RASULULLAH (S.A.S.)’İN
KANINI DÖKEN BİR KAVİM
Enes (r.a.)’ın rivayetiyle
şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
“Allah yolunda
korkutulduğum kadar hiç kimse korkutulmadı ve Allah yolunda bana eziyet
edildiği kadar hiç kimseye edilmedi.
Üzerimden gecesi ve
gündüzüyle otuz gün geçmişti ki, bana ve Bilâl’a, Bilâl’ın koltuğunun örttüğü
(koltuğu altına sıkıştırdığı) şeyden başka ciğeri bulunan bir yaratığın yiyebileceği
bir yiyecek yoktu.”([1])
Şirk cephesinin ortak tavrı: muvahhidleri yaşatmamak!.. Bu
cephe, kötülük ve zulüm üzerine kurulmuştur… Onlar, iyilikten ve adaletten asla
hoşlanmazlar… Birbirlerinin yardımcıları olan şirk cephesinin müşrik
kâfirleri, kötülük yapmada, huzursuzluk çıkarmada ve toplumda kargaşa
oluşturmada birbirlerine yardımcı olurlar… Onlar, kö-tülüğü emreder, iyilikten
alıkoyarlar...([2])
Kötülüğün
dostu, iyiliğin düşmanı oldukları için, kötülüğün ve zulmün ege-men olması
onlara şeytanî bir haz vermektedir… İyiliğin ve adaletin mahkum olmasından
dolayı mutlu olurlar…
Onlar, bu vahşî ve
hayvandan daha aşağılık karaktere sahib oldukları için,[3] başta Tevhid
cephesinin yegâne önderi ve “âlemlere rahmet olarak gönderilen”[4] Rasulullah (s.a.s.)’e
korkunç bir düşman olmuş, her türlü zulmü yap-mışlardı… Ölümle tehdid etmiş ve
su-i kast ile öldürmek istemişlerdi… Her türlü eziyet ve işkenceyi O’nun
üzerinde denemekteydiler… Bu vahşî hareketleriyle, Allah yolunda olan
Rasulullah (s.a.s.)’i korkutup sindirerek, dâvâsını yok etmek istiyorlardı…
Güneşi balçıkla sıvamak istiyorlardı, amma başarılı olamıyorlardı ve olamayacaklardır…
Al-lah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlardı... Fakat bu, mümkün değildi
ve hiçbir zaman da mümkün olmaya-caktır... Çünkü yegâne güç ve kuvvet sahibi,
her şeye kadir olan Allah, nurunu tamamlamak istiyor...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz
Allah:
“Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler
istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.
Müşrikler istemese de, o Dini (İslâm’ı) bütün dinlere üstün
kılmak için elçisini hidayet ve hak dinle gönderen O’dur.”([5])
Hidayetin yerine dalâleti,
imanın yerine küfrü, Tevhid’in yerine şirki, hakkın yerine batılı, adaletin
yerine zulmü, dostluğun yerine düşmanlığı, sevginin yerine kin ve nefreti
tercih eden şirk cephesinin müşrik tağutları, varlığı, âlemlere rahmet olan
Rasulullah (s.a.s.)’e karşı en azgın düşman olmuşlardı...
Her çeşidi birleşip bir
cephe oluşturan ve tek millet olan küfür milletinin müşrik mensubları, Allah’ın
kendisine vahyini beyan eden, onları Allah’a davet eden Rasulullah (s.a.s.)’e
kin kusuyor, düşmanlıklarını her fırsatta ortaya koyuyorlardı... O egemen
müşrik tağutlar, yalnız Kur’ân-ı Kerim’in kendisine indirilen Rasulullah’a
değil, Kur’ân’ı indiren âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya da düşman olmuş ve vahyi
inkâr etmişlerdi...
Rasulullah (s.a.s.)’e
Rabbi Allah emrediyordu:
“De ki: ‘Gerçekten bana: Sizin ilâhınız yalnızca tek bir ilâhtır, diye
vahyolunuyor. Artık siz, müslüman olacak mısınız?”([6])
Rasulullah (s.a.s.),
Âlemlerin Rabbi Allah’ın bu mesajını, yalnızca Allah’a ibadet etsinler diye
Allah tarafından yaratılan insan kullarına[7] vazifesi icabı
tebliğ edip ulaştırınca, yalanlanıyor ve inkâr edenlerden eziyet görüyordu...
Halbuki Rasulullah (s.a.s.), onlara karşı çok merhametli ve şefkatli
davranıyor, onlara acıyor ve iman etmelerini çok arzu ediyordu...
Rabbimiz Allah, Rasulü
Muhammed (s.a.s.)’in bu vasfını şöyle beyan buyurur:
“Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden size pek
düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir Rasul gelmiştir.”([8])
Müşriklerin Rasulullah
(s.a.s.)’e yıllarca yaptıkları eziyet ve işkencelerden mak
Kendisinden önceki Rasullerin
başına gelenler, Rasu-lullah (s.a.s.)’in de başına geliyor, onların sabır
ettiği gibi sabrediyor ve dosdoğru olan Allah yolunda her an biraz daha
ilerleyip zafer kazanıyordu… Rasulullah
(s.a.s.)’in bu tavrı, ümmet için hayat örneğidir!..
Müşrik kâfirlerin,
“âlemlere rahmet” olan Rasulullah (s.a.s.)’e yaptıkları eziyetlerden ve
işkencelerden birkaç tanesini zikredelim:
1) Cabir b.
Abdillah (r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Hacc
mevsiminde (hicretten önce Mekke’ye çeşitli yerlerden gelen) insanlara
kendisini takdim ederek:
“Beni kavmine götürecek
yok mu? Çünkü gerçekten Kureyş beni, Rabbimin kelâmını tebliğ etmekten
alıkoymak istediler.” buyururdu.([9])
2) Emirü’l-mü'minin
İmam Ali (k.v.) anlatıyor:
Ebu Cehil, Rasulullah
(s.a.s.)’e:
- Biz, senin şahsını
yalanlamıyoruz, ancak getirdiğin şeyi (dini, nizamı) yalanlıyoruz, dedi.
Bunun üzerine Allah
(c.c.), şu ayeti indirdi:
“Kesin
olarak biliyoruz ki, onların söyledikleri seni gerçekten üzüyor. Doğrusu
onlar, seni yalanlamıyorlar. Ancak zalimler, Allah’ın ayetlerini inkâr
ediyorlar.”(En’âm, 6/33)([10])
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Beyt (Kâbe)’in yanında
namaz kılıyordu. Ebu Cehil ile bazı arkadaşları da oturuyorlardı. Derken
onların biri, diğerine:
- Fulanoğullarının (yeni kesilen) devesinin
döl eşini hanginiz getirir de onu secdeye vardığında Muhammed’in sırtına koyar?
dedi.
O topluluğun en şakî (azgın) olanı (Ukbe b.
Ebi Mu-ayt), seğirtip onu getirdi. Bekledi. Rasulullah (s.a.s.) secdeye
varınca, sırtının üzerine iki omzu arasına koydu. Ben ise, hiçbir işe
yaramayarak bakıyordum. Keşke benim için men’edici kuvvetler olsaydı.
Onlar, gülmeye ve birbirine isnad etmeye
başladılar. Rasulullah ise, secdeden başını kaldırmıyordu. Nihayet (kı-zı)
Fatıma yanına geldi ve onu sırtından attı.
Rasulullah, başını kaldırdı. (Namaz
bittikten) sonra üç defa:
“Ya Allah, Kureyş’i Sana havale ederim”
dedi.
Rasulullah, onlara beddua edince, bu,
onlara ağır geldi. Çünkü onlar, bu şekilde duanın kabul edilecek olduğuna kail
idiler. Ondan sonra Rasulullah, isim sayarak:
“Ya Allah, Ebu Cehil’i Sana havale ederim.
Ukbe b. Ra-bia’yı, Şeybe b. Rabia’yı, Velid İbn Utbe’yi, Umeyye İbn Ha-lef’i,
Ukbe b. Ebi Muayt’ı Sana havale ederim.” dedi.
Yedinciyi de saydı, fakat biz, onu zabt
edemedik.
Nefsim elinde bulunan Allah’a yemin ederim
ki, Rasu-lullah’ın saydığı isimlerin sahiblerini Kalîb’de, yani Bedir Çukurunda
yere serilmiş gördüm.([11])
4) Benû Malik b.
Kinane’den bir adam anlatıyor:
Peygamber (s.a.s.)’i,
Zu’l-Mecaz çarşısında dolaşırken ve şöyle derken gördüm:
“Ey insanlar, Lâ ilâhe
illallah deyin de felaha (kurtuluşa) erin!”
Ebu Cehil ise, öte yandan
O’nun yüzüne toprak atıp şöyle diyordu:
- Ey insanlar, bu adam,
sakın sizi dininizden etmesin! O, sizden dininizi bırakmanızı, Lât ve Uzza’yı
bırakmanızı istiyor!..
Fakat Peygamber (s.a.s.),
ona hiç aldırmadan (görevine devam ediyordu).([12])
5) Urve İbnu’z-Zubeyr
(rh.a.) anlatıyor:
Ben, Abdullah İbn Amr
İbnu’l-As’a:
- Müşriklerin,
Rasulullah’a yaptıkları kötülüklerin en şiddetlisini bana haber ver, dedim.
Abdullah İbn Amr şöyle
dedi:
- Rasulullah (s.a.s.),
Kâbe’nin avlusunda namaz kılıyordu. Bunun üzerine Ukbe b. Ebi Muayt çıkageldi.
Ukbe, Rasulullah’ın
omzundan tuttu da ridâsını boynunda dürüp toparladı (ve onunla) Rasulullah’ı şiddetli
bir şekilde boğmağa başlamıştı ki, tam bu sırada Ebu Bekr, karşıdan yönelip
geldi. Hemen Ukbe’nin omzunu tuttu ve onun saldırısını Rasulullah’dan def’etti
ve:
“Siz, ‘benim Rabbim Allah’dır’ diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa
O, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunmaktadır. Buna rağmen O, eğer
bir yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir ve eğer doğru söyleyen ise, (o zaman
da) size va’dettiklerinin bir bölümü size isabet eder. Şübhesiz Allah, ölçüyü
taşıran, çok yalan söyleyeni hidayete erdirmez.” (Mü'min, 40/28) kelâmını
okudu.([13])
6) Rabia b. Ubeyd
ed-Deylemî (r.a.) anlatıyor:
Beni şaşırtan gördüğüm en
ilginç manzara şudur:
Rasulullah (s.a.s.)’in
evi, Ebu Leheb’le Ukbe b. Ebi Muayt’ın evi arasındaydı.
Rasulullah (s.a.s.), evine
dönerken, işkembe, necaset, kanların evinin kapısının önüne konulduğunu görürdü
ve onları, ok yayının bir tarafıyla çekip temizlerdi ve bir yandan da şöyle
derdi:
“Ey Kureyş topluluğu, ne
kötü komşuluk bunlar!”([14])
7) Cundub İbn Süfyan
(r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.),
rahatsızlandı da iki yahud üç gece kalkmadı. Bir kadın (Ebu Leheb’in karısı
Ümmü Cemil Avra bint Harb) geldi ve:
Ya Muhammed, ben, umarım
ki, şeytanın seni bırakıp terk etmiş oldu! Görüyorum ki, iki yahud üç geceden
beri sana yaklaşmadı, dedi.
Bunun üzerine Aziz ve
Celîl Allah:
“Kuşluk vaktine andolsun,
Karanlığı iyice çöktüğü
zaman geceye
Rabbin, seni terk etmedi
ve darılmadı da.”(Duha,
93/1-3) sûresini indirdi.([15])
8) Enes (r.a.) anlatıyor:
Uhud (harbi) gününde
Rasulullah (s.a.s.)’in yan dişi kırılmış, başı da yarılmıştı. Artık hem yaradan
kanı silmeye başlamış, hem:
“Peygamberinin başını
yarıp, yan dişini kıran bir kavim nasıl felâh bulur? Halbuki O, kendilerini
Allah’a davet edi-yordu!” diyormuş.
Bunun üzerine Allah (Azze
ve Celle):
“(Allah’ın) onların
tevbelerini kabul etmesi veya zalim olduklarından dolayı azablandırması içinden
sana bir şey (sorumluluk ve görev) yoktur.” (Âl-i İmrân, 3/128) ayetini in-dirmiş.([16])
9)
İbn İshak (rh.a.) anlatıyor:
Ebu
Talib öldüğü zaman Kureyş, Rasulullah (s.a.s.)’e, amcası Ebu Talib’in hayatında
yapmadıkları eziyetleri yap-tılar. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), Taif’e
gitti. Sakif’-den yardım ve O’nu koruyacak kuvvetler vermelerini isti-yordu.
Allah (Azze ve Celle) tarafından onlara ilettiği çağ-rıyı kabul etmelerini
umuyordu. Bundan dolayı onlara yal-nız başına gitmişti.
Rasulullah
(s.a.s.), Taif’e vardığı zaman Taif’den bir topluluğun yanına gitti. Onlar,
Sakif’in efendileri ve eşrafı idiler. Üç kardeştiler: Abd-i Yaleyl b. Amr b.
Umeyr, Mes’-ud b. Amr b. Umeyr ve Habib b. Amr b. Umeyr.
Onlardan
birinin evinde Kureyşli olan Beni Cumeh’den bir kadın var idi. Rasulullah
(s.a.s.), onların yanına oturdu. Onları, Allah’a davet etti ve onların, İslâm
için kendisine yardım etmeleri ve O’nunla beraber kavminden kendisine muhalif
olanlara karşı durmaları için onlara geldiğini söyledi.
Onlardan biri, O’na şöyle
dedi:
- Eğer seni Allah
göndermiş ise, Kâbe’nin örtüsünü çıkarıp atacağım.
Bir diğeri de şöyle dedi:
- Allah, senden gayrı
gönderecek kimseyi bulamadı mı?
Üçüncüsü de şöyle dedi:
- Vallahi, seninle asla
konuşmayacağım. Andolsun, eğer sen, Allah’ın Rasulü isen, nitekim öyle
demektesin, el-bette sen, sana cevab vermemden daha yücesin. Eğer sen, Allah’a
karşı yalan söylüyorsan, bana yakışmaz ki, seninle konuşayım.
Rasulullah (s.a.s.), bunun
üzerine Sakif’den iyilik gele-ceğinden umudsuz olarak yanlarından kalktı ve
onlara şöyle dedi:
“Bu yaptıklarınızı gizli
tutunuz!”
Rasulullah
(s.a.s.), Kureyş kabilesini azdıracak bu habe-rin onlara ulaşmasını
istemiyordu.
Onlar,
Rasulullah (s.a.s.)’in dediğini yapmadılar. Ayak takımlarını, kölelerini, O’na
saldırttılar. O’na sövüyor ve O’na bağırıyorlardı. Nihayet O’nun yanına
toplandılar. O’nu, Utbe b. Rabia ve Şeybe b. Rabia’nın bostanına sığın-maya
muzdar kıldılar. Bu iki kardeş de, orada idiler.
O’nun
peşini takib eden Sakif sefihlerinden olan kim-seler, o ayak takımı, O’ndan
geri döndüler. O da, bir asma gölgesine girdi oturdu. Rabia’nın o iki oğlu da,
O’na bakı-yor ve O’nun Taif halkının o ayak takımlarından karşılaş-tığı şeyleri
görüyorlardı.
Rasulullah
(s.a.s.), Beni Cumeli’den kadınla karşılaştı ve:
“Senin
kayınlarından nelerle karşılaştık” diye söylendi.
Rasulullah
(s.a.s.), (asma gölgesinde) huzur bulduğu zaman şöyle dedi:
“Ey
Allahım, kuvvetimin za’fını ve takatımın azlığını ve insanlara karşı
güçsüzlüğümü sana şikayet ediyorum!
Ya Erhamerrahimîn, zayıf
düşmüşlerin Rabbi Sensin! Ve Rabbim Sensin! Beni, kimin bakımına bırakıyorsun?
Kötü muamele yapan, uzak kimselere mi? Yoksa işimi eline verdiğin bir düşmana
mı? Eğer bana karşı Sende bir gazab yoksa, hiç aldırış etmem! Fakat benim için
daha rahat olan, Senin afiyetindir!
Senin vechinin nuruna
sığnırım. O nur ki, onun için zulmetler açıldı, dünya ve ahiretin işi, onun
üzerine salah buldu.
Bana gazabını azabını
indirmenden veya benim üzerime senin öfkenin yerleşmesinden, afiyetin benim
için daha vasîdir. Her şey Senin rızan içindir.
Bütün
güç ve kuvvet Senin elindedir.”([17])
İmam
İbn Kesir (rh.a.), bu olay için şu haberi de kay-deder:
“Taifliler,
Rasulullah (s.a.s.)’in gideceği yolun iki kena-rına dizildiler. O, yoldan
geçerken tepiniyor, taş atıyor ve ayaklarını kanatıyorlardı. Ayakları kanamakta
iken, onlardan kurtuldu ve sıkıntılı hâlde iken bir
hurma ağacı-nın gölgesine yöneldi…”([18])
10)
Ümmü’l-mü’minin Aişe (r.anha) anlatıyor:
Aişe,
Rasulullah (s.a.s.)'e:
-
Sana, Uhud gününden daha şiddetli olan bir gün eriş-ti mi? dedi.
O
da:
“Yemin
olsun ki, kavmin Kureyş’ten gelen birçok zor-luklarla karşılaştım. Fakat
onlardan Akabe günü karşılaş-tığım zorluk, hepsinden şiddetli idi.
Şöyle
ki:
Ben,
(Kureyş’ten gördüğüm ezâ üzerine Taif’e gidip) hayatımın korunmasını Abdu
Kulâl’ın oğlu İbnu Abdu Yalîl’e teklif ettiğim zaman o, benim dileğime cevab
verme-mişti. Ben de, kederli ve hayretli bir hâlde yüzümün doğru-suna (Mekke’ye)
dönmüştüm. Bu hayretim, ‘Karnu’s-Seâlib Mevkii’ine kadar devam etti. Burada
başımı kaldırıp (semâ-ya) baktığımda, beni gölgelendirmekte olan bir bulut
gör-düm.
Buluta
(dikkatle) baktığımda bunun içinde Cibril bu-lunduğunu gördüm.
Cibril,
bana seslendi de:
-
Allah, kavminin senin hakkında dediklerini ve seni korumayı reddettiklerini
muhakkak işitti. Ve Allah, sana şu “Dağlar Meleği’”ni gönderdi. Kavmin hakkında
ne dilersen, ona emredebilirsin, dedi.
Bunun
üzerine Dağlar Meleği, bana seslenip selâm verdi. Sonra:
-
Ya Muhammed, Cibril’in bu söylediği bir
Bunun
üzerine Rasulullah (s.a.s.):
“Hayır,
ben, Allah’ın bu müşriklerin sulblerinden yal-nız Allah’a ibadet eder ve
Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmaz
(muvahhid) bir nesil meydana çıkarmasını arzu ederim.” buyurdu.([19])
11)
Enes (r.a.) anlatıyor:
Bir
gün Rasulullah (s.a.s.), Mekke halkının bazısının saldırısına uğrayarak kana
boyanmış, üzgün hâlde otur-muş vaziyette iken yanına, Cebrail (a.s.) geldi de:
-
Sana ne oldu? diye sordu.
O
da:
“Bana,
şu müşrikler (şöyle) yaptılar ve (böyle) yaptı-lar.” buyurdu.
Cebrail
(O’na):
-
(Çektiğin sıkıntıları hafifletmek, üzere yüksek merte-beni ve yüce şerefini
gösteren) bir işareti sana göstermemi sever misin? diye sordu.
Rasulullah
(s.a.s.):
“Evet,
bana göster!” buyurdu.
Bunun
üzerine Cebrail (a.s.), derenin ilerisindeki (dikili) bir ağaca bakarak:
-
Şu ağacı (yanına) çağır, dedi.
Rasulullah
da ağacı çağırdı. Ağaç da gelip önünde dur-du.
Cebrail,
Rasulullah (s.a.s.)’e:
-
Ağaca söyle de geri gitsin, dedi.
Rasulullah
(s.a.s.) de, ağaca söyledi ve ağaç da eski ye-rine varıncaya kadar geri gitti.
Rasulullah
(s.a.s.):
“(Bu alâmet) bana yeter!”
buyurdu.([20])
[1]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfati’l-Kıyame, B.
15, Hds. 2590.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 11,
Hds. 151.
[2]) Bkz. Tevbe, 9/67.
[3]) Bkz. A’râf, 7/179. Furkan, 25/44.
[4]) Bkz. Enbiya, 21/107.
[5]) Tevbe, 9/32-33. Fetih, 48/28.
[6]) Enbiya, 21/108.
[7]) Zariyat, 51/56.
[8]) Tevbe, 9/128.
[9]) Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 13, Hds. 201.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B. 22, Hds. 4734.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Fedaili’l-Kur’ân, B. 22, Hds. 3092.
Sünen-i Dârimî, Kitabu Fedaili’l-Kur’ân, B. 5, Hds. 3357.
[10]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri’l-Kur’ân,
B.7, Hbr. 3257-3258.
İmam el-Vahidî, A.g.e. Sh. 229.
Abdulfettah el-Kadî, A.g.e. Sh. 172.
[11]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Vudu’, B. 74, Hds.
102.
Kitabu’s-Salat, B. 109, Hds. 155.
Kitabu Menakıbi’l-Ensar, B. 28, Hds. 73.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad
ve’s-Siyer, B.39, Hds. 107.
Sünen-i Neseî, Kitabu’t-Tahare, B.
192, Hds. 308.
[12]) İmam er-Rûdânî, A.g.e., C.3, Sh. 258, Hds.
6395. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.4, Sh. 63’den.
[13]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, 40-
el-Mü'min Sûresi, Hbr. 337.
Kitabu
Fedaili Ashabi’n-Nebî, B.5, Hbr.27.
İmam er-Rûdânî, A.g.e., C.3, Sh. 256,
Hbr. 6389. Ebu Ya’lâ ve Taberânî,
Mu’cemu’l-Kebir’den.
Ayrıca bkz. İbn Hişam, A.g.e., C.1,
Sh. 384-385.
[14])
İmam er-Rûdânî, A.g.e., C.3, Sh. 258, Hds. 6394. Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat’ta, leyyin bir sened ile.
[15]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, 93-
Ve’d-Duha Sûresi, B. 350, Hbr. 474.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad
ve’s-Siyer, B. 39, Hbr. 115.
Ayrıca bkz. Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Tefsiri’l-Kur’ân, B. 80, Hds. 3565.
İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh. 540.
Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh. 420.
[16]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer,
B. 37, Hds. 104.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağazî, B.
22. (Bab başlığında).
Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Tefsiri’l-Kur’ân, B.4, Hds. 3188.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.
23, Hds.4027.
İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh. 126.
Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh.81.
[17]) İbn Hişam, A.g.e., C. 2, Sh. 75-78.
İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, C.3,
Sh. 208-209.
İbnü’l-Esir, A.g.e., C.2, Sh. 92.
Not: İbnü’l-Esir (rh.a.)’in kaydına
göre Rasulullah (s.a.s.), Taif’e
giderken yanına Zeyd b. Harise (rh.a.)’ı almıştı.
[18]) İbn Kesir, A.g.e., C. 3, Sh. 210.
[19]) Sahih-i Buhârî, Kitabu Bed’i’l-Halk, B. 7,
Hds. 41.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad
ve’s-Siyer, B. 39, Hds. 111.
İbn Kesir, A.g.e. C.3, Sh. 211.
[20]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.23, Hds.
4028.