Allah Celle
Ceiaiuhunnn adıyla başlamak gerek. Evet, Allah Cette Cdaiuhıİnun adıyla her
şeye yeni baştan başlamak gerek. Öyle bir başlangıç ki,, Allah Teâlâ'mn emrine
göre, Allah Cette Ceiaiuhu'mm adına ve O'nun rızasına göre kazanmak... O'nun
adına olmadıkça ve O'nun adı anılmadıkça hiçbir hayırlı sonuç alınamamıştır ve
alınamaz da...
Nur Dağı'ndaki Hira
mağarasında kendisine ibadetle meşgul olan son Rasul'üne (Sailaiiahu Aleyhi ve
Seiiem) evrensel nizamının ilk düsturlarını vahyeden Allah, şöyle buyurdu:
"Yaratan
Rabb'inin adıyla OKU!"[1]
Rabb'inin adıyla,
O'nun emriyle ve arzusu üzerine başla!... Her başlangıcı Allah Cciie Cdaiahuimn
adıyla yap, her bitirişi de O'na hamdetmekle bitir. Başlangıç ve
bitiş Allah aile Cehiuim'nun emri üzerine olmalıdır.
Çünkü O, hem yoktan yaratandır, hem de yegane emir sahibidir.
"îyi bilin ki,
yaratma ve emir Onun.[2]
Nasıl ki, kâinatta
yaratıcı yalnız ve yalnız Allah celle Ceihiutm ise, yine kâinatta emir sahibi,
hüküm ve hakimiyet sahibi de yalnız Allah Celle CeMvhuĞm.
Müslüman her işine,
her hareketine Allah Celle Ceiaiuhuimn adıyla başlar ve yalnız O'nun
hükümlerine tabi olarak sürdürür; sonucunu da O'nun emirleri gereği noktalar...
Allah Cette
Ceiahıhudan başkasının adıyla başlamak ve O'nun emirlerince hareket etmek,
Fir'avn'm sihirbazlarının işidir. Fir'avn, Mısır'ın tağutu idi. Yaratmayı
Allah'a verirken, "emr"i eline almış ve ülkesinde kendisini emredici
yegane hakim olar rak ilan edip, "rab" olduğunu iddia etmişti. Onun
emrine girip, hakimiyetini kabul edenler, işlerine onun adıyla başlıyorlardı.
Nitekim Hz. Musa AieyMsştlam ile yarışmak isteyen Fir'avn'ın sihirbazları
şöyle deyip gösterilerine başlamışlardı:
"Fir'avn'ın
izzetine (şerefi için) biz, elbette biz galip geleceğiz. [3]
Mısır'ın tağutu
Fir'avn'ın adına işe başlayan sihirbazlar, Hz. Musa Aieyhisseiam'm mucize
Asâ'sı karşısında âciz duruma düşmüş, büyük bir yenilgiye uğramış ve iman
etmek zorunda kalmışlardı. Tağut Fir'avn'ın tüm işkencelerine rağmen imanlarından
vazgeçmemişlerdi. [4]
İşte biz de hayatî her
şeye, Rahman ve Rahim Allah Celle adıyla ve Allah Teâlâ adına başlanması
gereğine inanarak başlıyoruz. Bütün çağdaş Fir'avnlan reddederek, yalnız ve
yalnız yaratıcı ve emredici Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun emirlerine tabi olarak
başlıyoruz. Ve inanıyoruz ki, her şeyimize yeni baştan başlamalıyız. Bunca
ayrılıkları ortadan kaldırmak, bunları Allah cdie Ceiaiuhu adına bir araya
getirmek; yani kesretten vahdete ulaştırmak gerekir...
İslâm Dünyası'nda
korkunç bir manzara göze çarpmaktadır. Halkı müslüman olan ülkelerdeki aynı
ilâha, yani Allah'a, aynı Kitab'a, aynı Rasul'e ve aynı ahiret gününe iman
ettiklerini söyleyip, aynı kıbleye dönerek ibadet edenler, içler acısı bir ayrılığın
içine düşmüşlerdir.
Görünüşte yüzlerce,
hatta binlerce ortak yönleri olan müs-lümanlar niçin anlaşamıyor ve neden
îslâmî bir vahdeti oluş-turamıyorlar? Bu soruya verilecek cevap iyice tefekkür
edilmelidir. Sebepleri araştırılırken her yönüyle ortaya konulmalıdır. Bu
korkunç bunalımın tarihî, sosyal, psikolojik, ekonomik ve manevî sebeplerinin
birer birer araştırılmasının şart olduğuna inanıyoruz.
Halkı müslüman olan
ülkelerdeki müslümanlarm ortak kültürlerinin olmadığını görüyoruz. Ortak
kültürlerinin olmayışından kastımız, tarihî ve dinî kültür değildir. Kastımız,
bugünkü kültürlerini oluşturan ortak kavramlarının olmadığıdır. Daha doğrusu,
iç ve dış kâfir güçler tarafından bu kavramlar alt-üst edilmiş ve müslümanlarm
kafaları allak-bullak bir duruma getirilmiştir. İslâm ve müslüman düşmanları
olan yerli yabancı müstekbirler, ellerindeki tüm imkânlarla saldırıya geçmiş,
hücumları sonucu İslâmî değerleri tahrip etmişlerdir.
Ünlü Fransız
oryantalisti (müsteşrik) ve aynı zamanda İslâm düşmanı Luis Massignon'un şu
baykuş çığlığı, küfür dünyasının ortak sevinç sloganıdır: "Onların her
şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye
inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi veya intihar için olgun hale
geldiler:[5]
"Onlar" diye
kastedilenler mü slüm anlardır. İkiyüz yıldan beridir şirk dünyasının var
gücüyle hücumuna uğrayan İslâm Dünyası, yirminci aşrın başlarından günümüze
kadar çok büyük tahriplere uğramıştır. Herşeyden önce bu hücumların sonucu,
ortak kavramlarını yitirmeğe mahkûm olmuş, dolayısıyla İslâmî vahdetin
parçalanmasına sebep teşkil etmişlerdir.
İnsanların
anlaşabilmesi ve kaynaşabilmesi için ortak kavramlara ihtiyaç .vardır.
Toplumun en küçük birimi olan aileden tutun, toplumun tümüne kadar bu böyledir.
Aile içinde yaşayan fertlerin dahi kendilerine has kavramları olduğu gibi,
onların toplumla anlaşmasını sağlayacak ortak kavramları vardır. Eğer böyle yerli
yerine yerleşmiş kavramlar olmazsa, anlaşmak imkansızlaşır. Eğer aile böyle
ortak kelime ve kavramlardan mahrum olursa, meselâ birisi "pencere"
der de diğeri '"kapı" anlarsa, ya da biri "mutfak" derken
diğeri "banyo" anlarsa, orada meydana gelecek anarşi ortamını tahmin
etmek zor değildir.
Aynı örneği toplum
için de kullanabiliriz. Toplum içindeki fertlerin kendi aralarında
anlaşacakları ortak kavramları olmazsa büyük bir kargaşa meydana gelir.
Ne yazık ki, bu
kargaşanın en korkunç boyutlara ulaşmış halini bugün müslümanlar yaşıyorlar.
İç ve dış müstekbirler tarafından ortak kavramları tahrip edilen müslümanlar,
anlaşamadıkları bir yana, aralarında soğuk ve sıcak savaşlar olmaktadır.
Rabb'imiz Allah ceih
cdaiuhu; "Ve topluca Allah'ın ipine (Kur'ân'a/İslâm'a) yapışın, ayrılmayın[6] diye
buyururken ve yine, "Allah'a ve Rasul'üne itaat edin, birbirinizle
çekişmeyin; yoksa korkuya kapılırsınız, devletiniz (gücünüz/kuvvetiniz) gider.
Sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir[7] diye
emrederken, müslümanlar, emperyalist müşrik güçlerin oyunlarına gelip ayrılığa
düşmüşlerdir. Allah Ceiic Ceiaiui vahdeti emrediyor, fakat müslümanlar kesrete
dalmışlar. Bu dalış, müs-lümanlarm isteyerek ve şuurlu olarak yaptıkları bir
dalış değildir. Dışta emperyalist kâfir güçler, içte de onların yerli uşakları
olan tağutîler, müslümanlarm değer yargılarını bozmuş ve yerlerini
değiştirmişlerdir.
Öyle bir hale
gelinmiştir ki, mü s tumanlardan birisinin veya bir grubun "kara"
dediğine diğer bir müslüman'fert ya da grup, "beyaz" diyebiliyor.
Bunun gibi tüm değer yargılarında az veya çok anlaşmazlık söz konusudur.
Meselâ, "vatan", yani "dâr" kavramı gündeme geldiğinde, bir
müslüman İslâmî manada ve mahiyette bir vatanı anlarken, diğer bir müslüman
belli sun'i sınırlarla sınırlandırılmış ve içinde İslâmî hükümlerin yaşanması
yasaklanan bir vatanı anlıyor. Daha açıkçası kendisinin de vatandaşı olduğu,
fakat yönetimi İslâmî olmayan bir vatanı algılıyor.
"Din"
denilince bir kısmı, hayatın her birimine hitap eden ve hakim olmak isteyen
İslâm'ı anladığı gibi, Yeryüzünde fitne (den eser) kalmayıncaya, din de (şunun
bunun değil), yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla (kâfirlerle, müşriklerle,
münafıklarla) savaşın. (Savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, artık zalimlerden
başkasına düşmanlık yoktur[8]
ayet-i kerimesini tefekkür ederken, diğer kısmı, birtakım ibadetlerden oluşan,
ahi-retle ilgili inanç sistemini anlamaktadır. Halbuki bu iki takım da müslüman
olduğunu söylemektedir.
Diğer tüm kavramlar ve
ıstılahları böylece tahlil edebiliriz. Bir Örnek vermek gerekirse,
"helâl" ve "haram" kavramlarını ele alabiliriz. Belki her
gün yüzlerce defa söylediğimiz helâl ve haram kavramlarının mahiyetini tefekkür
edemeden kullanır, hemen ardından şu akaidî kaideyi ekleriz:
"Haramı helâl;
helâli de haranı kabul etmek insanı kâfir yapar. [9]
Yine devamlı tekrar
ettiğimiz İslâmî düsturlardan birisi de şudur:
"Küfre rıza
küfürdür."
Şimdi
"helâl" ve "haram"m ne olduğunu görelim. Helâl; Rabb'imiz
Allah cdie cdaiuhunun bizim işlememizi emrettiği ve serbest bıraktığı şeylerin
bütünüdür. Mesela, ehl-i küfürle cihad etmek, masiyeti ortadan kaldırmak,
teaddüdü zevcat vs. gibi. Haram ise; yine Rabb'imiz ve ilâhımız Allah Cdie
Cdaiuhu'nun, işlememizi yasakladığı şeylerin tümüdür. Meselâ, zina, içki,
kumar, faiz, Allah Cdie Ceiaiuhu'dan başkasının hakimiyetini kabul etmek ve
kendisine ortak koşmak gibi...
Buradan hareketle, her
kim ki, Allah Cdie Ceiaiuhu'nun serbest bıraktığını yasaklar, yasakladığını
serbest bırakırsa, hele hele bunu kanunîleştirirse, o kişi veya topluluk,
helâli haram etmiş olur. Aynı şekilde haramı da helâl etmiş demektir. Bundan dolayı
yukarıdaki hükme girer. Dolayısıyla bir müslünıan, böyle birisine veya
birilerine itaat ederse, "küfre rıza göstermiş" bir duruma düşer.
Böyle bir durumu varın siz tahlil edin.
Bu misallerde olduğu
gibi, tüm İslâmî kavramlar, birer birer ele alınıp gerçek mahiyetiyle izah
edilmeli ve her müslümana anlatılmalıdır.[10] Bu
sayede müslümanlar arası dil, kültür, hedef ve şuur birliği oluşur. Böylece
İslâmî vahdete ulaşılmış olunur.
[1] Alâk96/1
[2] ATraf7/54
[3] Şuara 26/44
[4] Şuara 26/45-51
[5] Edward Said, oryantalizm, Çev. Nezih Uzel, İsi- 1982,
sh. 446
[6] Al-İ İmran 3/103
[7] Enfâl 8/46
[8] Bakara/193
[9] Ömer Nesefı, İslâm İnancının Temelleri-Akaid, Çev.
Seyyid Ahsen, İst. 1980 sh. 219
[10] 10-Bu konuda şu eserler okunabilir:
a) Yusuf Kerimoğlu,
Kelimeler Kavramlar, İst. 1985
b) Mevdûdî, Kur'ân'a Göre Dört Terim, Çev. Dr.
Osman Cilacı-İsmail Kaya, İst.
c) Rasim Özdenören,
Kafa Karıştıran Kelimeler, İst. 1987