Teni Yeryüzü
Dergisi'nin, Kul Sadi Yüksel ile yaptığı İslâmi Hareket ve Ulema" konulu
röportaj soru ve cevaplan
1. Topluma
öncülük edecek ilim ve takva sahibi kadroların bağımsızlığı konusundaki
düşünceleriniz nedir?
Topluma öncülük
edecek, ilim ve takva sahibi kadroların bağımsızlığını soruyorsunuz. Bu
sorunuzun içinde dört ana mesele var. Bunları ayrı ayrı ele alınıp, en ince
teferruatına kadar araştırılmalı ve müslümanlar bu konuda aydınlatılmalıdır.
Bu dört ana mesele şunlardıı:
a- Toplum ve
öncüleri veya öncülük edecekler kimlerdir?
b- İlim ve
takva sahibi olanlar kimlerdir?
c- Bunlar nasıl
kadrolaşmalıdır ve kadrolaşmak nedir?
d- Topluma
öncülük edecek ilim ve takva sahiplerinin kadro-laşmasmdaki aşılması gerekli
olan en büyük engel, bağımsızlıktır. Yani nasıl bağimsızlaşacaklar?
Bu toplum öncülerinin
bağımsızlığı sorulduğuna göre, demek ki, ortada bir bağımlılık söz konusudur.
Öncüler ve Öncü olması gerekli olanlar, bir yerlere bağlanmış veya bağlanmak
zorunda bırakılmış, bundan dolayı vazifelerini yapamıyor, tarihî misyonlarını
icra edemiyorlar.
Önce bu bağımlılığın
üzerinde durmakta fayda umuyorum. Kimler, nereye, nasıl ve niçin bağlanmış? Bu
bağdan nasıl kurtulmalı? Sahip oldukları ilimlerini, takva ile nasıl
birleştirebilirler? İlim ve takva sahibi olan bu şahsiyetler toplum içinde
öncü olma vazifelerini nasıl icra edecekler?
Lâik-demokratik ve
gayri İslâmî Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluşundan bugüne kadar din ile,
özellikle yegâne hayat nizamı olan İslâm dini ile ilişkisini kestiği ve
kesinlikle İslâm'a hayat hakkı tanımadığı halde, yine dini, yani İslâm'ı
tekeline almayı da ihmal etmemiştir.
Bir yanda İslâm'ı
tamamıyla devre dışı bırakmış; ne hukuka ve ne de sosyal meselelerin hiçbir
tanesine karıştırmamış, ka-" rıştirmak isteyenlere de en ağır cezalan
vermiş; diğer yanda lâik-demokratik ve gayri İslâmî Türkiye Cumhuriyeti Devleti
ve hükümetlerine bağlı Diyanet İşleri Başkanhğı'm kurmuştur. Dinden, özellikle
İslâm Dini'nden alabildiğine kaçan rejim her ay yüzbinden fazla kadrosu bulunan
bu kuruma devlet bütçesinden maaş ödemektedir.
Diyanet Teşkilatı'nm
dışında, lâik-demokratik ve gayri İslâmî Türkiye Cumhuriyetinin Milli Eğitim
Bakanhğı'na bağlı İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakültelerinde de binlerce
meslek dersleri öğretmenleri, Prof., Doç. ve Dr.'lar yine adı geçen devletin
memurlarıdırlar. Ayrıca diğer ortaokul ve liselerdeki din dersi öğretmenlerini
de hesaba katmak gerek.
"İstisnalar
kaideyi bozmaz" kuralı gereği istisnaları bir yana bırakacak olursak,
İslâm'ı ve İslâmî ilimleri bilen birkaç yüz bin kişinin, hatta aralarında
İslâmî ilimler sahasında otorite olan binlerce kişinin bulunduğu bu zümre,
kendisini İslâm'a nisbet etmekte, müslüman olduğunu her zaman vurgulayarak
beyan etmekte olduğu halde; İslâm'ı reddeden, Kur'ân ve Sünnet'e hayat hakkı
tanımayan, gerçek mü'minleri terörist, mü'minler cemaatını terör örgütü ilân
eden lâik-demokratik ve gayri İslâmî devletin memurudur. İslâm ve müslüman
kelimelerinin gerçek mahiyeti dile geldiğinde tüyleri diken diken olan,
sinirden rengi değişen, hırsından çılgına dönen bir düzen, nasıl oluyor ki,
yüz-binlerce müslüman âlimi, hocayı, imamı, müezzini, hatibi, öğretmeni
barındırıyor ve her ay onlara trilyonlarca tutarında maaş ödüyor!
İslâm'ı ortadan
kaldırmak için onun temel müesseselerini ilga eden, yani "Hilafet'!
ilgadan sonra medreseleri, dergâhları kapatan, hatta köylerde, kentlerde gizli
gizli Kur'ân okutan ve okuyanları işkencelere tabî tutan, başta İskilipli
Muhammed Atıf Hoca olmak üzere, bu gayri îslâmî uygulamayı kabul etmeyen
binlerce muttaki, önder İslâm ulemasını çağın engizisyon mahkemeleri olan
İstiklal Mahkemeleri'nin kararıyla şehid edenler, nasıl oluyor da müslüman
âlimlerle barışıyor, onlara makam ve mevki verip kendilerine maaş bağlıyorlar?
Ya müslüman ilim
adamları Atıf Hoca sıfatlı değil, ya da mevcut gayri İslâmî düzen, "gayri
İslâmîlik"ten vazgeçip ta-marniyle müslüman kimliğine bürünmüş ki, bunun
İçin müs-İürîîan ilim adamlarını içlerinde barındırıyor ve onlara maaş verip
her türlü sosyal haklardan faydalandırıyor!?
Sözü uzatmayalım.
Mevcut lâik-demokraiik ve Kemalist Türkiye Cumhuriyeti Devleti, temel
ilkelerinden hiçbir taviz vermediğini yetmiş küsur yıllık uygulamalarında
ortaya koymuştur. Lâik-Kemalist parlamentosuyla, âmentüsü Atatürkçülük olan
hava, deniz, kara ordusuyla, polisi ve istihbaratıyla, Kur'ân ve Sünnet'e bağlı
gerçek mü'minlere karşı acımasız tavrıyla İslâm'a geçit vermediğini, her zaman
İslâm'ın amansız düşmanı olduğunu vurgulamaktadır. Bu, böyledir. Bu böyle
olunca, gerisi insanı düşündürüyor... Sanki şu hikayede olduğu gibi:
"Birisi, dostuna
kendisini ve aşiretini Övüyormuş: "Malûm aşiretle savaşa tutuştuk. Onların
elemanlarıyla karşılaştığımız ve vuruştuğumuz bir gündü. Onlar dört kişiydi,
biz kırkdört. Karşılıklı vuruştuk. Birbirimize yağmur gibi kurşun yağdırdık.
Onlar, bizden adam öldürdüler, biz de onlardan adam öldürdük. Onlar öldürdüler,
biz öldürdük. Onlar da dört kaldı, biz de dört kaldık." Adam, "geriye
kalan dört kişi kimdi?" sorusuna şöyle cevap vermiş: Biri emmoğlum, biri
hala oğlum, biri dayioğlum, diğeri de ben!..."
Bu hikaye, bizim
hakayemiz değil mi? Lâik T.C. Anayasasına bakıldığında birçok acı hakikat
karşımıza dikiliyor. Konumuz icabı, lâik T.C. Anayasasının 136. maddesi olan
Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili maddeye bakalım. Çünkü müs-lümartlara
öncülük yapabilecek diye bakılan ve o mevkide görülen binlerce hoca, hatib,
imam, müezzin, âlim, bu kurumda vazife yapmakta ve bu kuruma bağlı
bulunmaktadır. Sözümüzün başında vurgulamaya çalıştığımız
"bağlanmak"tan bahsetmek İstiyoruz böylece!
Gayri İslâmî,
lâik, Kemalist ve
demokratik T.C. Anayasasının
136. maddesinde şöyle deniliyor: "/, Diyanet İşleri Başkanlığı:
Madde 136- Genel idare
içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün
siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve mîlletçe dayanışma ve bütünleşmeyi
amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevlerini yerine getirir."
Diyanet İşleri
Başkanlığının sıkı sıkıya bağlanması kanunî bir zorunluluk olan "Özel
kanun"a geçmeden önce, "Gerekçeli Anayısa"dan bir-iki mesele
nakletmek istiyoruz.
Lâik T.C. Anayasasının
136 . maddesinin Anayasadaki varlığı için Anayasa Mahkemesi'nin kararı
şöyledir:
"Diyanet İşleri
Başkanlığının anayasada yer alması şu zorunluluk ve nedenlere dayanmakdadır:
Dinin, devletçe denetiminin yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli
olarak yetiştirilmesi yoluyla dinî taassubun önlenmesi ve dinin toplum için
manevî bir disiplin olmasının sağlanması ve öylece Türk milletinin çağdaş
uygarlık seviyesine erişmesi, yücelmesi, ana gereğinin gerçekleştirilmesi gibi
nedenlere dayandığı gibi, aynı zamanda toplumun çoğunluğunun müslüman
bulunduğu ülkemizde, dinî ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için dinî işleri
görecek kişiler, mabet ve başka maddî ihtiyaçların sağlanması ve bunların
bakımı gibi konulara yardım etmek nedenlerine de dayanmaktadır. Devletin her
içtimaî müessesede olduğu gibi, içtimai bir müessese olan toplumun dinî gereksinimlerine
de yardım etmesinin Anayasada yer alan ve nitelikleri açıklanan lâiklik
esaslarına aykırı bir yanı bulunmadığı gibi, Diyanet İşleri Başkanlığının
Anayasada yer almasının da yukarıda açıklanan nedenlere dayanması karşısında,
lâiklik ilkesine aykırı düştüğü kabul edilemez. Yine bu nedenlerle devletin
bu alandaki yardımı ve Diyanet İşleri Kuruluşu görevlilerinin memur sayılması,
devletin din işlerini yürüttüğü anlamına gelmeyip, ülke koşullarının zorunlu
kıldığı ihtiyaca uygun bîr çözüm yolu bulmak erek ve anlamını taşımaktadır.[1]/[2]
Anayasa Mahkemesi
kararında şu ifadeler de yer almaktadır: "Diyanet İşleri Başkanlığı, dinî
bir teşkilat değil, anayasanın 154. maddesinde (1961 anayasasına göre)
saptandığı üzere genel idare içinde yer almış idarî bir teşkilat durumundadır
ve bu teşkilata mensup kişiler de, 154. maddede sözü geçen özel kanun ve
dolayısıyla 154. madde hükmünde memur niteliğinde sayılmışlardır.[3]
Anayasa Mahkemesi, bu
icra edilen kararı verirken, resmî veya yarı resmî ağız sayılan anayasa
profesörleri de bu konuda şunları söylemektedirler:
"Memleketimizde
dini hayatı başıboş bırakmak, halkı bâtıl itikadların, kara taassubun pençesine
terketmek demektir. İslâm dininin çok medenî ve liberal esaslarına rağmen,
asırlardan beri bir gerilik sebebi haline getirildiğini ve memleketimizin bu
yüzden ne büyük zararlar gördüğünü biliyoruz. Bu itibarla devletin dinî
hizmetlerle ilgilenmesi, dinî bilgilere olduğu kadar modern ve medeni bir
kültüre ve aydın zihniyete sahip din adamları yetiştirecek müesseseler
açması ve mekteplerde
yeni anayasamızın pek yerinde
olarak kabul ettiği gibi, alâkalıların rıza ve muvafakati ile, din eğitimine
yer vermesi lazımdır. Esasen bu gibi düşüncelerdir ki, yeni anayasamız Diyanet
İşleri Başkanlığını bir anayasa müessesesi haline getirmek lüzumunu duymuştur. [4]/[5]
Gerek Anayasa
Mahkemesi kararının, gerekse Prof. Ku-balı'nın fikirlerinin ne kadar hakikati
yansıtıp yansıtmadığını ve ne kadar doğru olup olmadığını ortaya koymak için,
Dr. İsmet Polatcan'm hazırladığı "Gerekçeli T.C. Anayasası"na aldığı
iki bilimsel görüşü de buraya kaydetmekte fayda umuyoruz:
"Lâik bir
devlette Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde yer alması, Türk
devriminin özelliklerine uygun bir lâikliğin, yani dini toplum işlerinden
kişisel vicdanlara itebilirle işinin daha sağlam ve emin yollardan
gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir anlam taşımaz. [6]
Diğer görüş de
şöyledir:
"Lâiklik
ilkesinden ve devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırmak zorunluluğundan
hareket ederek, dinsel hizmetler bağımsız bir kuruluşun eline bırakılırsa,
müslüman bir toplumda, böyle bir örgütün kısa zamanda devletle çatışan bir güç
haline gelmesi tehlikesi vardır. Bunu önlemek için din hizmetlerinin devlet
hizmetleri araşma alınması gerekiyordu. Diyanet İşleri Başkanlığının genel
idare içinde yer almasının anlamı budur.[7]/[8]
Lâik T.C.
Devleti'ndeki yetmiş küsur yıllık uygulama göz önünde tutulunca, son iki
görüşün isabetli ve gerçeğin tâ kendisi olduğunu farketmek için fazlaca
düşünmeye ihtiyaç bile yoktur.
Şimdi gelelim 633
No'lu Kanun gereğince kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı mevzuatına...
22.6,1965 tarihinde
kabul edilen 633 No'lu Kanun ile kuruluş gayesi belirlenen Diyanet İşleri
Başkanlığı mevzuatının birinci maddesinde şöyle denilmekte:
"Madde I- İslâm
Dini'nin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din
konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere, Başbakanlığa
bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. [9]
İlgili mevzuatın
ikinci bölümü, "ödevler ve sorumluluklar" bölümüdür. Bu bülümün 5.
maddesinde şunlar vurgulanmakta:
"Madde 5- Diyanet
İşleri Başkanlığı görevlileri, îslâm Dini'nin inançları, ibadet ve ahlâk
esasları ile kanun, tüzük, yönetmelik, genelge ve emirlere bağlı kalmak ve
bunları sadakada uygulamak zorundadırlar.[10]
T.C.'ne bağlılık ve
sadakat denince, hatırımıza lâik, demokratik ve gayri İslâmî Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'nin, bütün memurlarından istediği ve uyulmasını zorunlu
kıldığı "memur yemini" geliyor. "T.C. Devlet Memurluğu Mevzuatında
"memur yemini" için şunlar beyan ediliyor:
"Madde 49- Devlet
memurları, T.C. Anayasasına ve kanunlara sadakatla bağlı kalmak ve milletin
hizmetinde T.C. kanunlarını sadakatla uygulamak zorunda olduklarından; asli
devlet memurluğuna atandıktan sonra, en geç bir ay içinde kurumlarınca
düzenlenecek merasimle yetkili âmirlerinin huzurunda aşağıda yazılı yemini
yaparlar. Yemin belgesini İmzalarlar. Bu belge memurun özlük dosyasına konur:
Türkiye Cumhuriyeti
anayasasına, Atatürk İnkılap, ve ilkelerine, anayasada ifadesini bulan Türk milliyetçiliğine
sadakatla bağlı kalacağıma, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin
hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma;
Türk milletinin millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini
benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma, insan haklarına ve
Anayasanın temel ilkelerine dayanan millî, demokratik, lâik bir hukuk devleti
olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek bunları
davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.[11]
Bu sadakat sözlerinin
ne manaya geldiği, hiçbir ikrah olmadan (ikrah-ı mülci veya gayr-i mülci)
rahat bir ortamda, makam, mevki ve maaş karşılığı söylemenin iman ve amel durumunu,
halktan ve devletten müstağni olan âdil ve muttaki İslâm ulemasına havale
ediyoruz. Bunun hükmünü onlar beyan buyursunlar.
Gerek Diyanet İşleri
Başkanlığı bünyasinde vazife yapan kişiler, gerekse İmam-Hatip liseleri,
ortaokul, lise ve İlahiyat Fakültelerinde vazife yapan imamlar, hatibler,
vaizler, müezzinler, ilim adamları, meslek dersleri öğretmenlerine dayatılan bu
sadakat sözleri ve bu sözlerin hal olarak gündeme getirilmelerine tabî olmak
İstemeyen ve aksine davrananlar için de TCK'da cezaî müeyyide uygulanmaktadır.
Türk Ceza Kanunu'nun
beşinci faslı bu konuyla ilgilidir. Ceza yasasının beşinci faslı,
"İmamlar, hatipler, vaizlerle ruhanî reislere müteallik cürümler"
başlığını taşımaktadır.
"Mâdde-241: İmam,
hatip, vaiz, rahip, haham gibi dinî reislerden biri vazifesini ifa sırasında
alenen hükümet idaresini takbih ve tezyif ederse, bir aydan bir seneye kadar
hapis ve yü-zelli liraya kadar ağır cezay-ı nakdi ile cezalandırılır veya bunlardan
biri hüküm olunâbilt(Sulh).
Madde, 242: Yukarıdaki maddede gösterilen kimselerden
biri, işbu sıfattan bilistifade hükümetin idaresini ve kanun ve nizam ve
emirleri ve dairelerden birine ait olan vazife ve salaâhiyeti takbih ve tezyife
veya halkı kanunlara yahut hükümet emirlerini icraya veya memuru,
memuriyetinin vazifesi icabına karşı itaatsizliğe tahrik ve teşvik edecek
olursa, üç aydan iki seneye kadar hapsi ve ikiyüz liraya kadar ağır cezayı
nakdiye ve müebbeden veya muvakkaten bilfiil o vazifeyi icradan ve onun
menfaat ve aidatını almaktan memnuiyetine hüküm olunur. îşbu fiiller alenen
yapıldığı takdirde ceza üç seneye kadar hüküm olunabilir.
Kendi sıfatlarından
istifade ederek kanunlara veya kanuna göre kazanılmış olan haklara muhalif iş
ve sözlerde bulunmaya bir kimseyi icbar ve ikna eden din reis ve memurları
hakkında dahi balâdaki fıkrada yazılan ceza tertip olunur.
Bunlardan biri dinî
sıfatından istifade ederek maddede yazılan fiillerden başka bir cürüm işlerse,
altıda bir miktarı çoğaltılmak şartıyle o cürüm için kanunda yazılı olan ceza
ile mahkûm olur.
Şu kadar ki, kanun
işbu sıfatı esasen nazarı itibara almış ise, cezayı çoğaltmaya mahal yoktur.
(Asliye)[12]
İşte bu engeller ve
bağlar, ilim sahibi ve bilgili kişilarin ellerini ve kollarım sımsıkı
bağlamıştır. Herşeyden önce bu yüz-binlerce şahsiyetin, bu bağlardan kurtulması
elzemdir. Yoksa eskiden kürek mahkûmluğuna çarptırılmış ve gemilerdeki küreklere
bağlanmış mahkûmlar gibi, bordro mahkûmu haline getirilmiş yüzbinlerce
müslümanım diyen ilim adamı ve bilgili kişilerin hürriyetleri elde
edilemedikçe, onların topluma öncülük yapmalarından söz edilemez!..
Şimdi dönelim temel
iki kaynağımıza... Önderimiz, rehberimiz ve yegâne örneğimiz Resulullah Salfalhhu
Aleyhi ve Se/fem'in bize bıraktığı iki emanete, hayat nizamı olan İslâm'm iki
esas kaynağına dönelim. Acaba Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, yani Kitab
ve Sünnet'te bu konu nasıl değerlendirilmiş? Bu lâik, demokratik, Kemalist ve
gayri İslâmî sistemde, böyle bir düzeni kendisine esas kabul eden ve bunca
engelleri ilim adamlarının önüne yığan bir devlette memur olup olmamak
konusunda Allah Teâlâ ve Resulü ne buyurmatadır?
Rabb'imiz, İlâh'ımız
ve Melik'imiz, yani yegâne hakimimiz Allah Teâlâ, kendilerine ilim, irfan ve
hikmet verilmiş, ilimde derinleşmiş âlimler için Kur'ân-ı Kerim'de şöyle
buyurmaktadır:
Yoksa siz, Kitab'ın
bir bölümüne inanıp da, bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle
yapanların cezası, dünya hayatında aşağılık olmaktan başka değildir, Kıyamet gününde
de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yapmakta
olduklarınızdan gafil değildir. îşte bunlar, ankete karşılık dünya hayatını
satın alanlardır, bundan dolayı azapları hafifletilmez ve kendilerine yardım
edihnez. [13]
Kitab'ı, yani
düstûrumuz Kur'ân-ı Kerim'i bir bütün olarak kabul eden, onun bir kısmına
inanıp uygulayan, bir kısmını devre dışı bırakanlardan olmayan ilim adamları,
derin bir nefs muhasebesi yapmak, hesaba çekilmeden Önce kendilerini hesaba çekmek
mecburiyetindedirler. Madem ki iman edenlerden olduklarını ifade ediyorlar bu
ilim adamları, o halde şu ayet-i kerimeleri derinden derine tefekkür edip
gereğini yapmalı, mükellefiyetlerinin farkına varmalıdırlar. Ayrıca bu
hallerini de ortaya koymalıdırlar. Ki, diğer insanların onların hakkındaki kanaatleri
netleşsin, sûizanları gitsin.
"İndirdiğimiz
açık delilleri ve Kitab'da insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu
gizleyenlere hem Allah, hem de bütün lanet ediciler lanet eder. Ancak tevbe
edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira
ben, onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeyi çokça kabul eden ve çokça
esirgeyenim.[14]
"Allah'ın
indirdiği Kitab'dan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir
şeyi) satın alanlar, onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir.
Allah, Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı
bir azab vardır. Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık
azabı satın ahnışlanhr. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar? [15]
"Onlara,
kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp
uzaklaşmış, şeytan da, onu peşine takmıştı. O da, sonunda azgınlardan
oluverdi. Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o, yere meyletti
(veya yere saplandı), hevasma uydu. Onun durumu, üstüne varsan da dilini
sarkıtıp soluyan, kendi başına bvaksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin
durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek
olan haberi onlara ak-tar. Umulur ki düşünürler. Ayetlerimizi yalanlayan ve
yalnızca kendi nefislerine zulmedenlerin örneği ne kadar kötüdür. "[16]
"Tevrat'la
yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan
merkebin (eşeğin) durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin
durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez (hidayete
ulaştırmaz). [17]
Bu ayet-i kerimelerde
söz konusu edilen kişiler, dinde ilim sahibi olan ve bilgice en üst mertebelere
çıkan kişilerdir. Bu ilim adamlarında ilim vardır, fakat itaat ve takva yoktur.
Bildikleriyle amel etmiyor veya ilimlerini hak yolunda kullanmıyorlar; hakka
karşı isyan eden, Allah Teâlâ'nm emirlerini reddedip heva ve heveslerini ilâh
edinenlerin hizmetine girip ilimlerini o doğrultuda kullanıyorlar. Tağutî
sistemlerin bünyesinde vazife alıyor ve sadakat yemini yapıp tavırlarıyla bağlılıklarını
da ortaya koyuyorlar. Bu bağlı ilim adamları söz konusu edilince şu ilâhî
fermanı hatırlıyoruz:
"Şüpnesiz kendilerine
hidayet açıkça beüi olduktan sonra gerisin geri (küfre) irtidat eden (dönen)zeri,
şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır. İşte böyle, çünkü gerçekten
onlar, Allah'ın indirdiğni çirkin karşılayanlara dediler ki: «Size bazı işlerde
itaat edeceğiz.» Oysa Allah, onların saklamakta olduklarını (sır olarak
konuştuklarını) biliyor. Öyleyse melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vura
vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? İşte böyle, çünkü gerçekten onlar,
Allah'ı gazaplandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin
karşıladılar. Bundan dolayı (Allah), onların amellerim boşa çıkartı.[18]
Rabb'imiz Allah
Teâlâ'nm bu buyruklarından sonra biz de Resulullah Saifoliahu Aleyhi ve
Sellem'in şu emirlerini dinleyelim ve itaat edelim. Ayrıca itaatimizde devamlı
olmak imanımızın gereğidir. Her zaman ve her mekânda Allah Teâlâ'ya ve Ra-
SUİUİlah Sallatlahu
Aleyhi ve Sellem İtaat!...
Ziyau'l-Makdisi'nin ve
Ebu Ya'lâ El-Mavsilî'nin meşhur Hadis kitaplarında yer alan sahih bir hadiste
RasuluIİah Sallaitahu Aleyhi ve Seliem şöyle buyuruyor:
"İnsanlar üzerine
bir zaman gelecek ki, onlara sefih (zevk ve öğlenceye düşkün) önderler hakim
olacak. Halkın şerlilerini öne geçirecekler (yetkili kılacaklar). Onlar da
bayn-klann sevgisini izhar edecekler (iyi insanları seviyormuş görünecekler).
Namazları vakitlerden sonraya bırakacaklar. Kim ki bunların zamanım idrak
ederse, (yani zamanına yetişirse), kat'iyyen halkın reisi (devlet başkanı,
yönetici), şuıtası (devleti korumakla görevli memur, polis ve asker gibi),
devlete kazanç temin eden maliyeci ve devlet hazinesini koruyan hazinedar
olmasın.[19]
Bu ap-açık emir ve
beyanı destekleyen şu iki hadis-i şerifi de buraya kaydetmemiz, konuyu daha da
netleştirip pekiştirecektir. Birinci hadis-i şerifi İmam Tirmizi
"Sünen'lnin 61. Bab'mda kaydediyor ve hadisi "Fâsık devlet
adamlarından uzak durulması hakkında" başlığıyla şöyle veriyor:
"Ka'b b. Ucre'den
rivayet edilmiştir: Dedi ki: Rasuiuîlah Sallalhhu Aleyhi ve Seliem bize
çikageldi ve biz beş ile dord(ün toplamı) olarak dokuz kişiydik. İki sayıdan
biri Arab'dan, diğeri Acem'den idi. Rasuluîîah SolhUahu Aleyhi m Seliem;
"Benden sonra birtakım emir (idarecilerin olacağım işittiniz mi? Kim
onların yanlarına girer, onlann yalanlarım doğrular ve haksızlıkları hususunda
onlara yardan ederse, benden değildir, ben de ondan değilim ve havuz başında
bana varamayacaktır. Kim, onlann yanlarına girmez, haksızlıkları hususunda
onlara yardım etmez ve onların yalanlarım doğrulamazsa o, bendendir, ben de
ondanım ve o, havuz başında bana varacakür" buyurdu. [20]
İmam Tirmizî'nin, bu
hadis için "bu hadis, Sahih-garib'dir" dediği notunu da ekleyerek,
Sünen-i İbn Mace'deki hadise geçelim:
"Abdullah b.
Mes'ud'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber
Salİallahu Aleyhi ve
SeUem buyurdu ki:
Benden sonra Sünneti
(yani yolumu) söndüren, bid'at ile amel eden ve namazları vakitlerinden
geciktiren birtakım adamlar sizlerin işlerinizi tedvir edecekler (yani
başınızsa geçeceklerdir.
Bunun üzerine ben;
"yâ Rasuîullah, eğer ben onlann zamanına ulaşırsam nasıl yapayım?"
diye sordum. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana buyurdu ki:
Yâ İbn Abd-i Ümm, sen
bana nasıl yapacağını soruyorsun. Allah 'a isyan eden kimseye itaat etmek
yoktur. [21]
Bütün bu nasslar var
iken, birileri kalkıp "ne yapalım kardeşim, biz emir kuluyuz. Bize
verilen görevi yerine getiririz. Günahı ve vebali âmirlerimizin boynuna! Onlar
bize emrediyorlar, biz de yapıyoruz. Ne günahımız var?" diyemez. Nitekim
bu konuda merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır Efendi'nin tefsirindeki yerinde bir
tesbitini nakletmek, gerçeğin daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır. Nisa
Sûresinin 59. ayetinin tefsirinde şöyle diyor merhum Üstad Elmahh M. Hamdi
Efendi:
"Ey ehl-i iman,
Allah'a itaat ve Rasule itaat ediniz, sizden olan ulû'l-emr'e de... Dikkat etmek
lazım gelir ki, Allah ve Ra-sulu hakkında "etîulîahi ve etiurrasulü"
diye İtaat ıtlakı üzere tasrih edildiği halde, ulul-emr hakkında ayrıca
"itaat edin" bu-yurulmayıp, bunlara itaat, Rasule atfen ve mahza
itaat-ı Rasule tebaan emrolunmuş ve bu suretle tabiiyet tahtında itaatin hem
aynı kuvvetle mutlak olduğu gösterilmiş, hem de isyan mevkileri hükümden hariç
bırakılmıştır. "Allah'a isyan hususunda mahlûka itaat edilmez",
kezalik "iyi ve faydalı şeylerde itaat edilir"[22]
hadis-i şerifleri de bunu mübeyyindir. Şu halde, "âmirin her emri, me'muru
mes'uliyetten kurtarmaya kâfi gelmez. Bilfarz, bir memur, âmirinin emriyle
rüşvet alsa veya sirkat yapsa, mes'uliyetten kurtulamaz. Bu mana, âmirin
hilâf-i kanun emri, memuru mes'uliyetten kurtarmaz" diye de ifade olunur.[23]
Bütün bu delillerden
sonra denilebilir ki, ilim sahibi insanların lâik-demokratik ve gayri İslâmî
bir düzenin bünyesinde gerek amirlik, gerekse memurluk vazifesinde bulunması yeniden
gözden geçirilmelidir.
Lâik, demokratik ve
gayri îslâmî T.C. Devleti veya Kemalizm'den zerre kadar taviz vermeyen
hükümetlerini bağlayıcı Anayasanın Diyanet İşleri Başkanlığı'yla ilgili
bağlayıcı maddesi, Diyanet İşleri Başkanlığı mevzuatı, Anayasa Mahkemesi
karan, Türk Ceza Yasası'nın ilgili maddeleri, sadakat yemini ve tavır olarak
gösterilmesi konuları, ilim adamlarını sımsıkı kuşatmıştır. Ayrıca zikredilen
ayetler ve hadisler bu kuşatmanın ne gibi felâketlere yol açtığının ap-açik
belgeleridir.
Topluma öncülük
yapacak ilim adamları, önce bu bağlardan âzâde olacak ve takvayı kuşanacak ki,
gerçek Önderler olsunlar. Bu ilim adamları, bir yanda gayri İslâmî düzenlerin
bağlarından kurtulurken, halkın da kendilerini esir edecek bağlarına
ya-kalanmamalıdırlar. Halkın zekâtına, fitresine ve sadakasına muhtaç ilim adamı,
bir noktada bağlı sayılır.
Bu şahsiyetler ya
Şehid İmamımız İmam-ı Azam gibi ticarete ortak olup nzıklantu temin edecekler,
veya ümmet tarafından iaşeleri muhtaç olunmayacak derecede yerine
getirilecektir. İşte o zaman halktan ve devletten müstağni olan gerçek ilim
adamları adalet ve takva sıfatlarını kuşanacak bir önder şahsiyet olacaklardır.
İşte o zaman ulema gerçek vazifesini yapmış olacak, Allah Teâlâ'dan başka hiç
kimseden korkmadan gerçekleri anlatacak, yaşayacak ve yaşatılmasına
çalışacaktır! İşte o zaman ilim ile cihad birleşecek, medrese, tekke ve kışla
irtibatlaşıp vahdet oluşacaktır. Mürekkeblerin ve kanın birbirine karışıp yeni
nesillerin doğmasına, küfrü, şirki, nifakı ve fesadı boğmasına hizmet
edecektir. İşte o zaman mü'minler zafere ulaşacak ve bu uğurda şehadet
rütbesini elde edeceklerdir. Ve o zaman İslâm muzaffer olacak ve Allah Teâlâ'nm
hükümleri yeryüzüne hakim olacaktır.
Konunun öneminden
dolayı sorunuzun cevabını biraz uzun tuttuk ve delilleri sunmanın gerekliliğine
inandığımız için, sözü uzattık. Ayrıca sunulan delillerin ve zikredilen
ayetlerle hadislerin üzerinde ayrı ayrı durulması, konunun, gerek lâik ve demokratik
düzen açısından, gerekse İslâmî açıdan ele alınıp incelenmesi lazımdır. Bu
araştırma ve inceleme sonunda ehil olan bağımsız ulema bu konuda bağlayıcı
hükümleri ortaya koymalıdır!..
2- Medrese
geleneğini sürdüren âlimlerin günümüz dinamikleri karşısındaki durumunu
tartışır mısınız?
Önce şunu iyi bilmemiz
lâzımdır ki, gerçekten merdese geleneğini sürdüren âlimler ve medreseler var
mıdır? Yani Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları tarafından lâik, Kemalist ve
gayri îslâmî T.C. Devleti kurulduktan sonra kanun ve silah zoruyla kapatılan,
ayrıca gerçekten açılmaması ve gerçek vazifesini yapmaması için de tüm önlemlerin
alındığı bir kurumun geleneğinden bahsedilebilinir mi?
Bakınız, şu anda
elimizde "Atatürk İnkılabı" adlı kitap ve lâik T.C. Anayasası var. Bu
iki kitaptaki konuyla ilgili bölümlere bakalım. Önce "Atatürk
İnkılabı"ndan aktarıyorum:
"Tevhid-i
Tedrisat Kanunu Kanun no: 430/3 Mart 1340 (1924) (Resmi Gazete: 6.3.1924-63)
Madde-1:
Türkiye dahilindeki bütün müessesat-ı ilmiyye ve tedrisiye Maarif Vekaletine
merbuttur.
Madde-2:
Şer'iye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususî vakıflar tarafından idare olunan
bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaîeti'ne devir ve raptedilmiştir.
Madde-3:
Şer'iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mekâtip ve mcdarîse tahsis olunan mebaliğ,
Maarif bütçesine nakledilecektir.[24]
Aynı kitabın bir başka
yerinde şöyle bir talimata rastlıyoruz: "Arap harfleriyle tedrisat yapmak
için gizli veya aleni dershane açanlar hakkında talimat" diyor ve şöyle
devam ediyor:
"Kararnme No:
12073/(23 Aralık 1931)
(Resmi Gazete:
4.1.1932-1993)
Madde-î: Türk
harflerinin kabul ve tatbikine dair olan 1 Teşrinisani 1928 tarih ve 1353
numaralı kanunun 9. maddesi hilâfına olarak Arap harfleriyle tedrisat yapmak
için gizli veya aleni dershane açanlar ve bu dershanelerde tedrisatta
bulunanlar 1 Maıt 1926 tarih ve 765 numaralı Türk Ceza Kanununun 526. maddesi mucibince
tecziye olunacaktır. [25]
Lâik, gayri îslâmî
T.C. Anayasasının beşinci bölümünü açıyoruz: "Çeşitli hükümler"
diyor bu bölümde ve devam ediyor: 1. înküap Kanunlarının korunması:
Madde-174: Anayasanın
hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve
Türkiye Cum-huriyeti'nin lâiklik niteliğini koruma amacını güden aşağıda
gösterilen inkılap kanunlarının, anayasmm halk oyuyla kabul edildiği tarihte
yürürlükte bulunan hükümleri, anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve
yorumlanamaz: 1. 3 Mart 1340 ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu,
6. İ Teşrinisani 1928
tarih ve 1353 sayılı Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında kanun.[26]
Hâl bu iken, hangi
medreseden, hangi müderristen ve hangi medrese geleneğinden bahsedilebilinir?
Lâik, demokrat ve
gayri İslâmî T.C. Devleti kurucuları, kuruluştan bugüne kadar Cumhuriyet
tarihi boyunca İslâm'a ait her ne varsa tamamiyle, hem de kökünden kaldırdılar,
izini ve tozunu yok etmeye çalıştılar, hâlâ da köhneleşmiş ve kaşar-lanmış
İslâm ve müslüman düşmanları, yönetici sıfatıyla bu geleneği sürdürüyorlar.
Bu ülkede, Allah
Teâlâ'nm hakimiyetini gasbeden ve kendi rabliklerlni çağın firavunları olarak
ilan edenler, ellerindeki devlet, hükümet, ordu ve polis gücünü kullanarak
yetmiş yıldır İslâm'ın ve İslâmî müesseselerin yeniden dirilmemesi, gündeme
gelmemesi için tüm çabalarını en son imkânlarına kadar kullandılar ve
kullanmaya devam ediyorlar.
Bundan dolayı ciddi
bir medrese geleneğinin sürdürülmesi söz konusu değildir. Cumhuriyet
Türkiyesi'nin resmi kasaplarının, yani devlet terörünün elinden şöyle veya
böyle kurtulmaya çalışan, kenarda ve köşede gizlice de olsa, az da olsa birkaç
ömeği bulunan medresenin gerçek vazifesini yapamadıg! ortada...
Bu konu, yetmiş küsur
yıllık mazlumİyet konusudur. Bütün boyutlarıyla incelenmesi gereken bir
mezâlim!... Tüm yönleriyle ortaya konulmadıktan sonra bu konuyu konuşmak, sıradan
ve çok az faydası dokunan bir konuşma olacaktır.
Medreseler ne idi?
Programlan ve uygulanışı nasıldı? Neler okutuluyor ve öğretiliyordu? Tarihi
misyonu neydi? Niçin kapatıldı ve açılması kanunla engellendi? Eğer tek-tük
örneği varsa, buralarda neler okutulup öğretiliyor? Bütün bunlardan sonra nasıl
olmalı?
Bu geleneği tüm resmi.
engellemelere rağmen sürdüren âlimlerle uzun uzun sohbetler yapılmalı,
karşılıklı fikir münazaraları gerçekleştirilmeli!... Durumları ortaya
çıktıktan sonra noksanlık veya ziyadeler tartışılmalıdır. Böyle ciddî ve derin
bir araştırma yapılmadıkça, bu konuda ciddî bir hükme varılamaz ve sonuç karara
bağlanamaz.
Konu, tartışma konusu
değil, önce araştırma ve gerçeği gün-yüzüne çıkarma konusudur.
3- İsiâmî
Hareket içerisinde, muttaki bilgi sahiplerinin rehberliğinin önemi ve bundan
mahrum olmanın sonuçlarını anlatabilir misiniz?
îslâmı hareket
içerisinde muttaki bilgi sahiplerinin Önemi ve bundan mahrumiyetin bir felaket
olan sonucu, fukahanın şu beyanıyla izah edilebilir ve bu, varlığı vacib,
yokluğu felâket olan bir meseledir:
"Müslümanların
azınlıkta olduğu veya gayri müslimlerin gaîib bulundukları ülkede yargı ve
Kadının tayini" başlığıyla konunun ciddiyetini vurgulayan Allâme İbn
Abidin, "Reddu'l-Muhtar Ale'd-Dürri'l-Muhtar" adlı meşhur fıkıh
kitabında İslâm fukahasının görüşünü şöyle beyan ediyor:
"Fetihte bu
konuda şöyle denmektedir: Eğer görev verecek sultan yoksa veya kendisinden
görev alacak bir yetkili bulunmazsa, -ki bazı müslümanîann yaşadığı bölgelerde
olduğu gibi-, o bölgelere gayri müslimler hâkim olmuşlar, müslümanîar bir
bakıma azınlıkta kalmışlar veya müsîüman mahkûm durumunda, gayri müslimler hakim
durumdadvîar. Kurtuba'da bugün olduğu gibi. Yani Endülüs'te bulunan durum. Bu
durumda ne yapmalıdır? Gerekli olan, müslümanlarm kendi ara-îarmdan birine bu
görevi vermeleridir. Onda ittifak etmeleri va-cibdır. Onu, kendilerine idareci
olarak seçerler, o da Kadı tayin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan
hadiselerin yargı organlarına aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda
kendilerine Cuma namazı kıldıracak bir İmam da nasbederler. İnsanın mutmain
olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde
amel edilmelidir. [27]
Bu görüş müslümanı
nasıl mutmain etmesin, müsîüman bu görüşü nasıl kabul etmesin ve bu görüş
istikametinde amel etmesin ki, bu görüş Kitab ve Sünnet ile, yani
"Nas" ile sabittir. Nas ile sabit olan görüşün amel haline gelmemesi
kadar büyük bir elaket var mıdır? Yetmiş küsur yıllık felâketin sebebi, bu
görüşle amel etmemek ve ortada ap-açık, ap-aydmlık yol varken, böyle ilâhî,
İslâmi bir metod var iken, hevâ ve hevese dayalı yollarda at koşturmalar, çeşitli
buluntu, çalıntı ve alıntı metodlar denemek, dolayısıyla bataklığa batmak ve
çıkmaz sokaklara girmek değil mi? Rabb'imiz, İlâh'ımız, Melik'imiz Allah Teâlâ
şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler,
Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulû'l-emr'e (emir
sahiplerine) de (itaat edin). Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu
Allah'a ve Rasul'üne döndürün. Şayet Allah'a ve anket gününe iman ediyorsanız
bu, hayırlı ve sonuç balamandan daha güzeldir. [28]
Evet, ey gerçekten
iman edip salih amel işleyen mü'minler! Allah'a, yani Kur'ân'a; Rasul'iine,
yani Sünnet-i Seniyye'ye ve sizin gibi Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye'ye
itaat eden, sizleri Kitab ve Sünnet ile idare edecek muttaki önderlere de,
onlar Allah ve Rasul'üne itaat edip sağlam imanı muhafaza ederek, sizleri
yönettikçe itaat edin. Eğer sizden değilse, sizleri Kur'ân ve Sünnet İle
yönetmez, Kur'ân'dan başka yasalarla yönetmeye kalkışırsa, siz ey iman edenler,
ey Allah Teâlâ'ya ve Resulüne itaat edenler, onlara itaat etmeyin! Çünkü
müslüman Kur'ân'dan başka yasanın tanınmasının Allah Teâlâ'ya ve Rasul'üne
isyan olduğunu bilir. Bu^ müslümanın imanı gereğidir. Allah Teâlâ ve
Rasülüne isyan konusunda
hiçbir kula, merciye,
makama, kurum ve kuruluşa itaat etmemek müslümanın en temel
vazife-lerindendir. Çünkü Rasuluüah Salialfahu Aleyhi ve SeUem'in şu buyruğunu
hiçbir zaman hatırından çıkarmaz müslüman:
Abdullah b. Ömer
Hadisi: Nebi Salhllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Müslüman bir
kimse üzerine, günah işlemesi emredil-medikçe
sevdiği ve sevmediği
(her) hususta (Müslümanmirini) dinleyip itaat etmek
gerekir. Eğer günah olan şeyi işlemek emredüirse, dinlemek de yoktur, itaat
da.[29]
Müslümanların, hiçbir
zaman "Emir"len olmadan, aralarında muttaki, bilgili ve cesur birisini
kendilerine emir seçmeden yaşamaları uygun olmaz. Bu rehberlere her zaman, her
mekânda ihtiyaç vardır. Su gibi, hava gibi, ekmek gibi, giysi gibi ve barınak
gibi!... Önderimiz ve biricik örneğimiz Rasulullah laliahu Aleyhi ve Seilem
şöyle buyurur:
"Dünyanın ücra
bir köşesinde bile olsa, üç kişinin, içlerinden birini kendilerine emir tayin
etmeden yaşamaları helal değildir. [30]
Kişiye helâl olmayacak
bir hayat, muttaki emiri olmayan bir hayattır. Dolayısıyla takva ve ilim sahibi
emire duyulan ihtiyacın ne kadar mühim ve elzem olduğu ap-açik anlaşılmaktadır.
Abdullah b. Ömer'den rivayet edilmiştir:
"Ben, Rasuluiîah
Salhihhu Aleyhi ue Seüem'i şöyle buyururken işittim:
Her kim, bt eli
itaatten çıkarırsa, Kıyamet gününde Allah'a hiçbir hücceti olmadığı halde
kavuşur. Ve her kim, boynunda bir bey'at olmadığı halde ölürse, cahiüyyet ölümü
gibi (bir ölümle) ölik. [31]
Bu nasslat ve-
ulemanın görüşü, mü'minlerin bilgili ve muttalip emirlere ne kadar büyük bir
ihtiyacının olduğunu va kaçınılmaz bir vecibedir derecesinde bulunduğunu ortaya
koymaktadır. Varlığının hayat ve izahı, yokluğunun felaket ve zillet olduğunu
tarih tüm boyutuyla gözler önüne sermektedir. Bakın isalm tarihinde ne zaman
mü’minler bir imanın etrafında bir Emirü’l Mü’minler çevresinde bir araya gelip
ona bey’at etmişlerdir, Allah Tealla Kendilerinin muzaffer etmiş, izzet ve
Nas’lardan ap-açık anlaşıldığı gibi Müslümanlara vacip olan imamet müessesesini
canlandırmaktadır.
4- Özlenen
ulema kadrolarının ortaları ve bu ortaların nasıl salanabilceği konusunda
düşüncelerimiz özetleye bilirmisiniz.
Özlenen ulema
kadrolarının yetişmesinin birinci ve en önemli şartı, laik demokratif ve gayri
islami düzenden bağımsız olmaktır. Ayrı zamanda belirtildiği gibi ulemanın
halktan da müstağin olması şartır.
Bu nasıl olur.
Bu konuda ehli olan
mü’minlerin konuyla el atması iştişare yapılması maddi ve manevi imkanları
araştırıp temin edilmesi gerekir. Ama her şeytan önce ulemanın İslami ve tarihi
adalet ve takva silahınuı kuşanmasını gerekir olduğu kanatindeyiz. Her mü’min,
bu konuda üzerine düşeni can-u gönülden yapmalıdır.
Ve’s,selam!...
[1] Dr. İsmet Polatcan, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası,
Gerekçeler, anayasa Mahkemesi Kararlan, Bilimsel Görüşler, İst. 1989, sh. 354
[2] Anayasa Mahkemesi 21.10.1971. E. 1970/53, K. 1971/76;
R.G. 15.6.1972
[3] Ahmet Uzunoğiu, Açıklamalı Diyanet İşleri Başkanlığı
Mevzuatı, Ankara 1980, sh.9,2. Baskı {Dipnot, 1).
[4] Dr. İ. Polatcan, A.g.e, sh. 355.
[5] Kübalı, sh. 253 vd.
[6] Soysal, s. 258
[7] Tanilli, sh. 152
[8] Dr. t. Polatcan. A.g.e, sh. 355.
[9] Ahmet Uzunoğlıı, A.g.e, sh. 9.
[10] A.Uzunoğlu, A.g.e, sh. 163.
[11] Bkz. Avukat Şerafeıtin Gökalp, 657 Sayılı Devlet
Memurları Kanunu ve İlgili Mevzuaı, İst. 1989, Sh. 505-505.
[12] Sözlüklü Türk Ceza Yasası, Hazırlayan, Av. Kani
Ekşioğlu, Yasa Yayınlan, 9. Baskı, İst. 1984, sh. İli.
[13] Bakara, 2/85-86
[14] Bakar, 2/159-160.
[15] Bakara, 2/174-175.
[16] A'raf, 7/175-176-177.
[17] Cum'a, 62/5.
[18] Muharnmed, 47/25-28.
[19] Bkz. Alımed Ziyauddin Gümüşhanevî, Ramtız EI-Ehadİs,
Çev: Abdiilaziz Bek-kine, Neşr. Hzr. Liilfi Doğan-M. Cevad Akşid, Mİlsan, İsi.
1982, C.2, sh. 360, Hds. 9.
[20] Siinen-i Tİrmizi, Kitabıı'I-Fiten, Bab 61, Hds- 2360.
[21] Sünen-İ İbn Mace, Kilabıı'l-Cihad, Bab: 40, Hds. 2865.
[22] ton Mace, ahad, 40
[23] elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân dili, Yenda
Yayın Dağılım, İst. C: 3, Sh. 25-26
[24] Bekir Sıtkı Yalçın, İsmet Gönüİal, Atatürk İnkılabı
(gerekçe ve tutanaklarıyla) Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınlan, Ankara, 1984,
sh. 96.
[25] Atatürk inkılabı, sh. 172.
[26] Dr. İ. Polatcan, A.g.e, sh. 447
[27] ibn Abidin, Reddü'l-Muhtar Ale'd-Diirril Muhtar, Çev:
Mehmet Savaş, Şamil Yayınlan, İst. 1985, C. 12, sh. 145.
[28] Nisa, 5/59.
[29] Mıtttefekunalehtir. Ei-Liiliiu ve'I-Mercan,
Kitabu'l-îmaret, Bab 8, Hds. 1205.
Buhari, Ahkâm, B.4, Hds.8. Müslim, İmâre, B.8, Hds. 38
[30] İmam Alımed b. Hanbel, El-Müsned, c 2, sh. 177.
[31] Sahih-i Müslim, Kilabıı'I-îmare, B. 13, Hds. 58
(1851).
Sahİh-i Buhari,
Kitabu'l-Ahkâm, B.4, Hds. 7