh.193,
[47] Nisa, 4/48 ve 116.
[48] Dr. Arif Aytekin, A.g.e. Sh.58-6O, Md.66.
[49] İslâm İnancı Fikh-t Ekber-Akaid-i Nesefî, çev.Hasan
Tahsin Feyizli, İst. 1988, 2. Baskı, Sh.6O.
Taftazânî, Kelam İlmi ve İslâm Akaidi-Şerhıı'i-Akaid, Hzr. Süleyman
U-ludağ, İst.1991, 3. Baskı, Sh.262, vd.
[50] Bakara, 2/İ 78-179.
[51] Abdulfettah Ei-Kadî, Esbab-i Nüzul, çev. Doç. Dr.
Salih Akdemir. Ank.1986, Sh.28.
İmam Ei-Vahidî, Esbab-ı
Nüzul, çev. Dr. Necati Tetik. vdğ. Erzurum. T.y. Sh.53.
İmam Kurtubî. El-Camiu
Li-Ahkamri-Kur'ân, çev. M.Beşir Eryarsoy. İst. 1997, C.2, Sh.493.
ibn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir Karliga-Dr.
Bedrettin Çetiner, İst.1984, C.3, Sh.691.
[52] İmam Kurtubî (rh.a.), şunları kaydeder:
''Fetva imamları
ittifakla şunları belirtirler: İslâm devlet yöneticisinden ayrı olarak tek
başına herhangi bir kimsenin kısas hakkını uygulaması caiz değildir. İnsanların
birbirine kısas uygulama hakkı yoktur. Bu yetki, i devlet yöneticisine veya
Halİfe'nİn bu iş İçin tayin ettiği kimseye aiddir. bundan dolayı yüce Allah,
devlet yöneticisini insanların birbirlerine haksızca el uzatmalarını
engellemekle görevlendirmiştir."
İmam Kurtubî. A.g.e.
C.2, Sh.508.
İmam Kurtubî (rh.a), eserinin diğer bir yerinde böyle beyanda bulunur:
Öldürme hâlinde kısası,
ancak Ulu'l-Emr'İn uygulayacağı görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah, onlara
kısası uygulamayı, hadleri yerine getirmeyi ve başka hususları farz kılmıştır.
Çünkü şanı yüce Allah, bütün müzminlere kısası yerine getirmeleri için hitabta
bulunmuştur. Diğer tarafta bütün mü'minlerin bir arada toplanıp kısası
uygulamaları mümkün değildir. O bakımdan mü'minler, devlet yöneticisi kısasın
uygulanması ile diğer hadlerin uygulanması hususunda kendilerinin konumuna
oturtmuşlardır....."
İmam Kurtubî, A.g.e C.2, Sn.494.
[53] Bakara, 2/178
[54] Abdurrahman Cezîrî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı,
çev. Mehmet Keskin, İst. 1990, C.7, Sh.3219.
[55] Abdurrahman Cezîrî, A.g.e. C.7, Sh.3216.
[56] Şeyhu']-İslâm Bıırhaneddin Ebu'l-Hasan Ali b. Ebu
Bekir Merginanî. EI-Hidaye Tercemesi, çev. Ahmet Meylanî, İst. 1986, C.2,
Sh.224.
Molla Husrev, Kaynaklarıyla Büyük İslâm Fıkhı -Gurcr ve Dürer Tercemesi-
çev. Arif Erkan, İst. T.y. C.3, Sh.17.
[57] îmam Merginanî, A.g.e. C.2, Sh.225.
[58] İsrâ, 17/33.
[59] En'âm, 6/15Î.
[60] En'âm, 6/151-153
[61] Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kaseme, B.45, Hds.4824. İmam
Malik, Muvatta, Kitabu'1-Ukul, Hds.3,
[62] Abdurrahman Cezîri, A.g.e. C.8. Sh.3401.
İmam Malik, Mu vatta, Kitabu'1-Ukul, 3. Babda İbn Şihab'ın beyanı.
[63] Abdurrahman Cezîri, A.g.e. C.7, Sh. 2931.
[64] Sünen-i îbn Mace, Kitabu'I-Hudud, B.3, Hds.2538.
Sünen-i Neseî, Kitabu Katu's-Sarik, B.7, Hds.4874-4875.
[65] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, B.10, Hds.ll.
-Kitabu'1-Hudud, B.9, Hds.13. -Kitabu'I-Menakıbi'l-Ensar, B.425.Hds. 112-113.
-Kitabu't-Tevhid, B.32, Hds.94. Sahih-i MüsIim,Kitabu'l-Hudud, B.10, Hds.41-43.
Sünen-i Neseî, Kitabu' 1-biat, B.17, Hds.4160. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-İman,
B.l I, Hds.2761. -Kitabu'I-Hudud, B.12, Hds.f465. Not: İmam Tirmizî (rh.a) şunu
kaydetmiştir: Şafiî, diyor ki:
"Haddin, sahibi
(tatbik edilen kişi) için keffaret olunacağına dair bu babda bundan daha güzel
bir hadis işitmedim!" Şafiî:
"Bir günah işleyen
ve Allah tarafından günahı örtülen kişinin, kendi kendini örtmesi ve kendisi
ile Rabbi arasında tevbe etmesi, bence daha makbuldür!" diyor.
Sünen-i Dârimî, K.itabu'1-Hudud, B.21, Hds.2336.
[66] Nisa, 4/116
[67] Ahmed Davudoğlu. Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst.
1983; C.8. Sh.394(4840).
[68] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Enbiya, B.2, Hds.10. Sahih-i
Müslim, Kitabu'i-Kaseme, B.7, Hds.27. Siinen-i Tirmizî, Kitabu'l-İlm; B.İ4,
Hds.2812. Sünen-i Neseî, Kitabu't-Tahrimu'd-Dem, B.l, Hds.3973. Sünen-i İbn
Mace, Kîtabu'd-Diyet, B.l, Hds.26I6.
[69] Sahih-i Müslim. Kitabu'1-İim, B.6, Hds.16.
Sünen-i İbn Mace.
Mukaddime, B.14, Hds.206.
Sünen-İ Tirmizî, Kitabu'I-İlm, B.15, Hds.2814.
[70] Bakara, 2/194,
[71] NahI, 16/126.
[72] Fussifeî. 4İ/34.
[73] Fitne ise, katilden beterdir. Eğer güç yetirirlerse,
sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler....."
Bakara, 2/217 ve 191.
[74] Ep'âm, 6/160.
[75] Şûra, 42/40.
[76] Mâide, 5/32.
[77] Mâide, 5/45.
[78] En'âm, 6/164.
[79] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hacc, B.19, Hds.147. Sahih-i
Buhârî, Kitabırl-Hudud, B.10, Hds.14. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Menasik,
B.56, Hds. 1905. -Kitabu'I-Buyu ve'I-İcarat, B.5, Hds.3334. Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'l-Menasik, B.84, Hds.3074. Sünen-i Tirmizî/Kitabu't-Tefsiru'I-Kıır'ân.
B.10, Hds.3281. Sünen-i Dârimî, Kitabu'1-Menasiku'l-Hacc, B.34, Hds. 1857.
[80] Nisa, 4/29-30.
[81] Asra and olsun,
Gerçektin insan ziyan
içindedir.
Ancak iman edip salih
amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye e-denier ve birbirlerine sabrı
tavsiye edenler başka." Asr, 103/1-3.
[82] Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı
zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler....."
Al-i İmrân. 3/191.
[83] Ra!d, 13/28.
[84] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. C. 11, Sh.35.
[85] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.30, Hds.4250.
[86] Süner.-i Ebu Davud, Kitabu'1-Vitr, B.26, Hds.1518.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'I-Edeb; B.57, Hds.3819.
[87] Talak, 65/2-3.
[88] Hucurât, 49/10.
[89] Tevbe, 9/71.
[90] Sahih-i Müslim, Kitabu'I-İman, B.22, Hds.93-94. İmam
Buhârî, Edebü'I-Müfred, B.448, Hds.980. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb,
B.142, Hds.5193. Sünen-i Tirmizî, KitabıTl-İsti'zan ve'1-Adab, B.l,Hds.2828.
-Kitabu Sıfatu'l-Kıyame, B.20, Hds.2628. Sünen-i îbn Mace. Mukaddime, B.9,
Hds.68.
[91] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-İman, B.6, Hds.6. Sahih-i
Müslim, Kitabu'l-İman, B.I7. Hds.İl. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime. B.9, Hds.66.
.Sünen-i Nesei, Kitabu'1-îman, B.19,Hds.4984.
Sünen-i Tirmizî, Kiiabu Sıfatırl-Kıyame, B.22. Hds.2634. Sünen-i Dârimî,
Kitabu'r-Rikak, B.29, Hds.2743.
[92] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, B.17, Hds.72.
[93] İmam Buhârî. Edebu'l-Müfred, B.6I, Hds.l 12.
[94] İmam Hafız Eî-Münzirî. Hadislerle İslâm. Terğib ve Terhib, çev. A.Uuhtar Büyükçınar, vdğ. İst. 1985,
C.4, Sh.68. Hds. 16 (Taberânf den)
bn-ö Hacer Ef-Askalanî7 Terğib ve Terhib, çev. Abduivehhab Öztürk, 082,
Sh.402,Hds.615.
[95] Sahih-i Buhârî, Kitabıı't-Tıbb, B.56, Hds.S9.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-İman. B.47, Hds. 175.
Sünen-i İbn Mace,
Kitabu't-Tıbb, B.l 1. Hds.3460.
Sünen-i Tirmizî;
Kitabu't-Tıbb, B.7, Hds.2115-2117.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Eyman ve'n-Nuzur, B.9, Hds.3257.
Sünen-i Dârimî. Kitabu'd-Divet. B.IO. Hds.2367.
[96] Ahmed Davudoglu, A.g.e. C.l, Sh.425-426.
[97] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Enbiya, B.52, Hds.130.
Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.47, Hds.180.
[98] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-îman, B.49, Hds. 184.
[99] Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B.68, Hds.1965.
[100] Sünen-i Neseî, Türkçe Tercemesi, çev. A.'Muhtar
Büyük-çmar, vdj İst.l98I,C.3-4, Sh.468.
[101] Yûsuf, 12/87.
[102] Sahih-i Buhârî, Kitabu'I-Fiten, B.7. Hds.21. Sünen-i
Tirmizî, Kitabu'I-Fiten, B.4, Hds.2250. -B.5, Hds.2252.
[103] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'I-Fiten, B.3, Hds.2249.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Edeb; B.93. Hds.5003,
[104] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.93, Hds.50Û4.
[105] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-İman; B.22, Hds.24.
Kitabu'l-fiten, B.10,
Hds.32.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Fiten, B.4, Hds.14-16.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Fiten, B.5, Hds.4268.
Sünen-i Neseî,
Kitabu't-Tahrimu'd-Dem, B.28, Hds.4099-4108
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'J-Fiten, B.11, Hds.3964.
[106] Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tefsiru'I-Kur'ân,
B.I0,Hds.3281.
Not;Bu hadis, Hasen-Sahihtir.
[107] Sahih-i Buhârî, Kitabu'I-Mezalim ve'I-Gasb, B.8,
Hds.8.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.15, Hds.57.
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.82, Hds.2099.
Sünen-i Dârimî,
Kitabu's-Siyer. B.73, Hds.2519.
Not: Dârimfdeki ziyade:
"Zulmetmekten sakının....."
İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred,B.225,Hds.483-485-487-488.
[108] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Itk, B.20, Hds.41. sahih-i
Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.32,Hds.l 12-116. Sünen-j Ebu Davud,
Kitabu'l-Hudud, B.40, Hds.4493.
[109] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad. B.147, Hds.2751.
-Kitabu'l-Diyet, B.4, Hds.4506.
Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kaseme, B.12, Hds.4718-4719. Sünen-i IbnMace,
Kitabu'd-Diyet, B.3I, Hds.2683-2685. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Diyet, B.16,
Hds.1434. (Kısmen)
[110] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'd-Diyet, B. 11, Hds.4530.
Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kaseme, B.8, Hds.4707-4708. Sahih-i Buhârî,
Kitabu'd-Diyet, B.30, Hds.53. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Diyet, B.16, Hds.İ433.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Diyet, B.21, Hds.2658. Sünen-i Dârimî,
Kitabu'd-Diyet, B.5, Hds.2361.
[111] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tıbb, B.46, Hds.73 Sahih-i
Müslim, Kitabu'l-Kaseme, B.l 1, Hds.34-38. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'd-Diyet,
B.2I, Hds.4568-4580. Sünen-i Tirmizi, Kitabu'd-diyet, B.15, Hds.1431-1432.
Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kaseme, B.38, hds.4792-4793-4800. îmam Malik, Muvatta,
Kitabu'I-Ukut, Hds.6
[112] Örnek olarak bkz. Muhammed İbnu Mahmud Ei-Üşruşenî,
Ahkamu's-Sigar - Jsiâm Hukukunda Çocuklarla ilgili Hükümler, çev. Doç. Dr.
İbrahim Canan, ist. 1984.
[113] Sahih-i Müslim, Kitabu's-Sayd ve'z-Zebaih,B. 11,
Hds.57.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'd-Dahaya,B.l 1-12, Hds.2815.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Diyet, B.14, Hds.1430. . Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zebaih, B.3,
Hds.31?0.
[114] Sahih-i Buhârî, Kitabu'I-Enbiya, B.56, Hds.149.
Kitabu'l-Musakaat,
B.10, Hds.12-13.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.37, Hds.133.
Kitabu's-Selâm, B.40,
Hds.151.
[115] Sahih-i Buhârî, Kitabu'I-Enbiya, B.56, Hds.134.
Sahih-i Müslim, Kitabu's-Seiâm, B.41,Hds.l55.
[116] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Musakaat, B.10, Hds.ll.
Kitabu'1-Edeb, B.27,
Hds.39.
Sahih-i Müslim, Kitabu's-Selâm,
B.41, Hds.153.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.44, Hds.2550.
Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'1-Edeb, B.8, Hds.3680.
İmam Malik. Muvatta,
Kitabıı Sifatu'n-Nebî, Hds.23.
[117] Sahih-i Buhâri. Kitabu'z-ZebaihVeVSayd, B.25,
Hbr.38-39.
Sahih-i Müslim.
Kitabi!'s-Sayd ve'z-Zebaih, B.İ2. hbr.58.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'd-Dahaya. B. 11-12, Hbr.2816.
Sünen-i Nescî. Kitabu's-Sayd, B.28. Hds.4306.
[118] Sahih-i Buhârî, Kitabu'z-Zebaih veVSaycL B.25,
Hbr.40-4i.
Sahih-i Müslim, Kitabu's-Sayd ve'z-Zebaih. B.12. Hbr.59.
[119] Sahih-i Buhâri, Kitabu't-Tibb, B.İ, Hds.l. Sünen-i Ebu
Davud, Kitabu't-Tıbb, B.I. Hds.3874. Süneıvi İbn Mace, Kitabu't-Tibb, B.İ.
Hds.3439.
[120] Sahih-i Müslim, Kitabu's-Selâm, B.26, Hds.69.
[121] Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tibb, B.2, Hds.2109. Sünen-i
İbn Mace, Kitabu'S-Tıbb, B.K Hds.3436. Sünen-i Ebu Davud. Kitabu't-Tıbb, B.İ,
Hds.3855.
[122] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Enbiya, B.56, Hds.140.
Kitabu't-Tıbb, B.30,
Hds.43.
Sahih-i Müslim, Kitabu's-Selâm, B.32, Hds.96-100.
[123] Bakara, 2/173, Mâide, 5/3, En'âm, 6/119 ve 145, Nahl,
16/115.
[124] Nisa, 4/29.
[125] Said b. Zeyd (r.a.)'dan. Rasuİullah (s.a.s.),şöyle
buyurdu:
"Her kim malı uğrunda öidürülürse o, şehiddir. Her kim kam (canı)
uğrunda Sldürülürse o, şehiddir. Her kim dini uğrunda Öidürülürse o,
şehiddir." Sünen-i Tirmizî, KitabuM-Diyet, B.21, Hds.1443. Sünen-i Neseî,
Kitabu't-Tahrimu'd-Dem, B.24, Hds.4080. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet
B.32, Hds.4772.
[126] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'd-Diyet, B.3, Hds.4496. . Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Diyet, B.3,
Hds,2633. Sünen-i Dârimî, kitabu'd-Diyet, B.l, Hds.2356.
[127] Ey İman edenler, adil şahidler olarak, Allah için
hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın.
Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Aliah'dan korkup-sakının. Şübhesiz
Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır." Mâide, 5/8.
"Ey iman edenler, kendiniz, anne-baba ve yakınlarınız aleyhinde
bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar,) ister
zengin olsun, ister fakir olsun. Çünkü Allah, onlara daha yakındır. Öyleyse
adaletten dönüp heva (tutkuian)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü
geveler) ya da yüz çevirirseniz, şübhesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan
haberi olandır.7' Nisa, 4/135.
[128] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.19, Hds.26-27.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Kaseme, B.5S Hds.24. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'd-Diyet, B.32, Hds.4595. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Diyet, B.16,
Hds.2649. Sünen-i Neseî, Kîtabu'l-Kaseme, B.15, Hds.4725.
[129] Bakara, 2/178
[130] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.19, Hbr.25.
-Kitabu'd-Diyet, B.7, Hbr.20. Sünen-i Neseî, Kitabu'i-Kaseme, B.26, Hbr.4754
[131] Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kaseme, B.26, No.4755.
[132] Stinen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.I53, Hds.2760.
Sünen-i Neseî,
Kitabu'l-Kaseme, B.I3, Hds.4720-4721.
Sünen-i îbn Mace.
Kitabu'd-Diyet, B.33. Hds.2688.
Sünen-i Dârimî, Kitabu's-Siyer, B.61, Hds.2507.
[133] Sahih-i Buhârî, Kitabu'd-Diyet. B.29, Hds.52. Sünen-i
İbn Mace, Kitabu'd-Diyet, B.32. Hds.2686-2687. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kaseme,
B.I3, Hds.4722-4723. Sünen-İ Tirmizi. Kitabu'd-Diyet, B.l 1, Hds.I424.
[134] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Talak, B.23, Hds.39. Sahih-i
Müslim, Kitabu'l-Kaseme, B.3. Hds.15-17. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'd-Diyet,
B.10, Hds.4529. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kaseme, B.25; Hds.4752; Sünen-i İbn
Mace, Kitabu'd-Diyet, B.24, Hds.2666.x Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Diyet, B.6,
Hds.1413. Sünen-i Dârimî, Kitabu'd-Diyet, B.4, Hds.2360.
[135] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'd-Diyet, B.7, Hds.4515.
Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kaseme, B.9, Hds.4709-471 i. Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'd-Diyet. B.17, Hds.1435. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Diyet, B.23,
Hds.2663. Sünen-i Dârimî, Kitabu'd-Diyet, B.7, Hds 2363.
[136] Sünen-i Ebu Davud,Kitabu'd-Diyct,B25, Hds.4586-4587.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu't-Tibb, B.16, Hds.3666.
[137] Sahih-i Buhârî, Kitabu'd-Diyet, B.20, Hbr.35. İmam Malik,
Muvatta, Kitabu'I-Ukul, Hbr.13.
İmamKurtubî, A.g.e,
C.2, Sh.5Oİ.
[138] İmam Kurtubî, A.g.e. C.2, Sh.501-502.
[139] Doğrusu, hiç bir günahkâr, bir başkasının günah yükünü
yüklenmez.' Necm, 53/38, Bakara, 2/286, En'âm, 6/164, İsrâ, 17/15.
"Ve doğrusu, insana da kendi (emek ve) çabasından başkası
yoktur." Necm, 53/39.
[140] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'd-Diyet, B.15, Hds.4536.
Sünen-i NeseL Ki tabir 1-Kaseme, B.20, Hds.4746-4747.
[141] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'd-Diyet, B.15,Hbr.4537.
Süncn-i Neseî, Kitabu'l-Kaseme, B.23, Hbr.4750.
[142] Sahih-i Buhârî, Kitabu'd-Diyet, B.8, Hds.2I,
İmam Kurtubî, A.g.e. C.2, Sh.49"4. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2.
Sh.l87veC4, Sh.32'den)
[143] Nisâ,4/31.