Değerli okuyucularım!
Rahmetli oğlum Metin
Yüksel'in şehadeti zamanında o ezici musibetime karşı bana en fazla manevi
güç kazandıran ve teselli veren şeylerden birisi de 'Kksasün minet tarihi' adlı
eserde geçen şu aşağıdaki kısım oldu. Belki aynı duruma düşen din kardeşlerime
de faydalı olur diye o bölümün tercümesini yaptım. Parça şöyledir:"
diyor. (Ve kendisine teselli olan olayın tüm Müslümanlara da teselli olacağını
umuyoruz.)
"Abdullah bin
Zübeyr, bir daha hücuma geçince Şamh askerler hazan yaprakları gibi kılıcının
altında dökülmeye başladılar. Sonra bir kaçışma ki, bir dağılma ki sorma...
Fakat, savaş alanında Abdullah'ın karşısına çıkmaktan ve kılıçla ona mukavemet
etmekten son derece aciz namerd bir adam, korkakça, alçakça Abdullah'ın yüzüne
uzaktan kocaman bir tuğla firlattı. Ve onunla Abdullah'ın mübarek yüzünü
parçaladı. Abdullah, kendisinde tarifi gayr-i kabil bir acı ve elem hissetti.
Dünya Onun etrafında dönmeye başladı. Gözünde manzaralar birbirine karıştı.
Artık her şeyi göremez oldu. Ve sonra yere yıkıldı... Fakat yere düşmesi ile
kalkması bir oldu. Bu sefer sağlam ve zinde olarak ayağa kalktı. O kadar
sağlam, o kadar zinde idi ki neredeyse sevincinden oynayacaktı. Savaşmak
niyetiyle Haccac-ı Zalim'in askerlerine doğru ilerledi. Fakat bu sefer kimse
ona karşı koymadı. Bu sebeple hayrette kaldı. Bir daha saldırdı baktı ki, bütün
kalabalıkları yarıp geçiyor. Ve hiç kimse ona engel olmuyor! Sonra düşman
ordusunu geçerek fezaya ve hürriyete vardı. Düşünüp durumu hatırlamak için bir
ara durdu... Ama hazır durumdan hiç bir şey anlayamadı. Kendi ruhunun
derinliğinde, tarif ve tavsifi imkansız manevi bir lezzet ve sevinçten başka
birşey bulamadı. Bir daha Haccac ordusunun içine daldı. Baktı ki yine yarıp
geçiyor ve fezaya çıkıyor. Durup etrafina bakmıyor. "Keşke şu yüce dağlardan
birisinin tepesinde oturup da durumumu düşünebilsem" diye içinden
geçiriyordu.
Bu arzu onun içinden
geçer geçmez hiç bir meşakkate katlanmadan, yorulmadan hemen kendisini en
yüksek bir dağın tepesinde bulur. Bu yüzden hayret ve dehşeti kat kat artar.
Yine etrafina bakımr. Bu sefer de hiç bir beşerin göremediği nurla, cazibeli
manzaralarla dalgalanan harika âlemleri görür. O âlemlere karşı bir ülfet bir
ünsiyet duyar. Sonra o lezzetli ve sevimli olan hayret ve dehşeti galebe çalar.
Gözlerini avuçlarıyla kapatarak tefekkür ve düşünmeye başlar. Bir de ne görsün:
Şeffaf ve tertemiz bir camdan bakar gibi, avucunun arkasında kalan herşeyi
görür. Yerinden usanıp lalettayin yürümeye başlar. Bakar ki şimşek hızıyla
gider, kalabalıkları deler ve dağların içinden geçer. Hayret ve dehşeti son
haddine -varmışken yine yürümeye devam eder. Birden ismiyle kendisine hitab
eden birisinin sesini duyar. Durup arkasına bakar, birden İbni Safvan'ı
karşısında görür. Evvela sevincinden ona doğru ilerler fakat sonra birdenbire
geriye çekilir:
Fakat sen öleli çok
oluyor!
Zeyd:
Evet, ben öleli çok
oluyar.
Abdullah:
Sen nasıl ölü
olabilirsin, sen dirisin ve konuşuyorsun!
Zeyd:
Tıpkı konuştuğun gibi!
Abdullah:
Fakat ben ölmemişim...
Zeyd:
Evet efendim... Fakat
benimle gel!
Şimşek hızıyla aşağıya
doğru iniyorlar, sanki kanatsız uçuyorlarmış gibi. Çok kısa bir sürede
Mekke'ye geliyorlar.
Zeyd:
Ya Abdullah, görüyor
musun?
Abdullah:
Şu mızrağın ucuna
asılı gördüğüm şey ne?
Senin başındır!
Başım mı? Delirdin mi
ya Zeyd? Ben seni akıllı ve zeki görmüştüm. Benim başım hala da iki omu-zum
arasında duruyor!
Zeyd:
Bu sehpaya asılı
bulunan da senin gövdendir!
Abdullah:
(Hayret ve dehşet
içinde cesedine bakıyor ve dokunuyor...) Senin delirdiğinde hiç şüphem yok,
çünkü cesedim kesinlikle sağlamdır
Zeyd:
Sehpaya asılı olan
senin cesedindir. Duymuyor musun?
Abdullah kulak
kabartır, halk tarafından cesedi hakkında konuşulanları işitir. Fakat yine
inanmaz
Abdullah:
imkansız, görmüyor
musun benim cesedim tamdır. Hiçbir eksiği yoktur. Asılı olan ise küçücük bir
böceğin kalıntısıdır. Allah aşkına ben bir böceğin cesedine girebilir miyim?
Zeyd:
Fakat sen yetmiş
seneden fazla bir zaman bu cesedin içinde yaşayabildin!
Abdullah:
Ben sana imkansız
olduğunu söyledim... Ben bu boğucu ve daracık zindana katiyen razı olamam.
Zeyd:
Asılı bulunan cesedin
çevresini saran insanlara bakmıyor musun?
Abdullah:
Evet, onun etrafında
bir çok değersiz böcekleri görüyorum...
Zeyd:
İşte o böcekler
Haccac'ın ordusudur!
Abdullah: .
Gerçekten insan ruhu,
zindanlardan farkı olmayan bunca değersiz cesetlerin içine girer ki? Ben, bir
dakika kadar dahi bu cesedin içinde hayat geçirmemi düşündüğüm zaman
boğulurum, nefesim tıkanır...
Zeyd:
Gördüğün bu insanlar
da öyledir. Ana rahminde bir dakika bile yaşadıklarını düşündükleri zaman
nefesleri tıkanır. Sen ikinci zindanını unutmuşsun, onlarsa birinci
zindanlarını:
Fakat ben ölmemişim,
ben kuvvetli bir hayat içindeyim...
Zeyd:
İşte bu haşereler,
gerçek hayata ölüm adını takıyorlar...
Abdullah:
Aman Allahım ne büyük
bir budalalık! Fakat ben ölmemişim, aksine ben, hayatı ancak bugün tanıyabildim!
Zeyd:
Tamyabilmenin sebebi,
çünkü ölmüşsün!
Abdullah:
Ölümde hürriyetin
sınırlandırılması yok mu?
Zeyd:
Evet orada da hürriyet
sınırlıdır. Fakat biz şe-hidler hürüz, müstesnayız.
"Allah yolunda
şehid düşenleri sakın ölüler sanma, aksine onlar rableri nezdinde diridirler.
Rı-*ıkl andırılıyorlar.[1]
Şimdi... Gel de
beraberce gidelim!
Abdullah:
-Bırak annemi de bulup
getireyim...
-Hayır. Sen
getiremezsin daha onun eceli gelmemiştir. Gel gidelim. Bunun üzerine üç şehid
Zeyd, Abdullah, Safvan, birlikte gökler alemindeki ebedi ^metlere doğru uçup
giderler.
Yaşlı anne
-Esma binti Ebi Bekr Radıyallahü
h- ise, elem verici
ızdıraplar içinde dünyada kalır.
Not: Bu
yazı, Sadreddin Yüksel, Makaleler 2. (Madve Yayınları İst. 1986) adlı eserden
alınmıştır.) ,
Sadık Albayrak, Millî
Gazete'deki köşesinde, 'Ya Abdulmetin... Bıraktın Gittin" başlıklı yazısında
şunları yazıyordu Şehid Metin için: