Rabbimiz Allah (Azze ve
Celle) şöyle buyurur:
“Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete
gireceğinizi mi sandınız? Onlara, öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir
zorluk çattı ve öylesine sar-sıldılar ki, sonunda Peygamber, beraberindeki
mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Dikkat edin! Alla-h’ın yardımı
pek yakındır.”(1)
Rabbimiz Allah, bizden
önce yaşamış olan muvahhid mü'minleri, bizlere bir örnek kılmıştır... Onlar,
Allah’ın rızasını kazanmak için nasıl davranmışlar ve nasıl sabrede-rek kulluk
vazifelerini yapmışlar ise, bizlerin de onlar gibi davranıp bizden beklenen
kulluk vazifelerimizi yerine getirmemiz gerekir... Onlar, katıksız iman
ettiler ve imanlarında hiçbir şüpheye düşmediler... Onlar, itaat ettiler ve
itaatlarını tam yaptılar... Onlar, bütün imkânlarını kullanarak, egemen zalim
tağutlardan gelen zulüm, işkence ve eziyetin her türlüsüne rağmen imanlarından
taviz vermediler... Onlar, mü’min
müslüman kardeşleriyle öyle bir ke-netlendiler ki, bir ümmet, bir vücûd
oldular... Sağlam du-varın kurşunla bağlanmış, hiç kopmaz taşları oldular...
Onların biri, hepsi için, hepsi birisi için olmuşlardı... Bir bi-lek, bir yürek
idiler!..
Bu Tevhidî tavırlarıyla
kendilerinden sonra gelen mu-vahhid mü'min nesillere örnek oldular... Dünya hayatında
izzet ve şeref üzere nasıl yaşanacağının örneğini ortaya koydular... Böylece
Allah’ın rızasını kazanıp cennetin nasıl elde edileceğini gösterdiler...
Onların bu örnek tavırları, bütün çağları kuşatıcı büyüklüktedir... Bundan
dolayı asır-ların geçmesi ve teknolojik olarak çağların değişmesi, bu tavrın örnekliğini
eskitmez ve zamanının geçmiş olmasını bahâne ederek geçersiz kılmaz!.. O, her
zaman tazeliğini ve geçerliliğini korumaktadır...
Kaynak eserlerde, bu
ayetin iniş sebebi olarak şu haberlere yer verilmiştir:
Katâde (rh.a.) ve Süddî
(rh.a.) dediler ki:
- Bu ayet, müslümanlara
meşakkat, zorluk, sıcak, kor-ku, soğuk, geçim darlığı ve çeşitli eziyetler
isabet ettiğinde ve Allah Teâlâ’nın:
“Korkudan yürekleriniz ağzınıza geldiğinde” (Ahzab, 33/10) buyurduğu
gibi olduğu vakit Hendek savaşında nâzil olmuştur.
Atâ (rh.a.) dedi ki:
- Resulullah (s.a.s.) ve
Ashabı, Medine’ye girdikleri zaman sıkıntıları çok şiddetlenmişti. Çünkü
malsız olarak yo-la çıkmışlardı ve yurtlarını, mallarını müşriklerin ellerinde
bırakmışlardı. Böylece Allah’ın ve Rasulü’nün rızasını tercih etmişlerdi.
Yahudîler, Rasulullah
(s.a.s.)’e düşmanlıklarını açığa vurdular, zenginlerden bir grup da nafakaları
gizlemişlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onların (mü’minlerin) kalblerini hoş
tutmak için bu ayeti indirdi.(2)
Hendek savaşı, bütün İslâm düşmanlarının el
birliği yapıp, bir araya gelerek, başta Rasulullah (s.a.s.) olmak üzere bütün
mü’min müslümanları Medine şehrinde yok etmek için Medine’yi kuşatmaya
aldıkları bir zaman... İslâm’ın baş düşmanları
olan Mekkeli müşrikler ve yanlarına aldıkları diğer İslâm düşmanları ile tam
bir küfür cephesini oluşturmuşlardı... Bu hâlleriyle “Küfür tek millettir”
gerçeğini bütün vahşeti ve her yönüyle ortaya koymuşlardı... Medineli
Yahudîlerden geriye kalan Beni Kureyza, değişmez hâin karakterini ortaya koymuş
ve Rasulullah (s.a.s.) ile yaptıkları anlaşmayı bozarak ihanet edip Mekkeli
müşriklerle birleşmişlerdi...
Bölgedeki diğer Kabileler
de Mekke şirk ordusuna katılmış ve küfür milleti tek cephe oluşturmuştu...
Medine’nin içinde muvahhid
mü'minlerin arasında müslüman görünümlü münafıklar, Medine’yi dışarıdan kuşatan
müşriklerin oluşturduğu küfür cephesine, yaptıkları olumsuz ve moral bozucu
hareketleriyle katkıda bulunuyorlardı adeta... Dışarıda düşman saldırısı,
içeride münafıkların nifak hareketi, mü’min müslümanları çok sıkıntıya
sokmuştu...
Rabbimiz Allah, bu
sıkıntılı ve çileli anları şöyle hatırlatıyordu muvahhid mü'minlere...
Onların, bu olayı unutmamasını ve ders almalarını, imtihanı başarmaları için
çok sabretmelerinin gerektiğini beyan buyurdu:
“Ey iman edenler, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın! Hani, size
ordular gelmişti. Böylece Biz de onların üzerine bir rüzgar ve sizin
görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görendir.
Hani onlar, size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan
gelmişlerdi. Gözler kaymış, yürekler hancereye gelip dayan-mıştı ve siz, Allah
hakkında (birtakım) zanlarda bulunu-yordunuz.
İşte orada iman edenler, sınanmış ve şiddetli bir sarsıntıyla
sarsıntıya uğramışlardı.
Hani, münafık olanlar ve kalblerinde hastalık bulunan-lar:
‘Allah ve Rasulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey va'detmedi’ diyorlardı.”(3)
el-Berâ İbn Âzib (r.a.)
anlatıyor:
Ahzab gününde (Hendek
savaşında) Rasulullah (s.a.s.)’i gördüm. Toprak, karnının beyazlığını örtmüş
olduğu hâlde toprak taşıyor ve şu sözleri söylüyordu:
“Sen olmasaydın, biz doğru
yolu bulmaz,
Şüphesiz bu kâfirler,
bizim çekindiğimiz fitneyi bize va-ki kılmak istedikleri zaman bizim üzerimize
saldırmışlardır.
Onlarla yüzyüze
geldiğimizde, gönlümüze bir sekînet (sabır, sebat) indir ve ayaklarımızı
yerinde sâbit tut (da bizi dağıtma ya Rabb)!”(4)
O günlerdeki sıkıntıları
şöyle anlatıyor Huzeyfe İbnü’l-Yeman (r.anhuma):
- Biz, Ahzab gecesi saf
tutmuş oturuyorduk. Ebu Süf-yan ve beraberindekiler de bizim üstümüzdeydiler.
Yahudî kabilesi Kureyza oğulları, bizim altımızdaydılar, amma on-ların
saldırısından çekiniyorduk. Bizi, ne ondan şiddetli bir karanlık sarmıştı, ne
de ondan şiddetli bir rüzgar. Gelen rüzgarın sesleri fırtınalar gibiydi. Öyle
bir karanlık ki, hiç-birimiz parmağını göremiyordu.
Münafıklar, Hz.
Peygamber’den izin istiyorlar ve:
- Ailelerimizin korunması
gerekir, diyorlardı.
Halbuki aileleri korunacak
değildi. Onlardan kim, Peygamber’den izin isterse, hepsine izin verilmişti.
İzin verilmiş olanlar, çekilip gidiyorlardı.
Biz, üç yüz kadar
kişiydik. Biz, kişi, kişi Hz. Peygambe-r’i karşıladık ve O’nunla yüz yüze
geldik. Düşmandan ve soğuktan beni koruyacak, karımın yünden bir elbisesinden
başka bir şey kalmamıştı. O da, ancak diz kapağıma kadar geliyordu.(5)
Hasan:
“Ve siz, Allah için çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.” kavli hakkında
şöyle demiştir:
- Muhtelif zanlarda
bulunuyorlardı. Münafıklar, Hz. Muhammed’in ve Ashabı’nın kökten yok olacağını
sanıyor-lardı. Mü’minler ise, Allah’ın va’dinin ve Rasulullah’ın sö-zünün hak
olduğunu kesinkes biliyor, Allah’ın İslâm’ı, müşrikler istemese de bütün
dinlere üstün kılacağına kanaat getiriyorlardı.(6)
Bu zorlu belâ ve imtihan
gününden bir başka kesit:
İşte o esnada belâ büyüdü
ve korku şiddetlendi. Düşmanlar, her taraftan geldiler. Mü’minler, büsbütün
bir zan içine düştüler. Bazı münafıklarda nifak zahir oldu.
Muattib b. Kuşeyr, şöyle
demeğe başladı:
- Muhammed, bize Kisrâ’nın
ve Kayser’in hazinelerini yememizi va’dediyordu. Bugün ise, bizden hiç birimiz
kaza-yı hacetini def için giderken kendi için emin olamıyor.(7)
Yegâne önderimiz ve hayat
örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) ile yeryüzünün en hayırlı nesli olan Ashab-ı
Kiram (Allah cümlesinden razı olsun), bu zor anları, bu çileli durumu
yaşarken, kendilerinden önceki mü’min müslüman-ların başlarına geleni
düşünüyorlardı ve bundan dolayı te-selli buluyor, sabırları daha da
artıyordu...
En hayırlı nesil olan
Ashab-ı Kiram,8 önderleri ve hayat
rehberleri Rasulullah (s.a.s.) ile beraber bütün zorlukları göğüslüyor ve
eziyetlere katlanıyor, dayanıyorlardı... Çün-kü onlardan önce yaşamış olan
muvahhid mü'minlere, “Öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve
öylesine sarsıldılar ki, sonunda Peygamber, beraberindeki mü’minler:
- Allah’ın yardımı ne
zaman? diyordu.”
Şüphesiz inanıyorlardı ki,
Allah’ın yardımı yakındır, fakat onlar, zamanını bilmedikleri için bunu
soruyorlardı... O dayanılmaz sıkıntıların verdiği bir ruh hâliyle Allah’ın
yardımının hemen gelmesini istedikleri için:
- Allah’ın yardımı ne
zaman? diyorlardı.
İmam Kurtubî (rh.a.) şöyle
diyor:
“Müfessirlerin çoğunluğuna
göre, ayetin sonuna kadar olan bölümü Peygamber’in ve mü’minlerin söyledikleri
sözdür. Yani onlar, o noktaya kadar geldiler ki, sonunda Allah’ın yardımının
geciktiği zehabına kapıldılar. Yüce Allah da onlara:
“Bilin ki, Allah’ın
yardımı yakındır” diye buyurdu.
Bu, Peygamber’in, şüphe ve
tereddüd kastıyla değil de, Allah’dan yardımın daha çabuk gelmesini istemek
üzere söylediği sözler cümlesinden olabilir. Bazıları da:
- İfadede, takdim ve tehir vardır, demektedir.
İfadenin takdiri şöyledir:
Hatta iman edenler:
- Allah’ın yardımı ne
zaman? dediler.
Rasul de:
- Bilin ki, muhakkak
Allah’ın yardımı yakındır, diye cevab verdi.
Yüksek mevkii dolayısıyla
Rasul, rütbe itibariyle takdim edildi. Buna sebeb ise, onların söyledikleri
sözün zaman itibariyle önceden olmasıdır.”(9)
İnsanlar, her anlarında
imtihan edilmektedirler... Gerçekten iman edenler ile kalben iman etmedikleri
hâlde yalnızca dilleriyle, “iman ettik” diyenlerin birbirinden
ayırde-dilmeleri için bir imtihan gereklidir... Gerçek iman sahibleri olan
muvahhid mü'minler ile sahte müslümanlar, yani münafıklar, imtihan sırasında
ortaya çıkarlar... Muvahhid mü'minler, Allah’ın hükümlerine göre yaşamaya
gayret ederken, Allah düşmanlarından gelen her türlü eziyete kat-lanıp sabır
ederken, münafıklar en küçük bir zorluk karşı-sında çözülüverirler... İmtihan
sırasında imanı kuvvetli ve kâmil olanlar ile imanları zayıf olan mü’min
müslümanlar da belli olur... İmtihan, bir iman derecesi ölçüsüdür!..
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Elif,Lâm, Mîm.
İnsanlar, (
Andolsun, onlardan öncekilerini sınadık. Allah, gerçekten
doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir.”(10)
İman ettiğini beyan eden
insanlardan delil ve ispat istenir... Onlar, iman edip imanlarında
“Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz doğruluk (rüşd), sapıklıktan
apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam
bir kulpa yapış-mıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.”(11)
Bu şekilde inanan ve inandığıyla amel eden muvahhid mü'minler,
en korkunç ve büyük zulüm olan şirkten12 ken-dilerini çok iyi korumaya çalışırken, imanlarına asla şirk
bulaştırmamaya en son gayretleriyle çalışırlar... İmanına şirkin karışması,
imanın varlığını ortadan kaldırır ve şirk, asla affedilmeyen bir suçun tâ
kendisidir(13)...
İman edenler ve imanlarına şirki ve küfrü karıştırmayanlar
hidayete ermiş, umduklarına kavuşmuş olan izzet ve şeref sahibi şahsiyetli mü’min
müslümanlardır...14 Bunlar, imanlarının gereği olan salih ameller işleyerek, müstek-bir
zalim egemen tağutların ilâhlaştırdıkları hevalarından15 kaynaklanan emir ve nehiylerini
redderek,16 Allah’a ve Ra-sulullah
(s.a.s.)’a kesin itaat eden şahsiyetlerdir...
Rabbimiz Allah, bu muvahhid mü'min kullarının imanlarındaki
samimiyetlerini, diğer insanlara örnek ve şa-hid oluşlarını ortaya çıkarmak
için kendilerini, kaldırabile-cekleri, yani güçlerini aşmayan imtihan
şekilleriyle dener...(17)
Rabbimiz Allah, iman eden
kullarını imtihan edip sınadığını, imanlarında
Ankebut Sûresi’nin bu ilk
ayetlerinin esbâb-ı nüzûlü için Şa’bî (rh.a.), şunları beyan ediyor:
Bu ayet, Mekkeli bir grup insan hakkında
inmiştir. Onlar, İslâm’ı kabul ettiler. Medine’de bulunan Peygamber (s.a.s.)’in
Ashabı’ndan bazıları onlara yazdı ki:
- Siz, hicret etmedikçe,
ikrarınız ve İslâm'ınız kabul edilmez.
Onlar da, Medine’ye gitmek
üzere yola çıktılar. Bunun üzerine müşrikler, onları takib edip ezâ ve cefa
ettiler. Bu ayet, onlar hakkında indi.
Medine’deki müslümanlar
onlara mektub gönderdiler ve dediler ki:
- Sizin hakkınızda şöyle
şöyle ayetler indi.
Bunun üzerine onlar
dediler ki:
- Biz, yola çıkarız. Eğer
bizi bir takib eden olursa, onu öldürürüz.
Derken yola çıktılar.
Müşrikler de, onları takibe koyuldular. Onlar da, takib edenleri öldürdüler.
Onlardan da, ki-mi öldürüldü, kimi kurtuldu.
Bunun üzerine Allah Teâlâ,
onlar hakkında şu ayeti indirdi:
“Sonra gerçekten Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin,
ardından cihad edip sabredenlerin (destekçisidir). Şüphesiz senin Rabbin,
bundan sonra da gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nahl, 16/110)(18)
İbn Abbas (r.anhuma) ve
başkaları şöyle demişlerdir:
- Burada, “İnsanlar” ile
Mekke’de bulunan mü’minler topluluğu
kasdedilmektedir. Kureyş’in kâfirleri bunlara müslüman oldukları için eziyet
ediyor, onlara işkence yapıyorlardı.
Seleme b. Hişam, Ayyaş b.
Ebi Rebia, el-Velid b. el-Ve-lid, Ammar b. Yasir, babası Yasir, annesi Sümeyye,
Mah-zum oğullarından birkaç kişi ve başkaları gibi.
Bundan dolayı oldukça
sıkılıyorlar, hatta yüce Allah’ın kâfirlere, mü’minlerin aleyhine böyle bir güç
ve imkân ver-mesine tepki bile gösteriyorlardı.
Mücahid (rh.a.) ve
başkaları derler ki:
- Ayet-i Kerime, yüce
Allah’ın mü’minleri sınamak, on-ları denemek mak
İbn Atiyye (rh.a.) dedi
ki:
- Bu ayet-i kerime, her ne
kadar bu sebeb, yahud da bu anlamda belirtilen görüşler sebebiyle nâzil olmuş
ise de, Muhammed (s.a.s.)’in ümmeti arasında bakîdir. Zaman durdukça hükmü
de, bu ümmet arasında kalmaya devam edecektir. Çünkü müslüman serhadlerde,
müslümanların esir alınmak, düşmanlardan zarar görmek ve bunun dışın-da
herhangi bir takım zorluklarla başbaşa kalmak sûretiyle Allah tarafından fitne
(sınama)’ye maruz kalmaları kalıcı bir husustur. Aynı şekilde herbir yer
ibretle tetkik edilecek olursa, hastalıklarla ve türlü mihnetlerle de bunun, gerçek-leşmekte
olduğunu görebiliriz. Şu kadar var ki, müslü-manların serhadlerde düşmanlardan
gördükleri zararları, çektikleri sıkıntıları, Kureyşlilerle karşı karşıya kaldıkları
musibet ve zorlukları andıran bir durumdur.(19)
Katıksız iman sahibi ve
salih amel işleyen muvahhid mü'min bir şahsiyet, Allah yolunda olup her şeyi
Allah içindir...20 Böyle bir muvahhid
şahsiyetin, Rabbi Allah tarafından belâ, musibet ve İslâm düşmanlarından
eziyetler ile çeşitli hastalıklar, onun günahlarına keffâret olup onu mâ-nen
tertemiz eden şeylerdir...
Muvahhid mü'min’e düşen
vazife, imtihan hâlinde sız-lanmayıp sabretmesi ve Rabbi Allah’a her hâlinde
hamdet-mesidir...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
“Andolsun, Biz sizi, biraz korku, açlık ve bir parça mal-lardan,
canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edece-ğiz. Sabır gösterenleri
müjdele.
Onlara, bir musibet isabet ettiğinde derler ki: ’Biz, Allah’a
aid (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.”
Rablerinden bağışlanma (salât) ve rahmet bunların üze-rinedir
ve hidayete erenler de bunlardır.”([1])
Ümmü’l-mü’minin Aişe
(r.anha)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Mü’min, hasta olduğu
zaman Allah, onun günah kir-lerini temizler. Maden eritme ocağı, demirin pasını
giderdiği gibi.”([2])
Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.)
anlatıyor:
- Ya Rasulullah,
insanlardan hangisinin belâsı daha a-ğırdır, dedim.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Peygamberler ve onların
peşinden (derecelerine göre insanların) en liyakatlısı ve en liyakatlısı.
Kişi, dindarlığı
derecesinde belâya uğratılır. Şayet dinin-de sağlam ise, belâsı ağırlaşır ve
eğer dininde gevşeklik var-sa, dindarlığı nisbetinde belâya uğratılır.
Nitekim belâ, bir kuldan
ayrılmayarak neticede onu, üzerinde herhangi bir hata olmaksızın yeryüzünde
yürür duruma gelir!”([3])
Yahya b. Said (r.a.)
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)
zamanında ölen bir zât hakkında birisi:
- Ne mutlu ona! Bir
hastalığa tutulmadan vefat etti, dediğinde,
Rasulullah (s.a.s.):
“Vah yazık! Bilmiyorsun
ki, eğer Allah onu, bir hastalığa mübtelâ kılsaydı, onu, günahlara keffaret
kılardı (bununla günahlarını bağışlardı).” buyurdu.([4])
Rabbimiz Allah, kullarını
imtihan etmesindeki hikmeti şöyle beyan buyurur:
“Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip ayırd etmeden ve
sabredenleri de belirtip ayırd etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”([5])
“Yoksa siz, içinizden cihad edenleri ve Allah’dan ve Rasulü’nden ve
mü’minlerden başka sır dostu edinmeyenleri Allah bilip (ortaya) çıkarmadan
bırakılıverileceğinizi mi sandınız? Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”([6])
Abdullah İbn Abbas
(r.anhuma) şöyle demiştir:
- Allah Teâlâ, insanın
içinin, dışından başka ve farklı ol-masına razı olmaz. O, mahlukatından ancak
istikamet ve doğruluk ister, Nitekim O:
“Bizim Rabbimiz Allah’dır” deyip, sonra dosdoğru bir istikamet
tutturanlar.....”(Fussilet,
41/30) buyurmuştur.
Savaş, farz kılındığı
zaman münafık, münafık olmayandan, mü’minlere dost olan, düşman olandan ayrılmış-tır.([7])
Başta Rasuller (Allah’ın salat ve selâmı üzerlerine olsun)
olmak üzere bütün muvahhid mü'minler, imtihan sırasında eziyetlere, işkence ve
çilelere sabrettikleri, acele etmedikleri ve Allah’dan ümitvar oldukları
müddetçe, kendilerine Alla-h’ın yardımı ulaşmıştır... Rabbimiz Allah, mü’min
müslü-man kullarına vermiş olduğu imkânların bittiği anda onla-rı, ummadıkları
yerden rızıklandırmış, kendilerine yepyeni imkânlar vermiştir... Böylece onları
kurtarmış ve hidayetle-rini arttırmıştır...([8])
Rabbimiz Allah, asla
değişmeyen Sünnetinin[9] bir bölümünü şöyle beyan buyurur:
“Öyle ki, Rasuller, umutlarını kesip de, artık onların gerçekten
yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir. Biz kimi
dilersek o, kurtulmuştur.”([10])
“Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir.
Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklar.
Ve hiç şüphesiz, Bizim ordularımız, üstün gelecek olan-lar
onlardır.”([11])
“Allah, yazmıştır: ‘Andolsun, Ben galip geleceğim ve Rasullerim de.'
Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir ve üstün olandır.”([12])
Urve İbnu’z-Zübeyr (rh.a.)
anlatıyor:
Kendisi, Aişe (r.anha)’ya:
"Öyle ki Rasuller,
umutlarını kesip de...” (Yusuf, 12/110) kavlini sorarken, Aişe, aşağıdaki
cevabları vermiştir.
Urve dedi ki:
Ben Aişe’ye:
- Rasuller, yalana mı
nisbet edildiler yahud tekzib mi ettiler? diye sordum.
Aişe:
- Tekzib edildiler, dedi.
Ben Aişe'ye:
- Rasuller, kavimlerinin
kendilerini tekzib ettiklerini kesin bilmişlerdir. Bu, zan ile değildir?
dedim. Aişe:
-
Evet, hayatıma yemin ederim ki, onlar, bunu kesin o-larak bilmişlerdir,
zannetmemişlerdir, dedi. Ben, yine Aişe’-ye:
-
Rasuller, kendilerine yapılan yardım va’dinde aldatıldıklarını zannettiler,
dedim.
Aişe:
-
Bundan, Allah’a sığınırım. Rasuller, bunu, Rabblerine zannedici değildir, dedi.
Öyleyse
şu ayet nedir? dedim.
Aişe:
- Bunlar, Rasullere tabi
olan kimselerdir ki, Rabblerine iman
etmiş ve Rasulleri de tasdik etmişlerdi. Fakat üzerlerindeki belâ uzamış ve
zafer de kendilerinden gecikmiştir. Nihayet Rasuller, kavimlerinden kendileri
yalanlayanların imana gelmelerinden ümit kesecekleri hâle geldikleri ve yine
Rasuller, kendilerine tabi olanların da, kendilerini yalanlayacaklarını
zannettikleri vakit, işte tam bu sırada Allah’ın yardımı ve zaferi, Rasullere
gelmiştir, dedi.([13])
Mü’minlerin
annesi Aişe (r. anha)’nın ayetin tefsirinde de beyan ettiği gibi, gerek
Rasuller, gerekse ümmetlerinden muvahhid mü'minler, çok çile çekmiş, çok eziyet
görmüş ve birçok işkencelere uğratılmışlardır... Gerek zamanlarında, gerek
kendilerinden sonraki mü’min müslümanlar için birer sabır ve sebat örneği
olmuşlardı... İmtihan hâlinde sız-lanmamış, Allah’ın yardımıyla sabretmesini
bilmiş, bütün zorluklara direnip, Allah'ın va’dettiği zafere ulaşmışlardır...
Her çağdaki muvahhid mü'minleri, kendilerinden önceki örnek iman ve Tevhid
nesillerinin davrandığı gibi davran-malıdır... İnşaallah, onların ulaştığı
mertebeye ulaşır ve Al-lah’ın rızasını kazanırlar...
“Doğrusu, Allah’ın rahmeti, iyilik (ihsan)
yapanlara pek yakındır.”([14])
1) Bakara, 2/214.
2)
İmam Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ı
Nüzül, Çev. Dr. Necati Tetik –
Necdet Çağıl, Erzurum, T.Y. Sh. 68.
Abdulfettah el-Kadî, Esbâb-ı Nüzül, Çev.
Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, Sh.
43.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî,
Taberî Tefsiri, Çev. Hasan Karakaya-Kerim Aytekin, ist. 1996, C.1, Sh. 521.
İmam Kurtubî, el-Câmiuli –
Ahkâmi’l-Kur’ân, Çev. M. Beşir Eryarsoy, ist. 1997, C.3, Sh. 169.
3) Ahzab, 33/9-12.
4) Sahih-i Buhârî,
Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.34, Hds. 53.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer,
B.44, Hds.125.
5)
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Çev. Dr. Bekir Karlığa – Dr.
Bedrettin Çetiner, İst. 1986, C.12, Sh. 6480. Hakim ve Beyhakî’nin Delâil
en-Nübüvve’den. Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh.305.
6) İbn Kesir,
A.g.e., C.12, Sh. 6482.
7)
İbn Hişam, İslâm Tarihi – Siret-i İbn Hişam Tercemesi, Çev. Hasan Ege, İst.
1985, C.3, Sh. 309.
et-Taberî, A.g.e. C.6, Sh. 480.
8) Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“İnsanların en hayırlısı, benim asrım(daki
Sahabîlerim)dir. Sonra onlara yakın olanlardır. Sonra onlara yakın olanlardır.”
Sahih-i Buhârî, Kitabu’ş-Şehadat, B.9, Hds.
17.
Sahih-i Müslim, Kitabu Fedaili’s-Sahabe,
B.52, Hds. 211.
Sünen-i Tirmizî, Kİtabu’l-Fiten, B. 38,
Hds. 2320.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Ahkam, B.27,
Hds. 2362.
9) İmam Kurtubî,
A.g.e. C.3, Sh. 171.
10) Ankebut, 29/1-3.
11) Bakara, 2/256.
12) Bkz. Lokman, 31/13.
13) Bkz. Nisa, 4/48 ve 116.
14) Bkz. En’âm, 6/82.
15) Bkz. Furkan, 25/43. Casiye, 45/23.
16) Bkz. Nisa, 4/60.
17)
“Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz.” En’âm,
6/152. Ayrıca bkz. A’râf, 7/42. Mü'minun, 23/62.
18) İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh. 383.
Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh. 294.
et-Taberî, A.g.e., C.6, Sh. 358.
19) İmam Kurtubî, A.g.e., C.13, Sh. 370.
20) Bkz. En’âm, 6/162.
[1]) Bakara, 2/155-157.
[2]) İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.227, Hds. 497.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri
ve’s-Sıla, B. 15, Hds. 53.
[3]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B. 45, Hds.
2509.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 23,
Hds. 4023.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B. 67,
Hds. 2786.
Sahih-i Buhâri, Kitabu’l-Merda, B.3 (Bab
başlığında).
Ahmed İbn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, Çev.
Mehmed Emin İhsanoğlu, İst. 1993, C.1, Sh. 91, Hds.294.
[4]) İmam Malik, Muvatta; Kİtabu’l-Ayn, Hds.8.
[5]) Âl-i İmrân, 3/142.
[6]) Tevbe, 9/16.
[7])
Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir-Mefatihu’l-Gayb, Çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ. İst. 1991, C.11, Sh.
439.
[8]) Bkz. Talak, 65/2-3.
[9]) “(Bu), Allah’ın ötedenberi sürüp giden
Sünnetidir. Sen, Allah’ın Sün neti’nde (Sünnetullah’da) kesinlikle bir
değişiklik bulamazsın.” Fetih, 48/23.
Fatır, 35/43.
[10]) Yusuf, 12/110.
[11]) Saffat, 37/71-73.
[12]) Mücadele, 58/21.
[13]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.170,
Hbr.215.
[14])
A’râf, 7/56.