"De ki: Şüphesiz
Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine
iletti. O, (İbrahim hiç bir zaman Allah'a) ortak koşanlardan değildi. De ki:
Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hepsi Alemlerin Rabbi
Allah içindir. O'nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu
ve ben Müslümanların ilkiyim.[1]
Rabbimiz, İlâhımız,
Melikimiz ve Alemlerin Rabbi Allah Celle Celalühu, iman etmiş kullarının böyle söylemelerini
emrediyor. Bu sözleri söyleyen Mü'min kullar, bu
hakikati kalben kabul etmiş, pratikte gereğini ortaya koymuş ve hayatlarını
buna ayarlamış kullardır.
Bizi dosdoğru yola ve
doğru dine ileten Rabbimiz Allah'tır. Dosdoğru yol, O'nun yolu, doğru din de
O'nun dini yani islâm'dır. Bu din, fıtrat dinidir. Bu
din, tek başına, bir Ümmet olan ve Peygamberlerin babası Hazreti İbrahim Aleyhisselâm'm dinidir.
"(Rasulüm) Sen yüzünü 'Hanif olarak
dine, yani. Allah'ın insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir.
Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların
çoğu bilmez. Hepiniz O'na yönelerek O'na karşı gelmekten sakının, namazı
kılın, müşriklerden olmayın. [2]
Mü'minler, hanif din yani fıtrî din
olan İslâm'dan başka hiç bir hayat nizamını kısmen de olsa kabul edemezler.
Bunun şirk olduğuna ve bundan kaçınmaları, bunu red
etmeleri gerektiğine inanırlar.
Hazreti İbrahim Aleyhisselâm gibi hiç bir zaman Allah'a şirk koşmamalı,
küfre ve şirke karşı Hazreti İbrahim Aleyhisselâm'ın
direndiği gibi direnmelidir. Mü'min ve Muvahhid kullar böyle inanırlar.
Hazreti İbrahim Aleyhisselâm, zamanının şirk düzenine karşı nasıl tavır
koyduysa ve nasıl mücadele etmiş ise, o şekilde davranmak gerekir. Onun
zamanında mevcud siyasî otoriteyi eline alan Nemrut, şirk
düzeninin devamını sağlamak
için her türlü çareye baş
vuruyordu. Devletinin siyasî, ekonomik, hukukî ve sosyal yapısını şirk üzerine
kurmuştu, kendisini yegane güç ve kuvvet makamında görmekteydi. Her
kim ki, kurulu
düzenini değiştirmeye
kalkışırsa, ona en ağır cezayı veriyor ve en
korkunç işkencelere tabi
tutuyordu. Nitekim zulüm ve
şirk üzerine kurmuş
olduğu düzenine karşı çıkan
Hazreti İbrahim Aleyhisselâm'i, ateşe atılmakla
cezalandırmıştı.
Tağut ve müşrik Nemrut, halkını daha iyi. yönetebilmek
için onların dinî duygularını da sömürüyordu. İnsanlardaki fıtrî inanma hissini
şirke yönlendirmiş ve bu iş ile ilgili bir de vezirlik (bakanlık) kurdurmuştu.
Hazreti İbrahim Aleyhisselâm'ın babası Azer, Nemrud'un puthane nazırı idi. Yani bir nevi "din işlerinden
sorumlu merci"ydi.[3]
Mazlum halkın din duygusunu ve dinî ihtiyacını istismar ediyor ve Nemrut'un
lehine kullandınyordu.
Hazreti İbrahim Aleyhisselâm, şirk devletinin siyasi otoritesi olan
Nemrut'a karşı çıkmadan Önce, onun din işlerinin başkam olan babasına karşı
çıkar ve kendisine şirki, putçuluğu terk edip yalnız Allah'a iman etmesini
tavsiye eder. Sonra şirk devletinin karşısına dikilir. Başta Nemrut olmak
üzere tüm halkı Allah'ın birliğine yani 'tevhid'
inancına davet eder. Şirk devletinin temel ilkelerini red
edip, gerek siyasî, gerek ekonomik, gerek sosyal ve hukukî sistemin tümünün
Allah'ın dini İslâm'a göre düzenlenmesinin gereğini savunur. İslâm'dan başka
diğer tüm sistemlerin zulüm ve küfür düzenleri olduğunun tebligatını yapar ve
bu hakikati herkesin gözü önünde isbat eder.
Gerek Nemrut'un,
gerekse onun şirk düzeninin teorisy eni erinin bütün
delillerini çürütür. Tağut ve müşrik müstekbir Nemrut ve yardakçıları, Hazreti İbrahim Aleyhisselâm'ın getirmiş olduğu ilmî delillerin karşısında
gerçeği kabul etmekten başka bir cevapları olmadığı için zora başvururlar.
Gerçeği kabul etmeyen müstekbir kâfirlerin tarih boyu
başvurduğu zorbalığı gündeme getirirler ve Hazreti İbrahim Aleyhisselâm ateşe atılır. Allah'ın izniyle ateş İbrahim Aleyhisselâm'ı yakmaz ve sağ selim ateşten kurtulur. Bu
ilâhî mucize karşısında Onu, ülke sınırları dışına sürgün ederler. [4]
İşte Hazreti İbrahim Aleyhisselâm'ın dosdoğru takip etmiş olduğu yol ve hanif dini, şirki ve küfrü kökünden red
etmek ve tamamen yok olması için çalışmak, İmanı hiç bir şüpheye yer bırakmadan
kalbe yerleştirmek, onu bid'attan, hurafeden, gizli
ve açık: tüm şirkî unsurlardan temizlemek, hayatta pratik haline getirmekten
başka bir şey değildir
mizde Allah'tan başkasının emrine tabi olmamalıyız. Bizi
Allah'tan ve O'nun yolundan alıkoymak isteyen her zorba müstekbîr
güce karşı cihad etmek üzerimize farz kılınmıştır.
Kulları, kullara kul olmaktan kurtarmak, İslâm'daki cihadın yegane gayesidir.
Cihad, yeryüzündeki insan kullan, kendileri gibi olan,
insan kulların kulluğundan kurtarıp Allah'a gereği gibi kul olmalarını sağlama
faaliyetidir.
Rabbimiz Allah Celle Celalühü buyurdu ki:
"Ben cinleri ve
insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.[5]
Bu ve benzeri
ayetlerden apaçık anlaşılan odur ki, hayatın gayesi, Allah'a gereği gibi kul olmaktan.
Çünkü insanlar da, cinler de kul olmak için yaratılmışlardır. Dosdoğru olmak,
kulluğu gereği gibi yapmaktır. Kulluk da, Rabbimiz Allah'ın emirlerine tabi
olmaktır. O'nun emirlerini yerine getirmek ibadet, emirlerine karşı gelmekse
isyandır.
Bütün Peygamberler,
insanlara bu gerçeği anlatmak için gönderilmişlerdir. Allah'a kul olun ve
Allah'tan başka hiç bir otorite zorba güç sahibine tabi olmayın. Onları red edin, onlarla savaşın, ta ki onlar da, bu zulümden
vazgeçip Allah'a kul olsunlar.
"Andolsun ki, biz Allah'a kulluk edin ve tağuttan
sakının diye (emretmeleri için) her millete bir Peygamber gönderdik. [6]
Bütün Peygamberler
bunun mücadelesini verdiler. İnsanları Allah'a davet ettiler, tağutlardan sakındırdılar. İmanı/tevhidi bütün delilleriyle
apaçık anlattılar. Şirki/ küfrü tüm çirkinliğiyle insanlara açıkladılar ve
ortadan kalkması için her türlü çabayı gösterdiler. Rabbimiz Allah'ın hem
yaratıcı, hem de kanun koyucu olduğunu izah ettiler:
"....Bilesiniz
ki, yaratmak da, emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir.[7]
Yoktan yaratmak ve
kanun koyup emretmek yalnız ve yalnız Allah'a aittir. Yaratma sıfatım Allah'a
verip, kanun koyma ve uygulatma yetkisini ise; konseylere, meclislere,
diktatörlere veya sosyal bir sınıfa vermek elbette Allah'a ortak koşmak olduğu
gibi, Allah'ın hakimiyetini de gasbetmek demektir.
Bu hayat ve bu kâinat
boşuna yaratılmamıştır. Hayatın da, kâinatında belli ve ulvî bir gayesi vardır.
"Biz, gökleri,
yeryüzünü ve bu ikisi arasında olanları oyun olsun diye yaratmadık." [8]
Mü'min ve muhsin kullar, hayatın
ve kâinatın gayesini kavrar ve:
"Ayakta dururken,
otururken, yanları üzeri yatarken (her vakit) Allah'ı ananlar (şöyle dua ederler:)
Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Seni teşbih ederiz. Bizi Cehennem azabından
koru. [9]
Hayatı gereği üzere
yaşamak, yalnız Allah'a kul olmak, O'nun emirlerine uymak, tağutun
her çeşidini reddetmek demektir. 'Hayata hem Allah'ın hem de tağutun kanunları hakim olsun, bazı konularda Allah'a,
bazı konularda tağuta tabi oluruz' denilirse, buna
inanılır ve uygulanılırşa bu, hem dinden çıkmak yani irtidad olur, hem de yaşanılan çevre korkunç bir anarşiye
boğulur.
İşte delil yine yegane
hayat rehberimiz Kur'an-ı Kerim'den:
"Eğer, yerde ve
gökte Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve gök ( ve bunların nizamı)
kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki, Arşın Rabbi olan Allah, onların
yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.[10]
Âlemlerin Rabbi
Allah'ı bilmek, tanımak [11] ve
yalnızca O'na kulluk yapmak üzere yaratılan insan, dağların bile büyük
sorumluluğundan çekinip yüklenmekten sakındığı emaneti yüklenmiştir:
"Biz emaneti,
göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar, bunu yüklenmekten çekindiler,
(sorumluluğundan) korktular. Onu, insan yüklendi, (bununla beraber onun hakkını
tam yerine getirmedi.) Çünkü o, çok zalîm, çok cahildir. [12]
insana yüklenen
emanetin, işlenmesinde sevab, terkinde ceza olan
ibadetlerin bütünü, akıl ve idrak etme kabiliyetinin tamamı olduğu beyan
edilir. İnsan bu kulluk vazifelerine uymazsa zulüm ve cehalet ortaya çıkar.
İmtihan için yeryüzüne
gönderilen insanlar, misak anında verdikleri söze
sahip olur gereğini yaparlarsa, emaneti yerine getirmiş olurlar. Aksine
davranmak ise zulüm ve cehalettir.
"Hatırla ki,
Rabbin, Ademoğullarının sulbünden zürriyetlerini çıkarıp kendilerini
nefislerine şahid tutmuş: Ben sizin Rabbiniz değil
miyim? (demişti) Onlar da: Evet Rabbimizsin, şahid
olduk, demişlerdi. (İşte bu şahidlendirme) kıyamet
gününde: Bizim bundan haberimiz yoktu, dememeniz içindir.
Yahut, daha evvel
atalarımız (Allah'a) şirk koşmuştu. Biz de onların ardından gelen (atalarının
izinden ayrılmayan) bir nesiliz. Şimdi o batılı kuranların işlediği (günahlar)
yüzünden bizi helak mi edeceksin, dememeniz içindi.[13]
Yeryüzünde Mü'min olsun, kâfir veya müşrik, yahud
münafık olsun bütün insanlar, Allah'ı Rabb olarak
kabul etmiş ve O'na ibadet edeceklerine dair söz vermişlerdir. Hayatın yegane
gayesinin hikmetlerinden biri de, bu sözü yerine getirmektir.
Ayrıca insanoğlu
yeryüzünü Rabbimiz Allah'ın istediği doğrultuda imar etmek ve yeryüzünde
adaleti yerleştirip, devleti de Allah'ın hükümleriyle yönetmek üzere, Allah'ın
halifesi olarak yaratılmıştır. [14]Yani
yeryüzünün imarı ve yönetimi hususunda Rabbimiz Allah'a tabi olunacaktır.
Adalet, saadet ve yeryüzü huzuru bu şarta bağlıdır.
Buraya kadar
kaydettiklerimizi özetleyecek olursak: Hayatın gayesi Alemlerin Rabbi Allah'a
kul olmak ve
emirlerini gereği gibi
tatbik etmektir. İşte böyle bir hayat, iki unsurdan oluşur: İman ve Cihad.
[1] En"âm: 6/161-163.
[2] Rum: 30/30-31.
[3] Bkz. Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-İ Sarih Tercemesi ve Şerhi, sarih: Kamil Miras, D.I.B.Yaymlan, Ank. 1980, 5. Baskı,
c.9, s.107. 12
[4] Geniş bilgi için bkz. M.Asım Koksal, Peygamberler Tarihi, T.D.V.Yayınlan, Ank.1990, c.l, s.141 vd.
-Mehmed Solmaz-Dr. İsmail Lutfî
Çakan, Kur'an-ı Kerim'e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Ensar
Neşriyat, İst. 1984, c.l, s.73 vd.
[5] Zariyat:51/56. Ayrıca bkz. Mülk, 67/2, Hud, 11/7. Bu
ayetlerde insanın imtihan için yaratıldığı beyan edilir.
[6] Nahl: 16/36
[7] Araf: 7/54.
[8] Enbiya: 21/16.
[9] Âl-İImran:a'191
[10] Enbiya: 21/22.
[11] Bkz. Aclunî,
Keşful-Hafa, Kahire, 1352,
c.2, s.132, (Hazreti İbn Abbas
Radiyallahü Anh'ın tevili
budur.)
[12] Ahzâb: 33/72
[13] A'raf; 7/172-173,
[14] Bkz. Bukara:
2/30 vd. ayrıca tefsirlerine.