Rabbimiz şöyle
buyurur:
"Sana, Rabbinin
Kitabından vahyedileni oku. O'nun sözlerini değiştirici yoktur ve O'nun dışında
kesin olarak bir sığınacak (makam) bulamazsın.[1]
Sözlerinde, hükmünde
ve va'dında hiç bir değişme olmayan Allah'ın vahyedilen Kitabı'nı okumak, her
mü'min müslümanın ilk vazifesidir... Okumak, öğrenmek, emredileni istenilen
ölçüde yerine getirmek ve diğer insanları kendisi gibi olmaları için Allah'a
davet etmek üzere onlara Allah'ın Kitabı'nı okumak!..
Yine buyurur Rabbimiz
Allah:
"Rabbi'nin sözü
doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek
yoktur. O, işitendir, bilendir. [2]
Allah'ın sözleri için
değişiklik yoktur. [3]
Rabbimiz Alİah, Rasulü
(s.a.s.)'e ve O'nun şahsında tüm Ümmetin gerçek ferdleri olan muvahhid mü'min
müslümanlara şöyle buyuruyor:
"Sen de,
sabah-akşam O'nun rızasını isteyrek Rabb-lerine cua edenlerle birlikte sabret,
dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini,
bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına (nevasına)
uyan ve işinde aşırılığa gidene i-taat etme.
Ve de ki: "Hak
Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.[4]
Rasulullah (s.a.s.)
zamanında sabah-akşam, yani her zaman Rabbleri Allah'ı anan ve O'nun emirlerini
gereği gibi yaşamaya çalışan kişiler, Ashab-ı Kiram'dan fakir olan muvahhid
mü'min müslümanlar idi...
Şu ayet-i kerimeler
de, aynı olayı beyan etmektedir:
"De ki:
"Size, Allah'ın hazineleri yammdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve
ben size, bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına
uymam." De ki: "Kör olanla gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek
misiniz?
Rabblerine (götürülüp)
toplanacaklarından korkanları, onunla (Kur'ân'la) uyarıp korkut. Onlar için,
O'ndan başka ne veli vardır, ne de şefaatçileri. Umulur ki, korkup sakınırlar.
Sabah-akşam -O'nun
yüzünü (rızasını) dileyerek-Rabblerine dua edenleri kovma. Onların hesabından
senin üzerinde bir şey (yükümlülük), senin hesabından da bir şey (yükümlülük)
yoktur ki, onları kovman gereksin. Yoksa zalimlerden olursun.
Böylece: "Allah,
içimizden bunlara mı lütufta bulundu?" demeleri için onlardan bazısını,
bazısıya denedik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil mi?"[5]
Bu ayet-i kerimelerin
esbab-ı nüzulü için kaynak eserlede şu olay kaydedilmiştir:
Sa'd (b. Ebi Vakkas,
r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)
ile birlikte altı nefer idik.
Müşrikler, Rasulullah
(s.a.s.)'e:
Bunları kov! Bize
karşı cüretkârlıkta bulunmasınlar, dediler.
(Bu altı kişi,) ben,
İbn Mes'ud, Huzeyl kabilesinden bir zat, Bilâl ve isimlerini veremeyeceğim iki
adam idi.
Rasulullah (s.a.s.)'in
kalbine Allah ne diledi ise, o geldi. Ve içinden bir şeyler geçirdi.
Bunun üzerine Allah
(Azze ve Celle):
"Sabah-akşam
-O'nun yüzünü (rızasını) dileyerek-
Rabblerine dua edenleri
kovma[6] ayet-i kerimesini indirdi. [7]
Müstekbirlik
karekteri, her zaman ve her yerde müşrik kâfir tağutların, değişmez
karekteridir... Tarih boyu öyle olduğu gibi, şimdi de öyledir...
Müstekbirler, toplum
içinde hep kendilerini büyük, diğer insanları küçük görmüş, onları küçümsemiş,
bundan dolayı önemsememişlerdir... Bu istikbar duygusu, müstek-birlerin
sapmasına, hatta kendilerini ilâh ve rab makamında görmesine vesile
olmuştur... Bu yapı, Firavn'ın yapısı, bu düzen Fir'avnî bir düzendir...
Fir'avn, yönettiği Mısır halkını küçümsemiş, onların ilâhı ve rabbi olduğunu
söylemiş ve o köle ruhlular, o köleleştirilmiş olanlar da, ona boyun
bükmüşlerdi...
Fir'avn'a boyun büken
ve onun zulmüne nza gösteren köleleştirilmiş mazlumların sayesinde Fir'avn,
Fir'avn olmuş ve Fir'avnî düzen adakta kalabilmişti... Eğer mazlum, zalimin
zulmüne nza göstermezse, zalim, zulmüne nasıl icra edebilir ki? Eğer mazlum,
zalime karşı çıkar, zulmünü reddeder ve onunla mücadele ederse, zalim ayakta
kalabilir mi?
Fir'avn, yönettiği
halkı kiiçümseyince ve halk da o-nun bu tavrına rıza gösterince, Fir'avn,
kendisini ilâh ve rab makamında görmeye başladı.[8]
İnadcı zorbalara karşı
kıyam etmeyen ve onların sömürüsüne nza gösterenler onlan, hadlerini aşanlar hâline
getirmişlerdir... [9]
Bu istikbar
karakterlerinden dolayı müstekbir tağut-lar, kendilerinden başkalarını hor
görmüş, insan yerine koymamıştır... İman eden fakirleri küçümsemeleri ve onlarla
aynı mecliste oturmak istememeleri bu çirkin karek-terlerinden kaynaklanıyor...
Rasulullah (s.a.s.)'den asırlar öncesi yaşamış olan Ulu'1-azm peygamberlerden
Nuh (a.s.)'dan da aynı şeyleri istemişti bu müstekbir tağutlar... Vurgulanarak
beyan edildi ya, bu tavır, onlann ortak özelliği idi...
Rabbimiz Alİah, olayı
şöyle beyan buyuruyor:
"(Nuh) kavminden,
ileri gelen inkarcılar: "Biz seni, yalnızca bizim gibi bir beşerden
başkası görmüyoruz. Sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının
uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine biz,
sizi yalancılardan sayıyoruz," dedi.
(Nuh) dedi ki:
"Ey kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben, Rabbimden apaçık bir
belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katında bir rahmet vermiş de (bu,)
sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu, is-temiyorken biz, sizi buna
zorlayacak mıyız?
Ey kavmim, ben sizden,
buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aiddir. Ben,
i-mari edenleri kovacak değilim. Onlar, gerçekten Rabbler-ne kavuşacaklar.
Ancak ben size, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.
Ey Kavmim, ben onları
kovarsam, Allah'dan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez
misiniz?
Ben size, Allah'ın
hazineli yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum
ve gözlerinizin aşağılık gördüklerine, Alİah, kesin olarak bir hayır vermez de
demiyorum. Nefislerinde olanı Allah, daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini
yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek)dir.[10]
Bu, böyledir!..
Müstekbir tağutlara
hoşgörünmek için, belki onların kalblerini kazanırız düşüncesiyle, onların
İslâm'a uymayan sapık görüşleri ne kabul edilir, ne de saygı duyulur...
Müşriklerin ve kâfirlerin, şirk ve küfürden kaynaklanan hatta şirk ve küfrün
tâ kendisi olan görüşlerine karşı mü'min müslümanlar nasıl saygı duyabilir?
Mü'min müs-lümanlar, şirke ve küfre karşı saygılı olabilirler mi? Buna imkân
var mı? Allah'ın ve RasuluUah (s.a.s.)'in böyle bir duruma müsadeleri var
mıdır? Allah, küfre, şirke, kâfir ve müşrike karşı saygılı olan birisinden razı
olur mu?..
Bu soruların cevabları
ciddî bir şekilde araştırılmalı, İslâm ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmeli
ve ona göre hareket edilmelidir... Yaşadığımız ortamda, insanların
bir-birilerinin fikirlerine saygılı olmak adına, Allah düşmanları olan
saldırgan tiplerin küfür ve şirkten ibaret fikirlerine saygılı
davranılabilinir mi?. Sorusu bir daha düşünülmeli ve cevab aranmalıdır...
Ebu Said el-Hudrî
(r.a.) şöyle anlatır:
Muhacirlerin
zayıflarından bir topluluk arasında oturdum. Çıplaklıktan dolayı bazısı,
bazısının arkasına gizleniyordu. Bir hafız, bize Kur'ân okuyordu.
Bir de RasuluUah
(s.a.s.) geldi ve başımıza dikildi. RasuluUah (s.a.s.) gelip dikilince,
Kur'ân'ı okuyan kimse sükût etti.
Rasulullah (s.a.s.),
selâm verdi ve sonra:
"Ne
yapıyorsunuz?" buyurdu.
Biz de:
Ey Allah'ın Rasulü,
bizden bir kurra bize Kur'ân okuyor, biz de Allah'ın Kitabı'nı dinliyorduk,
dedik.
Ebu Said, dedi
ki:
RasuluUah (s.a.s.)
şöyle buyurdu:
"Allah'a hamd
olsun ki, ümmetim içirişinde benim nefsimi kendileri ile beraber tutmam için
emrolunduğum (bahtiyar) kimseler var."
Ebu Said, dedi ki:
RasuluUah (s.a.s.),
nefsini bize denk kılmak için tam ortamıza oturdu. Sonra eliyle, "şöyle
halka olun" diye işaret etti. Onlar da, halka oldular. Hepsinin yüzleri,
O'na açıkça görünür oldu. Benim görüşüme göre Rasulullah (s.a.s.), (o anda)
benden başka hiç birisini tanımadı.
Bunun üzerine
Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:
"Ey fakir
muhacirler topluluğu, size müjdeler olsun! kıyamet gününde tam bir nur ile
(geleceksiniz) cennete, zengin insanlardan yarım gün önce gireceksiniz. O yarım
gün (dünya senelerinden) beşyüz sene eder.[11]
İslâm'da, insana
verilen değer ölçüsü, yalnız ve yalnız âkîde ve salih ameldir... Kim ki,
gerçekte katıksız bir şekilde iman etti ve imanın gereği olan salih ameli işleyerek
takvaya ulaştı, Allah'ın indinde o en üstün olandır... İnsanların takvadan
başka birbirlerine bir üstünlükleri yoktur... Mal, mülk, servet, şöhret, soy
sop, güzellik ve yakışıklılık hiç bir zaman üstünlük ölçüsü değildir... Önce
katıksız iman, sonra salih bir amel sonucu gerçek bir takva... İşte tek değer
ölçüsü... İman ile takva kimde var ise, o, üstün olandır...
Rabbimiz Allah, şöyle
buyurur:
"Ey insanlar,
gerçekten Biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle
tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Hiç şübhesiz,
Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır.
Hiç şübhe yok Allah, bilendir, haber alandır.[12]
Takvadan dolayı
üstünlük, Allah katındadır, yoksa insanlar, daha muttaki olduklarını öne
sürerek birbirlerinden üstün olduklarını iddia edemezler... Böyle bir iddia,
başlıbaşına takvaya aykırıdır ve gurur, kibir gösterisidir...
İslâm'da ölçü,
katıksız iman ve gerçek takva olduğu için gerek Ulu'1-azm Peygamberlerden Nuh
(a.s.), gerekse Rasulullah (s.a.s), müstekbir tağutlardan gelen gerçek dışı
teklifleri reddetmiş ve Allah'ın kendilerini uyarmasıyla mü'min müslüman fakir
şahsiyetleri tercih etmişlerdir...
Rabbimiz Allah (Azze
ve Celle), Nuh (a.s.)'m kıssasının bir bölümünü şöyle beyan buyurur:
"Dediler ki:
"Sana, sıradan aşağılık insanlar uymuşken inanır mıyız?"
(Nuh) dedi ki:
"Onların yapmakta oldukları hakkında benim bilgim yoktur.
Onların hesabı,
yalnızca Rabbime aiddir, eğer şuurundaysanız (anlarsanız).
Ve ben, mü'min
olanları kovacak değilim.
Ben, yalnızca apaçık
bir uyarıcıyım. [13]
Malca, servetçe,
şöhretçe, soy sopça, toplumsal makam ve mevkice kendilerini üstün sayanlar,
kendi câhili görüşlerince aşağılık görüp küçümsedikleri insanlarla bir yerde,
aynı ortamda ve aynı seviyede bulunmak istememekteler... Dün böyle olduğu gibi,
bu günkü cahiliyye anlayışında olanlar için de aynı görüş geçerlidir... Yegâne
hayat nizâmı olan İslâm, bu cahiliyye adetini reddeder... İslâm, tüm cahiliyye
adetlerini ayaklar altına almış, yalnız ve yalnız İslâm'ın yüksek, O'nun dışındaki
bütün ideolojiler, bütün felsefeler, bütün beşerî ve tağutî düzenlerin alçak ve
batıl olduğunu beyan etmiştir...
Üstünlük, katıksız
iman ve gerçek takvadadır... Kim olursa olsun, katıksız iman eder ve takvaya
ulaşırsa o, en üstündür!..
Enes b. Malik
(r.a.)'in rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöle buyurur:
"Benim, Allah'ı
zikreden bir cemaatla sabah namazından güneş doğuncaya kadar oturmam, İsmail
(a.s.) neslinden dört esiri hürreyitine kavuşturmamdan bana daha sevimlidir.
Benim, Allah'ı
zikreden bir cemaatla ikindi namazından akşam namazına kadar oturmam, benim
için dört köle azad etmekten daha hayırlıdır.[14]
Yegâne Rabbimiz Allah,
başta Rasulullah (s.a.s.)'i sonra Rasulullah (s.a.s.)'in ve yeryüzüün varisleri
olan bütün muvahhid mü'min müslüman kullan uyarıp şöyle buyuruyor:
"Andolsun, sana
çiftlerden yediyi ve büyük Kur'ân'ı verdik.
Sakın onlardan
bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma,
mü'miler için de (şefkat) kanalarını ger.
Ve de ki: "Şübhe
yok, ben apaçık bir uyarıcıyım. [15]
"Şimdi sen, kendi
nevasını ilâh edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve
kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık
AUah'dan sonra ona kim hidayet verecektir?
Siz, yine de öğüt alıp
düşünmüyor musunuz?"[16]
"Kendi istek ve
tutkularını (nevasını) ilâh edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil
olacaksın?
Yoksa sen, onlann
çoğunu (söz) işitir, ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak
hayvanlar gibidirler.
Hayır, onlar yol
bakımından daha da şaşkın (ve aşağı) dırlar. [17]
Yegâne Rabbimiz Allah,
doğruların en doğrusunu buyurdular...
Ve bu, böyledir!..
Dâvamızın başı ve
sonu, Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd etmektir...
[1] Kehf, 18/25.
[2] En'am, 6/115.
[3] Yûnus, 10/64.
[4] Kehf, 18/28-29.
[5] En'am, 6/50-53.
[6] En'am, 6/52
[7] Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailu's-Sahabe, B. 5, Hbr.
46. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B. 71, Hds. 4128. Diğer rivayetler için
bkz.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B. 7, Hds. 4127. İmam El-Vahidî, A.g.e.
Sh. 229-231 ve Sh. 331-333. Abdulfettah El-Kadî, A.g.e. Sh. 173.
[8] Bu konudaki ayet-i kerimeleri burada hatırlatmakta
fayda umarız: "Fir'avn kendi kavmi içinde bağırdı: "Ey kavmim,
Mısır'ın mülkü ve şu altından akan ırmaklar benim değil mi? Yine de görmeyecek
misiniz?
Yoksa ben, şundan
hayırlı değil miyim ki, O, aşığı (sığıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü)
açıklamaktan yoksun olan (bir)dir. Bu durumda (eğer doğruysa) üzerine altından
bilezikler atılmalı, ya da yakınında yer almış vaziyette O'nunla birlikte
Melekler gelmeli değil miydi?"
Böylelikle kendi
kavmini küçümsedi, onlar da, ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir
kavimdi." Zuhruf, 43/51-54. "Fir'avn dedi k: 'Ey Önde gelenler, sizin
için benden başka bir ilah olduğu bilmiyorum..." Kasas, 28/38 "Fakat
o (Fir'avn) yalanladı ve isyan etti.. Sonra da (karşıt olarak) çaba harcayıp
sırtım döndü. Sonunda (Yardımcı güçlerini) topladı, seslendi! • Dedi ki: 'Sizin
en yüce Rabbiniz benim.'
Böylelikle Allah onu, ahiret ve dünya azabıyla yakaladı." Naziât,
79/21-25.
[9] İşte Âd (halkı): Rablerinin ayetlerini tanımayıp
reddettiler. O'nun Peygamberine isyan ettiler ve her inatçı zorbanın emri
ardınca yürüdüler." Hûd, 11/59.
[10] Hûd, 11/27-31.
[11] Sünen-î Ebu Davud, Kitabu'1-İlm, B. 13, Hds. 3666.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd.B- 6, Hds. 4124.
[12] Hucurât, 49/13.
[13] Şuarâ, 26/111-115.
[14] Süneni Ebu Davud, Kitabul -Jlm, B. 13, Hds. 3667.
[15] Hicr, 15/87-89.
[16] Casıye, 45/23.
[17] Furkan. 25/43-44.