Âlemlerin yegâne Rabbi
Allah (c.c), yeryüzündeki temiz ve helâl nimetlerin bütününü biz kulları için
yaratmıştır... Yaratmış olduğu bunca nimetleri, biz insan kullarının faydasına
ve hizmetine vermiştir...
Şöyle buyurur yegâne
Rabbimiz Allah:
"Görmedin mi
Allah, yerdekileri ve denizde O'nun emri ile akıp gitmekte olan gemileri sizin
yararınıza verdi. Göğü de, kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur.
Şübhesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir.
Sizi diri tutan, sonra
öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür.[1]
"Nasıl oluyor da
Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü i-ken sizi O, diriltti. Sonra yine sizi
öldürecek, yine diriltecek ve yalnızca O'na döndürüleceksiniz.
Yerde olanların tümünü
sizin için yaratan O'dur. Sonra göğe yöneîip (istiva edip) de onları yedi gck
olarak düzenleyen O'dur. O, her şeyi bilendir.[2]
"Sizin için
yeryüzüne boyun eğdiren O'dur. Şu hâlde onun (yerin) omuzlarında yürüyün ve
O'nun rızkından yivin. Sonunda gidiş O'nadır.[3]
"Yere (gelince)
onu döşeyip yaydık, sonra sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda her şeyden ölçüsü
belirlenmiş ürünler bitirdik.
Ve orada, sizler için
ve kendisine rızık vericiler olmadığınız kimseler (varlıklar ve canlılar) için
geçimlikler kıldık.[4]
"Gökte rızkınız
vardır ve size va'adolımmakta olan da. [5]
Sayısını ancak kendisi
bildiği bunca temiz, helâl ve faydalı nimetleri insan kullan için yaratan Kâinatın
Rabbi Allah, cinleri ve insanları yahnızca kendisini tanısınlar ve gereği gibi
ibadet ederek, kendisine şirk koşmasınlar diye yaratmıştır...
Rabbimiz Allah şöyle
buyuruyor:
"Ben, cinleri de,
insanları da yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım. [6]
Zatına ve sıfatlarına
hiç bir şekilde şirk koşmadan yalnızca kendisine ibadet etsinler, yani yalnız
ve yalnız O'nun emirlerine tabi olsunlar diye yarattığı insan kullarına, yol
gösterici Peygamberler ve rehber olan Kitablar da göndermiştir... İnsanları,
imtihan sahası olan dünya hayatlarında e-ğiten Rabbimiz Ailah, onlara helâl ve
haram sınırlarını belirlemiş, neyin yapılıp, neyin yapılmayacağını apaçık
beyan buyurmuştur... Bu buyruklar doğrultusunda hareket eden insanlar, yeryüzü
imtihanını başarılı bir şekilde verir, dünyada nutlu ve mes'ud oldukları gibi
ahirette de cennet ehlinden olurlar...
Şöyle buyurur Rabbimiz
olan Allah: ,
Peygamberler, müjdeciler
ve uyarıcı korkutucular olarak (gönderildi). Öyle ki, Peygamberlerden sonra
insanların
Allah'a karşı
(savunacak) delilleri olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm
sahibidir. [7]
Peygamberler (Allah'ın
salat ve selamı cümlesinin üzerine olsun), insanların içinden, onlar gibi
beşer olan ve Rabbimiz Allah tarafından seçilip yetiştirilen has kullardır. [8]
Rabbimiz Allah, bu
gerçeği şöyle beyan buyurur:
"Böylece sana da
Biz, kendi emrimizden bir ruh verdik. Sen, Kitab nedir, İman nedir
bilmiyordun... Ancak Biz, onu bir nur kıldık. Onunla, kullarımızdan
dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şübhesiz sen, dosdoğru olan bir yola
yöneltip iletiyorsun.
Göklerde ve yerde bulunanların
tümü Kendisine aid olan Allah'ın yoluna. Haberiniz olsun, işler, Allah'a döner. [9]
Misak anında
kendilerinin kuİ, Allah'ın yegâne Rab olduğuna inanarak kabul eden insan
kulların, [10] verdikleri sözlerine ne
kadar sadık oldukları ortaya çıksın diye imtihan dünyasına gönderildiler...
Dünya hayatında, Rableri Allah'a verdikleri ahidlerinde durmak ve dünya
hayatını emrolun-dukları şekilde devam ettirmeleri için, kendilerine hayat kılavuzu
gönderilmiştir... Bu ilâhî hayat kılavuzunu nasıl uygulayacaklarına dair de,
kılavuzu onlara en ince noktasına kadar anlatacak, onların arasında emin bir
şahıs veya şahıslar seçilmişlerdir...
Bu seçilen şahıs veya
şahıslar, kitab nedir, iman nedir bilmeyen kişilerdi.-. Bu emin seçkin yüce
şahsiyetler, Rabbi-miz Allah tarafından öğretilmiş ve eğitilmişler... Onlara
İ-man Öğretilmiş, Kitab öğretilmiş ve uygulanması yaptırılmıştır... Neye, kime
ve nasıl iman edilecek ne, kim nasıl reddedilecek, öğretildiği gibi, ibadet ,
ahlâk ve muamelatın hepsi kendilerine bildirilip öğretilmiştin..
Hayat, İman ve
ibadeti!.. İman ve imanın gereği olan hal ve harekette bulunmak, Rabbimiz
Allah'ın emrettiği hayatın yaşanmasıdir... Bu hayatın sağlık ve selamet üzere,
huzur ve saadet üzere yaşanması, insanlara Rabbleri Allah tarafında
gönderilen İlâhî hayat kılavuzu olan Kitab'ın, seçkin şahsiyetlerin gösterdiği
şekilde uygulanması ile gerçekleşir,.. Bu hayat kılavuzu kitablarm en sonuncusu
ve kendisinden sonra kitab olmayan Kur'ân-ı Kerinrdir... Hayat kılavuzları
olan İlâhî Kitabları insanlığa açıklayan ve uygulayan seçkin Peygamberlerin
(Allah'ın saiat ve selâmı cümlesinin üzerine olsun) sonuncusu ve kendisinden
sonra ne bir Nebi ne de bir Rasul gelmeyecek olan Rasulullah Muhammed
(s-a.s.)'dir.[11]
Rabbim Allah
tarafından en güzel ve yüce ahlâk üzere yaratılıp terbiye edilerek, seçilip
hidayet rehberi kılınan yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Allah'ın izniyle
kendisine tabi olanları dosdoğru olan Allah'ın yoluna yöneltip iletmektedir...
Kendilerine yegâne Rabbimiz olan Allah'dan aldığı Kitabı ve hikmeti
Öğretmektedir... Kendiliğinden herhangi bir şey söylemeye yetkili olmayan
önderimiz Rasulullah (s.a.s.), her ne söylemiş ve yapmışsa, Allah'ın kendisine
bildirdiği vahiy ile yapmıştır...
Bu gerçeği Rabbimiz,
şöyle beyan buyuruyor:
"Battığı zaman
yıldıza andolsun, sahibiniz (olan Peygamber) şaşırıp sapmadı ve azmadı.
O, hevadan (kendi
istek düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.
O (söyledikleri)
yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir. [12]
Yalnızca kendisine vahyolunana
tabi olan yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), [13]Allah'a,
kendisinin Nübüvvetine ve ahiret gününe inananlara, kitab ve hikmeti öğretiyor,
onlara nurlu yolu gösteriyor ve kendilerini temizliyordu. [14]
Rasulullah (s.a.s.)'ın
önderliğine ve Kur'ân-ı Kerim'in rehberliğine tabi olup iman eden mü'minler,
olgunlaşmaları için imtihana tabi tutulmuşlardır... Bu imtihan sırasında hak
batıldan, doğru eğriden, gerçek yalandan apaçık ayrılacak ve net bir şekilde
belli olacaktır... İnsanlar, yalnızca "biz de i-man ettik" demek ile
kalmayacak, gerçekten iman edip etmedikleri veya iman derecelerinin ne olduğu
bu imtihan sirasında ortaya çıkacaktır...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
"Elif-Lâm-Mim.
İnsanlar (yalnızca)
'İman ettik' diyerek, sınanmadan birakılıverileceklerini mi sandılar?
Andolsun, onlardan
öncekilerini sınamadan geçirdik. Allah, gerçekten doğrulan da bilmekte ve
gerçekten yalancıları da bilmektedir. [15]
İlâhî hikmet gereği
imtihan olunan iman edenler, Rabbimiz Allah'ın emrettiği, razı olduğu ve
Rasulullah (s.a.s.) gösterdiği şekilde hareket eden, ifrat ve tefritten kaçınan
vasat ümmeti, yani adalet üzere olunan ümmeti oluştururlar...
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
Böylece Biz, sizi
insanlara şahid (ve örnek) olmanız için vasat bir ümmet kıldık, peygamber de
üzerinizde bir şahid olsun.[16]
Aşırılığın her
türlüsünden kaçınan, dini dosdoğru anlayıp yalnız Allah'a has kılan[17] ve
Allah'ın sınırlarını koruyan[18]
mü'minlere şu uyanda bulunur Rabbimiz Allah:
"De ki 'Ey Kitab
Ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin ve daha önce sapmış, bir
çoğunu saptırmış ve dümdüz yoldan kaymış bir topluluğun heva (istek ve tutku)lanna
uymayın.
İsrai loğu Harından
küfredenlere, Davud ve Meryem oğlu İsâ diliyle lanet edilmiştir. Bu, isyan
etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir.
Yapmakta oldukları
münker (çirkin iş)lerden birbirini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey,
ne kötü idi. [19]
Rabbim Allah'ın,
mü'min kulları için seçip beğendiği en olgun nimet olan[20]
İslâm dini, [21] fıtrat dini olup
insanlığın beden ve ruh ölçüsüne tamtamına uygun ölçüdedir... Ne dardır, ne
geniştir... Darlık ve genişlik gibi haddi aşmayı da asla kabul etmez...
Kendisine tabi olunduğunda insanı mutlu ve mes'ud edecek olan yegâne hayat
nizâmı İslâm dini, emrettiklerini koyduğu ölçülerde yapılmasını buyuran
Allah'ın kanunudur... Allah'ın emrettikleri, O'nun gösterdiği ölçülerde
uygulamayanlar, hadlerini aşmış, Allah'ın sınırlarını çiğnemişlerdir... Bu,
haddi aşma, ister noksanlık, isterse fazlalıktan yana olsun aynıdır... Her
ikisi de, emredilmediği hâlde meydana gelen aşırılıktır... Bu aşırılıklar, yani
ifrat ve tefritler, Allah'a karşı isyan etmenin ve haddini aşmanın bir ifadesidir...
İfrat ve tefrit, Rabbimiz Allah'ın emirlerini, ya bir yana bırakarak, ya da
heva ve hevesine göre yorumlayarak istenilenin dışına çıkılmak suretiyle
meydana gelir... Rabbimiz Allah, böyle hareketleri, böyle düşünce ve inançları
yasaklamış, Allah'ın sınırlarını aşanları ve hadlerini bilmeyenleri
sevmediğini beyan buyurmuştur:
" Ey iman
edenler, Allah'ın sizin için helâl kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve
haddi aşmayın. Şübhesiz Allah haddi aşanları sevmez.[22]
Rabbimiz Allah
tarafından mü'min kuliarına helâl kılı^ nan temiz ve güzel şeylerin, mü'minler
tarafından haram kılınması, Allah'a karşı bir isyan ve haddi aşmak olduğu
gibi. Allah tarafından haram kılınan her hangi bir şeyin helâl kılınmasın da,
Allah'a karşı bir isyan ve haddi aşmaktır... Rabbimiz Allah, haram kıldığını,
yani yasakladığını helâl kılan ve helâl kıldığını, yani serbest bıraktığını
haram kılan, yani yasaklayan isyankârları hiç sevmez... Gerçek mü'minler, helâl
ve haram sınırını belirleyici olarak yalnız ve yalnız Â-lemlerin Rabbi Allah'a
inanır ve Allah'ı kabul ederler... Allah'dan başka hiç bir makamı ve merciyi
helâl ve harem, yani serbest ve yasak koyucu olarak tanımaz, tanımadıkları gibi
aynı zamanda seksiz ve şübhesiz reddederler... Çünkü kanun koymak, hüküm
va'zetmek yalnız ve yalnız yegâne hakim Allah'a aiddir... Hakimiyet,
kayıtsız ve şartsız Allah'ındır.[23]
Kanun koymada ve hakimiyet noktasında Rabbimiz Allah'ın hiç bir ortağı yoktur. [24]
"Allah, göklerin
hakimi, bizler de sınırları belli ülkemizin hakimiyiz. Bizim ülkemizde
egemenlik Allah'ın değil, egemenlik, kayıtsız şartsız insanlarındır. Bundan
dolayı ülkemizin yönetiminde, ekonomisinde, hukukunda ve ekonomik sorunların
çözümünde Allah'ın kanunları geçersizdir. Biz, kendi kanunlarımızı, egemenliğin
kayıtsız şartsız kendilerine aid olan insanımızdan aldığımız yetki ile
kendimiz istediğimiz şekilde yaparız..Allah'ın yönetimle, ekonomiyle, hukukla
ve sosyal sorunlarla ilgili kanunlarıyla hareket etmek isteyenler, bölücü ve
anarşisttirler. Bunlar, bizim mevcud beşerî düzenimizi kaldırıp yerine Allah'ın
nizâmı olan İslâm'ı koymak ve bizim egemenliğimizi yok edip Allah'ın
egemenliğini koymak istiyorlar. Bunlar, bizim kendi heva ve heveslerimizden
kaynaklanan, birbirimiz için uygun gördüğümüz yasaları kaldırıp yerine Allah'ın
kanunlarını geçirmek istiyorlar. Bu Allah taraftarları olan mü'min
müs-lümanlar, vatan hainidirler. Gerici, yobaz ve teröristlerdir. Bunİar, hemen
yakalanrnalı ve Aiiah taraftarları mü'min müslümanlar oldukları için en ağır
ceza ile cezalandırılmalıdırlar... Eğer onlara karşı şiddetli davranmaz,
onları ortadan kaldırmaz isek onlar, bizim beşerî düzenimizi yıkacak ve yerine
Allah'ın dini İslâm'ı ikâme edeceklerdir... Vurun, öldürün, yok edin bu Allah
taraftarları olan mü'min müslümanlan! vs..." diyen ve dediklerini de
hayatta uygulayanlar, Allah'a karşı olan düşmanlıklarını apaçık ortaya
koyan,isyan edip hadlerini aşanlardan başkası mıdır?
Tarihe baktığımızda
Allah düşmanlarının sembolü hâline gelen Mısır bölgesinin egemen tağutu
Firavn'm şöyle dediğini, Rabbimiz Allah (c.c.) Kur'ân-ı Keriminde haber veriyor:
"Fir'avn dedi ki:
"Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de O (gitsin) Rabbine yal varsın. Çünkü
ben, sizin dininizi (yerleşik düzeninizi) değiştirmesinden, ya da yeryüzünde
fesad (anarşizm, terörizm) çıkarmasından korkuyorum.[25]
İnsanlık tarihi boyunca
ve günümüzde küfrün tek millet olduğu ve küfür cephesinde hiç bir şeyin
değişmediği, ayrıca yeni bir şeyin olmadığını vurgulayarak hatırlatılmalıdır. [26]
İmanın karşısında ve
Tevhid ile savaşan küfür, tek millet olduğu gibi, iman ve iman cephesi de
tarih boyu tek millet ve tek cephe olmuştur... Aslında iman milletinde ve iman
cephesinde de bir değişme olmadığı gibi, yeni bir şey yoktur...
Alemlerin Rabbi
Allah'a Meleklerine, Kitablarma, Ra-sullerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve
şerrin Allah'dan olduğuna katıksız, seksiz, şübhesiz ve şirksiz iman, dün ne
i-se, bugün de, yarın da odur... Dünkü mü'mİnler ne ise, bugünkü mü'minler de
öyledir... Dünkü mü'min, neye inanıyorsa, bugünkü mü'min de aynı şeye
inanır... Dünkü mü'min imanın gereği olan salih amellerde nasıl bulunup takva
üzere yaşıyorsa bugünün mü'mini de, imanın gereği olan salih ameli yaşayarak
takvayı ortaya koymaktadır...
Mü'min muvahhid
müslümanlar, her zaman ve her mekânda bir milletin, bir ümmetin ve bir vücudun
mensubudurlar...
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Gerçek şu
ki,sizin bu ümmetiniz tek bîr ümmettir. Ben de, sizin Rabbinizim, öyleyse Bana
ibadet ediniz.[27]
Rabbi bir, Kitabı bir,
Peygamberi bir, akidesi bir, usûlü ve hedefi bir olan İslâm ümmeti, aşırılığı
olmayan vasat bir ümmet olduğunu bir kez daha hatırlatalım...
Haddini aşan
taşkınlar, her zaman ve her mekânda mağlub olmuş, zelil hayatı, helak olmakla
sonuçlanmıştır...
Abdullah (İbn Mes'ud,
ra) dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyuruyor:
"Taşkınlar (haddi
aşanlar), helak olmuştur. [28]
İmtihan sahası olan
dünya hayatında nefsini aşağılık, yaşantısını zelil kılanlar, ancak Allah'ın
dini olan yegâne hayat nizâmı İslâm'dan yüz çevirirler... İslâm'dan yüz çeviren
egemen güçler, hem kendilerini hem yönettiklerini, hem de yeryüzünü ifsad eder
ve oluşturdukları huzursuzluğu her tarafa yaymaya çalışırlar... İnsanın
fıtratına uygun olan, yani fıtrî olan İslâm'dan başka hangi ideolojik düzen
olursa olsun, insanoğlunun baş belâsı ve huzursuzluğunun kaynaklarından
birisidir... Çünkü İslâm'ın karşısına dikilen tüm beşerî ve tağutî ideolojiler
ve düzenler, hem teorisi, hem de pratikleriyle insan fıtratına, yaratılış
gayesine, tamamıyla terstir... Çünkü bu ideolojik düzenleri oluşturanlar,
kuranlar, kurduranlar, koruyan ve devam ettirenler, kulluğu bırakıp ilâhîık
makamına göz dikenler ve kendi paylarına o makamı işgal edenlerdir... Beşerî ve
tağutî düzenlerde, bu düzen taraftarları birbirilerinin rabbleri ve
birbirilerinin kullarıdır...
Bu gerçeği beyanla
yegâne Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"De ki: 'Ey Ehl-i
Kitab, bizimle sizin aranızda müşterek (ortak) bir kelimeye gelin, (ki o da
şudur:) Allah'dan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak
koşmayalım I ve Allah'ı bırakıp kimimiz, kimimizi rabler edinmeyelim.' Eğer
yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahid olun, biz gerçekten müslümanlanz.[29]
Mü'minlerin, dosdoğru
yola, yani İslâm'a davet etmelerine kulak kapatanlar ve haktan yüz çevirip
birbiriîerine ta-pınanlar, birbirilerinin kanun koyucu, yani rableri olanlar
i-çin yine şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Onlar, Allah'ı
bırakıp büginlerini ve rahiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu
Mesih'i de. Oysa onlar, tek olan bir İlâh'a ibadet etmekten başkasıyla
emrolunma-dılar. O'ndan başka İlâh yoktur. O, bunların şirk koşmakta oldukları
şeylerden yücedir. [30]
Allah'ı bırakıp
birbirlerinin rabler edinip, birbirine tapınıp ibadet ederek, birbirlerinin
kullan olanları beyan eden bu ayetin tefsirini bizzat önderimiz Rasulullah
(s.a.s.) yapmıştır...
Adiyy b. Hatim (r.a.)
anlatıyor:
Boynumda altından bir
haç olduğu halde Rasulullah (s.a.s.)'e geldim.
Rasul-ı Ekrem:
"Ya Adiyy, bu
putu üstünden ati" buyurdu.
Kendisinin, Beraat
(Tevbe) Sûresinden:
"Onlar, Allah'ı
bırakıp bilginlerini ve rahiblerini rabler (ilâhlar) edindiler.[31]
ayetini okuduğunu işittim.
Buyurdu ki:
"Gerçi onlar,
bunlara ibadet etmiyorlardı. Fakat bunlar, her hangi bir şeyi onlara helâl
kıldıkları vakit onu, helâl kabul ediyorlar ve herhangi bir şeyi haram
kıldıkları vakit onu, haram kabul ediyorlardı.[32]
Allah'ın kanunlarında
yasak ve serbest olanları bırakıp, kendi zevklerine, beşerî ideolojilerine göre
yeniden kanun yapıp Allah'ın yasakladığını serbest, serbest bıraktığını yasaklayan,
yani helâli haram, haramı helâl kılanlar rablık-larını, Hanlıklarını ilan
etmişlerdir... Onların bu kanunlarına boyun eğen, razı olan ve hiç bir ikrah-ı
mülci olmadan tabi olup itaat edenler, onları kendilerine rab veya ilâh edinmişlerdir...
Ya Allah'ı tamamıyla bırakıp onlara itaat etmiş, veya Allah ile beraber olanlara
tabi olmuşlardır... Her iki hâlde küfür etmiş ve şirk koşmuşlardır... Ya
tamamen tağuta kul olmuş, ya da bazı işlerde Allah'a itaat ederken, bazı
işlerde de tağuta itaat eder olmuşladır... Böylece iki iiâhlı bir kul hâline
gelmişlerdir...
Hayatî meselelerde
tağut ilâhına tabi olurken tağutun zarar görmediği ve onun hakimiyetinin
sarsılmadığı işlerde de Allah'a ibadet etmeye devam edenler, imanlarına şirk karıştıranlardır...
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Onların çoğu,
ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler. [33]
Allah'ın emirlerini
reddeden, kanunlar koyan tağutlarm kanunlarına tabi olanlar, "ben de
müslümanım" demeleri, onların müslüman olduklarını gösterir değildir...
Tağutlara itaat eden, destek olan ve onların yaşamalarına yardımcı o-lanların,
müslümanhk iddiaları bomboş bir iddiadır... Bu iddia sahibleri, ya gerçekleri
bilmez cahillerdir, ya da saf ve bilgisiz insanları bu yolla aldatmak isteyen
kurnaz hainlerdir!
Rabbimiz Allah,
yalnızca kendisine kul olan ve bütün şeytanî, tağutî ideolojileri düzenleriyle
reddeden muvahhid mü'min kullarını uyarıyor:
"Ey insanlar, hiç
şübhesiz Allah'ın va'dı haktır, öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve
aldatıcılar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın.[34]
Bu hain tipler, saf
insanları Allah'ın adını kullanarak aldatma yolunu tutmuşiardir... Gerçekten
Allah'dan, Allah'ın dininden ve O'nun Rasulü'nden tamamen yüz çevirmiş, bu da
yetmiyormuş gibi Allah'a ve muvahhid mü'minlere azılı düşman olmuşlardır...
Rabbimiz, bunlar için
şöyle buyuruyor:
"Kendi nefsini
aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz
O'nu, dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O, salihlerdendir.
Rabbi O'na: 'Teslim
ol, deyince (O;) 'Âlemlerin Rabbi-ne teslim oldum' demişti.
Bunu İbrahim, oğullarına
vasiyet etti. Yakub da: 'Oğuüarım şübhesiz Allah, sizlere bu dini seçti. Siz
de, ancak müslüman olarak can verin.' (diye benzer vasiyette bulundu) [35]
Rabbimiz Allah'ın
seçip vazifeli kıldığı bütün Peygamberler (Allah'ın salat ve selâmı cümlesinin
üzerine olsun), aynı dinin, yani İslâm dininin mensublandırlar.., İlk insan,
ilk medeniyet kurucusu ve ilk Peygamber Hz. Âdem (a.s.) dan,son Peygamber
Rasulullah Muhammed (s.a.s.) Önderimize kadar tüm Peygamberler,birbirinin
devamı, kardeşi ve tamamlayıcılarıdırlar...
Ebu Hüreyre (r.a.)'m
rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Ben, Meryem oğlu
İsa'ya dünya ve ahiret de insanların en yakınıyım.
Esasen Peygamberler,
babalan bir kardeştirler, anaları ayrı ayrıdır, dinleri birdir.[36]
Allah'ın vazifeli
kıldığı bütün Peygamberler, Allah'ın izni ve emriyle insanlara aynı mesajı
vermiş ve bir tek hakikatten bahsetmişlerdir...
Rabbimiz Allah'ın
beyanıyla:
"Andolsun Biz her
ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının' (diye tebliğ etmesi için) bir
Peygamber gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan
kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da
yalanlayanların uğradıkları sonucu görün. [37]
Mesaj aynı ve bir,
hedef ve usûl aynı ve bir: Allah'a şirk koşmadan iman ve imanın gereği olan
salih amel,yani takva üzere bir hayat sürmek... Allah'ın kanunlarına tabi olmakve
Allah'ın kanunlarını yürürlükten kaldırıp kendi yanlarından kanun koyanlardan
kaçınmak, onlara itaat etmemek!..
Tevhid ve imanı kabul,
şirk ve küfrü red!.. Allah'a evet, tağutu red!..
Hayat, iman ve
cihaddır!.. önce katıksız bir iman, sonra imanın gereği olan bir hayat yaşamaya
en son imkânıyla gayret etmek, yani her haliyle, her yönüyle Allah yolunda
cihad!..
İşte Peygamberlerin
(Allah'ın salat ve selâmı üzerlerine olsun) Allah'dan vahy yoiuyla alıp
insanlara apaçık beyan ettikleri nurlu yolun ilkeleri..,
Rabbimiz şöyle
buyurur:
"Ey iman edenler,
rükû edin, secdeye varın, Rabbinize ibadet edin ve hayır işleyin, umulur ki,
kurtuluş bulursunuz.
Allah adına gerektiği
gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük
yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah), bundan daha
önce de, bunda (Kur'ân'da) da sizi müslümanlar, olarak İsimlendirdi.
Peygamber, sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler
olasınız diye. Artık dosdoğru namaz kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın,
sizin Mevlâniz O'dur. İşte ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcı.[38]
Bu apaçık ve nurlu
yolun, bu yegâne hayat nizâmının iik ilkesi, seksiz ve şübhesiz, içinde şirk,
küfür, bid'at ve hurafe bulunmayan katıksız imandır... İmandan hemen sonra
Allah'a karşı olan kulluğun en belirgin özelliği olan, rükû ve secdeleri
içeren, mü'mini her türlü kötülükten alıkoyan, gereği üzere kılınan dosdoğru
namazdır. [39]
Muvahhid mü'minler,
ancak yegâne Rab Allah'ın huzurunda rükûya eğilir ve secdeye varırlar...
Allah'ın huzurunda rükû eden ve pak alnını tevazu duygusu ile kulluğun gereği
ayakların değdiği yere koyup secde eden mü'minler, Allah'dan başka hiç bir
güce ve makama karşı eğilmezler...
Yalnız ve yalnız
Allah'ın emrettiği ve önderimiz Ra-sulüllah (s.a.s.)'in gösterdiği, yaptığı,
öğrettiği şekilde hareket eder muvahhid mti -miriler, yani Allah yolunda
gereği gibi cihad ederler,.. AHah tarafından seçilen ve kendilerine
"Müslüman"
ismi verilen Allah taraftarları kullar, "Müslüman" isminden ve
"Müslüman" sıfatından başka hiç bir isim ve sıfata rıza
göstermezler... Bu mü'min muvahhid müslümanlar, insanların üzerinde birer
şahiddirler... İnsanların, kendilerinden hayat dersi gördükleri Tevhid
adamlarıdırlar... Önder Rasulullah (s.a.s.), nasıl ki, mü'min müslümaniar için
bir örnek, bir önder ise, mü'min müslümanlar da, diğer insanlar için bir
iyilik, güzellik, ahlâk örneği ve önderleridirler... Ve muvahhid mü'minier,
eşi benzeri bulunmayan Mevlâ ve yardımcısı olan Allah'a sarılmış, yani iman
ile itaat etmişlerdir... Bu, Peygamberlerin içinde tek başına bir ümmet olan
İbrahim (a.s.)'ın dini ve anlayışıdır.[40] Put
kıran putçu düzeni yıkan İbrahim (a.s.)'m dini... Bu din Adem (a.s.)'dan bu
yana İslâm'dır... İslâm'a tabi olanlar, namazlarını dosdoğru kılanlar ve
zekâtını verenlerdir... Gerek bedenî, gerek malî ibadetlerini yerli yerince
yapanlar, muvahhid mü'min müslümaniardır...
"İbrahim, ne Yahudi
idi, ne de Hıristiyandı. Ancak O, hanif (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden
de değildi.
Doğrusu, insanların
İbrahim'e en yakın olanı, O'na u-yanlar ve bu peygamberle iman edenlerdir.
Allah, mü'minlerin velisidir.[41]
Katıksız bir mü'min,
hâlis bir muvahhid olan İbrahim (a.s.)'ın izini takib eden, Onun varisleri olan
mü'min muvah-hidier, O'na en yakın olanlardır... O'nun bıraktığı Tevhid dâvasının
varisleri önder Rasuiullah (s.a.s.) ve O'nu getirdiği hak dine iman ederek tabi
olanlar da, put kıran İbrahim (a.s.)'a en yakın olanlardır!.. Âlemlerin Rabbi
Allah da, mü'min kullarının velisi, yani dostudur...
Yegâne Rabbimiz Allah,
kendilerine dost ve yardımcı olduğu muvahhid mü'min kullarına şu emri veriyor:
"Ey iman edenler,
Allah'dan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa, öylece korkup sakının ve siz,
ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.[42]
Önce iman, sonra takva
ve hayatın her anını Allah'a teslimiyet ile İslâm üzere devam ettirmek...
Katıksız bir mü'min müslüman olarak devam eden ve izzet üzre sürdürülen hayat
sonuçlanırken, yine bir mü'min müslüman olarak sonuçlandırılmalıdır!.. Yalnız
ve yalnız Rabbi Allah'a kul olan bir mü'min müslümanm, hayatı, ölümü, namazı ve
tüm ibadetleri yalnızca Alemlerin Rabbi Allah için olmalı, yani Allah'ın
emrettiği şekilde. [43]
İslâm üzere bir hayat
ve İslâm üzere bir ölüm... Hayatın en güzeli ve ölümün en güzeli... Hayır üzre olmak
ve hayırlarda yarışarak, [44] hayatı hayır üzre
noktalamak, ölümünden sonra hayırla anılmak. [45]Ne
kadar hayırlı bir durum!..
İman ile küfrün,
Tevhid ile şirkin ve bunların taraftarları olan Hizbullah ve hizbuşşeyytanın
mücadelesinden oluşan insanlık tarihinin her döneminde yaşayan mü'min
müslü-manların tek arzusu: Katıksız müslümanlar olarak yaşayıp ve yine o hâl
üzere ölmek!..
Hangi çağda ve
dünyanın hangi bölgesinde yaşarsa yaşasın, muvahhid mü'minlerin arzusu; İslâm
üzere yaşayan bir müslüman olarak ölmektir...
Allah'dan başka hayatına
hakim olan herhangi bir merciî kabul etmemek, İslâm'dan başka bir hayat
nizâmına razı olmamak, Rasulullah (s.a.s.)'den başka bir örnek ve önder
tanımamak ve Kur'ân'dan başka tüm beşerî düsturları reddetmek, katıksız mü'min
müslüman'm en belirgin özelliğidir...
Şu ayetlere dikkat
edelim! İnsanlık tarihinin çeşitli zamanlarında ve değişik mekânlarda yaşamış
mü'minlerin ortak isteklerine kulak verelim;
(İman eden sihirbazlar dediler ki:) 'Rabbimiz
üstümüze sabır yağdır ve bizi müslümanlar olarak öldür.[46]
"Hani Havarilere:
'Bana ve Peygamberime iman edin' diye vahy (ilham) etmiştim. Onlar da 'iman
ettik, gerçekten müslümanlar olduğumuza sen de şahid ol' demişlerdi. [47]
Yûsuf (a.s.) da, bir
duasında şöyle yalvarır Âlemlerin Rabbi olan Allah'a:
"Rabbim, Sen
bana, mülkten (bir pay ve ona yönetme imkânı) verdin. Sözlerin yorumdan da (bir
bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada da, ahirette de-benim
velim Sensin, müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salih olanların
arasına kat. [48]
Mü'min, muvahhid,
müslüman, muttaki ve salih kulların can-ı gönülden arzusu, müslüman olarak yaşamak
ve müsliiman olarak Ölmek olduğunu tekrar vurgulayıp şu ayet-i kerimeye dikkat
edelim!..
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
"İşte bu
(Kur'ân), uyarıhp korkutulsunlar, gerçekten O'nun yalnızca bir tek ilâh
olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahibleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir
bildirip duyur-ma(bir belağ)dır.[49]
Âlemlerin Rabbi Allah
(c.c.) tarafından, insanlar arasından seçtiği Peygamber kullarına vahy etmek
suretiyle indirilen ilâhî mesaj Kur'ân-ı Kerim, muvahhid mü'minlerin yegâne
hayat yasasıdır... Kur'ân, temiz akıl sahibleri, yani a-kilları ve beyinleri
tağutlar tarafından tamamen dumura uğratılmamış, anlama kabiliyetine sahib
olanlar için apaçık bir mesajdır...
Kur'ân-ı Kerim, bütün
insanlara Rabblerinin ve İlâhlarının bir tek Rabb ve İlâh, yani Allah
olduğunu, O'ndan başka hiç bir yaratıcının olmadığı gibi kanun koyucu hakim
bulunmadığını bildirip izah etmek için indirilmiştir... Yegâne hayat nizâmının
İslâm dini olduğunun beyanıdır Kur'ân-ı Kerim... İslâm'dan başka diğer tüm
ideolojilerin ve yönetim şekillerinin batıl olduğunu açıklamak için inzal
olunan Kur'ân,iman etmeyenleri İçinde bulundurdukları korkunç felaketten ve
uğrayacakları çok kötü akibetten uyarmak için ilâhî bir bildiridir... Şirk ve
küfür içinde olanları uyarmak, onları batıldan kurtarıp hakka ulaştırmak, yani
karanlıklardan nura çıkarmak için bir rehber olan Kur'ân, insanların tabi
olacakları nizâmın yalnız ve yalnız îslâm olduğunu duyurmak için gönderildi...
İslâm'dan başka bir
din ve tüm hayatı kapsayıcı, her problemi en güzel çözücü başka bir nizâm
yoktur!.. Çünkü yegâne Rabbimiz Allah'ın katından beyan edilmiştir İslâm!..
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Hiç şübhesiz
Allah katında din, İslâm'dır.[50]
Din, mutlak mânâda
hayat tarzı anlamına geldiği gibi, yol, Allah'a itaat, üstün olduğu kabul
edilen herhangi bir varlığa boyun eğme ve onun yetki ve hükümlerini benimseme
anlamında da kullanılır... Ayrıca din, üstünlük, üstün gelme, itaat, kulluk,
ibadet, millet, şeriat, mezheb, adret, taklid, ceza, mükâfat, muhakeme, hesap,
kaza ve siyaset anlamlarına gelir...
Din, ona iman edip
gereğini yerine getiren insanları dünyada ve ahirette kurtuluşa erdiren, Allah
tarafından vahy yolu ile indirilen itikadî ve amelî hayat nizâmıdır... Katıksız
Tevhid akidesi ve ibadet, ahlâk, muamelattan oluşan salih amel, İslâm dinin
gayesini oluşturur...
Rabbimiz Allah
tarafından muvahhid mü'min kullarına bahşedilen kâmil bir nimet olan hayat
nizâmı îslâm dini, yönetimiyle, ekonomisiyle, hukukuyla, sosyal meseleleriyle
hayata hakim olduğu vakit ancak vad'edilen huzur ortamı oluşur... İslâm'ın en
önemli yanı olan hakimiyet yönünü bir tarafa bırakma veya rafa kaldırmak
suretiyle gündeme getirmek, bölünmez, parçalanmaz dini parçalamanın tâ kendisidir...
Dini, yani İslâm'ı kendi paylarını parçalayanlar, parça parça olurlar...
Bütünler parçalanınca güçten, kuvvetten düşerler... Güç-kuvvet, birlikberaberlik
kalmayınca, huzur ve kurtuluş da olmaz...
Rabbimiz Allah, mü'min
kullarını şöyle uyarıyor:
"Allah'ın ipine
hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki
nimeti hatırlayın[51]
"Allah'a ve
Rasulüne itaat edin ye çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsmız,
gücünüz gider. Sabredin. Şübhesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. [52]
Kendisinde hiç bir
noksanlık olmayan ve hayatın her-problemini çözen İslâm nimeti, tamamlandığı
bütünlük içinde kabul edilip hayata uygulanmalıdır... Bütünlüğüne zerre kadar
zarar vermeden hayata hakim kılınirsa, va'dedilen kurtuluş gerçekleşir...
Meydanlara Tağutlar
hakim olmuş ve İslâm, şuursuz vicdanlara hapsedilmiş bir ortamda elbette huzur
olamaz!..
Emniyet tağutlara,
korku müslümanlara aid olduğu bir mekânda anarşi olmaz da, ne olur? Bölünmez
bir bütün olan İslâm Dini'nin parçalandığı, iktidardan uzaklaştırıldığı ve]
tekrar hayata hakim olmasın diye gece-gündüz nöbet tutulduğu bir bölgede,
mü'min müslümanlar mahkum, tağut hakim iken, hangi mutluluktan
bahsedilebilinir?
Müslüman muvahiddler,
hep beraber bir yürek, bir bilek olup Allah'ın dinine sarıldıkları zaman ve
kâmil İslâm ni-metlerine hakkıyla sahib çıktıkları zaman, çağın tağutlanna
karşı savaşını verebilirler... İşte o zaman şu ayet-i kerimedeki hakikat
gündeme girer:
Bugün küfre sapanlar,
sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umud kesmişlerdir. Artık onlardan
korkmayın, Ben'den korkun. Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki
nimetimi tamamladım ve size dîn olarak İslâm'ı seçip beğendim.[53]
Muvahhid mü'minler,
hangi ortamda olursa olsunlar, hangi çağda bulunursa bulunsunlar, tabi
olacakları hayat nizâmı İslâm'dır... Yegâne Rabbleri Allah, örnek ve önderleri
Rasulullah (s.a.s.) ve hayat rehberleri Kur'ân-ı Kerim'dirî.. Bu düsturlara
iman edip itaat eden mü'minler, bir vücudun sapasağlam organları gibi
birliklerini oluşturmak ve beraber hareket etmelidirler...
Muttaki ve muvahhid
müslümanlar, dünyanın hangi bölgesinde oiursa olsunlar, hangi ırktan, hangi
renkten, hangi dilin mensubu olursa olsunlar, bu sapasağlam vücudun birer organlarıdırlar.[54] ve birbirinin
kardeşleridirler. [55]İman ve salih amel üzere
bir araya geien ve bir olan muvahhid mü'minler, İslâm'ı hayat dışına iten
beşerî, tağutî ideolojilere karşı net tavırlarını sergilerler... İslâm'ın hakimiyetine
karşı savaş açıp müntesibleri olan müslümanları bir bir şeytanî tuzaklara
mağlup edip esir hâline getiren tağutî i-deoloji ve şeytanî düzen taraftarları,
İslâm'ın yerine bir dinmiş gibi kendi felsefelerini sunmuş, zor ile kabul
ettirmeyi başarmışlardır... fdeolojileriyle, yani inanç ilkeleriyle ve
pratikleriyle, yani amelî yönüyle felsefelerini İslâm'ın yerine ikâme eden bu
işgalci tağut gayr-ı müslimlere karşı muvahhid mü'minler, en azından birinci
merhalede şu net tavrı ortaya koymalı d ir lar:
"De ki: Ey
kâfirler,
Ben, sizin
taptıklarınıza tapmam.
Benim taptığıma da,
siz tapacak değilsiniz.
Ben de, sizin
taptıklarınıza tapacak değilim.
Siz de, benim
taptığıma tapacak değilsiniz.
Sizin dininiz size,
benim dinim bana. [56]
Hangi oltamda olursa
olsun, ister Daru'l İslâm'da olsun, isterse Daru'l-Harb'-te olsun, muvahhid
mü'minler, tek cemaat, tek millet ve tek ümmettirler... Hayat nizâmı olan İslâm
üzere birleşmiş, şirkten, küfürden, tağutun tüm kurum ve kuruluşlarından
arınmışlardır... Muvahhid mü'minler, gecenin gündüze girmediği, su ile ateşin
bir arada bulunmadığı gibi, küfür ve şirk iie bir arada bulunamaz, kısmen de
olsa meyil gösteremezler... Onların hâl ve hareketleri, Allah'ın emri ve
Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği şekilde gerçekleşir... İslâm'dan her hangi
bir delilleri olmadan bir meseleyi gündeme getirmezler... Rabbleri Allah'ın
öğrettiklerine tabi olan mü'min müslümanlar, İslâm toprakları işgal edip egemenliklerini
zor ile sürdüren tağutların öğretilerine uymazlar...
Şu ayet-i kerimede
beyan edilen hâl gibi:
"Böylece (Yûsuf)
kardeşinin kabından önce onların kablarını (yoklamaya) başladı, sonra da onu
(su kabını) kardeşinin kabından çıkardı. İşte Biz, Yûsuf için böyle bir plan
düzenlemiştik. (Yoksa) hükümdarın dininde (yürürlükteki kanunlara göre)
kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi başka. Biz,
dilediğimizi derecelerle yükseltiriz ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi
bir bilen var.[57]
Hz. Yûsuf (a.s.),
kendisine Rabbi Allah'ın öğrettiği ve emrettiği şekilde hareket ediyor...
İçinde bulunduğu gayr-i İslâmî toplumun yürürlükteki gayr-ı İslâmî kanunlarına
göre etmiyor, edemiyor... Çünkü Rabbimiz Allah, insanın hayatına hakim olan
kanunların yalnızca kendisinin kanunları olduğunu beyan buyuruyor: Hakimiyet,
Kayıtsız ve Şartsız ALLAH'ındıri
"Hüküm, yalnızca
Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru
olan din, işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler. [58]
Dosdoğru olan dinin
gereği: Allah'dan başkasının emrine, hükümlerine tabi olmamak, yani yalnızca
Allah'ın kulu olmak ve emir kulu olmamaktır... Çünkü hüküm koymaya, kanun
yapmaya Ailah'dan başka hiç kimsenin hakkı yoktur... İnsanları yaratan Allah,
yarattığı insan kulları için de onların fıtratlarına uygun kanunlar
koymuştur... Çünkü yaratma ve emretme yalnızca Allah'a aiddir...[59]
Bir emri olan ruhtan[60] ve
topraktan bir vücud olarak yarattığı insan kulları için şahısları ile ilgili
tabi kanunları yaratıp harekete geçiren Rabbimiz Allah, kulların toplumsal
yapılan için de tabiî kanunlar va'zetmiş ve bunların toplum içinde kulları
tarafından uygulanmasına emretmiştir... Çünkü yaratma ve emretme yalnızca O'na
aiddir... Yarattığı kullarını, en iyi şekilde yalnızca Allah tanır... Nasıl
davranırlarsa mutlu ve mes'ud olurlar bildiğinden dolayı, insan kullarına
emirlerini o doğrultuda veren Rabbimiz Allah, emrine karşı gelen ve emrini
dinlemeyip emredilen konuda kendisince bir hüküm belirleyip onunla amel
edenleri şeytan ile beraber cehenneme dolduracağını beyan buyuruyor...
Âlemlerin Rabbi
Allah'a karşı isyan eden ve tağutlaşan şeytan, Allah'ın yegâne yaratıcı
olduğunu inkâr eden birisi değildir... Şeytan, hem Allah'ın ilâh olduğuna, hem
de ahiret gününün varlığına iman eden birisidir... Bütün bu inanmak ve bilgi
sahibi olmasına rağmen kendisini şeytani aştıran şey, Allah'ın "Âdem'e
secde edin" emrine itaatsizlikle beraber, kendince bir hüküm beyan edip, Allah'ın
hükmüne tabi olmamakla beraber, kendi hükmüne tabi olmasıdır... Allah'ın
hükmüyle hükmetmeyip hevasından kaynaklanan kendi hükmüne tabi olması, onu
kâfirleştirmiştir... Allah'ın hayırlı kıldığını hayırlı görmeyip, kendisinin
hevasından hayırlı olarak iddia ettiğini kabul edip ileri sürmesi, Allah'ın
hükmüne karşı hüküm ortaya koyması, kendisini şeytanlaştınmştir.[61] Onun
Allah'a ve ahiret gününe inanması, yaptığı bu suçtan dolayı lanetlenmesini
engellememiştir... Çünkü o, bu' inancıyla beraber, Allah'ın hükmüyle hükmetmem
iş, heva-u hevesinden ve kendi felsefesinden olan kendi hükmüne tabi
olmuştur...
Rabbimiz Allah'ın
erirlerinden bir tanesine karşı red tavn sergileyenin hâli böyle olursa, ya
Allah'ın emirlerinden oluşan Kur'ân-ı Kerim'i devre dışı bırakıp hükmünü yasaklayan,
hayatî meselelerin tümünde heva-u heveslerinden kaynaklanan kanunlarla hükmeden
egemen tağutların hâli nice olur?
Rabbimiz Allah, İblis'in
şeytanlaşmasım şöyle beyan eder:
"Andolsun. Biz,
sizi yarattık,sonra size suret (biçimşekil) verdik, sonra meleklere: 'Âdem'e
secde edin' dedik. Onlar da -İblis'in dışında- secde ettiler. O (İblis), secde
e-denlerden olmadı.
(Allah) dedi ki: 'Sana
emrettiğimde, seni secde etmekten engelleyen ne idi?' (İblis) dedi ki: ;Ben,
O'ndan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, O'nu ise çamurdan yarattın.'
(Allah): 'Öyleyse
oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen,
küçük düşenlerdensin.'
O da: '(İnsanların)
dirilecek zamana güne kadar beni gözle(yip ertele)1 dedi.
(Allah): 'Sen, gözlenip
ertelenenlerdensin' dedi.
Dedi ki: 'Madem öyle,
beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin
dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.
Sonra da muhakkak
onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından kendilerine
sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulamayacaksın.'
(Allah) dedi ki:
'Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim
seni izlerse, cehennemi sizlerle (tümünüzle) dolduracağım.[62]
Hakimiyet, kayıtsız ve
şartsız Allah'ındır!
Bunu kabul etmeyenler
ve kendilerini hüküm koyucu e-gemen güç olarak iktidar makamında görmeye
çalışanlar, selefleri olan İblis'in durumundan ibret ve ders alıyorlar mı
acaba?
Fir'avn da, selefi ve
üstadı şeytanın yolunu izlemiş, tağutî düzenini yıkıp yerine Allah'ın nizâmını
olan İslâm'ı hakim kılmak isteyen Hz. Musa (a.s.) ve iman eden müslü-manlara
karşı korkunç bir savaş başlatmıştı... Tevhid ordusunun baş komutanı, Allah'ın
seçkin kullarından ve Allah'ın peygamberi Hz. Musa (a.s.)'ı öldürmek için parlamentosundan
karar çıkmasını bile teklifte bulunmuştu... Çünkü eğer Hz. Musa (a.s.) sağ
kahrsa, onun ve onunla beraber iktidarda bulunanların düzeni yıkılacak, büyük
bir inkilâb ile toplumsal değerler değişecekti. [63]
Hüküm konusunda
Allah'a şirk koşanlar veya kendi hükmünü, Allah'ın hükmüne tercih edenler, yani
müşrik ve kâfirler, kendilerinin ya da atalarının ortaya koyduğu ideolojik
düzenleri kendilerine din etmişlerdi... Dün böyle olduğu gibi bugün de
böyledir! Beşerî ideoloji sahibi olup sapıtanîa-nn yanı sıra, hak dine mensub
olduktan sonra dinlerini nevalarına uygun bir şekilde değiştirenler de
sapıklara karışmışlardır... Allah'ın kendilerine haram kıldığını, yani
yapmalarını yasakladığını, kendilerine helâl kılan, yani yapmalarını emreden
veya serbest bırakanlara itaat etmeleri, bundan dolayı onları Allah'dan başka
rab edinmeleri, ken-j dilerini müşrik yapmıştı...
Bu konuda Rabbimiz
Allah, şöyle buyurur:
"Yine bunu, gibi
onların ortaklan, müşriklerden çoğunaj çocukiarını öldürmeyi süslü gösterdiler.
Hem onları helake düşürmek, hem de kendi aleyhlerinde dinlerini karmaşık-kılmak
için. Allah dikseydi, bunu yapmazlardı. Sen, onları ve düzmekte oldukları
iftiraları bırak.[64]
Rabbimiz Allah, kendi
katından insan kullarına doğruyu! anlatan ve nurlu yolu gösterip onları
sapıklıklardan kurtaran, Kur'ân-ı Kerim'i gönderdi ki, İnsanların içine düştüğü
şirk-j ten, küfürden ve sapkınlıklardan dolayı uyarsın... insanlar, bu uyarıya
kulak versin ve itaat etmek suretiyle kurtuluşa ersinler... Hak Din'e mensub
olduklarını söyleyip de dinlerine, şirk ve hurafe katanlar da kendilerine gelip
yaptıkları bu büyük zulümden vazgeçerek doğruyu yanlıştan ayırsınlar ve temizi
pisten arındırsınlar... Böylece hak ortaya çıksın ve batıl zail olsun gitsin...
Şu bir gerçek ki, batıl, eninde sonunda zail olmaya mahkumdur. [65]
Mü'minler için şifâ ve rahmet^ olan Kur'ân-ı Kerim'e tabi olundukça batıl,
kendiliğinden yok olur. [66]Kur'ân'da beyan edilen hak
uygulanır ve hayata hakim kıhmrsa, batıla yaşama hakkı kalmaz!..
Rabbimiz, Allah, İslâm
Dini'nin temel kaynağı ve muvahhid mü'minlerin hayat yasası Kur'ân-ı Kerim
için1 şunları beyan buyurur:
(Bu) Kitabın
indirilmesi, üstün ve güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi bulunan Allah
katmdandır. Hiç şübhesiz, Biz, sana bu kitabı hak ile indirdik. Öyleyse sen de
dini, yalnızca O'na hâlis kılarak Allah'a ibadet et.
Haberin olsun, hâlis
(katıksız) olan din, yalnızca Allah'ındır. Ondan başka veliler edinenler(şöyle
derler): 'Biz bunlara, bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet
e-diyoruz. 'Hiç şübhesiz Allah, aralarında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm
verecektir. Gerçekten Allah, yalancı kâfir olan kimseyi hidayete eriştirmez.[67]
Hak ile indirilen
Kur'ân'a iman ve itaat eden muvahhid mü'minler,dini yalnızca Allah'a has
kılanlardır... Hayatlarına yalnız ve yalnız Allah hakimdir, yani her ne
yapıyor ve yapacaklar ise, Allah'ın emrettiği ve Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)
den gördükleri, ve O'ndan öğrendikleri şekilde yaparlar... Dini Allah'a has
kılmak, hayatta Allah'tan başkasının emirlerine itaat etmemek demektir...
Yalnız ve yalnız Allah'ın kulu olmaktır dini Allah'a has kılmak!.. Yalnız Allah'a
kul olan mü'min müslümanlar, Allah'tan başka mercilere, yani Allah'ın
kanunlarını geçersiz kılıp kendi yaptıkları kanunlara itaat edilmesini isteyen
tağutlara kısmen de olsa itaat edemezler!.. Şeytanın taraftarları olan
tağutlar, şeytanın emirlerine itaat etmekle Allah'a isyan etmiş ve şeytana kul
olmayı, Allah'a kul olmaya tercih etmişlerdir.
Şeytana ve şeytanîlere
kulluk yapanlar, yani Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyen ve beşerî ideolojilere
tabi olanlar, iktidar koltuğunu işgal etmiş ve yine işgal ettikleri İslâm
topraklarında müslümanları müstaz'aflaştırarak en korkunç zulme tabi
tutmuşlardır... Ne pahasına olursa olsun, bu tağutlara itaat edilmemeli,
onların gideriimesi, ve ortadan kaldırılması için cihada kuşanmalıdır muvahhid
mü'min müslümanlar... Bu mukaddes vazife, Allah'ın mü'min kullarına mutlak bir
emridir... İslâm topraklarını işgal eden, Islâmı devre dışı bırakan ve kendi
kanunlarıyla hükmeden tağutlara karşı cihad edip, yeryüzünü o fitnecilerden
temizlemek, mü'min müslürnanlara farz kılınmıştır. [68]
Rabbimiz Allah, yalnız
kendisine kulluk edilmesini emreder... O'na kulluk yaparken, bir başkasına
kısmen de olsa kulluk yapmaya asla rıza göstermeyen Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Ey ÂdemoğuHarı,
Ben, size and vermedim mi ki, şeytana kulluk etmeyin, çünkü o, sizin için
apaçık bir düşmandır.
Bana kulluk edin,
doğru olan yol budur.
Andolsun o, sizden
birçok insan kuşağını saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor muydunuz? [69]
Birbirine tamamen zıd
olan iki şeyden biri mutlaka yapılmalıdır... İkisi birden yapılamaz...
İkisinden biraz alınarak karıştırmak batıldır... Temize pisin karışması, temizi
kirletir, hiç bir zaman pisi, temiz yapamaz... Ya hakka tabi olunur, ya
batıla... Hak ve batıl karışacak olursa, batıl gündeme girer... Rabbimiz
Allah, hakkın batıldan tamamen ayrılmasını [70] ve
hakkı batıla kanştırmamayı emreder. [71]
Rabbimiz Allah (c.c.)
şunu sorar:
"Peki onlar,
Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne
varsa istese de, istemese de O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülmektedirler.
De ki: 'Biz Allah'a,
bize indirilenejbrahim, İsmail, İshak. Yakub ve torunlarına indirilene, Musa'ya
İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiç biri
arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz, O'na teslim olmuşlarız.[72]
Allah'ın dininden
başka bir din yoktur. Ancak din gibi görünmek, dinin yerine geçip insanlara
hakim olmak ve hayatı kuşatmak isteyen batıl beşerî ideolojiler vardır...
Tarih boyu her zaman ve her mekân da bu batıl ve zulme dayalı isteklerini
gündeme sokmuşlar, ama her hâl-u kârda zelil ve rezil olmuşlardır... Çünkü
iddia ettiklerini gerçekleştirememiş ve gerçekleştiremeyeceklerdir de!..
Hayatı kuşatıcı ve insanın her problemine en tabiî çözümü ortaya koyan Allah'ın
dini İslâm'dır. Batii ideolojiler ve taraftarları, "biz de bunu
yaparız" deyip ortaya çıkmışlar ve bir-iki meseleye hokkabazlıklarla çözüm
getirince, hayatî tüm meseleleri hâl edecek bir makamda görülmeye
başlanmışlar... Çok az zaman sonra ne mal oldukları anlaşılmış ve içlerinin
kof olduğu ortaya çıkmıştır... Küfür ve şirk ideolojilerin ve düzenlerin,
yani teorik ve pratik yönleriyle hangisi olursa olsun başı rezalet, sonu
felakettir... İlk ortaya atılan batıl ideolojilerin her hangi birisi, aklî
deliller ve mantıkî hokkabazlıklarla toz pembe gösterilir. Öyle görmek isteyenler de,
öyle görürler... Teoriden pratiğe aktarılınca, gerek isteyerek, gerekse zor ile
bir yönetim şekline dönüşünce, yani hayata hakim olunca ne korkunç bir zulüm
düzeni olduğu, aklı dumura uğramamış oianlar tarafından görülür...
Din, yani insan
fıtratına uygun, insanı dünya ve ahirette nıes'ud edecek olan yalnız ve yalnız
İslâm'dır... Tertemiz kaynak suyu, tertemiz yayla havası, hormondan ve her
türlü katkı maddesinden arındırılmış tabiî mayalı tandır, ya da odunla pişmiş
fırın ekmeği, insan fıtratına ne kadar uyuyor ve faydalıysa, İslâm dini onlarla
kıyaslanamayacak kadar insan fıtratıyla uyumlu ve faydalıdır... Çünkü fıtrîdir
İslâm Dini... Bir insan vücudunda beyin ve kalb, o vücud için ne kadar fıtri
ise, İslâm onlardan daha fıtrîdir... İnsan, gerek ferdî, gerekse toplumsal
meselelerinde beyine, kalbe, göze, ağza, kulağa, ayağa, ele, akla, fikre, zihne,
zekaya ve idrake ne kadar ihtiyacı varsa, onlardan daha fazla islâm'a ihtiyacı
vardır... İslâm olmadan, bu organların ve soyut nesnelerin sıhhatinden söz
edilemez... İslâm olmayınca insan, gerek ferd olsun» gerek toplum olsun
hastalıklıdır... Stres içinde, zarar ve ziyan içindedir.[73]
İslâm'sız bir toplum, ateş çukurunun kanarında ve intihar etmek üzeredir...
Beden için ruh ne ise, hayat için İslâm odur!..
İslâm'ı hayat nizâmı
olarak kabul etmeyen ve beşeri batıl ideolojilerin herhangi birisini yönetim
düzeni olarak benimseyip koruma altına alanlar, ya da İslâm'ı kabul ettikten
sonra terk edip batıl düzenlerden herhangi birisine sarılanlar, diğer bilgisiz
bırakılan insanları kandırmak için kendilerini ne kadar İslâm'a mensub
kılarlarsa kılsınlar Allah, onları kabul etmeyeceğini beyan buyuruyor...
Allah'ın kabul buyurmadı ki arını,
mü'min müslümanlar da kabul
etmez, reddederler... Çünkü mü'min müslümanlar, Allah'ın emrine tabi
olanlardır... Allah'ın kabul buyurduğunu kabul eder, reddettiklerini reddederler...
Bu red ve kabulü kendilerine emreden Allah'ın emrine yerine getirirken, önder
ve örnek Rasulullah (s.a.s.)'ın Sünnetine uygun hareket ederler... Allah ve
Rasulü (s.a.s.) bir şeye .nasıl hükmetmişler ise, müslü-man kadın ve erkek onu,
o şekilde kabul edip uygulaması, onların imanlarının gereğidir... Mü'min
müslümanların, Allah ve Rasuîullah (s.a.s.)'ın hükmüne karşı itiraz yetkileri yoktur...
Kalblerini ihata eden katıksız imanları, bu itirazı engelleyicidir...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
"Allah ve Rasulü,
bir işe hükmettiği zaman, mü'min o-lan bir erkek ve mü'min olan bir kadın için
o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Ra-sulü'ne
isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla saptırmıştır.[74]
Rabbimiz Allah (c.c),
İslâm nizâmından başka gerek teoride, gerekse pratikte bir beşerî ideoloji ve
düzeni kabul edip uygulayanları asla kabul etmediğini beyan etmiştir...
Bu konuda Rabbimiz,
şöyle buyurur:
"Kim İslâm'dan
başka bir din ararsa (veya benimserse), asla ondan kabul edilmez. O, ahirette
de kayba uğrayanlardandır.
Kendilerine apaçık
belgeler geldiği ve Peygamberin hak olduğuna şahid oldukları hâlde,
imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah, nasıl hidayete erdirir? Allah,
zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez.
İşte bunların cezası,
Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerinde olmasıdır.
İçinde temelli
kalıcıdırlar. Onların azabı hafifletilmez ve onlar gözetilmez.
Ancak bundan sonra
tevbe edenİer, salih olarak davrananlar başka. Çünkü Allah, gerçekten
bağışlayandır, esirgeyendir.
Doğrusu imanlarından
sonra küfredenler, sonra küfürlerini artıranlar, bunların tevbeleri kesinlikle
kabul edilmez, işte bunlar, sapıkların tâ kendileridir.
Şübhesiz, küfredip
kâfir olarak ölenler, bunların hiç birisinden, yeryüzü dolusu altın olsabunu,
fidye olarak verse de kesin olarak kabul edilmez... Onlar için acıklı bir azab
vardır ve onların yardımcıları yoktur.[75]
"Allah, zulmeden
bir kavmi hidayete erdirmez." Çünkü bu zulüm, Allah'a şirk koşmaktır...
Allah, şirk koşanları asla affetmeyeceğini apaçık beyan buyurmuştur. [76]
Abdullah (İbn Mes'ud
r.a.) şöyle anlatır:
"İman edip de
imanına zulüm karıştırmayanlar, işte e-min olmak ancak onların hakkıdır. Doğru
yola giden de onlardır. [77] Ayeti indiği zaman bu, müslümana ağır geldi
de:
Ya Rasulullah, bizim
hangimiz nefsine zulmetmez ki?, dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
"Bu ayetteki
zulüm, sizin anladığınız gibi değildir. O zulüm, ancak şirktir."
Lokman'in oğluna Öğüt
verirken:
"Ey oğlum,
Allah'a şirk koşma. Hiç şübhe yok şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.[78]
buyurdu. [79]
Şirk ve küfür
işleyerek İslâm'dan irtidad edenler, tevbe eder. küfür ve şirkten vazgeçer,
tekrar iman ederek saîih a-mel işlerse ve bu güzel hâlini muhafaza ederse,
Allah, kendisini affedeceğini beyan buyuruyor... Bu ayetlerin "Esbab-ı
Nuzûlü" hakkında şu olay nakledilir:
İbn Abbas (r.a.)
anlatıyor:
Ensar'dan bir adam.
müslüman olduktan sonra dinini terk edip nıürted oldu, müşriklerin arasına
girdi. Sonra pişman oldu, kavmine haber göndererek:
Benim için Rasulullah'a
sorun (tekrar İslâm'a gireceğim), tevbem kabul olur mu?, dedi.
Akrabaları
Rasulullah'a gelerek:
Filan kimse,
İslâm'ı terk ettiğine
pişman oidu, tövbesinin kabul
edilip edilmeyeceğini sana sormamızı istedi, dediler.
Bu sırada şu ayetler nazil
oldu:
"Kendilerine
apaçık belgeler geldiği ve Peygamberin hak-olduğuna şahid oldukları hâlde,
imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah, nasıl hidayete erdirir? Allah,
zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez.
İşte bunların cezası,
Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerine olmasıdır.
İçinde temelli
kalıcıdırlar. Onların azabı hafifletilmez ve onlar gözetilmezler.
Ancak bundan sonra
tevbe edenler, salih olarak davrananlar başka. Çünkü Allah, gerçekten
bağışlayandır, esirge-yendir.[80]
Bunun üzerine
(Rasulullah, s.a.s.), kendisine tevbesinin kabul edildiğine dair haber gönderdi.
O da. müslüman oldu.[81]
İman ederek İslâm
dairesine girdikten sonra, ya Allah'a şirk koşmak veyahud zaruriyyat-ı
diniyeden herhangi bir şeyi inkâr etmek suretiyle tekrar küfre dönenlerin
cezası, hem dünyada, hem de ahirette çok büyüktür... Mürted olduktan sonra,
tekrar tevbe ederek İslâm'a dönmeyenlere, Allah îânet ediyor, melekler lanet
ediyor ve bütün insanlar lanet ediyor... Ayrıca şiddetli bir azabın içinde temelli
kalmak da, mürtede verilen cezalardandır... Mürted olan kişi, en hayırlısına kavuştuktan
sonra vefasızlık yaparak hayırlıyı terk edip yeniden en hayırsız ve şer olana
dönendir...
Yegâne Rabbimiz,
İslâm'dan razı olmuş ve İslâm'dan başka hiç bir nizâmı kabul etmemektedir...
Aslında yalnızca İslâm nizâmdır, hayat nizâmıdır... İslâm'ı terkedenlerin ortaya
koydukları şirkten ve küfürden kaynaklanan ideolojileri ve onun pratiği, nizâm
olma vasfına sahib değildir... Nizâm, her şeyi yerli yerinde ve her meselesi
hâl olmuş, kendi içinde ve dışında çözülmedik veya çözememiş problemi olmayan
bir kavramdır... Bu da, ancak ve ancak İslâm'dır... İslâm'ın dışındaki beşerî
ve tağutî rejimlerin tümü karmaşa üzerine kurulmuşlardır... İnsanın heva-u
heveslerinden kaynaklanan tağutî rejimlerin hepsi, noksanlıklar, çıkmazlar ve
çözümsüz problemlerin içinde bocalayıp durmaktadırlar...
Ebu Hüreyre (r.a.)
bize şu hadisi rivayet etmektedir:
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu:
Kıyamet günü ameller
gelir.
Namaz gelir ve:
Ey Rabbim, ben
namazım, der.
Allah Teâlâ:
Sen hayır üzeresin,
buyurur.
Sadaka gelir ve:
Ey Rabbim, ben
sadakayım, der.
Allah Teâlâ, o na:
Sen hayır üzeresin,
buyurur.
Sonra oruç gelir ve:
Ey Rabbim, ben orucum,
der.
Allah Teâlâ da, O' na:
Sen hayır üzeresin,
buyurur.
Böylece bütün ameller
gelir ve Allah Teâlâ hepsine de:
Sen hayır üzeresin,
buyurur.
Son olarak İslâm gelir
ve:
Ey Rabbim, Sen
selâm'sın, ben de İslâm'ım, der.
Allah Teâlâ, Ona:
Sen hayır üzeresin.
Bugün seninle olacağım ve seninie vereceğim, buyurur.
Allah Teâlâ,
Kitabında:
"Kim, İslâm'dan
başka bir din ararsa (veya benimserse), asla ondan kabul edilmez. O, ahirette
de kayba uğrayanlardandır.[82]
buyurur.[83]
Mücahid'den rivayet
olunmuştur... Mücahid der ki:
El-Haris b. Süveyd,
RasuluUah (s.a.s.)'in huzuruna gelerek müslüman olmuştu... Ancak daha sonra
dini terkedip kabilesine dönmüştü... Bunun üzerine yüce Allah, yukarıda
zikredilen ayeti kerimeyi inzal buyurdu...
Kabilesinden biri bu
ayetleri ona okuyunca, El-Haris, ona:
Allah'a yemin ederim
ki, senin doğru olduğunu, Ra-sulullah'ın senden doğru olduğunu, Allah
(c.c.)'nin en doğru olduğunu biliyorum.
Vallahi, biliyorum ki,
sen doğrusun, Allah'ın Rasulü senden daha doğrudur. Allah ise bu ölçünün en
doğrusudur, dedi.
Ve yine İslâm'a döndü.
Amma bu kez iyi bir müslüman oldu. [84]
Yegâne hayat nizâmı
olan İslâm Dini, Âlemlerin Rabbi Allah tarafından en yüce bir nimet olarak
tamamlanmıştır. Allah düşmanları, o günden bu güne hep İslâm'ı yok etmek için
yar güçleriyle savaşmışlardır... Ağızlarıyla[85] ve
kılıçlarıyla İslâm'ı ortadan kaldırmaya uğraşmışlar, fakat Allah'ın
korumasında olduğundan dolayı [86]İslâm'a
herhangi bir zararı olmamış ve olamaz da!.. [87]
İslâm Dini, Allah
tarafından koruma altına alındığı gibi, dini korumak için muvahhid mü'minlere
emir verilmiştir... Bu uğurda malları ve canlarıyla cihad etmeleri mü'minlerin
baş vazifelerindendir. [88]
Rabbimiz Allah, iman
ettikten sonra imanı, çok iyi muhafaza etmeyi emreder. [89]
İman'.a şirk, küfür, bid'at ve hurafe karıştırılmamalı, katıksız iman, her
türlü yabancı maddelerden arındırılmalıdır... İman, çok titiz bir şekilde
korunmalı, imandan sonra küfre dönüş, ateşe atılmaktan daha zor gelmeli, [90]
bundan dolayı iman üzre ayak diremeli ve çok sabırlı olunmalıdır...
Rabbimiz, şöyle
buyurur:
"Gerçek şu, iman
edip sonra küfre sapanlar, sonra yine iman edip küfre sapanlar, sonra küfürleri
artanlar, Allah, onları bağışlayacak değildir, onları doğru yola da iletecek
değildir.[91]
Bu korkunç felakete
düşmemek için muvahhid mü'min kullarını şöyle uyarıyor Rabbimiz AHah:
"Ey iman edenler,
eğer kendilerine kitab verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız,
sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler. [92]
Eğer mü'min
müslümanlar, yahudi ve hıristiyanlardan herhangi bir guruba tabi olursa, yani
onların ideolojilerini, felsefelerini ve hayat düzenlerini benimseyecek olursa,
bu hâl ve hareketleri, kendilerini mürted eder... îmanlarından sonra tekrar
küfre döndürür... Çünkü ehl-i küfrün, inanç ve inançlarından kaynaklanan hayat
anlayışlarına uymak, onlardan olmak, yani onlar gibi kâfir olmak ile
sonuçlanır... Müşrik ve kâfirlere akidelerinde İtaat etmek, şirk ve küfiirdür...
Rabbimiz Allah
buyurur:
Gerçekten şeytanlar,
sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli çağrıda (fisıldaşma ve
telkinlerde) bulunurlar. Onlara itaat ederseniz, şübhesiz siz de müşriklerden
olursunuz. [93]
îbn Ömer (r.a.)'m rivayeti
eriyle önderimiz Rasuluü (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Kim bir millete
(kavme) benzemeye özenirse, o da onlardandır. [94]
İmanın, yani Tevhid
akidesinin en korkunç düşmanı, gayr-i müslimîerin akidelerine ve yaşantılarına
meyletmek, onlar gibi inanıp yaşamaktır... Bu irtidad durumunun tamamen veya
kısmen olmasının arasında bir fark yoktur... Akideyi ve ameli tamamıyla değiştirmek
iie kısmen değiştirmenin arasında bir fark yoktur... Elfaz-ı küfür ile ahval-ı
küfrün tamamıyla oluşması ile kısmen oluşması, sonuçta irtidadı gündeme
getirdiği için sonuç itibariyle biribirilerinin aynısıdır... İslâm akidesinden
herhangi bir şeyi inkâr etmek, bütününü inkâr etmek demektir...
İşgal altındaki İslâm
topraklarındaki egemen ideolojiler ve düzenlerin tümü, gayr-i müslim müşrik ve
kâfirlere aid olan batıl felsefelerinin sonunda ortaya atılan felsefe ve düzenlerdir...
Bu tağutî düzenler ya Yahudîlerin, ya da Hıristiyanların gündeme soktuklarıdır...
Komünizm, sosyalizm, kapitalizm, faşizm, nasyonalizm... vs. vs. gibi beşeri ve
tağutî düzenlerin hepsi, teorisi ve pratiğiyle Yahudi ve Hıristiyanların
malıdır... Demokrasi ve Lâiklik gibi gayr-i İslâmî yönetim şekillerini ortaya
atan, geliştiren ve işgal ettikleri İslâm topraklarında iktidar koltuğuna
oturtanlar da, yine Yahudî ve Hıristiyanlardir... Büyük şeytan Amerika ve onun
zulmünde ortakları olan diğer müstekbir ülkeler, İslâm topraklarını ve orada
esaret altında yaşayan müstaz'af müslü-manları, bu gayr-i İslâmî, tağutî
rejimlerle sömürüyor ve sömürmeye devam ediyor...
Bu Allah
düşmanlarının, muvahhid mü'minlere karşı olan düşmanlıklarını şöyle beyan
buyurur Rabbtmiz Allah:
Eğer güç yetirirlerse,
sizi dininizden, geri çevirin-
ceye kadar sizinle
savaşmayı sürdürürler. Sizden kim dininden geri dönerse ve kâfir olarak
ölürse, artık onların bütün yapıp etmeleri (amelleri) dünyada da, ahirette de
boşa çıkmıştır. Ve onlar, ateşin halkıdır, onda sürekli kalacaklarchr.[95]
Müstekbir tağutlann
tek gayesi, mü'min müslümanları dinlerinden, yani yegâne hayat nizâmı olan
İslâm'dan tamamen veya kısmen vazgeçirmektir... İslâm'dan vazgeç irdikten
sonra onları yönetmek
ve yönlendirmek çok
kolaydır müstekbir işgalci tağutlar için... mü'min müslümanlar, İslâm'a
sarıldıkça, onlarca baş etmek hayli zor olur... Çünkü müslümanlar, ya şehadet,
ya zafer diye iki güzel şeyden birine talib olunca ve Allah yolunda müstekbir
tağutlarla cihad edince, onları yenmenin kolay olmadığını gördüler gayr-i
müslimler... Müslümanların bu yenilmez gücünün İslâm'dan kaynaklandığını tesbit
eden, egemen tağutlar, eğitim ve öğretim yoluyla onları İslâm'dan koparmaya ve
hayat kaynaklarını kurutmaya başladılar... Kurdukları şeytanî tuzaklarla
müslümanlan yavaş yavaş İslâm'dan kopardılar...
Bu şeytanî tuzaklar,
öyle hassas ve öyle sinsi uygulandı ki, İslâm ile ilişkisi kesildiği hâlde
milyonlarca insan "ben müslümanım" diye haykırıyorlardı... Halbuki
onlar gerekse akidede, gerekse amelde gayr-i müslimlere tabi olmuş ve
kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra yine topukları üzere gerisin
geriye dönmüşlerdi...
Rabbimiz Allah, bu
korkunç irtidad felaketini şöyle beyan buyurur:
"Şübhesiz,
kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) irtidad
eden(dönen)Ieri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.
İşte böyle, çünkü
gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: 'Size
bazı işlerde itaat edeceğiz.' Oysa Allah, onların saklamakta oldukları (sır
olarak konuştuklarını) biliyor.
Öyleyse melekler,
onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl
olacak?
İşte böyle, çünkü
gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyieri
çirkin karşıladılar. Bundan dolayı (Allah,) onların amellerini boşa çıkardı.
Yoksa kalblerinde
hastalık bulunanlar, kendi kinlerini, hiç çıkarmayacağını mı sandılar?
Eğer Biz dilersek,
sana onları elbette gösteririz, böylelikle sen, onları, simalarından tanımış
olursun... Andolsun, sen onları, sözlerinin anlatım biçimlerinden de tanırsın.
Allah, amellerinizi bilendir.[96]
Bu, böyledir!..
Allah'ın
indirdiklerini, yani Kur"an-ı Kerim'i yegâne hayat yasası ve İslâm'ı
yegâne hayat nizâmı olarak görmeyen, hoş karşılamayan, kabul etmeyen ve onunla
amel etmeyen, bununla beraber İslâm'a ve müslümanlara savaş açan müstekbir
tağutlara, bazı konularda itaat etmek, imandan sonra küfre dönmektir...
Allah'a şirk koşarak
ve O'nun dinine küfrederek düşmanlık yapan, Allah'ın kanunlarını hiçe sayıp
onlara rağmen kendisi de kanun yapıp zor ile egemen olduğu ülkede yürürlüğe
sokan tağutlara itaat etmek, Allah ile ilişkiyi kesmektir... Allah'ın
düşmanlarına itaat eden, onlara destek olan, onlara rıza gösteren ve şirk üzere
kurulan iktidarına katkıda bulunanların Allah ile ilişkileri kalır mı?
Allah iie, O'nun dinî
ile ve Ö'nun tnü'min müslüman kullarıyla savaşanların safında yerini alanlar,
onlara itaat e-denlerin müslümanhğmdan söz edilir mi?
Bu korkunç durum
imandan sonra küfre dönme durumudur... Tevhid akidesini, tamamen, ya da kısmen
şirk ve küfürle değiştirme, imandan sonra küfre dönme hâlidir... Bu da
irtidaddır!.. îmanı zedeleme ve yok etmektir!..
Katıksız imanın ve
salih amelin korunması konusunda hassas davranan muvahhid mti'minler, bu
durumdan alabildiğine kaçınmalıdırlar!..
Şu ayet-i kelimeler
dikkatli okunur ve üzerlerinde derin derin düşünüldüğü zaman, olayın ciddiyeti
daha iyi anlaşılır:
"Doğrusu,
imanlarından sonra küfre dönenler, sonra küfürlerini aılıraniar, bunların
tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların tâ kendisidir.
Şübhesiz, küfredip
kâfir olarak Ölenler, bunların hiç birisinden, yeryüzü dolusu altın olsa-bunu
fidye olarak verse de-kesin olarak kabul edilmez. Onlar için acıklı bir azab
vardır ve onların yardımcıları yoktur.[97]
"Onlar, imana
karşılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah'a hiç bir şeyle zarar veremezler.
Onlar için acıklı bir azap vardır. [98]
"Şübhesiz, inkâr
edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet açıkça belli
olduktan sonra, peygambere karşı gelip zorluk çıkaranlar, kesin olarak Allah'a
hiç bir şeyle zarar veremezler. (Allah) onların amellerini boşa çıkaracaktır.
Ey iman edenler,
Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve kendi amellerinizi geçersiz
kılmayın. [99]
Üzerinde hiç bir
şiddetli baskı, yani ikrah-ı mülci olmadan müşrik veya kâfir olup şirk ve
küfrüne devam eden, ya da imandan sonra küfre dönüp bu hâl üzere ölenleri
Allah, bağışlamayacak ve onlar, ebedî cehennemde kalacaklardır. [100]
Bunu, Rabbimiz Allah apaçık beyan etmektedir:
"Hiç şübhesiz,
inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar, sonra kendileri kâfirler iken
Ölenler, işte Allah, onlara kesinlikle mağfiret etmeyecektir. [101]
İrtidad, yani İslâm
Dininden dönmek, İslâm Dinini, tamamen yada kısmen beşerî düzenlerle
değiştirmek, Tevhid akidesini kısmen ya da tamamen tağutî ideoloji ilkeleriyle
değiştirme, Rasuluîlah (s.a.s.)'den tevatüren gelen Sünnet'i ve zaruriyyat-ı
dİniyyeden herhangi bîr şeyi inkâr etmektir... Böyfc bir hâl ve tavır, insanı
imandan sonra küfre döndürür...
Eskiden irtidad
edenler, ya Yahudi oluyor havraya devam ediyor, ya Hristiyan oluyor, kiliseye
devam ediyor, ya Mecusî oluyor, ateş tapınağına devam ediyor veya diğer batıl
akidelere inanıyor ve onların putlarına açıkça taparak tavrını ortaya
koyuyordu... Zamammızdaki irtidad eden mürtedler, böyle açık bir tavır
sergilemediklerinden dolayı hem irtidad ediyor, hem de kendisini müslüman
olarak ifâde ettikleri için insanların onların hakkındaki kanaatleri
netleşemiyor... Mürted olan, hem komünist hem müslüman, hem kapitalist, hem
müslüman, hem, sosyalist hem müslüman, hem liberalist, hem müslüman, hem
faşist, hem müslüman, hem rasyonalist, hem müslüman, hem laik, hem müslüman hem
ve hem demokrat, hem müslüman olduğunu beyan ediyor... İnancının ve
yaşantısının hemen hemen tamamı-, İslâm'ı reddeden tağutî ideolojilerden
herhangi birisine göre olduğu hâlde, İslâm'dan da bazı belirtilerin olduğu göze
çarpmaktadır... Yılda bir-iki defa Bayram Namazlarına katılması, ara sıra Cuma
veya Teravih namazlarına devam etmesi, Rama-zan'da bazan oruç, tutması, Ölüleri
için mevlüt okutması, vs. vs. gibi... Siyaset anlayışı, ekonomik ve hukuk
inancı ve gerek ferdî, gerek ailevî, gerekse sosyal yaşantısı, tağutî ideolojilerin
gereği gibi birisi ya da birileri, kendilerinin müslüman olduğunu söylemeleri
ne kadar geçerli olabilir?..
İslâm akîdesine inanan
birisinin de, kısmen bir başka i-deolojiyi benimsemesi, akîdesini zedeler ve
kendisini İslâm dairesinin dışına çıkarır... İslâm akidesinin yüzde yüzünü inkar
ile, yüzde birini inkâr arasında hiç bir fark yoktur... Çünkü akîde bölünmez
bir bütündür!.. İtikadın tesbiti konusunda, kişinin ikrarı, hâl ve hareketine
itibar edilir... Çünkü kalbindekini bilmeye ve düşüncesinin tesbitine imkân
yoktur..[102]Ancak aşırı baskı,
işkence, canın veya vücud azalarının herhangi birisinin telefi söz konusu
olduğu ikrah-ı mülci hâli başka... İkrah-ı mülci hâlinde olan bir muvahhid
mü'min, kendisine işkence eden müşrik ve kâfirlerin zoruyla elfaz-ı küfür
söylerse, mesul değildir... Bu hâlin dışında, herhangi bir dünya menfaati,
makamı, mevkisi ve itibarını kazanmak için, şirk ve küfür olan sözleri
kullanır, ya da harekette bulunursa, kendisi o hâl üzere bilinir ve
değerlendirilir...
Rabbimiz Allah (c.c.)
şöyle buyurur:
"Kim imanından
sonra Allah'a (karşı) küfre sapıp da -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde
baskı altında zorlanan hariç- küfre göğüs açarsa, işte onların üstünde
AI-lah'dan bir gazap vardır ve büyük azab onlarındır.
Bu onların dünya
hayatını ahirette göre daha sevimli bulmalarından ve şübhesiz Allah'ın da küfre
sapan bir topluluğu hidayete ulaştırmaması nedeniyledir. Onlar, Allah'ın
kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar da
onların tâ kendileridir.
Hiç şübhe yok, onlar
ahirette ziyana uğrayanlardır.[103]
İbni Abbas (r.a.)'a
göre bu ayet, Ammar b. Yasir (r.a.) hakkında inmiştir.
Müşrikler, O'nu,
babası Yasir'i, annesi Sümeyye'yi, Suheyb'i, Bilal'i, Habbab'i ve Salim'i
yakalayıp işkence yapmışlardır.
Sümeyye'ye gelince, O,
iki deveye bağlanıp önünden mızraklandi. O'na müşrikler tarafından:
Sen, erkekler için
müslüman oldun, diye iftira olundu ve nihayet öldürüldü.
Kocası Yasir de,
öldürüldü.
Onlar, İslâm uğuruna
öldürülen ilk şehidlerdi.
Ammar'a gelince:
O,müşriklerin istediklerini zorbalıkla sadece diliyle onlara söyledi.
Bu yüzden Rasulullah
(s.a.s.)'e, Ammar'ın inkâr ettiği haberi verildi.
Rasulullah (s.a.s.)
ise;
"Hayır, muhakkak
ki Ammar, tepeden tırnağa kadar i-man ile doludur. îman, O'nun etine ve kanına
karışmıştır."buyurdu.
Nihayet Ammar ağlar
bir vaziyette, Rasulullah (s.a.s.)'e geidi.
Rasııluliah (s.a.s.),
O'nun gözyaşlarını siliyor ve şöyle buyuruyordu:
"Eğer onlar, sana
yine işkence yaparlarsa, demiş olduğun bu sözü tekrar et!,." derken Allah
Teâlâ, bu ayeti indirdi...[104]
İslâm âlimlerinden
müfessir Elmahlı Muhammed Hamdi (r.a.), Nahl Sûresinin 106. Ayetin tefsirinde
şu olayı da kaydeder:
"Bir de
Müseylimetü'l-Kezzab, iki kişiyi tutmuştu
Birisine:
Muhammed hakkında ne
dersin? dedi.
Rasulullah, dedi.
Benim hakkımda ne
dersin? dedi.
Seri de, dedi.
Binaenaleyh bunu
bırakıverdi.
Öbürüne:
Muhammed hakkında ne
dersin? dedi.
Rasulullah, dedi.
Benim hakkımda ne
dersin? dedi.
Dilsizim, cevabını
verdi.
Üç defa tekrar etti.
O, yine aynı cevabı verdi. Binaenaleyh bunu katleyiedi,
Rasulullah (s.a.s.),
haber alınca buyurdu ki:
"Evvelkisi
Allah'ın ruhsatını tuttu, ikincisi hakkı izhar etti,"
Demek kî böyie ikrah-ı
mülci hâlinde yalnız lisanıyla kelime-i küfrü telafuz etmek caizdir. Fakat bu,
ruhsattır ve ayetten anlaşıldığı üzere kalbi iman ile mutmain olmak şartıyla
bir ruhsattır. Fakat izhar-ı hakk ve i'zaz-i dini için helaki göze ahp da
İctinâb etmek azimettir. Ve hu hususta, azimet ile amel efdaklir.[105]
İbn Abbas (r.a.)'m
rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
''Ümı-netimin
yanılması, unutması ve zorlandığı şey(in günah)ı Allah Teâiâ affeylemiştir. [106]
Rabbimiz Allah,
muvahhid mü'min kullarına ikrah-ı mülci konusunda şu ruhsatı da vererek şöyle
buyurur:
"Mü'minler,
mü'minleri bırakarak kâfirleri veliler (dostlar) edinmesinler. Kim böyie
yaparsa, Allah dan hiç bir Şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma
gayesiyle sakınma(mz) başka. Allah, sizi kendisiyle sakındırır. Varış,
Allah'adır.[107]
Mü'min müslümanın neye
ve nasıl uyacağını, Rabbimiz Allah beyan buyurmuş ve emretmiştir:
"Sonra seni din
konusunda bir Şeriat (ve düzen) sahibi kıldık. Sen, ona uy ve bilmeyenlerin
heva(istek ve tutkularına uyma.
Çünkü onlar, Allah'dan
(gelecek) hiç bir şeyi senden savamazlar. Hiç şübhesiz zalimler, birbirilerinin
velisİdirler. Allah ise, müttakiler veüsidir. [108]
"Dinde zorlama
yoktur. Gerçek şu ki, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim
tağutu tanımayıp (inkâr edip) Allah'a inanırsa o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır,
bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.
Allah, iman edenlerin
velisi(dostu ve destekleyicisi) d ir. Onları, karanlıklardan nura çıkarır,
küfredenlerin velisi ise tağuttur. Onları da, nurdan karanlıklara çıkarırlar.
İşte onlar, ateşin halkıdırlar, orda sürekli olarak kalacaklardır. [109]
Rabbimiz Allah
tarafından Kur'ân-ı Kerim indirilmekle ve vazifelendirilen Rasulullah (s.a.s.)
tarafından apaçık açıklanması ile yeryüzünde yaşayan insanlara hak nedir, batıl
nedir anlatılmıştır... Kendilerine bu beyanın ulaşmadığı bölge ve insanlar var
ise, mü'minlerin oralara tebligatı ulaştırmaları ve onları İslâm'a davet
etmeleri gereklidir.[110] Hak
ile batılı iyice ayırt edinceye kadar, insanlara anlatılmalıdır... Hak ile
batıl, yani iman ile küfür, Tevhid ile şirk, iyilik ile kötülük, güzellik ile
çirkinlik birbirinden iyice ayrılmıştır, amâ insanların da bunu kavraması
gerekir... Bundan dolayı olay apaçık, hem de kafalar çatlatılırcasına izah
edilmelidir.[111] Zamanda ve ortamda
İslâm'ın gereği gibi hareket e-dilmeli, Allah'dan başka hiç bir güçten, hiç bir
nesneden korkulmamalıdır...
İnsanlar ile İslâm'ın
arasındaki tüm engeller kaldırıldıktan sonra, İnsanlar zorlanmadan İslâm ile
başbaşa bırakılmalıdır... Hak ve batıl birbirinden ayırt edilecek bir şuura
eren, İslâm ile aralarında engel kalmayan insanlar, kendi seçimlerini
kendileri yapmalıdır... Cihad, İslâm ile insanlar arasında bulunan engelleri
kaldırma çabasıdır... Bu engeller nasıl kaldırılması gerekli ise, o yolun
kullanılması cihad ibadetinin ilkelerindendir...
Bütün bu çabalardan
sonra kim tağutu inkâr eder, tanımaz, terk ederek Allah'a iman ederse, O,
kopması imkânsız sapasağlam bir kulpa, yani İman, Tevhid, İslâm ve doğruluk
kulpuna yapışmış, sikısıkıya tutunmuş ve kurtulanlardan olmuştur...
Böyle sapasağlam iman
edildikten ve imanın gereği salih amel işlendikten sonra gerek ferdî, gerekse
toplumsal olarak dinin korunması, İslâm devleti tarafından gerçekleştirilir...
İsİâm nimetinin korunması, bu konuda hassas olunmasını emreden Rabbimiz Allah,
kim ki, İslâm'dan dönerse kendi zararına bir iş yaptığını beyan buyurur:
"Ey iman edenler,
içinizden kim dininden geri dönerse (irtidad ederse) Aiiah (onların yerine),
Kendisinin onları sevdiği, onlarında Kendisini sevdiği, mü'minlere karşı alçak
gönüllü kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve
kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Allah (rahmetiyle)
geniş olandır, bilendir.[112]
"Göklerde ve
yerde ne varsa Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.
Eğer dilerse, ey
insanlar, sizi giderir (yok eder) ve başkalarını getirir. Allah, buna güç
yetirendir. [113]
Mü'min kullarının bu
konuda dikkatli olmalarını buyuran Rabbimiz Allah (c.c.) iyiler, salihler ve
sadıklarla beraber bulunmayı[114] emrederek şöyle buyurur:
"Sizin dostunuz
(veliniz), ancak Allah, O'nun Rasulü, rükû ediciler olarak namaz kılan ve
zekâtı veren mü'minlerdir...
Kim Allah'ı ve O'nun
Rasulü'nü ve iman edenleri (dost) veli edinirse, hiç şübhe yok, galib gelecek
olanlar,Allah'in taraftarlarıdır. [115]
Din emniyetinin
gerçekleşmesi için çok sağlam bir toplum yapısı olması gerekli... İslâm'ın
hayata hakim olması, İslâm adına adil bir iktiranın varlığı ve din aleyhine
işlenen suçları, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in emrettiği cezaları, uygulanması,
vazgeçilemez, olmazsa olmaz şarttır!..
Yegâne hayat nizâmının
ferde, aileye, sokağa, caddeye, mahalleye, bölgeye, köye, kasabaya ve vilayete,
yani zamana ve mekâna hakim olması gerekir ki, din emniyeti gereği gibi
gerçekleşsin...
107
108
109 "
110
DİN EMNİYETİ
63
Yönetimiyle,
hukukuyla, ekonomisiyle ve sosyal meselelere çözümüyle İslâm'ın hakim olmadığı
ve suç işleyenlere Allah'ın hadlerinin uygulanmadığı, yani İslâm'ın mahkum,
rnü'min müsİümanların esaret altında yaşadığı işgal edilmiş İslâm topraklarında
din emniyetinden söz etmek mümkün değildir!..
Allah'ın hükmüyle
hükmolunan İslâm Nizâmında din, tâ çocukluğundan itibaren emniyet altına
alınır... Fıtrat üzere doğan her müslüman çocuğu, anne-baba, yakın çevre,
eğitim sistemi ve mevcud İslâm Devleti "nin el ele vererek, fıtrat dini
İslâm'a göre yetiştirmesiyle kendi kendine yabancı olmadan büyür.,. Doğumdan
ölüme kadar aynı emin ve huzurlu ortamda hayatını sürdürdüğü İçin herhangi bir
sapma söz konusu olamaz...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her çocuk ancak
fıtrat üzere dünyaya getirilir (yani doğar). Bundan sonra annesi-babası (Yahudi
ise) onu Yahudi yaparlar, (Nasranî/Hıristiyan ise) onu Nasrani yaparlar,
(Me-cusî ise) onu Mecusî yaparlar. Nitekim kusursuz doğan hayvan yavrusu
içinde siz, kulağı, burnu ve ayağı kesik olanını hiç görüyor musunuz?"
Bundan sonra Ebu
Hüreyre (r.a.) şu ayeti söyledi: "Öyleyse sen yüzünü, Allah'ı birleyen
(bir hanif/bir muvahhid) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki, insanları
bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur.
İşte dimdik ayakta duran din (budur, ancak insanların çoğu bilmezi er.[116]/[117]
Fıtrat üzere doğan
çocuk, fıtrat dininin hakim olduğu İslâmî ortamda fıtrat üzere olmaya devam
eder... Zaman için bu fıtratı ve fıtrat ortamını bozmak isteyenlere de, anlayacakları
lisandan konuşulup ıslah olunmalarına gayret edilir...
Abdullah ibn Ömer
(r.a.)'nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Aİlah'dan başka
hak ilâh olmadığına ve Muham-med'in Rasulullah olduğuna şehadet, namazı ikame,
zekâtı edâ edinceye kadar insanlarla muharebe etmekliğim bana emrolundu.
Onlar bu işleri
yapınca müslümanlık hakkının gereği (olan hadler) müstesna-İslâm hakkı olmak
üzere canlarını ve mallarını benim elimden kurtarırlar. (Batınlarından dolayı
olan) hesablanna gelince, o (hesabı görmek) Allah'a aiddir.[118]
Fıtratın bozulması
için çalışan ve yeryüzünü ifsad eden fitneci müşriklere yapılması gereken
muamele için Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Haram aylar
(süre tanınmış dört ay) sıyrılıp bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde
-öldürün, onları tu-tuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip
tutun.
Eğer tevbe edip namaz
kılarlarsa ve zekât verirlerse yollarını in açıverin. Gerçekten Allah,
bağışlayandır, esirgeyendir. [119]
Muvahhid mü'minler
için ders, ibret ve örnek olan şu olayı, Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.),
vefat edip Ebu Bekir halife yapıldığı ve Arab kavminden kâfir olanlar kâfirliğe
döndükleri zaman (ordu gönderilmesine) Ömer:
Ya Eba Bekr, bu
insanlara karşı nasıl harb açar, kıtal yaparsın? Halbuki Rasulullah (s.a.s.):
"Ben, insanlarla
onlar: 'Lâ ilahe illallah' deyinceye kadar harb etmeye emrolundum. Her kim bu,
'Lâ ilahe illallah' şehadet kelimesini söylerse, hak ile olmak hariç benden malını
ve canını korumuş olur. (Gizli küfür ve masiyetinin) hesabı ise, Allah'a
aiddir" buyurmuştu dedi.
Ebu Bekr, cevaben:
Vallahi ben, namaz ile
zekât arasını ayıran kimselerle muhakkak harb ederim. Çünkü zekât malî bir
haktır. Allah'a yemin ederim kî, bunlar, Rasulullah'a veregeldikleri bir dişi
oğlağı benden men'ederlerse, bu men'ediş üzerine onlarla muhakkak harb ederim!,
dedi.
Bunun üzerine Ömer:
Vallahi, şunu gördüm
ki, mürtecilerin mürtedlerin katli hakkındaki halifenin bu hükmü, Allah'ın Ebu
Bekr'in gönlünde yarattığı genişliğin eseridir... Bu sayede onlarla harb
etmenin hak olduğunu öğrendim, dedi.[120]
Yegâne önderimiz
Rasulullah (s.a.s.)'in irtihalinden hemen sonra çeşitli bölgelerde irtidad
fitnesi baş gösterdi... Fitne ateşini körükleyip alevlendiren mürtedlere karşı
yerinde ve sert önlemleri alan, yeni Halife seçilen İmam Ebu Bekir (r.a.)'m
kesin kararlı tavrı olayın kısa zamanda bitmesine vesile oldu... Din emniyetini
ortadan kaldırıcı bu irtidad fitne isyanlarını kısa zamanda bastıran İmam Ebu
Bekir (r.a.)'uı tavrı, Abdullah b. Mes'ud (r.a.) şöyle anlatır:
"Rasulullah
(s.a.s.)'dan sonra Öyle durumda olduk ki, şayet yüce Allah bize Ebu Bekir'i
ihsan etmemiş olsaydı, helak olup gidebilirdik. O, bize çocuklu çocuksuz her
bir devenin sırtında çarpışmaya, her bir Arab bölgesine gitmeye ve ölümümüz
gelinceye kadar yalnız Allah'a ibadet etmek üzere bizleri topiadı ve
birleştirdi. Allah, Ebu Bekir'e onlarla savaşmak azmini vermişti. Allah'a yemin
ederim, O, irtidad edenlerden, ya onları küçük düşüren programını, ya da
sür-günîeriyle sonuçlanan savaştan başkasını kabul etmiyordu. Onları küçük
düşüren programı şuydu: Kendilerinden öldürülenlerin cehennemde, bizden
öldürülenlerin cennette olduğunu kabul edecekler, bizden öldürülenlerin
diyetini ödeyecekler. Buna karşılık bizler, onlardan aldığımızı ganimet olarak
almış olacağız. Ayrıca onların bizden almış olduklarını bize geri vereceklerdi.
Sürgün savaşı ise, onların ülkelerinden çıkarılmaları demekti.[121]
İrtidat fitnesinin
başını ezmek ve ateşini söndürmek için ani ve kesin kararlı olmanın diğer bir
örneğini, Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.) nakleder:
Sonra O'nun arkasından
Muaz ibn Cebel (Yemen'in bir bölgesine vazifeli olarak) gitti. Nihayet Muaz,
Ebu Musa'nın yanına geldiği zaman Ebu Musa, O'nun için bir yastık koydu ve
O'na:
Bineğinden in(ve
yastık üstüne otur)!, dedi.
Ebu Musa'nın yakınında
bağla sıkıca bağlanmış bir a-dam bulunuyordu.
Muaz, Ebu Musa'ya:
Bu bağlı insan nedir?,
dedi.
Ebu Musa:
Bu, bir Yahudi idi.
İslâm'a girdi, sonra da yine Yahudi oldu, dedi.
Ebu Musa, Muaz'a:
Otur!, dedi.
Muaz üç kere:
Allah'ın ve
Rasulullah'm hükmü olarak, dininden dö-' nen bu kişi öldürülünceye kadar
benoturmam!, dedi
Bunun üzerine Ebu
Musa, onunla ilgili emrini verdi, o mürted de öldürüldü.[122]
Yeryüzünde irtidad
fitne ateşini alevlendirenlerin bozguncu oldukları malumdur... Ümmetin içinde
ateşlenen bu fitneyi yapanlara cezaların en ağın verilmeli, tevbe edip
hâllerini düzeltmedikleri taktirde hemen uygulanmalıdır...
Allah'a, Rasulullah'a,
Kur'ân'a ve İslâm'a karşı yapılan hareketler, fitnenin en korkuncudur... Asr-ı
Saadet'te ve ondan bu yana böyle yapanlar, bu hâllerinden men'edilmeye
çalışılır, tevbeye davet edilir, hâllerini düzeltmez, tevbe etmez ve
vazgeçmezlerse ölüm ile cezalandırılır... Böyle bir önlem ile din emniyeti
sağlanmış olur...
Abdullah İbn Abbas
(r.a.), şu ibret verici olayı nakleder:
Rasulullah (s.a.s.)'ın
zamanında ümmü veledi olan bir âmâ (kör) vardı. Ondan (cariyesinden) iki de
oğlu olmuştu.
Kadın, Rasululîah'in
aleyhinde çok konuşur ve O'na küfrederdi. (Ümmü Veled, müslüman değildi.) Âmâ,
kadını bundan men'eder, fakat kadın dinlemezdi.
(Amâ, hadiseyi şöyle anlattı)
Bir gece
Rasulullah'dan bahsettim. Cariyem (Ümmü veledim) yine Rasulullah'm aleyhinde
söylendi, dayanamayıp kalktım, kargıyı (mızrağı) aldım, karnına sapladım ve öldürdüm.
Sabahleyin ölüyü
buldular. Rasulullah'a haber verdiler.
Rasulullah, cemaatı
(katili ortaya çıkarmak için) topladı ve:
"Bu öldüren,
Allah için bana inanıyorsa kalksın." buyurdu.
Bunun üzerine âmâ,
çekinerek Rasuîullah'a yaklaştı ve:
Ya Rasulullah, onu,
ben öldürdüm. Ümmü veledim idi. Bana iyi davrandı. Ondan inci gibi iki oğlum var.
Fakat senin aleyhinde çok konuşur, sana küfrederdi. O'nu bundan men'ederdim,
dinlemezdi. Dün akşam, senden bahsettim, yine sana dil uzattı. Dayanamadım,
kalktım, kargıyı aldım, karnına sapladım, öldürdüm, dedi.
Bunu dinleyen
Rasulullah (s.a.s.):
"Şahid olun,
cariye öldürülmeyi hak etmiştir. Onu öldürmek, cezayı gerektirmez!"
buyurdu.[123]
Bunun için Sünen-i
Neseî'nin şerhinde şunlar kayıtladın
"Rasulullah
(s.a.s.), Ama'nın doğru söylediğini vahy ile haber almış olabilir. Bu hadisten
şu da anlaşılır:
Bir zimmî, Allah ve
Rasulü'ne dil uzatırsa, himayeden çıkmış olur. Onu, öldürmek caiz olur! [124]
Emiru'l-mü'minin İmam
Ali (r.a.) da, şu olayı anlatır: Bir Yahudi kadını, Rasulullah (s.a.s.)'e söver
ve hakkında yakışıksız sözler söylerdi. Bir zat, onun boğazını sıktı ve
öldürdü.
Rasulullah (s.a.s.),
onun kanını ibtal etti (yani kısas gerekmediğini bildirdi).. [125]
Yegâne Rabbİmiz
Allah'a ve yegâne önderimiz Rasulullah'a karşı hakaretler ile Kur'ân ve
İslâm'ı kısmen de olsa inkâr kişiyi mürted edeceğinden öldürülmesi vacib
o-lur... Buna dair şu açık haberi kaydedelim:
Ebu Berze el-Eslemî
(r.a.) anlatıyor:
Bir adam Ebu Bekir
(r.a.)'a küfretti. Bunu duyunca Ebu Bekir'e:
Onu öldüreyim mi ?
dedim.
Beni azarladı ve:
Rasulullah'dan başka
hiç kimse için adam öldürülmez! dedi.[126]
Rasulullah (s.a.s.)
döneminde irtidad eden birisinin ibret veren korkunç akibetini beyan eden şu
sıhhatli habere dikkat edelim!..
Enes b. Malik (r.a.)
anlatıyor:
(Naccar oğullarından)
Hristiyan bir adam vardı. Sonra müslüman olmuştu. El- Bakara ve Âl-i İmrân Sûrelerini
okumuştu. Rasulullah (s.a.s.)'e vahy katipliği de yapıyordu. Bu adam sonra
Hristiyanlığa geri döndü.
Bu mürted:
Muhammed, bir şey
bilmez, yalnız benim kendisine yazdığım şeyleri bilir, demeğe başladı. Ve
(aradan bir çok zaman geçmeden) Allah, onu öldürttü. Hiristiyanlar,onu
gömdüler. Fakat sabah olunca gömüldüğü yer, onu dışarıya atmıştı.
Bunun üzerine
Hristiyanlar:
Bu, Muhammed'in ve
Sahabîlerin işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için bu din kardeşimizin
Ölüsünden kefenini soydular ve onu (meydana) bıraktılar, diye iftira ettiler.
Ve onun için derin bir
çukur kazıp içine bıraktılar. Fakat sabah olunca gömüldüğü yer onu (yine)
dışarı attı.
Hristiyanlaryine:
Bu, Muhammed ve
sahabîlerin işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için bu din kardeşimizin
ölüsünden kefenini soydular ve onu, kabrin dışına bıraktılar, dediler.
Ve bir yerde yine ona
bir çukur kazdılar. Ve güçleri yettiği derecede derinleştirdiler. Fakat sabah
olunca bu yerinde onu, dışma atmış olduğu görüldü. Bunun üzerine
hıristiyanİar, bu işin insanlar tarafından yapılmadığını bildi-ler ve onu
açıkta bıraktılar.[127]
Yahudî ve
Hristiyanlar, tarih boyu İslâm'la, müslüman-larla savaşmalarını
sürdürmüşlerdir... Özellikle Yahudiler, bu konuda çok daha kinli ve kanlı bir
düşman olmuştur... Rusulullah (s.a.s.) zamanında, ellerindeki tüm imkânlarını
şeytanî bir düşünce ile kullanarak İslâm'a saldırmışlardır... Hatta müslüman
olanları şübheye düşürmek için, sabah müs-lüman olmuş, akşam İslâm'dan çıkmış
ve İslâm'ın aleyhinde propaganda yapmaya başlamışlardı... Niyetleri,
"Belki bu ifsad hareketleriyle müslümanlan dinlerinden dolayı şübheye
sokar, İslâm'dan soğuturuz." düşüncesiydi...
Rabbimiz Allah (c.c.)
şöyle buyurur:
"Kitab Ehlinden
bir bölümü, dedi ki: 'İman edenlerin üzerine inene, gündüzün başlangıcında
inanın, bitiminde ise. inkâr edin. Belki onlar da dönerler. [128]
Abdullah ibn Abbas
(r.a.), bu ayetin esbab-ı nüzulünü şöyle anlatır:
Abdullah b. es-Sayf,
Adiyy b. Zeyd el-Haris b. Avf, birbirlerine:
Gelin! Muhammed ve
Ashabına indirilene gündüz inanalım, gece de inkâr edelim ki, onları
dinlerinden şübheye düşürelim. Belki onlar da, bizim yaptığımız gibi yapıp
dinlerinden dönerler, demeleri üzerine bu ayet-i kerimeler nazil oldu.[129]
Bu hususta Süddî,
diyor ki:
"Arine bölgesinde
bulunan köylerin on iki hahamı vardı:..
Onlar, birbirilerine
şöyle demişlerdi:
Siz, gündüzün başına
Muhammed'in dinine girin ve 'Şehadet ederim ki, Muhammed haktır ve doğru
söyleyendir' deyin. Gündüzün sonu olunca da inkâr edin ve deyin ki: 'Muhammed
yalancıdır ve siz müslümanların dayandığınız herhangi bir şey yoktur. Bunun
üzerine tekrar dinimize döndük. Bizim dinimiz bize, sizin dininizden daha
sevimlidir.'
Hahamlar, telkinlerine
devam ederek dediler ki:
-Böyle yaptığınız
takdirde belki onlar, şübheye düşerler ve kendi kendilerine derler ki: 'Bunlar,
gündüzün başlangıcında bizimle beraberler. Acaba bunlar, dinlerinden niçin
döndüler? [130]
Kırılasıca elleriyle
ilâhî kitab Tevrat'ı bozan Yahudiler, İslâm düşmanlarının içinde en azılı olan
müşriklerle birlikte, bu azgın düşmanlığının iki grubundan birisini
oluştururlar. Bu konuda Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"And olsun,
insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli düşman olarak Yahudîleri ve müşrikleri
bulursun. [131]
Yalnız ve yalnız Allah
rızasını kazanmak, Allah'ın emrettiği, Rasulullah (s.a.s.) gösterdiği şekilde
ve Allah yolunda mallarımız, canlarımız ve dillerimizle cihad etmemizden gaye,
yeryüzündeki mü'min müslümanların din, can, akıl, nesil ve mal emniyetlerini
sağlamaktır... mü'min müslümanların, din ve dünya işlerini huzur içinde yürütme
imkânını sağlamak, Allah yolunda cihad etmenin gayesidir... Bununla beraber,
cihad ibadetini diri tutmak ile dünya barışını korumuş ve bozgunculuk yapanlar
bertaraf edilmiş olur!..
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Hafif ve ağır
savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin.
Eğer bilirseniz bu, sizler için daha hayırladır.[132]
Enes b. Malik
(r.a.)'ın rivayetiyle hayat ve cihad önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Müşriklere karşı
mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle savaşın. [133]
Yine Ashabın önde
gelenlerinden Enes b. Malik (r.a.)' in rivayetiyle şöyle buyurur önderimiz
Rasulullah (s.a.s.):
"Üç şey imanın
esaslarındandır:
(Birincisi:) Lâ ilahe
illallah diyen bir kişiye, (el ve dil uzatmaktan) çekinmemiz. (İşlemiş olduğu)
bir günah yüzünden onu kâfir saymamam izdir. (Yani İslâm'a uymayan) bir
fiilinden dolayı onu, İslâm dışı Üân etmememizdir.
(İkincisi:) Cihad,
Allah'ın beni (peygamber olarak) gönderdiği andan, ümmetimin en çok neslinin Deccal'le
savaşacağı ana kadar devam edecektir. Adaletli (bir idareci)'nin adaleti onu,
ortadan kaldıramayacağı gibi, zalim (bir idareci)'nin zulmü de kaldıramaz.
(Üçüncüsü ise:) Kadere
imandır. [134]
Muvahhid mü'min
müslümanlara farz olan Allah yolunda cihad konusunda en küçük bir ihma! ya da
gevşek davranmak, mü'min müslümanlarm emniyetlerine vurulan en büyük darbe
olur... İşgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan müztaz'af müslümanlarm
içine düştüğü zillet durumunun en büyük sebebi, işgalci müstekbirlere karşı
cihad bayrağını yükseltmemektir...
Allah yolunda cihad,
Allah'ı yegâne kanun koyucu kabul etmeyen, yani hakimiyetin kayıtsız şartsız
Allah'a aid olduğunu kabullenmeyen, Allah'ın yeryüzündeki kullan üzerindeki
hakimiyetini gasbeden, hakimiyeti kendilerine kayıtsız ve şartsız has
kılanlara karşı yapılır...
Allah yolunda cihaddan
el çekmek, elleriyle kendilerini tehlikeye atmaktır'..
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Allah yolunda
infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin.
Şübhesiz Allah, iyilik edenleri sever.[135]
Bu ayet-i kerimeyi
doğru ve iyi anlayabilmek için, ayetin tefsiri ve mahiyetindeki şu olayı
kavramak gerekir. Eşlem Ebu îmran et-Tacibî (r.a.) anlatıyor: Rûm şehrinde
(İstanbul'da) idik. Rumlardan karşımıza büyük bir saf çıkardılar. Onlara karşı,
onlar kadar veya daha fazla müslümanlardan çıktı. Mısırlıların başında Ukbe b.
A-mir bulunuyordu. Cemaatin komutanı ise, Fudale b. Ubeyd idi.
Müslümanlardan bir
asker, Rumların safına hücum ederek onların arasına girdi. Askerler bağırarak:
Sübhanallah, dediler.
"Kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor.[136]
Bunun üzerine Ebu
Eyyubu'I-Ensarî, ayağa kalktı ve şöyle dedi:
Ey insanlar, siz bu
ayeti bu tarzda te'vil ediyorsunuz. Oysa bu ayet, biz Ensar topluluğu hakkında
naziî oldu.
Allah, İslâm'ı
kuvvetlendirip ve yardımcıları çoğalınca, biz, Rasulullah (s.a.s.)'den saklı
olarak birbirimize:
Mallarımız ziyan oldu.
Cenab-i Allah, İslâm'ı güçlendirmiş ve İslâm'ın yardımcıları da çoğalmıştır.
Artık biz, mallarımızın başına dönsek, onların ıslahıyla meşgul olsak,
demiştik..
Allah, Rasulü'ne:
"Allah yolunda
infak ediniz de kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayınız.[137]Ayetini
indirerek, bizim cihaddan uzak kalma düşüncemizi reddetti.
Bundan dolayı gerçek
tehlike, malları başında durup onların ıslahı ile uğraşarak cihadı terk
etmemizdir.[138]
İmam Ebu Bekir
(r.a.)'ın rivayetiyle yegâne hayat önder ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Bir kavim cihadı
terk ederse, Allah, kendilerine mutlaka umumî bir azab verir. [139]
Bu konuda bir diğer
hadisi Abdullah b. Ömer (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Iyne yoluyla
ahş-veriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapıştığınız, tarımı seçtiğiniz ve
cihadı terk ettiğiniz zaman Allah, size öyle bir zillet musallat eder ki,
dininize dönünceye kadar, onu üzerinizden atamazsınız. [140]
Bir vesile ile bu
hakikati böylece beyan ettikten sonra, mü'min müslümanların din, can ve nesil
emniyetini koruma konusunda ve bu emniyetlere karşı işlenen suçlara verilecek
ceza için Rasulullah (s.a.s.)'in şu beyanlarına bakalım... ,
Abdullah b. Mes'ud
(r.a.), rivayet eder:
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Allah'dan başka
(ibadete layık) ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet
etmekte olan bir müslüman kimsenin kanı helâl olmaz, ancak şu üç şeyden biri
ile helâl olur:
Maktulün hayatı
karşılığında öldürülmesi (kısas),
Zina edenin evli (veya
dul) olması (recm),
İslâm dininden çıkıp
müslüman cemaatını terk etmesi (irtidad).[141]
İmam Ali (r.a.), bir
topluluğu yakmıştı. Bu yakma haberi îbn Abbas'a ulaşınca, îbn Abbas:
Ben olsaydım, bu
dinden dönenleri yakmazdım... Çünkü Rasulullah (s.a.s.):
"Allah'ın
azabıyla azablandırmayın." buyurdu...
Ben, onları muhakkak
öldürürdüm... Nitekim Rasulullah (s.a.s.):
"Dinini
değiştireni öldürünüz." buyurdu, demiştir. [142]
"Dört Mezhebe
Göre İslâm Fıkhı" adlı meşhur eserde şöyle denilmektedir:
"Mürtedlik:
-Allah korusun- Kelime-i Şehadet ile Müslümanlığı tahakkuk etmiş bir insanın
iman direklerine dayandıktan ve İslâm'ın
hükümlerini benimsedikten sonra kendi arzusuyla kâfir olmasıdır... Bu
da, ya ''Allah'a eş ve ortak koşuyorum" demek gibi sarih bir sözle olur,
veya küfrü icab ettiren "Allah, diğer cisimler gibi bir cisimdir."
demek gibi, veyahud apaçık bir şekilde küfrü gerektiren bir fiili yapmakla
olur...
İmamlar dediler ki:
Kişinin mürtedliğinin
sabit olması için iki adil erkeğin şahidlik etmesi zorunludur... Üzerinde
şehadette bulunan şeyin de aynı olması gerekir... İkisi de o adamın kâfir
olduğuna şehadette bulunurlarsa kadı onlara:
Ne ile kâfir oldu?,
diye sorar...
Onlar da:
Şöyle dedi, veya şöyle
yaptı da kâfir oldu, diye cevab verirler...
Dört Mezheb İmamı
ittifak ederek dediler ki:
Allah korusun,
mürtedliği sabit olan kimsenin öldürülmesi vacib olur... Kanı, mubah olur...
Zindıkın da öldürülmesi vacib olur... Zındık, kâfir olduğunu gizleyerek,
zahiren müslüman olduğunu söyleyen kimselerdir.[143]
Aynı eserde
"Mürtedin Tevbe Etmesi" bölümünde şunlar beyan edilir:
Hanefıler dediler ki:
Mürted, İslâm Dini
dışındaki bütün dinlerden [144]alakasının
kesik olduğunu şu sözlerle ifade eder:
Tevbe ettim, İslâm'a
döndüm... İslâm dışındaki bütün dinlerden uzağım...
Bunu derken, öldükten
sonra diriliş ve hesablaşmanın olacağını ikrar etmek müstehabtır... Bunu
söyler. Çünkü dini yoktur... Geçtiği dinden uzaklaştığını söylemesi yeterli olur...
Çünkü amaç gerçekleşmiştir...
Tahavî, dedi ki:
Ebu Yusuf a, bir
adamın nasıl müslüman olacağı sorulduğunda şu cevabı verdi:
Müslüman olacak adam,
Allah'dan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna
şehadet etmelidir... Allah katından peygamberi Muhammed'in getirmiş olduğu
hükümlerin gerçek olduğunu ikrar etmeli, intisab ettiği dinden beri olduğunu
söylemelidir... Bu dine (İslâm dışı herhangi bir dine) girmedim ve irtidad
ettiğimi söylediğiniz dinden beriyim, demelidir...
işte böyle demesi,
tevbedir.[145]
Allah'dan başka kanun
koyucuların hükümlerini kabul eden, İslâm'dan başka beşerî ve tağutî
ideolojiler, doktrinler ve düzenler kabul eden, Kur'ân-ı Kerim'den başka tağutî
hayat düsturu kabul eden İslâm'dan çıkmış, o kabul ettiği ne ise, ona dahil
olmuştur... İslâm'dan ilişkisini kesmiş ve yeni bir akidenin sahibi hâline
gelmiştir... İmanı küfürle, Tevhidi şirkle değiştirmiştir... Daha önce müslüman
iken, bunu hâli-ve diliyle ikrar ederken, daha sonra tağutî bir inancı benimser
ve ona göre hareket ederse, irtidad gündeme girer... Bu mürtedin, tekrar
İslâm'a girmesi için beyan edildiği gibi hareket etmesi gerekir... İslâm
akidesini şirk ve küfür akidesi ile değiştiren kişi bu tavrını, ister sözlü,
ister fiilî gerçekleştirsin her iki halde de mürted olmuştur... Hangi niyet ile
yapıldığına bakılmaz ve zahire göre karar verilir. [146]
Niyet, kul ile Allah arasında olan bir şeydir... Ortada Allah ve Rasulü
(s.a.s.)'in ruhsat verip mazur gördüğü ikrah-ı mülci olmadıkça hüküm, zahire
göre verilir...
İşin mahiyetini
bilerek ve isteyerek mürted olan bir kigi, o ana kadar işlemiş oiduğu tüm
ibadetleri, hayırları ve sevabları ibtal eder... Onun, o ana kadar işlediği tüm
amelleri boşa gitmiş olur...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
Sizden kim dininden
geri döner ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün yapıp etmeleri
(amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar, ateşin halkıdır,
orada sürekli kalacaklardır.[147]
Kim imanı tanımayıp
küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, ahirette hüsrana
uğrayanlardandır. [148]
"Andolsun, sana
ve sendin öncekilere vahyolundu (ki): 'Eğer şirk koşacak olursan, şübhesiz
senin amellerin boşa çıkacak ve sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. [149]
İrtidata karşı maddî
ve manevî önlem alan, müslü-manları bu korkunç faciaya düşmekten alıkoyan hayat
nizâmı İslâm, irtidada giden bütün yolları da tıkamıştır...
İman noktasında
kişinin ayağının kaydığı en Önemli mesele, bid'at ve hurafe meselesidir...
Bid'at ve hurafeller
de, din emniyetini zedeleyen, zaman zaman, yer yer din emniyetini ortadan
kaldıran ve onlarla iştigal edeni İslâm dairesinin dışına çıkaran çok sinsi birer
düşmandırlar... Çoğunluğuyla iyi niyet ve dostluk kifayetine bürünerek ortaya
çıkar... Koyun postundaki kurda karşı çok hassas olunmalıdır...
Bid'at: Dinden
olmadığı hâlde, dindenmiş gibi kabul edilerek inanılıp amel edilen ve sonuçta
kendisinden sevab beklenilen ibadet hâline getirilen fikir, hal ve
hareketlerdir...
Hurafe: Aslı olmayan,
varlığına inanılan, kendisinden umulan veya korkulan gayr-i İslâm'ı şeylerin
akide ve amel hâline getirilmesidir...
Bid'at ve hurafeler,
günah olmakla başlar, duruma göre küfür ve şirke kadar uzanır...
Yegâne hayat nizâmı
İslâm Dini, Kitabıyla, Sünnetiyle, İcmasıyla, Kıyasıyîa ve diğer delilleriyle
çok iyi tanınması gerekir ki, kendisinden olmayan bid'at ve hurafeler bilinmiş
olsun... Bu da, çok iyi, ciddi ve yetkili mercilerce gerçekleştirilen İslâmî
eğitim ve öğretim ile ortaya çıkar... Bu eğitim ve öğretim de, İslâm'ın hayata
hakim olduğu bir "Dar'l-İslâm"da gerçekleşir!..
Egemen müstekbir
tağutlarla, irtidadla, bid'at ve hurafelerle mücadele etmek için İslâm'ın
otoriter gücü olması gerekir... Eğer o bölgede İslâm hakim değilse ve Allah'ın
hadleri uygulanmıyorsa, gerek irtidad, gerekse bid'at ve hurafeler serbest bir
şekilde meydanlarda at oynatırlar... Hatta egemen müstekbir tağutlar tarafından
teşvik edilir ve desteklenirler... Tağutlar, irtidad hareketlerini, bid'at ve
hurafeleri destekler ki, insanlar İslâm ile tanışmasınlar ve din o-larak
bunlarla oyalanıp dursunlar... Çünkü insanlar, İslâm ile tanışır ve İslâm'ı
kabul eder, gereğini yerine getirirlerse, tağutİarın egemenlikleri sona erer,
pabuçları dama atılır...
îrtidad hareketlerinin
yok olması ve irtidad fitnesinin e-zilmesi için bir İmam Ebu Bekir (r.a.)'a
ihtiyaç olduğu gibi, bid'at ve hurafelerin ortadan kaldırılması içinde, bir
İmam Ömer (r.a.)'a ihtiyaç vardır... Hulafat Raşidin'den olan bu imamlarımızın
adaleti ve dirayeti gibi adii İslâm yöneticilerin varlığına muhtaç olan ümmet,
onlarsız kalınca irtidad. bid'at ve hurafeler alabildiğince çoğaldı ve iktidar
makamını işgal ettiler...
Cabir b. Abdullah
(r.a.) şöyle anlatır:
Rasulullah (s.a.s.)
hutbe okudu mu gözleri kızarır, sesi yükselir ve hiddeti artardı... Hatta bir
orduyu tehditte bulunarak, '(düşman) akşam, sabah size baskın yapacak' diyen
(ordu kumandanı) gibi olur ve şehadet parmağı ile orta parmağını yan yana
getirerek:
"Ben, kıyamete
şunlar(ın birbirlerine olan yakınlığı) gibi yakın (bir zamanda) gönderildim."
der ve şöyle devam ederdi...
"Bundan sonra
(malumununz olsun ki,) sözün en hayırlısı, Allah'ın Kitabı'dir... İrşadların
(yolların) en hayırlısı da Muhammed'in irşadıdır (yoludur)... Umurun (işlerin)
en kötüsü, sonradan çıkarılanlardır... Her bid'at dalalettir.[150]
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.) ümmetini, kendisi hakkında uyardığı bid'at öyle bir şey ki, insanlar
ona tutuldu mu, kolay kolay ondan vaz geçemezler... Bundan dolayı insanlar
arasında ve toplumun bünyesinde kolayca yer bulan bid'at ve hurafeler zaman
zaman susturulmuşsalar da, taT mamen yok edilmemişlerdir... İslâm
otoritesindeki küçük bir gevşeklik bile bid'atlerin ortaya çıkması için yeterli
gelmiştir...
Bu hakikatten dolayı
İbn Şirin (rh.a.) şöyle demek zorunda kalmıştır...
Hiç bir kimse bir bid'ata
tutunup da ondan sonra (tekrar) Sünnet'e dönmüş, müracaat etmiş değildir.[151]
Abdullah İbn Mes'ud
(r.a.), şöyle haber verir:
Rasulullah (s.a.s.),
bir gün bize bir çizgi çizdi, sonra:
"Bu, Allah'ın
yoludur." buyurdu.
Ardından bunun
sağından, solundan bazı çizgiler çizdi ve sonra:
"Bunlar (bir
takım) yollardır... Onlardan her yolun başında, ona çağıran bir şeytan
vardır." buyurdu...
Sonra şu ayeti okudu:
"Bu, benim
dosdoğru olan yorumdur, şu halde ona u-yun... Sizi O'nun yolundan ayıracak
(başka) yollara uymayın. [152] /[153]
Mücahid (r.a.):
(Ayette geçen)
"(başka) yollara uymayın" ibaresini "Bid'at ve şübheli
şeyİere" (tabi olmayın) diye tefsir etmiştir.. [154]Abdullah
İbnu-d Deylemî, şöyle diyor:
Bana ulaştı ki, dinin
(yok olup) gitmesinin başlangıcı, Sünneti'n terk edilmesi (ile olacaktır)...
İpin, bir büklüm, bir büklüm (daha çözülerek yok olup) gitmesi gibi din de, bir
Sünnet, bir Sünnet derken yok olup gider. [155]
El-Evzâî (rh.a.),
Hassan (rh.a.)'dan şöyle dediğini rivayet eder:
Hiç bir topluluk,
dinlerinden bir bid'at işlememiştir ki, Allah da, Sünnetlerinden onun benzerini
çekip çıkarmamış olmasın. [156]
Gudeyf b. Hars (r.a.)
bize hadisi rivayet etmektedir:
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
"Bir topluluk,
bir bid'at icad ederse, mutlaka onun kar-şılığı olan bir Sünnet ortadan
kaldırılmış olur.[157]
Bu konuda şu hadisleri
kaydediyor ve hep beraber okuyup üzerinde derinden derine ve inceden inceye
düşünmeliyiz...
Sehl b. Sa'd (r.a.)
rivayet ediyor:
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurmuştu:
"Ben, sizin havuz
başında öncünüzüm... Benim yanıma gelen ondan içer, ondan içen de edebiyyen
susamaz... Ve muhakkak benim yanıma bir takım kavimler gelecek ki, ben onları
tanırım, onlar da beni tanırlar... Sonra benimle onların arasına bir perde
konur."
Ebu Said el-Hudri
(r.a.) devamını getirir...
Rasulullah (s.a.s.):
"Ben,onlar,
bendendir, derim. [158]
Bana:
Sen, onların, senin
ardından neler ortaya çıkardıklarını bilmezsin, denilir...
Ben de:
"Benden sonra
dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar, uzak olsunlar, derim."
Ebu Hüreyre (r.a.)'in
rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
Ben (Havuz başında)
dikilip durduğum sırada bir zümre görürüm... Nihayet onları tanıdığım zaman,
benimle onların arasına bir adam (bir melek) ortaya çıktı da onlara:
Geliniz!, dedi...
Ben, ona:
Bunları nereye
götürüyorsun? dedim...
Melek:
Vallahi, cehenneme
götürüyorum!, diye cevab verdi...
Bunların hâli, günahı
nedir?, dedim...
Melek:
Bunların, senin
ardından gerisin geriye dönüp (dinlerine) sırtların çevirerek, irtidad
ettiler!, dedi...
Sonra ben, Havuz
başında bir zümre daha gördüm... Nihayet onları tanıdığım zaman yine benimle
onların arasına bir adam daha çıktı da bu topluluğa:
Geliniz!, dedi.
Ben, ona da:
Bunları nereye
götürüyorsun?, diye sordum...
Vallahi, ateşe
götürüyorum, diye cevap verdi...
Bunların günahı
nedir?, dedim...
Melek:
Senden sonra bunlar,
gerisin geriye dönüp dinlerine sırtlarını çevirerek gerisin geri dinden
çıkmışlardır!, dedi...
Ben, bu Havuz'a
yaklaşıp da geriye çevrilenlerden hiç kimsenin cehennemden kurtulacağını sanmıyorum...
Ancak çobansız yolunu
şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar misali, bunlardan da (tek tük) cehennemden
kurtulanlar olabilir![159]
Aynı konuda
mü'minlerin annesi Aişe (rh.a.)'nın rivayet ettiği şu hadisi de kaydedelim...
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu:
"Ben, Havz'ın
başmda olacağım. Sizden bana gelenleri gözeteceğim... Vallahi, bana yakın
gelmiş bir takım adamlar bölünecektir.
Ben:
Ya Rabbim, (bunlar,)
benden ve benim ümmetimdendir, diyeceğim.[160]
Teâlâ hazretleri de:
Sen, onların, senden
sonra ne yaptıklarını bilmezsin. Onlar, gerisin geriye dönmekte devam ettiler,
diyecektir."
Hadislere dikkat
edilecek olursa olayın akîde ile ilgili olduğu anlaşılır... Dine sokulan
bid'atm felaket boyutu, dinden döndürecek bir ölçüye varmıştır... Ümmet olma
vasfına ulaşmış kişilerin, dini anlayışlarına soktukları bid'at ve hurafelerin
yüzünden topukları üzere geriye gerisin dönmüş ve İslâm'a sırt
çevirmişlerdir... Denildi ya, bid'at ve hurafeler günahtan başlar, küfür ve
şirke kadar uzanır...
Akîde konusunda yapılan
bid'atîar, dinden çıkmaya kadar ulaşan korkunç boyuta varır... Allah'ın
emretmediği, Ra-sulullah (s.a.s.)'in öğretmediği ve hakkında hiç bir delil olmayan
şeylerin akîde hâline gelmesi, imanı katıksız olmaktan çıkarır ve ondan
olmadık şeyleri, ona karıştırarak kirletir... Öyle bir kirlenir, öyle bir
paslanır ki, sahibini ateşe müstahak kılar...
Bunun için Abdullah
İbn. Mes'ud (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Kitab ve
Sünnet'ten başka uyulması gerekli üçüncü bir yol yoktur. [161]
Sözlerin en güzeli Allah'ın kelâmı ve yolların en güzeli, Muhammed'in yolu,
sireddir...
Dikkat! (sonradan)
dinde ihdas edilmek istenen şeylerden sakının... Çünkü şerr işlerden birisi
de, ihdas edilen şeylerdir... (Dinde) icad edilen her şey bid'attır... Bid'atlar(m
çoğu) dalalettir. [162]
Özellikle kişiyi,
İslâm dairesinin dışına çıkaran bid'at-lara karşı çok dikkatli olunmalıdır...
Huzeyfe (r.a.)'m
rivayetiyle önder Rasulullah (s.a.'s".) şöyle buyurur:
"Allah Teâlâ,
bid'at sahibinden oruç, namaz, sadaka, hacc,umre, cihad, tevbe ve fidyeden hiç
bir şey kabul etmez... Kıl, hamurdan çıktığı gibi o da, İslâm'dan çıkar.[163]
Kurtuluş önderimiz
Rasulullah (s.a.s.), Abdullah ibn Mes'ud (r.a.)'m rivayetiyîe ümmetine şu
vasiyette bulunuyor:
(Ümmetim,) iyi biliniz
ki, ben, Kevser Havuzu başında öncünüzüm (yani orada muhtaç olduğunuz şeylerin
önceden hazırlayıcısıyım). Ve diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla övünürüm...
Artık (çok günahlar işlemekle) siz, benini yüzümü karartmayınız (yani beni
Allah'a karşı mahcub etmeyiniz...)
Bilmiş olunuz ki, ve
ben (kıyamet günü) bazı insanları kurtaracağım... Bazı insanlarda benden
kurtulacak (yani zebaniler, onları götüreceklerdir...
Ben:
Ya Rabbi, arkadaşlarım
(ne olacaklar)?, diyeceğim.
Allah, şöyle
buyuracaktır:
Senden sonra, onların
neler ihdas ettiklerini bilmiyorsun! [164]
Mü'minlerin annesi
Aişe (r.anha) şu hadisi rivayet eder.
Rasuîuilah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
"Her kim, bizim
şu din işimizin içinde ondan olmayan bir bid'at icad ederse o, reddedilmiştir,
batıldır. [165]
Tertemiz bir ilâhî kaynaktan
fışkırıp akan İslâm Dini'nin saflığını ve berraklığını bulandırmaya çalışan
bid'at ve hurafelerden nasıl kurtulacağının yolunu, müttakî muvahhid mü'minlere
hayatın Önderi olan Rasulullah (s.a.s.) göstermiştir... Önder Rasulullah
(s.a.s.)'in gösterdiği yoldan yürüyenler, yani Kitab ve Sünnet üzere hareket
eden mü'min müslümanlar, bid'at ve hurafelere bulaşmadan, tertemiz bir
kaynaktan akan, İslâm Dini'nin berraklığı devam ettirirler...
İrbad b. Sariye
(r.a.)'ın şöyle anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.),
bize Öyle bir va'z etti ki, ondan gözlerimiz) yaşardı ve kalbler(imiz)
titredi... Bunun üzerine biz, dedik ki:
-Ya Rasulullah, bu
va'zlnız veda eden bir kimsenin va'zma benzer... Bize, neleri tavsiye
edersiniz?
Rasulullah (s.a.s.),
buyurdu ki:
"Ben sizi,
gecesi, gündüzü gibi apaydın olan {en küçük bir şübheyi kabul etmeyen, gayet
açık) bir din üzerine bıraktım... Benden sonra ancak helak olanlar, o dinden
(başka yönlere) sapar...
Sizden kim yaşarsa,
fazla ihtilafa şahid olacaktır. Onun için tanıdığınız Sünnetime ve hidayete
erdirilmiş olan Hulafayı Raşidin'in Sünnetine yapışınız. Bunları, dişlerinizde
sıkıca tutunuz (ya da musibetlere karşı dişinizi sıkınız).
Başınızdaki Halife,
siyah bir köle bile olsa, ona itaatten ayrılmayınız..[166]Çünkü
mü'min (tevazu ve uysallığı bakımından) burnuna yular takılmış deve gibidir,
hangi tarafa sevk edilirse uyar. [167]
Abdullah b. Amr (r.a.)
da, bu konuda şu hadisi rivayet eder...
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"İsrailoğullarından
gelen her şey, pabucun pabuca (bir tekinin öbür tekine) eşitliği gibi ümmetime
de gelecektir... Hatta onlardan aşikâr olarak annesine yaklaşan kimse bulunursa,
ümmetimden de bunu yapacak kimse bulunacaktır.
îsrailoğullan
yetmişiki millete ayrılmışlardı. Ümmetim yetmişüç millete ayrılacaktır.
Bunlardan bir milletten başka hepsi cehennemdedir."
Ashab:
Ya Rasulullah, o
(müstesna olan millet) kimdir?, dediler...
Rasul-ı Ekrem
(s.a.s.), buyurdu ki:
"Ben ve ashabım
hangi millet üzere isek (odur).[168]
Yegâne Önderimiz
Rasulullah (s.a.s.)'in ve Hulafayı Raşidin'in Sünnetine tabi olan mü'min
müslümanlar, irtidad fitnesinden, bid'at ve hurafe sapıklıklarından,
kendilerini korumuş olurlar... Rasulullah (s.a.s.)'in iman ve ilim medresesinde
salih amel üzere yetişen ve yaşayan Ashab'ın (Allah cümlesinden razı olsun)
yolunu takib edenler, sapmalardan kurtulmuş olanlardır...
Ashab, Kitab'a ve
Sünnet'e, yani yegâne Rabb Allah'ın emirlerine ve yegâne Önder Rasulullah
(s.a.s.)'ın Sünneti'ne nasıl sarılmış, nasıl uygulamış ise, öylece sarılıp
uygulamak, kurtuluş yoludur!.. Gerek Mekke Dönemi, gerekse Medine Dönemi
uygulamalarını çok iyi tesbit edip, sebeb ve hikmetlerine derinlemesine nüfuz
ederek gündeme getirilmelidir... Zaman içinde gerek Kitab'dan, gerekse
Sünnet'ten bazı şeyleri geri bıraktıracak veya unutturacak ya da ortadan kaldıracak,
müstekbir güçler ve tağutî kültürler meydana çıkar... Tarih boyu meydana
çıkmış, bugünün işgal altındaki İslâm topraklarında meydanlara tamamiyle hakim
olmuşlardır...
İslâm'ın ve müslüman
mü'minlerin mahkum kılındığı, işgal edilmiş İslâm topraklarında nasıl
davranacağımızın plan ve programını yine Rasulullah (s.a.s.)'den almamız vazgeçilmez
görevlerimizdendir...
Amr b. Avf (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Yılanın toplanıp
deliğine çekildiği gibi, din de, muhakkak surette toplanıp Hicaz'a çekilecek
ve dağ keçile-ri,dağm doruğunda üslendikleri gibi din de, muhakkak surette
Hicaz'da üslenecektir...
Din garib (bir nizâm)
olarak başlamıştır ve ileride tekrar gârib olacaktır...
Benden sonra
insanların sünnetimden (yolum ve şeriatımdan) bozmuş olduklarını düzeltmeye
çalışan gariblere müjdeler olsun.[169]
Aynı konuda Abdullah
İbn Mes'ud (r.a.) da, şu hadisi rivayet ediyor...
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"İslâm, şübhesiz
garib olarak başladı ve (günün birinde) garib hâle dönüşecektir. Ne mutlu
garib(mü'min)lere."
İbn Mes'ud, demiştir
ki:
-Garibler kimlerdir?,
diye soruldu...
Rasui-i Ekrem
(s.a.s.):
"Kabilelerinden (İslâm
için) uzaklaşanlar. buyurdu.[170]
Yegâne hayat önder ve
örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)'in hadis-i şeriflerinden bir kaç tanesini de
kaybettikten sonra, ümmet içinde korkunç fitneye dönüşen bid'at ve hurafeye
karşı ümmetin imamlarından tavırlarına bakalım!..
Amr b. Avf (El-Muzanî,
r.a.)'dan...
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
"Kim, benden
sonra ihmal edilmiş bir sünnetimi ihya e-derse, o sünnetle amel eden insanların
sevablarından hiç bir şey eksiltmeden onların sevablarının bir mislini şübhesiz
almış olacaktır.
Kim de, Allah ve
Rasuiü'nün razı olmadıkları bir bid'atı icad ederse, o bid'at ile amel eden
insanların günahlarından hiç bir şey eksiltmeden, onların günahlarının bir mislini
yüklenmiş olacaktır. [171]
Ebu Hüreyre
(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"Ümmetimin
bozulduğu (fesada uğradığı) bir zamanda, benim sünnetime sımsıkı sarılan kimseye,
bir şehid sevabı vardır. [172]
İbn Mes'ud
(r.a.)'dan...
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"Ümmetimin
ihtilaflı zamanında benim sünnetime sımsıkı sarılan kimse, avucunda ateş
parçası tutan kimse gibidir. [173]
Enes b. Malik
(r.a.)'nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"İnsanlar üzerine
bir zaman gelecek ki, onların içinde dini(nin icablarmı yerine getirme)
üzerinde tahammül gösteren, avucunun içinde ateş parçası tutan gibidir. [174]
Ebu Said el-Hudrî
(r.a.) da, şu hadisi rivayet ediyor...
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"Her kim helâl
lokma yer, sünnet (şeriat) gereğince a-mel eder ve insanlar da onun
kötülüklerinden emin olurlarsa, behemehal cennete girer."
Bunun üzerine bir
adam:
Ya Rasulullah, bu gün
halk arasında bu (vasıfta kişiler) pek çoktur, dedi...
Rasul-i Ekrem
(s.a.s.):
"Benden sonraki
asırlarda da bulunacaktır." buyurdular. [175]
Ümmet için her biri
birer rahmet ve peygamberlerin varisleri[176]
olan Müçtehid İmamlar, bid'atlara ve bid'at ehline karşı çok sert tavırlar ortaya
koymuş, tepkilerini apaçık beyan etmişlerdir... Bid'at ve hurafelerle mücadele
edip onları ortadan kaldırmak, böylece din emniyetini sağlamak, Allah yolunda
yapılan cihaddan bir bölümdür...
Sufyan b. Uyeyne, der
ki:
Bir kişi, İmam Malik
(r.a.)'e şunu sordu:
Allah, Arş'a istiva
etti [177]ayet böyle diyor...
Nasıl istiva etti?
İmam Malik, uzun süre
düşündü, alnında iri iri terler belirdi... Malik'in bu sözden alındığı kadar
hiç bir şeye böyle alındığını görmemiştim... Yanındakiler, ne diyecek diye
beklemeye başladılar...'
Sonra bu hâl geçince:
İstiva malum, fakat
O'nun istivasını akıl kavrayamaz. bunu sormak da bid'attır, buna iman,
farzdır... Ben, seni şaşırmış görüyorum, dedi.
Adam, O'na şöyle hitap
etti:
Ey Ebu Abdullah,
O'ndan başka ilâh olmayan ulu Allah'a andolsun ki, bu soruyu Basralılara,
Kûfelilere ve Irak ehline sordum. Senin kadar hiç birinden uygun bir cevab
alamadım, dedi.[178]
(İmam,) Badehu (daha
sonra) emretmiş, o adamı huzurdan çıkarmışlar. [179]
"Kiyasu'l-Muftrde
İmam Ebu Yûsuf dan şöyle nakledilmiştir:
"Hak üzere
konuşsa bile kelâmcılarm arkasında namaz kılınmaz... Çünkü o, bid'at
sahibidir... Bid'at ehlinin arkasında namaz kılmak caiz değildir."
Bu rivayeti, hocama
arzettim... Hocam, te'vil ederek şöyle dedi:
"O'nun kastı,
hakkı açıklamak olmaz."
Hocamın öne sürdüğü bu
te'vili, İmam Zahidî'nin "Telhis" adındaki eserinde gördüm...
İmam Zahidi, diyor ki:
Bunlardan biri,
Kur'ân-ı Kerim'in mahluk olduğunu söylüyor... Bu da. sözünü reddetmek için
onunla boğuşuyor ve "Kur'ân mahluk değildir" diyor.
İmam Azam (rh.a.):
"Onların
arkalarında namaz kılmayınız.'Medi...
Ben:
Birincisi tamam. Çünkü
o, Kur'ân-ı Kerim'in kadim olduğunu söylemiyor. Diğerinin günahı nedir ki,
arkasında namaz kılınmasın?, dedim.
Bunun üzerine İmam
Azam, şöyle buyurdu:
"Çünkü onların
her ikisi de din hakkında mücarele ve münakaşa ediyorlar... Dinde münakaşa ve
münazaa etmek ise, bid'attir.
Aynı şekilde "Miftahu's-Saade"de
zikredilmiştir.[180]
EbuKılabe, dedi ki:
(Nefislerinin)
arzularına uyanlarla, ne bir arada oturun, ne de onlarla uğraşın... Çünkü ben,
onların sizi, sapıklıklarına bulaştırmalarından veya bilmiş olduğunuz şeyleri
size karıştırmalarından emin değilim, (bunlardan endişe ediyorum). [181]
Nâfı'den.
Bir adam, îbn Ömer
(r.a.)'a gelip:
Falanın sana selâmı
var, dedi...
(Bunun üzerine) O,
şöyle dedi:
Bana, onun bid'at
çıkarmış olduğu haberi ulaştı. Şayet (gerçekten) bid'at çikarmışsa, (benden)
ona selâm söyleme.[182]
El-Hassan ve İbn
Şirin, şöyle dediler:
Arzularına uyanlarla
(yani bid'atçilarla), ne beraber o-lunuz, ne de onlarla uğraşınız ve ne de
onlardan (bir hadis, bir bilgi) işitip alınız.
[183]
Burada, yine İmam
Dârimî'nin kaydettiği ibret verici, olayı nakletmek yerinde olur... Böylece,
Ashab'ın bid'at ehline karşı sergiledikleri tavır net bir şekilde anlaşılmış
olur...
Amr b. Yahya,
babasından, o da, babasından şunu rivayet etmiştir:
(Babam) dedi ki:
Sabah namazından önce
Abdulllah b. Mes'ud'un kapısının Önünde otururduk... Çıktığında O'nunla
beraber mescide giderdik.
Neyse (bir gün) Ebu
Musa el-Eş'arî, yanımıza geldi ve:
Ebu Abdurranman
(Abdullah b. Mes'ud) şimdiye kadar yanınıza çıktı mı?, dedi.
Hayır, dedik.
O da, bizimle beraber
oturdu.
Nihayet (Abdullah)
çıktı. Çıkınca toptan ona ayağa kalktık. Sonra Ebu Musa, O'na şöyle dedi:
Ebu Abdurrahman, biraz
önce mescidde yadırgadığım bir durum gördüm. Amma yine de Allah'a şükür,
hayırdan başka bir şey görmüş değilim. (Abdullah:)
Nedir o?, diye sordu.
Oda:
Yaşarsan, birazdan
göreceksin, dedi (ve şöyle devam etti):
Mescidde halkalar
hâlinde oturmuş, namazı bekleyen bir topluluk gördüm... Her halka (idarecisi)
bir adam, (hal-kadakilerin) ellerinde de çakıl taşlar var.
(İdareci):
Yüz defa Allahu Ekber
deyin, diyor, onlar da, yüz defa AllahuEkber diyorlar... Sonra:
Yüz defa Lâ ilahe
illallah deyin, diyor, onlar da yüz defa Lâ ilahe illallah diyorlar...
Yüz defa Sübhanallah
deyin, diyor, onlar da yüz defa Sübhanallah diyorlar...
(Abdulllahb.Mes'ud:)
Peki, onlara ne
dedin?, dedi.
Senin görüşünü
bekleyerek -veya- senin emrini bekleyerek onlara bir şey söylemedim, dedi...
(Abdullah) dedi ki:
Onlara, kötülüklerini
sayıp (hesab etmelerini) emret-seydin ve (bununla) iyiliklerinden hiç bir şey
zayi edilmeyeceğine dair onlara güvence verseydin ya!, dedi...
Sonra gitti. Biz de,
onunla beraber gittik.
Nihayet O, bu
halkalardan birine geldi, başında durdu ve şöyle dedi:
Bu, yaptığınızı
gördüğüm nedir?
Dediler ki:
Ebu Abdurrahman,
(bunlar) çakıl taşları... Onlarla, Allahu Ekser, Lâ ilahe illallah, Sübhanallah
deyişlerini sayıyoruz.
(Bunun üzerine
Abdullah b. Mes'ud) dedi ki:
Artık kötülüklerinizi
sayıp (hesab edin)! Ben, iyiliklerinizden hiç bir şeyin zayi edilmeyeceğine
kefilim... Yazıklar olsun size! Ey Ümmet-i Muhammed, ne çabuk helak oldunuz!..
Peygamberimizin
(s.a.s.) şu Sahabesi (içinizde hâlâ) bolca bulunmakta, işte O'nun elbiseleri (henüz)
eskimemiş, kabları (henüz) kırılmamış!..
Canım elinde olan
Allah'a yemin olsun ki, sizler kesinlikle, (ya) Muhammed'in dininden daha
doğru bir din üzerindesiniz (ki, bu imkâsızdır) veya sapıklık kapısı açmaktasınız.
Onlar:
Vallahi, Ebu
Abdurrahman, biz başka bir şey değil, sadece hayrı (elde etmeyi)istedik,
dediler.
(O da) şöyle karşılık
verdi:
Hayrı (elde etmek)
isteyen niceleri vardır ki, onu, hiç elde edemeyeceklerdir.
Rasulullah (s.a.s.),
bize haber vermiştir ki: "Kur'ân-ı o-kuyacak olan bir topluluğun (bu
okuyuşları sadece dilde kalacak) onların köprücük kemiklerinden ileriye
geçmeyecek.[184] Vallahi, bilmiyorum,
belki onların çoğu sizdendir.
Sonra (Abdullah)
onlardan yüz çevirdi...
(Amr b. Yahya'nın
dedesi) Amr b. Selime, bundan sonra şöyle dedi:
Bu halkalardaki
(insanların) tamamını, en-Nehrevân olayında, Haricilerin yanında bize karşı
vuruşurken görduk..[185]
Aize isimli kadın
şöyle dedi:
İbn Mes'ud'u, erkek ve
kadınlara tavsiyede bulunurken gördüm. O, şöyle diyordu:
Kadın, erkek sizden
kim (fitne zamanına) kavuşursa, ilk yola (ilk duruma uymaya) baksın! İlk yola
(ilk duruma uymaya) baksın! Çünkü biz fıtrat üzereyiz. [186]
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)'in seçkin Ashabından Abdullah İbn Mes'ud (r.a.)'m karşı çıktığı,
zikrin kendisi değildir... Muvahhid mü'minlerin her hâli zikr üzeredir ve öyle
olmalıdır da! [187] îbn Mes'ud (r.a.)'ın
karşı çıktığı, zikrin yeri ve şeklidir... Çünkü önderimiz Rasulullah (s.a.s.),
Ashabına ve dolayısıyla ümmetine böyle bir zikir şekli ve yeri, ne yapmış, ne
de tavsiye etmiştir... Muvahhid mü'minler, bütün ibadet şekillerini ve yerini
Örnek ve önder Rasulullah (s.a.s.)'dan nasıl görmüşlerse, öylece
yapmalıdırlar... Kendilerince, Sünnet'te olmayan bir şekil ortaya çıkaracak
olurlarsa bu, bid'atolur...
Bid'atçı zihniyete
mensub olanların geneli, şuursuzca taklid edenlerden oluşur... Evvelki
nesillerden kendilerine intikal eden, örf, adet, gelenek, görenek ve inançların
aslını araştırmadan, gerek umud, gerekse korku babından atalarından
kendilerine ne miras kalmış ise, onu takib etmeye çatışırlar... Atalardan,
torunlara miras kalan her şeyin iyi olmadığı gibi, her şey de kötü değildir...
Bir şeyin iyi olması için yeni olması, kötü olması için eski olması, doğru bir
ölçü değildir... Her yeni ve çağdaş iyi olmadığı gibi, her eski ve tarihî
olan da kötü değildir... İyilik ve kötülük konusunda ölçümüz, yegâne hayat
dini olan İslâm'dır... Her şey, İslâm'a göre değerlendirilir... İslâm'a göre
iyi ise iyidir, kötü ise kötüdür... İslâm'a göre doğru olanlar, doğru, yanlış
olanlar, yanlıştır...
Atalardan torunlara
miras kalan inanç, Örf, adet, gelenek ve göreneklere bakılır, İslâm ölçüsüne
arzedilir... Eğer İslâm'a uyuyorsa kabul, uymuyorsa reddedilir... İslâm'a u-yan
şeylerin kimden gelmesine veya uymayan şeylerin nereden gelişine bakılmaz!..
Olayın gelişine değil, İslâm'a uygun oluşuna itibar edilir.[188]
Batıl üzere olan
atalarını taklid edenlerin ve onlardan kendilerine kalan gayr-i İslâmî mirasa
sahtb çıkanların durumu, şöyle beyan buyurmaktadır Rabbimiz Allah:
"Onlara:
'Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin' denildiğinde, 'Atalarımızı üzerinde
bulduğumuz şey bize yeter' derler. (Peki,) Ya ataları bir şey bilmiyor ve
hidayete ermiyor idilerse? [189]
"Ne zaman onlara:
'Allah'ın indirdiklerine uyun' denilse, onlar: 'Hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız' derler... (Peki,) Ya atalarının
aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?[190]
Atalarının bıraktığı
küfür ve şirk ilkelerinden oluşan batıl inanca sıkısıkıya bağlanmak, din
emniyetine vurulan en büyük darbedir... Şuursuz, idraksiz bir şekilde
atalarının ilkelerine bağlananlar, imanı bırakıp küfre, Tevhidi bırakıp şirke,
hakkı bırakıp batıla ve doğruyu bırakıp yanlışa tutunmuşlardır...
İşte delili...
Rabbimiz Allah,
buyurur:
"De ki: 'Peki,
dua ettiğiniz zaman, onlar (put heykel i-lâhlar) sizi işitiyorlar mı?
Ya da size bir
yararları dokunuyor mu, veya zararları?
'Hayır' dediler, 'biz,
atalarımızı böyle yaparlarken bulduk. [191]
Ailahu Ekber!
Küfür cephesinde hiç
bir değişme yok ve hiç bir yenilik söz konusu değildir!.. Aynı batıl anlayış ve
aynı şirk çirkefliği!.. Bu ayetlerin inzalinden onbeş asır sonra, atalarının
bıraktığı tağutî düzene tabi olanların ve atalarının şirk ilkelerinden, taviz
vermeyen egemen güçlerin çağdaş görüntüsü, aynısının tıpkısı!..
Din emniyeti
konusunda, yeni dini yalnız ve yalnız Allah'a hâlis kılan mü'minlerin
dinlerini korumada, Ehl~i Kitabın durumundan ders ve ibret almaları gerekir...
Onları hâlleri ve tavırları iyi bilinmeli, onların düştüğü korkunç akıbetten
sakınılması gereklidir...
Bu konuda şöyle
buyurur Rabbimiz Allah:
"Kitab Ehli'nden
olanlar, ancak kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra fırkalara
ayrıldılar...
Oysa onlar, dinini
yalnızca O'na halis kılan hanifler (Allah'ı birleyenler muvahhidler) olarak sadece
Allah'a kulluk etmek namazı dosdoğru kılmak ve zekatı vermekten başkasıyla
emrolunmadılar... îşte en doğru (dimdik ve sapa sağlam olan) din budur.[192]
"Gerçek şu ki,
dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen, hiç bir şeyde
onlardan değilsin... Onların işi ancak Allah'adır... Sonra O, işlemekte
olduklarını, kendilerine haber verecektir. [193]
"Kendilerine
apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılanlar ve anlaşmazlığa
düşenler gibi olmayın... îşte onlar için büyük azab vardır.
Bazı yüzlerin
ağaracağı, bazı yüzlerin de kararacağı gün... Yüzleri kapkara kesilecek
olanlara: 'İmanınızdan sonra inkâr ettiniz öyle mi? Öyleyse, inkâr etmenize
karşılık, a-zabı tadın (denilir)...
Yüzleri ağaranlar ise,
artık onlar, Allah'ın rahmeti içindedirler, içinde de temelli kalacaklardır...
Bunlar, sana hak
olarak okumakta olduğumuz Allah'ın ayetleridir... Allah, âlemlere zulüm isteyen
değildir. [194]
"Bazı yüzlerin
ağaracağı, bazı yüzlerin kararacağı gün...
İbn Abbas, derki:
Kıyamet günü. Ehl-i
Sünnet veT Cemaat'in yüzleri ağardığmdan, bid'at ve tefrika ehlinin yüzleri
karardığında:
"Yüzleri kapkara
kesilecek olanlara: 'imanızdan sonra inkâr ettiniz öyle mi?" denilir. [195]
Yeryüzünün hangi
mekânında ve hangi zamanında yaşıyorsa yaşasın muvahhid mü'minler, İslâm
Milleti'ninin ve
Rasulullah Muhammed
(s.a.s.)'in Ümmeti'nin mensubudurlar... Hepsi yüce ve saygın bir aileye aid
olan kardeşlerdir... Mü'min müslüman olanların her biri değerli birer şahsiyettirler...
Dini yalnız ve yalnız Allah'a has kılan, Allah'dan başka kanun koyucu,
Rasulullah (s.a.s.)'den başka önder, Kur'ân'dan başka düstur ve İslâm'dan başka
hayat nizâmı kabul etmeyen; kabul ettiklerinin gereği olan bir hayat tarzı
sergileyen mü'min müslümanlar, insanlık âlemi için ortaya çıkarılmış en hayırlı
ümmettirler... Aynı Tevhid akidesi ve salih amel anlayışı çerçevesinde bölünmez
bir bütünlük o-luşturmaları, bir beyin, bir yürek ve bir bilek olmalıdırlar...
Başlar başa, baş da,
Allah'ın değişmeyen, eskimeyen, yıpranmayan ve çağların tümünü kapsayıp her zamanda,
her mekânda taptazeliğini koruyan ve Allah tarafından korunan Kur'ân-ı Kerim'e
bağlanmalıdırlar... Bu birlik ve beraberlik içindeki Ümmet, ma'rufu emreden ve
münkerden alıkoyan, yani imanı emredip küfiir ve şirki yasaklayan bir misyonun
sahibidir!..
Rabbimiz Allah (c.c.)
şöyle buyurur:
"Siz, insanlar
için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, ma'rufu (iyi ve İslâm'a uygun) olanı
emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz.[196]
"Sizden, hayra
çağıran, iyiliği (ma'rufu) emreden ve kötülüklerden (münkerden) sakındaran bir
topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler, İşte bunlardır. [197]
Muvahhid mü'min
müslumanların yazifesi, Rabbimiz Allah'ın ayetlerinde buyurduğu gibi iyiliğin
emri ve kötülüğün nehyedilmesidir... Yeryüzünün huzuru, sıhhati ve barışı,
mü'min müslümanlardan sorulur... Yeryüzünde küfür, şirk, irtidad, bid'at ve
hurafe fitnesini kaldırmak, İman ve Tevhidi,
yani Allah'ın dinini
hakim kılmak, mü'min
müslü-maniarın ertelenmez, anın vacibi olan vazifesidir![198]
İnsanların
katliâmından çok daha beter olan küfür ve şirk fitnesini[199]
kaldırmak için, hür ve iktidar sahibi olmak gerekir... Gayr-i müslim müstekbir
tağutlar tarafından işgal edilen İslâm topraklarında, esaret altında yaşayan
müztaz'af mü'min müslümanların Önce bulundukları bölgelerde hürriyetlerine
kavuşmak için mücadele etmeleri gerekir... Egemen tağutî iktidarların
esaretinden kurtulmak ve bölgeye İslâm'ı hakim kılmak cihad hareketinin
sonucunda mü'min müslümanlar iki güzel şeyden birisine kavuşurlar: Ya zafer, ya
şehadet!..
Said b. Zeyd (r.a.)'m
rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Malını müdafaa
ederken öldürülen kimse şehiddir... Ailesini müdafaa ederken Öldürülen kimse
şehiddir... Dinin müdafaa ederken öldürülen kimse şehiddir... Kendisini müdafaa
ederken öldürülen kimse şehiddir.[200]
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), şirke ve karşı bir zaman ümmetini uyarmış, bu konuda çok uyanık
olmalarını emretmiştir... Mü'min müslümanlar -Allah korusun- şirke ve küfre
düşüp irtidad etmemeleri için bu konunun en ince birimleri bile izah
edilmiştir...
Bu konuda Huzeyfe b.
el-Yaman (r.a.) şu hadis-i şerifi nakleder...
İmam Ebu Bekir
(r.a.)'dan...
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu:
"Şirk, sizin
aranızda karıncanın kımıldanmasından da gizlidir."
Ben:
Ya Nebiyyallah, şirk,
ancak Allah (c.c.)'den başkasına ibadet edilmek değil midir? Yahud Allah'la
birlikte başkasına tapmak değil midir? dedim.
Rasulullah (s.a.s.):
"Allah hayrını
versin ey Siddîk, şirk, aranızda karıncanın kımıldanmasından daha gizlidir...
Sana, onun küçüklerini,
büyüklerini yahud küçüğünü, büyüğünü giderecek bir şey haber vereyim mi?"
buyurdu.
Ebu Bekir:
Hay hay, ya
Rasulullah, dedi.
(Rasulullah, s.a.s.):
"Her gün üç defa:
Ey Allahım, bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediklerimden de senden
af dilerim, dersin.
Şirk: Bana filan ve
Allah verdi, demendir. Denkdaşlık ise: Eğer filan olmasa idi, beni filanca
öldürecekti, demektir." buyurdular.[201]
Bu konuda şu hadisi
de, kaydederek meseleyi noktalayalım...
Huzeyfe (r.a.) rivayet
eder. -
Rasulullah (s.a.s.), şöyle
buyurdu:
"Sakın Allah
diledi, falan da diledi, demeyin... Lâkin Allah diledi, sonra filan diledi,
deyin.[202]
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), her zamanda ve her mekânda doğru buyurdular... Hiç kimse, yaratma ve
emir yalnızca kendisine mahsus Rabbimiz Allah gibi dileyemez!. [203]
Din emniyetinin
sağlanması için, önce muvahhid mü'min müslümanların yeryüzündeki birlik ve
beraberliğinin sağlanıp, her türlü şirk egemenliği, tağutun baskısı giderilip
yerine Allah'ın hakimiyeti ve mü'minlerin iktidarı gerçekleşmesi gerekir...
[1] Hacc, 22/65-66
[2] Bakara, 2/28-29 ve Lokman, 31/20, Casiye, 45/32-13,
Haca 22/36
[3] Mülk, 67/15
[4] Hicr, 15/19/20
[5] Zariyat, 51/52
[6] Zariyat, 51/56
[7] Nisa, 4/165
[8] De ki: 'Rabbimi yüceltirim, ben, Rasul olan bir
beşerden başkasımıyım?" îşrâ, 17/93.
"De ki: 'Şübhesiz
beri, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim, yalnızca bana sizin ilâhınızın
tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih
bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak kılmasın."
Kehf, 18/110.
İbn Mes'ud (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu:
"Beni Rabbim
terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı."
İmam Suyutî,
Camiu's-Sağir Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail Mutlu, İst. 1996, C.l,
Şh.113, Hds.l79(3I0) Îbnu's-Süm'anî'nin Edebu'l-fmlâ'sından.
• Aclunî, Keşfu'1-Hafa,
C.l, Sh.70, Hds.164. Not: İsnadı zayıf, mânâsı sahihtir. Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
"Ve şübhesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin." Kalem, 68/4.
[9] Şura, 42/52-53
[10] Hani Rabbin ÂdemoğuHarının sırtlarından zürriyetlerini
almış ve onlar kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: 'Ben, sizin Rabbiniz
değil miyim?, (demişti de) onlar: 'Evet (Rabbimizsin), şahid olduk' demişlerdi.
(Bu,) Kıyamet günü: 'Biz, bundan habersizdik' dememeniz içindir. Ya da:
'Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir
kuşağız. İşleri balı! olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mı edeceksin?'
dememeniz İçindir.
işte Biz, ayetleri
böyle birer birer açıklarız, umulur ki, dönerler." A'râf, 7/172-173-174.
[11] Muhammed, sizin .erkeklerinizden hiç birinizin babası
değildir, ancak O, Allah'ın Rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur
(Hatemu'n-Nebiyyin). Allah, her şeyi bilendir." Ahzâb, 33/40.
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurmuştur:
"Şübhesiz, benim
meselimle, benden önceki peygamberler zümresinin meseli, şu kimsenin meseli
gibidir ki, o kimse bir ev yaptırmış ve onu süsleyip güzelleştirmiş, yalnız bir
köşede bir kerpiç (tuğla) yeri boş bırakılmış. Akabinde, insanlar evi
dolaşmaya, evi takdirle beğenmeye ve:
Keşke şu tek kerpiç
(tuğla) de konulsaydı!, demeye başlarlar."
Rasulullah:
"İşte ben, o (yeri
boş bırakılan) kerpicim (tuğlayım). Ben, Hatemu'n-Nebiyyin'im (peygamberlerin
sommcusuyum)" buyurdu.
Sahih-i Buhârî,
Kitabu'l-Menakıb, B.18, Hds.41-42.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fedail, B.7, Hds.20-23.
[12] Necm, 53/1-4
[13] Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda.
Bizimle karılaşmayı ummayanlar, derler ki: 'Bundan başka bir Kur'ân getir veya
onu değiştir.' De ki: 'Benim onu, kendi nefsimin bir öngörmesi olarak
değiştirmem, benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana
uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, kuşkusuz ben, büyük günün azabından
korkarım." Yûnus, 10/15.
[14] Andolsun ki Allah, mü'minlere, içlerinde kendilerinden
onlara bir peygamber göndermekle lutufta bulunmuştur. (Ki O,) onlara ayetlerini
okuyor, onları arındırıyor ve onlara kitab ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce
ise, onlar, apaçık bir sapıklık içindeydiler. "Âl-i îmrân,3/164.
[15] Ankebut,29/l-2-3.
[16] Bakara, 2/143
[17] Hiç şübhesiz Biz, sana bu kitabı hak ile indirdik.
Öyleyse sen de, dini yalnızca O'na hâiis kılarak Allah'a ibadet et.
Haberin olsun, hâlis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır...."
Zümer, 39/2-3.
[18] Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslâm
uğrunda) seyahat edenler, rükû' edenler, secde edenler, iyiliği emredenler,
kötülükten sakındı-ranlar ve Allah'ın sınırlarını (İndirdiği emir ve hükümleri)
koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele." Tevbe, 9/112.
[19] Mâide, 5/77-79
[20] Bkz. Mâide, 5/3
[21] Öyleyse sen yüzünü, Allah'ı birleyen (bir hanif)
olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki, insanları bunun Üzerine
yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta
duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler." Rûm, 30/30.
[22] Mâide, 5/87, A'râf, 7/55.
[23] Bkz. Yûsuf, 12/40 ve 60. En'âm, 6/57.
[24] Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O, ne güzel görmekte
ve ne güzel işitmektedir. O'nıın dışında, onların bir velisi yoktur. Kendi
hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz." Kent; 18/26.
[25] Mü'min (Ğafır), 40/26.
[26] Küfür, tek millettir." değişmez kaidesi İçin bkz.
Elmahlı M. Hamdi Yazir,
Hak Dini Kur'ân Dili, İst. T.Y. (Yenda Yayınları), C.2, Sh.72.
Muhammed Ali es-Sabunî,
Safvetii't-Tefasir, çev. Doç. Dr. Sadrettin Gü-müş-Dr. Nedim Yılmaz, tst.1990,
C.2, Sh. 114.
Said Havva, El-Esas fi't-Tefsir, çev. M. Beşir Eıyarsoy, İst. 1990, C.4.
Sh.78.
[27] Enbiya, 21/92.
[28] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İlm, B.4, Hds.7. Sünen-i Ebu
Davud, Kitabu's-Sünnet, B,6, Hds.4608.
[29] Âl-i İmrân, 3/64.
[30] Tevbe, 9/31
[31] Tevbe, 9/31
[32] Sûnen-i Tirmizî, Kitabu't-Tefsinrl-Kur'ân, B.10,
Hds.3292." İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir
Karlığa ve Dr. Bedrettin Çetiner, İst.1985, C.7, Sh.3456.
[33] Yûsuf, 12/106.
[34] Fatır, 35/5.
[35] Bakara, 2/130-132.
[36] Sahih-i Bulıârî, Kitabırl-Enbiya, B.50, Hds.l 13.
[37] Nahl, 16/36.
[38] Hacc, 22/77-78.
[39] Sana Kitab'dan vahyedileni oku ve namazı doğru kıl.
Gerçekten namaz çirkin -utanmazlıklar- (fahşa)'dan ve kötülüklerden
yazgeçirir. Allah'ı zikretmek ise, muhakkak en büyük(ibadet)tür. Allah,
yapmakta olduklarınızı bilmektedir." Ankebut, 29/45.
[40] Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti,
Allah'a gönülden yö-nelip itaat eden bir muvahhiddi ve O, müşriklerden değildi."
Nahl, 16/120
[41] Âl-i İmrân. 3/67-68.
[42] Al-Hmrân, 3/102.
[43] De ki: 'Şübhesiz, benim namazım, ibadetlerim, hayatım
ve ölümüm, Alemlerin Rabbi Allah'ındır.
O'nun hiç bir ortağı yoktur. Ben, böyle emrolundum ve ben, müslüman
olanların ilkiyim." En'âm, 6/162-163.
[44] Gerçekten, Rabblerine olan haşyetlerinden dolayı
saygıyla korkanlar, Rabblerinin ayetlerine iman edenler, Rabblerine ortak
koşmayanlar, Ve Onlar, gerçekten Rabblerine dönecekler diye, vermekte oldukları
kalbleri ürpererek verenler.
İşte onlar, hayırlarda
yarışmaktadırlar ve onlar, bundan dolayı öne geçmektedirler." Mü'minun,
23/57-61.
Ancak (bu) size verdikieriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda
yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır....." Mâide, 5/48.
[45] Aişe (r.anha)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Ölülerinizi, hayırla yâd ediniz."
Sünen-i Neseî,
Kitabu'l-Cenaiz, B.51, Hds.1936.
İbn Ömer (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurdu;
"Ölülerinizin
iyiliklerini anın ve kötülüklerinden sarf-i nazar edin."
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'l-Cenaiz, B.33, Hds.1023.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.5Ü, Hds.4900.
[46] A'râf, 7/126.
[47] Mâide, 5/111
[48] Yûsuf, 12/101.
[49] İbrahim, 14/52.
[50] Âl-iİmrân, 3/19
[51] ÂI-iîmrân,3/103
[52] Enfil, 8/46
[53] Mâide, 5/3.
[54] Numan b. Beşİr (r,a.)'dan.
Rasulutlah (s.a.s.), şöyle
buyurdu:
"Bütün mü'minleri,
birbirine merhamette, mahabette, lutufta ve yardımlaşma hususlarında sanki bir
vücud misali görürsün? O vücudun bir organı hastalanınca, vücudun diğer
kısımları birbirlerini hasta organın eleminne -uykusuzlukla hararete- ortak
olmaya çağırırlar."
Sahih-i Buhârî,
Kiiafau'1-Edeb, B.27, Hds.41.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l Birri ve's-Sila, B.17, Hds.66
[55] Mü'minler, ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin
arasını bulup düzeltin ve Allah'dan korkup sakının, umulur ki, esirgenirsiniz."
Hucurât, 49/10
[56] Kâfırun, 109/1-6.
[57] Yûsuf, 12/76.
[58] Yûsuf, 12/40 ve 67. En'âm, 6/57.
[59] Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri
yaratan, sonra da Arş'a istiva eden Allah'dır. Gündüzü, durmaksızın kendisini
kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş
eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur.
Âlemlerin Rabbi o tan Allah, ne yücedir." A'râf, 7/54.
[60] Sana ruhtan sorarlar, de ki: 'Ruh, Rabbimin
emrindendir, size, ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir." İsrâ, 17/85.
[61] Burada: Kim, Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin tâ kendisidir."
(Mâİde, 5/44) ayet-i kerimesini hatırlamamak ve hafırlatmamak mümkün mü?
[62] A'raf, 7/11-18.
[63] Bkz. Mü'min (Ğafır), 40/26.
[64] En'âm, 6/137.
[65] De ki: 'Hak geldi, batıl yok oidu. Hiç şübhesiz, batıl
yok olucudur,' Isrâ, 17/81.
[66] Kur'ân'dan mü'minler için şifâ ve rahmet otan şeyleri
indirmekteyiz Oysa O, zalimlere kayıplardan başkasını artırmaz." İsrâ,
17/82.
[67] Zümer, 39/1-3.
[68] (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnızca)
Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm
yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur." Bakara, 2/193, Enfâl, 8/39.
[69] Yasin, 36/60-62.
[70] De ki: 'Hak geldi, batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkara
bilir, ne de geri getire bilir." Sebe\ 34/49.
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Gerçek şu ki, doğruluk (rüşd) sapıklıktan
apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Alla'a inanırsa, o, sapasağlam
bir kulba yapışmıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir."
Bakara, 2/256.
[71] Hakkı batıl İle Örtmeyin (karıştırmayın) ve sizce de
bilinirken hakkı gizlemeyin." Bakara, 2/42.
[72] Âl-i İmrân, 3/ 83-84
[73] Asra andolsun,
Gerçekten insan,
zarar-zîyan içindedir.
Ancak İman edip salih amellerde bulunanlar, birbirilerine hakkı tavsiye
e-denler ve birbirilerine sabrı tavsiye edenler başka." Asr, 103/1-3.
[74] Ahzab, 33/36.
[75] ÂİTİÎmfân,3/85-91.
[76] Hiç şübhesiz, Allah, kendisine şirk koşanları
bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar İse, dilediğini bağışlar Kim Allah'a şirk
koşarsa, elbette o, uzak bîr sapıklıkla sapmıştır." Nisa, 4/H6 ve 48.
[77] En"âm, 6/82
[78] Lokman, 31/13
[79] Sahih-i Buhârî, Kitabu'î-Enbiya, B.43, Hds.101.
Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.56, Hds.197.
Sünen-İ Tirmizî. Kitabu't-Tcfci'ru'l. B.7, Hds.3261.
[80] ÂI-i îmrân, 3/86-89
[81] Sünen-i Neseî, Kitabu't-Tahrimu'd-Dem, B.15, Hds,4054.
İbn Kesir, Hadislerle
Kur'ân-i Kerim Tefsiri, C.4, Sh.1295.
İmam ei-Vahîdî, Esbab-ı
Nüzul, çev. Dr. Necati Tetik, vdğ. Erzurum, T.Y, Sh.117ve 118.
Abdulfettah el-Kadî, Esbab-ı Nüzul, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Arık,
1986, Sh.73.
[82] İmrân, 3/85
[83] İbn Kesir, A.g.e. C.4, Sh.1294 (Hadisi, yalnız Ahmed
b. Hanbel, rh.a. Tahriç etmiştir.)
[84] Abdulfettah el-Kadî, A.g.e. Sh.73. tmam el-Vahidî,
A.g.e. Sh.118 İbn Kesir, A.g.e. C.4, Sh.1296.
[85] Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa
kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını
istemiyor." Tevbe, 9/32.
[86] Hiç şübiıesiz, zikri (Kur'ân'ı) Biz İndirdik Biz, Onun
koruyucuları da gerçekten Biziz." Hicr, 15/9
[87] Allah, kâfirlere, mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol
vermez." Nisa,'4/141.
[88] Ve eğer anlaşmalarından sonra, yine yeminlerini
bozarlarsa ve dininize hınç besleyip-saldınrlarsa, bu durumda küfrün
önderleriyle (Eimmete'1-Küfr) çarpışın. Çünkü onlar, yeminleri olmayan
kimselerdir, belki cayarlar.
Yeminleri bozan, Peygamberi (yurdundan) sürümeye çabalayan ve sizinle
ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz
onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır."
Tevbe, 9/12-13.
[89] Bkz. En'âm, 6/82.
[90] Enes (b. Malik, r.a.)'dan. Rasululîah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
"Kimde üç şey
bulunursa, imanın tadlığını tadmiş olur: , Allah ve Rasulü, kendisine
başkalarından daha sevgili olmak, Bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Allah için
sevmek, (Aliah onu küfürden kurtardıktan sonra) yine küfre dönmekten, ateşe
atılacakmişcasina hoşlanmamak."
Sahih-i Bulıarî, Kitabu'1-İman, B.8, Hds. 9. Sahih-i Müslim,
Kitabu'1-İman, B.15, Hds.67-68.
[91] Nisa, 4/137.
[92] Â1-Ümrân, 3/100.
[93] En'âm, 6/121.
[94] Sünen-i Ebu Davud, Ki tabu'1-Libas, B.5, Hds.4031.
[95] Bakara, 2/217.
[96] Muhammed. 47/25-30.
[97] Âl-i fmrân, 3/90-91.
[98] Âl-i îmrân, 3/177.
[99] Muhammed, 47/32-33.
[100] Bkz. Nisa, 4/116 ve 48.
[101] Muhammed, 47/34.
[102] Netice olarak bir kimse, malum olan şirk itikadının
hilafı olan Tevhidi ikrar ettiği zaman İslâm'a girişine hükmolunur. Çünkü
gerçek itikadını tesbit etmeye imkânımız yoktur. Neyi ikrar ettiğini duyarsak,
o inançta olduğuna hükmederiz. Şayet daha önce belirttiği itikadından farklı
bir söz söylerse bunu, itikadını değiştirdiğine delil sayarız..."
imam Muhammed, Siyer-i Kebir-İslâm Devletler Hukuku, Şerh: İmam h çev. M. Said Şimşek-İbrahim Sarmış,
İst.1980, C.l, Sh.163.
[103] NahI, 16/106-109.
[104] İmam cl-Vahidl, A.g.e. Sh.312.
Abdulfettah El-Kadî, A.g.e.
Sh.235,
Abdulfettah El-Kadî bu
konuda, şunu da kaydeder:
"Ammar ise,
kendini kurtarmak İçin onların hoşuna gidecek kelimeyi söylemişti. Rasulullah
(s.a.s.)'in huzuruna vararak başına geleni anlatmıştı.
Rasulullah (s.a.s.),
O'na:
"O sözü söylediğin
zaman kalbin nasıldı? Söylediğin sözden dolayı rahat mıydı?'' diye sordu.
Ammar:
-Hayır, aksine kalbim
iman ile dolu idi, dedi.
Bunun üzerine Aîlah, bu
ayet-i kerimeyi inzal buyurdu.
îbnü'l Esir, El-Kâmil
fi't-Tarih Tercümesi-îslâm Tarihi, çev. M.Beşiı Eryarsoy, İst.I985, C.2, Sh.69.
îbn Kesir, A.g.e. C.9,
Sh. 4581.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Taberi Tefsiri, çev. Hasan
Karakaya, vdg. İst. 1996, C.5, Sh.240.
[105] Elnıalili Muhammed Hamdi'Yazır, Hak Dini Kur'an Dili.
İst.T v (Ye^ Dağıt;m) C.5, Sh.291.
[106] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'I-Talak, B.16. Hds.2Ü45. İmam
Suyutî, Camiu's-Sağir Muhtasarı, C.2, Sh.436, Hds.2272 (446 i).
'abemnî'ninKebir'inden."
[107] ÂI-i İmrân, 3/28.
[108] Câsiye, 45/18-19.
[109] Bakara, 2/256-257.
İmam Taberî (rh.a.),
Tağutu şöyle tarifeden:
"Aliah'ın
indirdiği hükümlerin karşısına dikilen, ayaklanan, Allah'ın e-mirlerine mukabil
yeni hükümleri icad eden her varlık, Allah'dan başka itaat edilmesi istenen her
hangi bir şey, ister bilerek, isteyerek itaat etsinler, uysunlar, ister zorla,
tehditle boyun eğsinler, her iki halde de uyulan ve itaat e-dilen tağuttur. Bu
nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının yahud da bunlardan
başka herhangi bir şey olmasının ehemmiyeti yoktur."
İbn Cerir et-Taberi,
Camiu'l-Beyan Fi Tefsiri'l-Kur'ân, Mısır,1324, C.3, Sh.13. Muhtasar olarak bkz.
Taberî Tefsiri, çev. Hasan Karakaya, vdğ. İst.1996, C.2, Sh.İ15.
[110] Sizden hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve
kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler,
işte bunlardır." Âl-i İmrân, 3/104.
[111] Öyleyse sen, emrolunduğun şeyi (kafaları
çatlatırcasına) açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme.
Şübhesiz, o alay edenlere (karşı) Biz, sana yeteriz." Hicr,
15/94-95.
[112] Mâide, 5/54.
[113] Nisa, 4/132-133.
[114] Ey iman edenler, Allah'dan sakının ve doğru (sadık)
olanlarla birlikte olun." Tevbe, 9/119.
[115] Mâide, 5/55-56.
[116] Rum, 30/30
[117] Sahih-i Buhâıî, Kitabu'I-Cenaiz. B.79, Hds.I13.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Kader, B.6, Hds.22.
25 Hadisdeki şu ziyade vardır: ".....Eğer
annesi-babası müslüman iseler vocuk da müslüman olur." ,
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu's-Sünnet, B.18, Hds.4714.
[118] Sahih-i Buhârî, KitabıTİ-İman, B.16, Hds.18. Sahih-i
Müslim, Kitabu !l-îman, B.8, Hds.36.
Sûnnen-i Tirmizî, Kitabu'1-lman, B.2, Hds.2735. Sünen-i Neseî,
Kitabu'I-îman, B.15, Hds.4970. ,
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'I-Fiten, B.l, Hds.3927-3928. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Cihad, B.95, Hds.2641.
[119] Tevbe, 9/5.
[120] Sahih-i Buhârî, Kitabu İstiltabeti'l-Mürtedin,
B.2,Hds.7. -Kitabu'z-Zekat, B.l, Hds.6. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.8,
Hds. 32. , Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cihad, B.l, Hds. 3077-3079. Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'1-İman, B.l, Hds. 2734. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'z-Zekat, B.l,
Hds.1556. İmara Malik, Muvatta', Kitabu'z-Zekat, Hbr.30.
İbn Kesir, El-Bideye
ve'n-Nihaye-Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Keskin, ist. 1994, C.6, Sh.443.
İmam Maverdî, El-Ahkamu's-Sultâniyye, çev. Dr. Ali Şafak, İst.1976,
Sh.66.
[121] İbnu'l Esir, A.g.e. C.2, Sh.314, Devamında irtidat
hareketleri ve karşı tavırları yer alır.
İbn Kesir, A.g.e. C.6, Sh.442 vd.
[122] Sahih-i Buhârî, Kitabu İstitlabeti'l-Mürteddin, B.l,
Hds.6. Sahih-i Müslim, Kitabu!t-İmare, B.3, Hds.15. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'1-Hudud, B.l, Hds.3554-3557. Sünen-i Neseî, Kitabu't-Tahrimu'd-Dem,
B.14, Hds.4052.
[123] Sünen-i Nesei, Kitabu't-Tahrimu'd-Dem, B.16, Hds.4056.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'I-Hudud, B.2, Hds.4361.
[124] Sünen-i
Neseî, Şerh: Hafız
Celaleddin es-Suyutî, çev.
A.Muhtar Büyükçınar, vdg. İst. 1981, C.7, Sh.152.
[125] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Hudud, B.2, Hds.4362,
[126] Sünen-i
Neseî,
Kitabu't-Tahrimu'd-Dem,
B.16, Hbr.4057, B.17, Hbr.4058-4062.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Hudud, B.2, Hbr.4363.
[127] Sahih-i Buhârî, Kitabu'i-Menâkıb,B.25, Hbr,I21.
[128] Âl-i îmrân, 3/72.
[129] Abduifettah el-Kadî, A.g.e. Sh.70-71.
[130] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Taberi Tefsiri,
C.2, Sh.291.
[131] Mâide, 5/82.
[132] Tevbe, 9/41.
[133] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.I7, Hds.2504.
Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cihad, B.l, Hds.3082.
[134] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.33, Hds.2532.
[135] Bakara, 2/195.
[136] Bakara, 2/195
[137] Bakara, 2/195
[138] Sünen-i Tirmizî,Kitabu't-Tefsiru'l-Kur'ân, B.3,
Hbr.3152. . Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Cihad, B.22, Hbr.2512.
İmam Ebu'l-Hasen Ali b.
Ahmed El-Vahidî, A.g.e. Sh.60,.
Abdulfettah el-Kadî, A.g.e. Sh.35-36.
[139] İmam Hafız El-Munzirî, Terğib ve Terhib -Hadislerle
İslâm- çev. A.Muh'tar Büyükçmar, vdğ. îst.1985, C,3, Sh.246, Kitabu'î-Cihad
Hds.6, (Hasen isnad ile Taberânî'den.)
E!-Hafiz Şihabu'd-Din Ahmed b. Ali İbnu Hacer el-Askalanî, Terğib ve
Terhib, çev. Abdulvehhab Öztürk, İst.1982, Sh.304, Kitabu'1-Cihad, Hds.467.
[140] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-İcare,B.54,Hds.3462.
[141] Sahih-i Buhâri, Kitabu'd-Diyet, B.5,Hds.I7.
Sahih-ı Müslim,
Kitabu'l-Kaseme, B.l, Hds.25-26.
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'i-Fiten, B.l, Hds.2247.
Kitabu'd-Diyet B.10,
Hds.1423.
Sünen-i Neseî,
Kitabu't-Tahrimıı'd-Dem, B.14, Hds.4043-4044, B.ll, Hds.4034.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Hudud, B.l, Hds.4352-4353.
Sünen-i îbn Mace,
Kitabu'l-Hudud, B.l, Hds.2534 ve 2533.
Sünen-i Dârimî,
Kitabu'l-Hudud, B.2, Hds.2302-2303.
[142] Sahih-i Buhârî,Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B.148,
Hds.221.
-Kitabu
İstitabetu'i-Murtedin, B.l, Hds.5
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Hudud, B.l, Hds.4351.
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'İ-Hudud, B.25, Hds.1485.
Sünen-i Neseî,
Kitabu't-Tahrimu'd-Dem, B.14, Hds.4045 ile 4051 arası.
Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'l-Hudud,B.2, Hds.2535.
İmam Malik, Muvatta, Kitabu11-Akdiye, Hds.15.
[143] Abdurrahman Cezîrî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı,
çev. Mehmet Keskin, İst. 1990, C.8, Sh.3477-3479 ve devamı.
[144] Bütün beşerî ve tagutî ideolojilerden, doktrinlerden,
yönetim şekli olan düzenlerden, rejimlerden ve felsefelerden... Gayr-ı îslâmî
tüm hayat anlayışlarından...
[145] Abdurrahman Cezîrî, A.g.e. C.8, Sh.3497.
Bu konudaki icmâ' için bkz. Ebu Bekir Muhammed b. İbrahim b. El-Munzir,
Kitabu'I-İcmâ, çev. Doç.Dr. Abdulkadîr Şener, Ank.l983,Sh.86-87.
[146] İrtidat ve mürted konusunda geniş bilgi için bkz.
Dr. Numan Abdıirrazzak
Es-Samerraî, İslâm Fıkhında Mürtede Aid Hükümler, çev. Osman Zeki Soyyiğit-Ahmet
Tekin, İst. 1970, (Sönmez Neşriyat)
Fetevayj Hindiyye,
çev.Mustafa Efe, Ank.T.y. C.4,Sh.301-352.
Mustafa Efe, Elfez-ı
Küfür, Ank.1986, 3. Baskı. Mehmed Emin efendi, Küfiir Sözler, Sdl. Ramazan
Taha, Konya, 1986 Bu eserlerin okunup incelenmesini tavsiye ederiz. Elfaz-ı
Küfiir ve ahval-ı Küfiir konusu için ayrıca bir eser kaleme almak gerek...
Buna, zamanımız ve imkânımız el vermediğinden dolayı bu eserleri tavsiye
ediyoruz... Bu eserlerde verilen ölçüye göre, onlarda yer almayan meseleler
değerlendirilebilinir...
[147] Bakara, 2/217.
[148] Mâide, 5/5
[149] Zümer, 39/65. 66. Ayette de şöyle buyrulur:
"Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol"
140 141
[150] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Cuma, B.13, Hds.43-45.
Sahih-i Buharı, Kitabu
İ'tisambi'l-Kitabi ve's Sünneti, B.2, Hbr.10.
Kitabu'1-Edeb, B.70,
Hbr.l23~.
Sünen-i İbn
Mace,Mukaddime, B.7, Hds.45.
Sünen-i Neseî, Kitabu
SaîatıTl-Iydeyn, B.22, Hds.1578.
İmam Neseî'nin
rivayetinde şu ziyade vardır:
Her sonradan uydurulan
bid'attir, her bid'at sapıklıktır, her sapıklık da cehennemliktir."
Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.23, Hbr.213
[151] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.23, Hbr.214
[152] En'âm, 6/153
[153] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.23, Hds.208.
[154] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.23, No.209.
[155] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.16, No.98.
[156] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.16, No.99.
[157] İmam
Suyutî, Camius-Sağir
Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi,
C.3. Sh.257, Hds.3356 (7790), Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/105'den.
[158] Sahih-i Buhârî, Kİtabu'r-Rikak, B.53, Hds.164. Sahih-i
Müslim, Kitabu'i-Fedail, B.9, Hds.26-32.
[159] Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikak, B.53, Hds.166.
[160] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fedail, B.9, Hds.28. Sahih-i
Buhârî, Kitabu'r-Rikak, B.53, Hds.I65.
[161] Yani insanların mükellef bulundukları hususlar, Kitab
ve Sünnnet'te derli toplu olup kolayca bilinebilir. İçine başka şeylerin
katılmamasına dikkat edilmelidir.
[162] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.7, Hds.46.
[163] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.7, Hds.49.
[164] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Menasık, B.76, Hds.3057.
[165] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Sulh, B.5, Hds.7.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Akdiye, B.8, Hds.17-18.
Sünen-i İbn Mace,
Mukaddime, B.2, Hds.14.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu's-Sünnet, B.6, Hds.4606.
Muhammed b. İsa,
rivayetinde şöyle dedi: Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyur
"Kİm bizim
Sünnetimizin aksine bir şey yaparsa o, reddolıınmuştur."
[166] Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Rasulü'ne İtaat
edin ve sizden o-ian emir sahihlerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa
düşerseniz,, artık onu, Allah'a ve Rasulü'ne döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret
gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir."
Nisa, 4/59.
[167] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.6, Hds.43. Sünen-i Ebu
Davud, Kitabu's-Sünnet, B.6, Hds.4607.
Not: İmam Hafız Ebu
Davud (rh.a)'ın rivayetinde şu ziyade yer almaktadır;
"Dinde sonradan
çıkarılan işlerden (bid'attan) sakının. Gerçekten her sonradan çıkarılan şey,
bid'attir. Ve her bid'at sapıklıktır,"
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'1-İlm, B.16, Hds.28İ5,
Sünen-i Dârimî,
Mukaddime, B. 16, Hds.96.
[168] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-îman, B. 18, Hds.2779.
Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'l-Fiten, B. f 7, Hds.3992.
Not: İmam İbn Mace'nin
rivayetindeki ziyade:
".....(Sahabîlerin
yolunda olan) Cemaat!.."
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet, B.l, Hds.4597.
[169] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'I-İman, B.13, Hds.2765 ve 2764.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'I-İman, B.65, Hds.232.
Hadisin birinci bölümü
için bkz.
Sahih-i Buhârî, Fedailu
Medine, B.6, Hds.IO.
Sahih-i Müslim, Kitabu'I-İman, B.65, Hds. 232'nİn devamı ve 233.
[170] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'I-Fiten, B.15, Hds,3988 ve
3986-3987.
[171] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.15, Hds.210 ve 209.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-İlm, B.16, Hds.2817
[172] İmam
Suyutî, Camiu's-Sağir
Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi,
C.3, Sh.400, Hds.3778 (9171), Taberânî'nin Evsafından.
[173] İmam
Suyutî, A.g.e. C.3,
Sh.401, Hds.3779 (9172),
Hakim-i Tirmizî'den.
[174] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Fiten, B.61, Hds.2361. y
Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2, Sh.390-391.
[175] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Kıyame, B.22,
Hds.2640.
İmam Hafız El-Munzirî, A.g.e. C.I., Sh.98, Hds,4 (îbn Ebi'd-Dünya ve'
Hakim'den. Hakim, "isnadı sahih" demiştir.)
[176] Kesir b. Kays (r.a.) şöyle anlatır:
Ebu"d-Derda ile
beraber Şam Camiî'nde oturuyordum. Ebu'd-Derda'ya bir zat geldi ye:
Ey Ebu'd-Derda, ben,
başka bir İhtyaç için değil, Rasulullah (s.a.s.)'den senin rivayet ettiğin bir
hadis-i şerif bana kadar ulaştı da onun için tâ Rasulullah (s.a.s.)'in
Medine-İ Taharesi'nden sana kadar geldin, dedi.
Ebu'd-Derda, dedi ki:
-Ben, Rasulullah
(s.a.s.) şöyle derken işittim:
"Kim bir yola girer, orada ilim tahsil ederse, Allah (c.c.) onu,
cennete giden yollardan birine girdirir. Melekler, ilim tahsil edenlerden
memnuniyetlerinden dolayı kanatlarını (talebelerin ayakları altına) sererler.
Âlimler için gökte ve yerde olanlar, suyun içinde bulunan balıklar istiğfar
ederler.
İlim sahibinin
(âlimin), ibadet sahibine (abide) üstünlüğü, ayın ondördünde ayın, diğer
yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.
Gerçekten âlimler,
Nebilerin varisleridirler. Hakikatte Nebiler, altın ve gümüş miras
bırakmadılar. Lâkin ilim mirası bıraktılar. Kim İİim öğrenirse, Peygamberlerin
mirasından hissesini fazlasıyla almış olur."
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'1-tlm, B.l, Hds.3641.
Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'1-İlm, B.19, Hds.2822.
Sünen-i İbn Mace,
Mukaddime, B.17, Hds.223.
Sünen-i Dârimî,
Mukaddime, B.32, Hds.349.
[177] Taha, 20/5.
[178] Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, îmam Malik, çev. Osman
Keskioğlu, Ank. 3984, Sh. 184 (Kadî Iyad, Medarik, Sh. 198'den)
[179] Elmalılı M.Hamdi Yaz, Hak Dini Kur'ân Dili, C.4,
Sh.103, (Yenda vaymları)
[180] İmam Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, şerh: Allame
AIiyyu'1-K.arî, çev. Hüseyin S. Erdoğan, İst.1987, Sh.16.
[181] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.35,No.397.
[182] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.35, No.399
[183] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.35, No.407.
[184] Ebu Said (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu:
"Bu ümmetin içinde
(Bu ümmetten , demedi) bir kavim çıkar ki. sizler onların namazlarının yanında
kendi namazlarınızı hor görürsünüz. Onlar, Kuran okurlar, fakat Kur'ân onların
boğazlarından yahud hançerelerinden öteye geçmez. Onlar, okun avdan delip çıkışı
gibi dinden çıkarlar.
Okun atıcısı (avı delip
geçen) okuna bakar, sonra demirine bakar, sonra °kun demir geçecek yerinden
yukarıca sarılan sinire bakar (kan izi görmez), sonra avcı şübhe ederek fûka
denilen kiriş yerine kandan bir şey bulaşıp bulaşmadığına bakar (orada da kan
izi göremez)."
Sahih-i Buhârî, Kitabu
tstitabeti'l-Mürtedin, B.5, Hds.13.
Sahih-i Müslim,
Kitabu'z-Zekat, B.47, Hds. 142, (Cabir b. Abdullah'dan)
Sünen-i İbn Mace. Mukaddime, B.12, Hds.168, (Abdullah İbn Mes'ud.
r-a.'dan)