Yegâne Rabbimiz Allah, O'nun emriyle tağutu reddedip
yanlızca O'na iman eden ve hamdı yalnızca O'na has kılan muvahhid mü'min
kullarına şöyle buyuruyor:
"Öyleyse akşama girdiğiniz vakit de, sabaha
erdiğiniz vakit de Allah'ı teşbih edip (yüceltin).
Hamd, O'nundur, göklerde de, yerde de, günün sonunda
da ve öğleye erdiğiniz vakitte de.
O, ölüden diriyi çıkarır ve diriden de ölüyü çıkarır.
Ölümünden sonra da yeri diriltir. İşte siz de, böyle çıkarılacaksınız.[1]
Göklerde de, yerde de, her zaman ve her mekânda hamd,
yani bütün övgüler, Âlemlerin Rabbi Allah'adır... O, eşsiz, benzersiz Rabb,
İlâh ve Melîk'dir... O'nun ortağı yoktur!
Yegâne Rabbimiz Allah'dır... O, kendisine nasıl
hamdedeceğimizi öğretmiş ve mü'min müslümanlar, O'na, O'nun öğrettiği gibi
hamdederler...
"Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve din
gününün Maliki olan Allah'adır.[2]
"De ki: 'Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı
olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan
Allah'adır.' Ve O'nu, tekbir edebildikçe tekbir et. [3]
İmam Kurtubî (rh.a.), "Hamd" kelimesinin
anlamı için şu açıklamayı yapıyor:
"Hamd'ın Arab dilindeki anlamı, eksiksiz övgü, senadır.
Bunun başına gelen elif ve lâm(-i tarif), bütün hamd türlerini kapsaması
içindir. Şanı yüce Allah, bütün hamd-leri hak edendir. Çünkü en güzel isimler
ve en yüce sıfatlar O'nundur.
Hamd, önceden bir ihsan söz konusu olmaksızın nitelikleriyle
övülmeye değer olana yapılan bir senadır, övgüdür. Şükür ise, bağışladığı
ihsana (iyiliğe, güzelliğe) karşılık şükredilen kimseye yapılan bir senadır.
İşte bu noktadan hareketle ilim adamlarımız şöyle demiştir:
Buna göre hamd, şükürden daha kapsamlıdır. Çünkü hamd,
hem sena, hem tahmid (yani hamdetmek), hem de şükür hakkında kullanılır.
Karşılık olarak yapılan (şükür), özel bir hâli ifade eder. Ve sana iyilik
yapana karşı bir mü-kafaattır. O bakımdan, ayet-i kerimede kullanılan hamd,
daha genel bir mânâ ifade ediyor. Çünkü şükürden geniş bir anlamı
kapsamaktadır.
Yüce Allah'ın: "El-Hamdülillah" buyruğu ile
ilgili olarak Cafer es-Sadık (rh.a.)'m şöyle dediği zikredilmektedir:
Şanı yüce Allah'ı kendi zatını nitelendirdiği şekilde
sıfatlarıyla öven kimse, Allah'a hamdetmiş olur. Çünkü "hamd"
kelimesi, "h,m,d" harflerinden meydana gelmiştir. Ha vahdaniyyetten,
Mîm mülkten, dal ise, deynıumiyyetten (devamlılıktan, bekadan) gelmektedir.
Yüce Allah'ı, vahdaniyyeti, deymumiyyeti ve mülküyle tanıyıp bilen bir kimse,
gereği gibi tanımış olur. İşte "el-hamdülil-lah"ın hakikati de budur.
Şakik b. İbrahim de, "el-hamdülillah"ın
tefsirinde şunları söylemektedir:
Allah'a hamdetmek üç şekilde olur:
Birincisi, Alİah, sana bir şey verdiği taktirde o
şeyi, sana kimin verdiğini bilip tanımandrr.
İkincisi, sana verdiği şeye razı olmandır.
Üçüncüsü ise, O'nun ihsan ettiği güç, senin vücûdunda
kalmaya devam ettiği sürece herhangi bir şekilde O'na isyan etmemektir.
İşte bunlar, hamdetmenin şartlarıdır.[4]
"Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve
aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır. [5]
"Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve Alemlerin
Rabbi Allah'ındır. [6]
Göklerde olsun, yerde olsun Allah'a iman eden, O'ndan
başka Rabb ve İlâh yani kanun koyucu tanımayan muvahhid kullar, Allah'a hamd
ederler... O'na katıksız i-man eder ve yalnızca O'na itaat edip, O'nun dışında,
O'na rağmen hüküm koyup egemen olanlara itaat etmezler...
Göklerde Melekler, yegâne Rabbleri Allah (Azze ve
Celle)'ye hamd ederler... Rabbimiz Allah, Melek kullarının hamd edişlerini
şöyle beyan buyurur:
"Gök gürültüsü O'nu hamd ile, melekler de O'na
olan korkularından teşbih ederler.[7]
"Melekler de, Arşın etrafını çevimişler olarak
Rabblerine hamd ile teşbih ettiklerini görürsün. Aralarında hak ile hüküm
verilmiştir ve: 'Alemlerin Rabbine hamdolsun denilmiştir. [8]
"Arş'ı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar,
Rabblerini hamd ile teşbih etmekte, O'na iman etmekte ve iman edenlere
mağrifet dilemektedirler. [9] Ebu Hüreyre (r.a.)
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), -Mescid-i Haram'dan- götürüldüğü
İsrâ gecesinde İliyâ şehrinde, yani Kudüs'te kendisine, birinde şarap,
diğerinde süt dolu iki kadeh getirildi (Ve: Bunlardan istediğini seç, denildi).
Rasulullah, ikisine de baktı da sütü aldı. Cibril,
Rasulullah (s.a.s.)'e:
Seni, fıtrata hidayet eden Allah'a hamdolsun. Şayet
şarabı alsaydm, ümmetin azacaktı, dedi. [10]
Yerdeki bulunan mahlukatın içinde insanların en şereflileri
Allah'ın peygamberleridir... Nebî olsun, Rasûl olsun, bütün Peygamberler
(Allah'ın salât ve selâmı üzerle olsun), Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdetmekle,
ümmetlerin örneği ve öncüsü olmuşlardır...
Abdullah ibn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:
El-hamdülillah, şükreden herkesin kullandığı bir
sözdür. Âdem (a.s.)da, aksırdığı (hapşırdığı) vakit:
El-hamdülillah, demiştir.[11]
Allah Teâlâ, Nuh (a.s.), şu şekilde söylemesini emretmiştir:
"Böylece sen, beraberinde olanlarla gemiye bindiğinde
o zaman de ki: 'Bizi, o zulmeden kavimden kurtaran Allah'a hamdolsun. [12]
Tek başına bir ümmet olan İbrahim (a.s.) şöyle demiştir:
"Hamd, Allah'a aiddir ki, O, bana ihtiyarlığıma
rağmen İsmail'i ve İshak'ı armağan etti. Şüphesiz Rabbim, gerçekten duayı
işitendir. [13]
Rabbimiz Allah, Davud (a.s.) ve Süleyman (a.s.)'ın
hamd edişlerini şöyle beyan buyurur:
"Andolsun, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik:
'Bizi, inanmış kullarından bir çoğuna göre üstün kılan Allah'a hamdolsun'
dediler. [14]
Allah Teâlâ, en son Nebî ve en son Rasul kıldığı Rasulü
Muhammed (s.a.s.)'e şu emri vermektedir:
"De ki: 'Evlad edinmeyen Allah'a hamdolsun. [15]
Bütün muvahhid mü'minler, her vakit namazlarının her
rekatında okudukları Fatiha Sûresi ile her anda Rabb-leri Allah'a
hamdetmektedirler:
"Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.[16]
Dünya hayatlarında katıksız iman edip Allah'a itaat
ederek salih amel işlemiş ve cenneti hak etmiş olan mutta-kî mü'minler çenette
Allah Teâlâ'ya hamdetmektedirler...
Cennet ehli olan muvahhid mü'minler şöyle derler:
"Bizden hüznü giderip yok eden Allah'a hamdolsun.
Şübhesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir. [17]
Rabbimiz Allah, cennet ehli olan mü'min müslüman
kullarının durumunu şöyle beyan buyurur:
"İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da,
Rabbleri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle
donatılmış cennetlere yöneltip iletir (hidayet eder).
Oradaki duaları: 'Allahım, sen ne yücesin'dir ve oradaki
dirlik temennileri: 'Selâm'dır, dualarının sonun da: 'Gerçekten hamd, Âlemlerin
Rabbi olan Allah'ındır. [18]
Muvahhid şahsiyet olan mü'min müslümanlar, kendilerini,
yalnızca kendisine ibadet etmeleri için yaratan Allah Teâlâ'ya her hâllerinde
hamd etmelidirler... Kendileri, hamdi kâmiî derecede yapan ve çok şükreden
birer kul olmalıdırlar... Kâmil mânâda hamdeden kul, Rabbi Allah'ı iyi tanımış
ve O'ndan başka kanun koyucu ilâh kabul etmemiştir... O, yalnızca Allah'ın
hükümlerine boyun bükmüş, yalnızca Allah'a itaat etmiş ve O'nun "itaat
edin" diye emrettiklerine itaat edip, "itaat etmeyin" diye
nehyettik-lerine de itaat etmemişlerdir... Hamd'ı, hem kalben, hem dil île, hem
de halleriyle gerçekleştirmişlerdir...
Cabir b. Abdullah (r.anhuma)'mn rivayetiyle şöyle
buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
"Zikrin (Allah'ı anmanın) en faziletlisi, lâ
ilahe illallah kelimesidir ve duanın en faziletlisi, el-hamdülillah sözüdür.[19]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"El-hamdülillah kelimesiyle başlamayan her sözün
sonu kesiktir. [20]
Sözün başı, "el-hamdülillah"dır ve sözün
sonu da, "el-hamdülillah"dır... Başta da, sonda da hamd, Âlemlerin
Rabbi Allah'a mahsustur... Bütün övgüler, Allah içindir... Her hangi bir şey
övülecekse, Allah, ondan razı olduğu için, onu Allah övdüğü için övülür...
Allah'ın razı olmadığı, sevmediği herhangi bir şeyi övmek ve sevmek, hiç şübhesiz
Allah'a isyan etmek demektir...
Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah
(s.a.s.), "el-hamdülillah" kelimesinin yüceliğini ve kıymetini
hadislerinde beyan buyurmuşlardır... Şuurlu bir şekilde ve hamd'ın hakikatini
idrak ederek "el-hamdülillah" diyen bir mü'min müslümanın ne kadar
sevab kazandığı hadislerde beyan olunmuştur...
Ebu Malik el-Eş'arî (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a,s.) şöyle buyurdu:
"Temizlik, imanın yarısıdır. El-hamdülillah,
mizanı doldurur. Sübhanallah ve el-hamdülillah, göklerle yer arasım
doldurur." [21]
Abdullah b. Ömer (r.a.)'dan.
Rasulullah fs.a.s.) şöyle buyurdu:
"Allah'ın kullarından biri:
Ya Rabbi, leke'l-hamdu kemâ yenbaği licelâü vechike ve
li âzami sultanike: Ey benim Rabbim, Senin Zâtının Celâlına ve Senin
hakimiyetinin azametine layık biçimde Sana hamdolsun, dedi.
Bu hamd, kulun amelini yazmakla görevli iki meleği
aciz bırakarak, nasıl yazacaklarım bilemediler. Bunun üzerine melekler, göğe
çıktılar ve:
Ey Rabbimiz, senin kulun öyle bir söz (hamd) söyledi
ki, nasıl yazacağımızı bilemeyeceğiz, dediler.
Allah (Azze ve Celle), kulunun söylediği sözü en iyi bildiği
hâlde:
Benim kulum ne söyledi? diye sordu.
Melekler:
Ya Rabbi, leke'l-hamdu kemâ yenbaği licelâli vechike
ve li âzami sultanike, diye söyledi, dediler.
Bunun üzerine Alİah (Azze ve Celle), o iki meleğe
buyurdu ki:
Kulum, Bana kavuşup da Ben, onu söylediği söz (hamd)e
karşılık mükafaatlandırıncaya kadar siz o sözü, kulumun söylediği gibi yazınız,
buyurdu.[22]
Alemlerin Rabbi Allah'ın Zâtının Celâlini kabul edip
katıksız iman edenler, O'nun hakimiyetinin azametini de seksiz, şübhesiz ve
ortaksız kabul edip katıksız iman etmelidirler... Bu bölünmez, başkasıyla yer
değiştirilemez bütünlük içinde hamd edenlerin hamd'i, yegâne Rabb Allah'a yapılmış
kâmil bir hamd olur... Bu imanla beraber, imanın gereği ve isbatı olan salih
amel de olmalıdır... Salih amel olmaksızın, yani yegâne hüküm koyucu Allah'ın
hükümlerini hayatına uygulamadan sadece dil ile "el-hamdülillah"
demek, Allah'a gereği gibi hamd etmek değildir... Hamd, katıksız iman ve salih
amel ile beraber kâmil olur...
Enes (r.a.)'m rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah
(s.a.s.):
"Allah, herhangi bir kuluna bir nimet ikram edip
de, o kul da:
El-hamdülillah derse, kulun verdiği (yani ödediği
hamd), aldığı (nimeti)nden mutlaka efdal (üstün) olur. [23]
Enes b. Malik (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Şübhesiz ki Allah, yemeği yedikten sonra ondan
dolayı Allah'a hamdeden, yahud suyu içip de ondan dolayı Allah'a hamdeden
kulundan razı olur. [24]
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), her hâllerinde Rabbimiz
Allah'a hamdeden ve şükür etmeyi en olgun bir şekilde yapan hayat
örneğimizdir... Rabbimiz Allah'a hamde-derken ve şükrümüzü gerçekleştirirken
O'nun Sünnetine uyma konusunda herhangi bir noksanlık yapmamaya gayret
etmeliyiz...
Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha) anlatıyor;
Rasulullah (s.a.s.), sevdiği bir şey gördüğü zaman:
"El-hamdülillahi'1-lezi bi ni'metihi
tetemmus-Sali-hat: Hamd, o Allah'adır ki, yararlı şeyler ancak O'nun nimetiyle
tamamlanır." derdi.
Ve hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman:
"El-hamdülillahi ala külli hâlin: Her durum
üzerine hamd Allah'adır." derdi.[25]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle derdi:
"El-hamdülillahi ala külli hâlin. Rabbi, eûzu
bike nün hâli ehli'n-nâri: Her hâl üzerine hamd Allah'adır. Rabbim, ben,
cehennem halkının hâlinden sana sığınırım. [26]
Rasulullah (s.a.s.)'i kendisine hayat önderi ve örneği
olarak kabul edip iman eden muvahhid şahsiyet, her hâlinde Rabbi Allah'a
hamdetmelidir... Böyle davrandığı zaman Alİah, onu sever ve cennet ile
rnükafaatlandırır...
Ebu Sinan anlatıyor:
Oğlum Sinan'ı toprağa verdim. Ebu Talha el-Halva-rî,
kabrin kenarında oturuyordu. (Kabrinden) çıkmak istediğimde elimden tuttu ve:
Ey Ebu Sinan, sana bir müjde vereyim mi? dedi. Ben de:
Evet, dedim. Dedi ki:
Ed-Dahhak b. Abdurrahman b. Arzeb, Ebu Musa
el-Eş'arî'den bana rivayet etti ki, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Kulun çocuğu öldüğü zaman Allah, meleklerine:
Kulumun çocuğunun ruhunu aldınız mı? diye buyurur.
Melekler:
Evet, derler.
Onun gönül meyvesini kopardınız mı? buyurur. Melekler:
Evet, derler.
Kulum ne dedi? buyurur. Melekler:
Sana hamdederek: 'Biz, Allah'a aid (kullar)ız ve
şübhesiz O'na dönücüleriz. [27] dedi,
derler.
Allah:
Kuluma, cennette bir ev yapın ve adını 'Hamd E-vi'
koyun, buyurur. [28]
Muvahhid mü'minler, Rabbleri Allah'a şükreden ve
Şükretmeleri devamlı olan şahsiyetlerdir... Onlar, ahidleri-ne bağlı, emanete
riâyet eden ve asla nankörlük etmeyen kişilerdir...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi
okuyacak, sizi arındıracak, size kitab ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi
bildirecek bir Rasul gönderdik.
Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım ve
(yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.[29]
"Andolsun, Lokman'a: 'Allah'a şükret' diye hikmet
verdik. Kim şükrederse, artık o, kendi lehine şükreder. Kim inkâr ederse, artık
şübhesiz (Allah), Ganî (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır.
Hamîd'dir (hamd, yalnızca O'na aiddir). [30]
Lokman (a.s.)'a hikmet verilmiştir ve bundan dolayı
Allah'a şükretmesi emrolunmuştur... Rabbimiz Allah'ın verdiği nimetlerine karşı
nankörlük etmemeli ve bu nimeti veren Allah'ı tanıyıp iman ve itaat edip O'na
şükredümelidir...
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.)'m beyanıyla: "Allah,
hikmet verme işini bu ifade ile, yani Allah'a şükret diye" ifade ile
açıklanmıştır ki, bu, böyledir. Çünkü bu da, amel-ilim münasebeti ile ilgili
olarak söylenen şeylerdendir. Zira insan, biri diğerinden mühim olan iki şey
bilir ve daha mühim ile meşgul olursa, yaptığı ilmine uygun olur ve hikmet
olmuş olur. Ama daha mühim olanı ihmâl ederse, bildiğinin aksine hareket etmiş
olur ve bu, kesinlikle hikmet sayılmaz. Allah'a şükretmek her şeyden mühimdir.
O hâlde hikmet, yapılması gerekli olan şeylerin, en önemlilerini yapmak
demektir." [31]
Kim, Allah'ın kendisine verdiği akıl nimetini kullanır
ve Allah'ın, Rasulü (s.a.s.)'in vasıtasıyla gönderdiği hükümlerle hareket eder,
şükrünü tam yapıp hamddetmeyi gerçekleştirecek olursa, kendi lehine çok güzel
bir iş yapmış olur... Allah'a hamd ve şükür etmek sayesinde kendi derecesini
yükseltmiş olur... Eğer nankörlük eder de, Allah'ın Rabbliğini ve İlâhlığmı
reddeder, ya da kabul etmekle beraber fısk-u fücurun içine dalar, Allah'a
itaat etmez, hamd'ı ve şükrü yapmazsa Allah, Ganî'dir, Ha-mid'dir. Allah, hamd
edenlerin hamd'inden müstağnidir, onların hamdine asla muhtaç değildir. Allah,
hamdedenle-rin hamd'ı olmaksızın, Zatı gereği mahmud ve hamde mûstehaktır...[32]
Seyyid Şerif Cürcânî (rh.a.), şükür konusunda şunları
kaydeder:
"Şükür: Gerek dil, gerek beden ve gerekse kalb
ile olsun, nimetlere karşılık olan ma'ruftan (iyilikten) ibarettir.
Denildi ki şükr, ihsan edeni, ihsanını zikretmekle övmektir.
Kul, Allah'a şükreder, yani O'nun nimeti olan ihsanını zikretmekle O'nu över.
Allah da, kul için şükreder, yani kulun taatı olan ihsanını kabul etmekle onu
över.
Şükr-i lügavî: Dil, gönül ve erkân ile, nimete karşılık,
ta'zim ve tebcil biçiminde, güzel olanla nitelemektir.
Şükr-i Örfi: Kulun, Allah Teâlâ'nın, kendisine verdiği
işitme, görme ve diğer bütün nimetlerini, kendisi için yarattığı şeylere sarf
etmesidir. [33]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Biz insana, anne ve babasına (onlara iyilikle
davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır.
Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. 'Hem Bana, hem anne ve babana
şükret, dönüş yalnız Bana'dır.[34]
Rabbi Allah'ın verdiği nimetlere karşı şükretmeyi
kendisine kulluk vazifesi olarak bilip kabul eden mü'min müslüman kul, Allah'a
şu şekilde dua etmektedir:
"Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete
şükretmemi ve Senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et,
benim için soyumdan salahı ver. Gerçekten ben tövbe edip Sana yöneldim ve
gerçekten ben müslümanlardanım. [35]
Rabbimiz Allah, Davud (a.s.)'ın ailesine, dolayısıyla
bütün muvahhid ailere, kendisine şükretmelerini emrediyor... Çünkü Allah'ın
kullarından şükredenler ve kulluk vazifelerini hakkıyla edâ edenler
azınlıktadırlar...
"Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın, kullarımdan
şükredenler azdır. [36]
Rabbimiz Allah Teâlâ'nın verdiği nimetlere karşı
kulların çok şükretmesi gerekir... Onların hakkıyla şükretmesi, nimeti
çoğaltır, hayatı bereketlendirir...
"O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri
inşâ edendir. Ne az şükrediyorsunuz. [37]
Ebu Hüreyre ve Ebu Said (r.anhuma)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Kıyamet günü bir kul getirilir ve Allah şöyle
buyurur:
Ben, sana kulak, göz, mal ve evlad vermedim mi? Senin
baş olmana ve (ganimet mallarından) dörtte bir alınana fırsat vermedim mi?
Bugününde Benimle buluşacağını da zannetmekte idin!
Kul:
Hayır, diye cevab verecek. Allah, ona buyuracak ki:
Beni unuttuğun gibi, bu gün de ben seni unutacağım![38]
Allah Teâlâ, yalnızca kendisine ibadet etsinler,
hiçbir şeyi O'na şirk koşmasınlar ve yalnızca O'nun hükümleriyle amel etsinler
diye yarattığı insan kullarına dosdoğru yolu göstermiştir... İnsan kullarını
imtihan eden, onlara irade verip diledikleri şekilde kullanmada serbest bırakan
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Şübhesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla
sudan yarattık. Onu, deniyoruz. Bundan dolayı onu, işiten ve gören yaptık.
Biz ona, yolu gösterdik, (artık o,) ya şükredici olur,
ya da nankör. [39]
"Rabbiniz şöyle buyurmuştur: 'Andolsun, eğer şükrederseniz,
gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şübhesiz,
Benim azabım pek şiddetlidir.[40]
Ayet-i kerime hakkında şu açıklamalar yapılmıştır:
el-Hasen (rh.a.) der ki:
Eğer nimetime şükredecek olursanız, Ben de sizin Bana
itaatinizi andolsun, daha da arttıracağım.
İbn Abbas (r.anhuma) da şöyle açıklamıştır:
Eğer Beni Tevhid eder ve Bana itaat ederseniz,
şübhesiz size vereceğim sevab ve mükafaatı da arttırırım.
Salih zâtlardan birisine, yüce Allah'a şükre dair sorulmuş,
o da şöyle demiş:
Şükür, Allah'ın nimetleri ile O'nun masiyetlerine karşı
gıdalanarak güç kazanmamandır.
Davud (a.s.)'dan şöyle dediği nakledilmiştir:
Rabbim, ben Sana nasıl şükredebilirim? Çünkü Sana
şükredişini bile, Senin benim üzerimdeki yeni bir nimetindir.
Bunun üzerine yüce Allah:
Ey Davud, işte şimdi bana şükretmiş oldun,
diyebuyurdu.
Cafer es-Sadık (rh.a.) de der ki:
Nimete karşılık şükür nimetini de işittin mi (yerine
getirdin mi), artık sana fazlasının gelmesi için kendini
hazırla.[41]
Sinan b. Senne el-Eslemî (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Şükreden oruçsuza, sabreden nafile oruçlunun sevabının
misli vardır.[42]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Yeyip (Allah'a) şükreden, oruç tutup (açlığa) tahammül
eden kişi derecesindendir. [43]
Sevab yönüyle şükrün değerini böylece beyan buyuran
Rasulullah (s.a.s.), çok şükreden muvahhidlerin ve müttakîlerin önderidir... O,
masum bir insan-ı kâmil olmasına rağmen, Rabbi Allah'a çokça ibadet ediyor ve
çok şükreden bir kul olmak istiyor...
Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha) anlatıyor:
Şübhesiz ki, Rasulullah geceleyin namazda iki ayağı
şişinceye kadar ayakta dikilirdi.
Bunun üzerine Aişe, O'na:
Ya Rasulullah, Allah senin geçmiş, gelecek günahını
mağrifet etmiş olduğu hâlde niçin bu kadar meşakkatle ibadet ediyorsun? dedi
de,
Rasulullah (s.a.s.):
"Ben (bu ilâhî mağrifete karşılık gece namazı
ile) çok şükreden bir kul olmamı arzu etmeyeyim mi?" diye cevab verdi.[44]
Gereği üzere kâmil bir şükrü gerçekleştiren mü'min
müslümanların Önderi Rasulullah (s.a.s.), sevinçli ve hayırlı bir haber ile
müjdelendiği zaman hemen şükür secdesi yapmıştır... Şükür secdesinin nasıl
yapılacağını ümmetine gösterip öğreten Rasulullah (s.a.s.)'in şükür
secdelerini şöyle anlatıyor, Ashab-ı Kiram...
Abdullah b. Ebi Evfa (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Ebu Cehü'in başı(nın kesilmesi)
ile müjdelendiği gün iki rekât (şükür olarak) namaz kıldı[45]
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), büyük bir ihtiyacın görüldüğü ile
müjdelendi. Bunun üzerine hemen secdeye kapandı. [46]
Ebu Bekre (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), kendisini sevindiren veya onunla
sevindiği önemli bir şey O'na gelince, Allah Teba-reke ve Teâlâ'ya şükür olarak
secdeye kapanırdı. [47]
(Amir b.
Sa'd'ın ) babası anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte Medine'ye gitmek üzere
Mekke'den (yola) çıktık.
Azver'e yaklaştığımız zaman (hayvandan) indi. Sonra
ellerini kaldırıp Allah'a bir süre dua etti. Sonra secdeye kapandı. Uzun bir
süre (secdede) kaldı. Sonra kalktı. Ellerini kaldırıp bir süre Allah'a dua
etti(kten) sonra (tekrar) secdeye varıp uzun süre (secdede) kaldı. Sonra tekrar
(secdeden) kalktı. Ellerini kaldırıp bir süre Allah'a dua ettikten sonra
(yine) secdeye vardı.
Rasul-ü Ekrem, bu duaları ve secdeleri bitirdikten
sonra buyurdu ki:
"Ben, Rabbimden (rahmet) dilerim ve ümmetim(in
günahlarının affolması, derecelerinin yükselmesi) için şefaatte bulundum da
bana, ümmetimin üçte birini bağışladı. Bunun üzerine Rabbime bir şükür olmak
üzere secdeye vardım. Sonra başımı kaldırıp ümmetim için (tekrar) Rabbimden
dilekte bulundum. Bana, üçtebirini (daha) bağışladı. Bunun üzerine Rabbime
şükür olmak üzere (ikinci defa) secdeye vardım. Sonra başımı kaldırıp ümmetim
için Rabbimden (üçüncü defa olmak üzere bir) dilekte (daha) bulundum. Bunun
üzerine bana (ümmetimin) son üçte birini bağışladı. Rabbime şükür olmak üzere
(üçüncü kez) secdeye vardım.[48]
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in Sünnetin'den olan
Şükür secdesi, ümmeti için de olması gerekli olan ibadetlerdendir... Ümmetin
ferdleri olan, kadın olsun, erkek ol-Sun, muvahhid mü'minler, sevinçli bir
haberin müjdesini alınca, Allah Teâlâ'nın bu nimetine karşılık O'na şükür etmek
için secde yapmışlardır ve yaparlar...
Tevbesi, Allah Teâlâ tarafından kabul olan Ka'b b.
Malik (r.a.) anlatıyor:
Bundan sonra on gün daha durdum. Nihayet Ra-sulullah'm
bizimle insanları görüşmekten men'ettiği tarihten itibaren elli gecemiz
dolmuştu. Elli gecenin sabahın da sabah namazını kıldım ve evlerimizden birinin
damı üzerinde bulunuyordum. Ben orada, Allah'ın (Tevbe, 9/118'de) zikrettiği
hâl üzere oturuyordum.
Nefsim, yalnızlık ve gamdan dolayı bana daralmış ve
yeryüzü bütün genişliğine rağmen başıma dar gelmişti. İşte bu sırada Sel' Dağı
üzerinde en yüksek sesiyle:
Ey Ka'b ibn Malik, müjde! diye olanca kuvvetiy-le
bağıran birisinin sesini işittim.
Hemen (şükür olarak) secdeye kapandım ve anladım ki,
(darlık gitmiş) genişlik ve ferahlık gelmiştir. Rasulullah (s.a.s.), sabah
namazı kıldırdığı zaman Allah'ın, bizim üzerimize tevbesini (pişmanlıklarımızın
kabulünü) ilân etmiş ve insanlar bize müjdelemeye koşmuşlardır.[49]
"Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı" adlı eserde,
"Şükür Secdesi"nin Fıkhı yönü şu şekilde beyan edilmiştir:
"Bu, bir nimetin yemlenmesi veya bir sıkıntının
kalkması anında tıpkı tilâvet secdesi gibi yapılan bir secdedir. Sadece namaz
dışında yapılabilir. Namazda yapıldığı takdirde namaz, bâtıl olur. Namazdayken
rükû ve aslî secdenin zımnında yapılmasına niyet edilirse, geçerli olmaz.
Bu secdenin hükmü müstehabtır ki, Şafiîlerle Han bu
görüşte müttefiktirler. Malikîlerle Hanefîlerin buna ilişkin görüşleri aşağıya
alınmıştır.
Malikîler, şükür secdesinin mekruh olduğunu söylemişlerdir.
Daha Önce de belirtildiği gibi bir nimetin vücûd bulması veya bir sıkıntının
kalkması anında müstehab olan İİci rekat namaz kılmaktır.
Hanefîler dediler ki:
Müftâbih görüşe göre şükür secdesi, müstehabtır. Namazın
rükû ve secdesi zımnında yapmaya niyet etmek, bu secdenin yerine gelmesi için
yeterli olmaz. Bunu, namazın hemen ardından ifâ etmek, halkın, bunun sünnet
veya vâcib olduğunu sanacağı ihtimali dolayısıyla mekruh olur.[50]
Allah Teâlâ'nın kendisine verdiği nimetlere karşı O'na
şükreden mü'min kul, diğer insanların kendisine yaptığı yardım ve hizmetlere
karşı teşekkür etmelidir... Şükrün edası için gerekli olan budur...
Ebu Hüreyre (r.a.)'in rivayetiyle şöyle buyuruyor
Rasulullah (s.a.s.):
"İnsanlara şükr (teşekkür) etmeyen, Allah'a
şükretmez. [51]
Cabir (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Bir kimseye bir nimet ikram olunur, o kimse de o
nimeti anarsa, ona şükretmiş olur. Eğer nimeti saklarsa, ona küfretmiş
olur." [52]
Usâme b. Zeyd (r.anlruma)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Kendisine bir iyilik yapılan kişi, o iyiliği
yapana:
Allah seni, (dünya ve ahirette) hayırla
mükafaat-landırsın! derse, şübhesiz senanın (övgünün) en beliğ (güzelini
yapmış olur. [53]
Cabir b. Abdullah (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Kime bir ikramda bulunulmuş da verebilecek bir
şey bulabilirse, karşılık versin. Eğer verecek bir şey bulamazsa, ona övgüde
bulunsun. Kim ona övgüde bulunursa, muhakkak ona teşekkür etmiş olur. Kim de o
nimeti gizlerse, ona nankörlük etmiş olur. [54]
Muvahhid mü'min kul, şükreden ve sabreden bir
kuldur... Onun şükretmesi ve sabretmesi, Allah'ın razı olduğu bir hâl üzere
olması ile gerçekleşir... Allah'ın razı olduğu hâl ise, önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)'in hâli, yani
Sünnetidir...
Abdullah b. Amr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her kimde iki haslet bulunursa, Allah onu,
şükreden ve sabreden olarak yazar. Ve her kimde bu iki haslet bulunmazsa, Allah
da onu, şükreden ve sabreden olarak yazmaz:
Kim, dini hususunda üstünde olan kişiye bakarak, ona
uyar ve dünyası hususunda da kendisinden aşağı olan kişiye bakarak Allah'ın ona
ihsan etmiş olduğu nimete hamdeder-se, Alİah onu, şükreden ve sabreden olarak
yazar.
Kim, dini hususunda kendisinden aşağı olan kimseye
bakar ve dünyası hususunda da kendisinden üstünde olan kimseye bakarak, elinden
kaçan şeyler için üzülürse, Alİah onu, ne şükreden, ne de sabreden olarak yazar.[55]
Allah Teâlâ'ya gereği gibi hamdetmek, şükretmenin
başıdır... Kul, Allah'a hamdetmezse, şükretmiş sayılmaz... [56]Şükrün
gerçekleşmesi için, hamdin kâmil mânâda gerçekleşmesi lazımdır. Hamdin tamamı
ve hükmün bütünü, Alemlerin Rabbi Allah Teâlâ'ya aiddir... O'nun hiçbir ortağı
yoktur!..
"O Allah'dır ki, kendisinden başka ilâh yoktur.
İlkde de, sonda da hamd O'nundur. Hüküm de O'nundur ve O'-na döndürüleceksiniz. [57]
"Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah,
azabınızla ne yapsın (size ne diye azab etsin)? Allah, şükrün karşılığını
verendir, bilendir. [58]
İmam Kurtubî (rh.a.), tefsirinde bu ayet için şunları
beyan ediyor:
"Yani siz, şükredecek ve iman edecek olursanız,
size
azab etmekle O'nun elde edeceği fayda nedir?
Böylelikle yüce Allah, şükreden mü'mini
azablandır-mayacağma, O'nun kullarını azablandırmasının mülkünü
arttırmayacağına yaptıklarına cezayı terk etmesinin de hakimiyet ve
saltanatını eksiltmeyeceğine dikkat çekmektedir.
Mekhul der ki:
Dört şey vardır ki, onlar, kimde olursa lehinedir. Üç
şey de vardır ki, bunlar, kimde olursa aleyhinedir.
Lehine olan dört şey: Şükür, iman, dua ve istiğfardır.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Eğer şükredip iman ederseniz Allah, size azabı
neylesin.[59]
"Sen içlerinde iken Allah, onları azablandırıcı
değildir. Onlar, mağrifet dileyip dururlarken de Allah, yine onları
azablandıracak değildir. [60]
Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"De ki: 'Eğer duanız olmasaydı, Rabbimin yanında
sizin değeriniz ne olurdu ki?" [61]
Aleyhine olan üç hususa gelince: Bunlar, mekr (hilekârlık),
bağy (haddi aşmak) ve neks (ahdi bozmaktır).
İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kim ahdini bozarsa, aneak kendi aleyhine ahdini
bozmuş olur. [62]
"Kötü hile ise, ancak ehlini (onu yapanları)
kuşatır.[63]
Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ey insanlar, sizin bağyiniz (haddi aşmanız)
ancak içendi aleyhinizedir. [64]
"Allah, şükredenlerin mükafaatını verir."
Yani, kendisine itaat ettikleri için kullarını mükafaatlandırandır. Allah'ın
kullarına "şükretmesi"nin anlamı, onları mükafaat-landırmasıdır. Az
olan ameli kabul eder, karşılığında ise büyük mükafaat verir. İşte bu,
kendisine ibadet eden kuluna şükrü (mükafatı)dır. Sözlükte şükür, ortaya
çıkmaya denir. [65]
Sevban (r.a.) anlatıyor:
Gümüş ve altın (biriktirme) hakkında inen (çetin tehdide
aid ilâhî emir) inince (Tevbe, 9/34) Sahabîler (bir yolculuk anında kendi
araların da konuşup):
Şu hâlde biz, malın hangi çeşidini edinebiliriz?
dediler.
Ömer (r.a.):
Bunu ben (sorup) size haber veririm, dedi ve binek
devesini hemen koşturdu.
Ben de O'nu, takib ettiğim hâlde (ilerde giden)
Ra-sulullah (s.a.s.)'e yetişti ve:
Ya Rasulullah, malın hangisini edinebiliriz? diye
sordu.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"(Mal edinmek isteyen herhangi) biriniz, şükür edici bir kalb, zikredici
bir dil ve ahiretle ilgili işte ona yardım eden imanlı bir hanım edinsin.[66]
Hakkıyla şükredici bir kalb ile şükredici bir dile
sa-hib olan muvahhid mü'min, dünya hazinelerinden daha önemli bir servete sahip
olmuştur... Hele hele bir de bu servetinin korunmasına yardımcı olan iman ehli
bir eş edindi mi artık ondan zengini bulunmaz yeryüzündeki insanlar
arasında!..
[1] Rum, 30/17-19.
[2] Fatiha, 1/2-4.
[3] İsra, 17/111.
[4] İmam Kurtubî, A.g.e. C.l, Sh.363-366.
[5] En'am, 6/1.
[6] Casiye, 45/36.
[7] Ra'd, 13/13.
[8] Zümer, 39/75.
[9] Mü'min, 40/7.
[10] Sahih-i Buhârî, Kitabu't- Tefsir, B.182, Hbr.230.
Kitabu'l-Eşribe, Hds.2.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Eşribe, B.10, Hds.92. Sünen-i Neseî,
Kitabu'l-Eşribe, B.41, Hds.5623.
[11] İmam Kurtubî, A.g.e. C.l, Sh.365.
[12] Mü'minun, 23/28.
[13] İbrahim, 14/39.
[14] Nemi, 27/15.
[15] İsra, 17/111.
[16] Fatiha, 1/2.
[17] Fatır, 35/34.
[18] Yunus, 10/9-10.
[19] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.3800.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Daavat, B.8, Hds.3605.
İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.3, Sh.366, Hds.10. İbn Hıbban ve Hakim'den.
[20] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.21, Hds.4840.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'n-Nikâh, B.19, Hds.1894.
[21] Sahih-i Müslim, Kitabu't-Tahare, B.l, Hds.l.
Sünen-i îbn. Mace, Kitabu't-Tahare, B.5, Hcls. 280. Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'd-Daavat, B.90, Hds.3745. Sünen-i Neseî, Kitabu'z-Zekat, B.l, Hds.2430.
Sünen-i Dârimî, Kitabu't-Tahare, B.2, Hds.659.
[22] Sünen-i îbn Mace, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.3801.
[23] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.3805.
[24] Sahih-İ Müslim, Kitabu'z-Zikr, B.24, Hds.89. Sünen-i
Tirmizî, Kitabu'l-Et'ime, B.18, Hds.1876. Kuzâî, Şihâbü'l-Ahbâr Tercümesi,
Sh.206, Hds.695.
[25] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.3803.
[26] Sünen-i İbn Mace, Kİtabu'1-Edeb, B.55, Hds.3804.
[27] Bakara, 2/156
[28] Sünen-i Tİrmizî, Kitabu'I-Cenaiz, B.35, Hds.1026,
[29] Bakara, 2/151-152.
[30] Lokman, 31/12.
[31] Fahruddun er-Râzî, Tefsir-i Kebir, C.18, Sh.152-153.
[32] Bkz. Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C.18, Sh.154.
[33] Seyyid Şerif Cürcanî, Kitabu't-Ta'rîfât, Sh.130-131.
[34] Lokman, 31/14.
[35] Ahkaf, 46/15.
[36] Sebe, 34/13.
[37] Mü'minun, 23/78.
[38] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sifatu'l-Kiyame, B.6,
Hds.2545. İmam Tirmizî (rh.a.) 'm notu: Bu hadis, Sahih-Garib'dir.
"Beni unuttuğun gibi, bu gün de Ben seni
unutacağım!" sözünün mânâsı:
"Bu gün Ben, seni azaba terk edeceğim!" dir.
Bazı ilim adamları:
"O gün Biz de, onları unutacağız." (A'râf,7/51) ayetini
böylece tefsir ederek, bunun mânâsının: "Bugün onları azaba terk edeceğiz"
olduğunu söylemişlerdir.
[39] İnsan, 76/2-3.
[40] İbrahim, 14/7.
[41] İmam Kurtubî, A.g.e. C.9, Sh.519.
[42] Sünen-i İbn Mace, Kitabu's-Siyam, B.55, Hds.1765.
Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Et'ime, B.4, Hds.2030. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2,
Sh.283,289. C.4, Sh.343. Kuzâî, Şihâbü'l-Ahbâr Tercümesi, Sh.254, Hds.860.
[43] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Kıyama, B.15,
Hds.2605. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Et'ime, B.56 (Bab başlığında). Kuzâî, A.g.e.
Sh.74, Hds.186.
İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.25, Hds. 1326(2386). Hakim, Müsted-rek'ten.
[44] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.275, Hds.359.
Kitabu'r-Rikak, B.20, Hds.58.
Kitabu't-Teheccüd, B.6, Hds.10.
Sahih-i Müslim, Kİtabu Sıfati'l-Münafikin, B.18, Hds.79-81. Sünen-i İbn
Mace, Kitabu İkametü's-Salâ, B.200, Hds.1419-1420. Sünen-i Tirmizî,
Kitabu's-Salât, B.302, Hds.408, Sünen-i Neseî, Kitabu Kıyamu'1-Leyl, B.17,
Hds.1644.
[45] Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametü's-Salâ, B.192,
Hbr.1391. Sünen-i Dânmi, Kitabu's-Şalât, B.158, Hbr.1470.
[46] Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametü's-Salâ, B.1952,
Hbr.1392.
[47] Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametü's-Salâ, B.192,
Hbr.1394. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Cihad, B. 162, Hbr.2774. Sünen-i Tirmizt,
Kitabu's-Siyer, B.24, Hbr.1626.
[48] Sünen-İ Ebu Davud, Kitabu'1-Cihad, B.162, Hds.2775.
[49] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Mağazî, B.81, Hds.411.
Sahih-i Müslim, Kitabu't-Tevbe, B.9, Hds.53. Sünen-i İbn Mace, Kitabu
İkametü's-Salâ, B.192, Hds.1393.
[50] Abdurrahman Cezirî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı,
çev. Mehmet Keskin, İst. 1989, C.2 Sh.661-662.
Ayrıca bkz. Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopidisi, Çev.
Ahmet Efe, vdğ. İst. 1990, C.2, Sh.250-252. ibn Abidin, Reddü'l-Muhtar
Ale'd-Dürrü'l-Muhtar, çev. Ahmed Davudoğlu, İst. 1983, C.3, Sh.246-247.
[51] Sünen-İ Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.35,
Hds.2020-2021. Şünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.12, Hds.4811. imam Buhârî,
Edebü'l-Müfred, B.l 12, Hds.218. Kuzaî, Şitâbü'I-Ahbâr Tercümesi, Sh.167, Hds.541.
[52] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.12, Hds.4814.
[53] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.87,
Hds.2104.
[54] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.12, Hds.4813.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri veVSıla, B.86, Hds.2103. İmam Buhârî,
Edebü'l-Müfred, B.UO, Hds.215.
[55] Sünen"i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Kıyame, B.21,
Hds.2630.
[56] Bkz. İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.325, Hds.2018,
(3835). Beyhakî,
Şuabu'l-İman'dan. 47m Münavî' Feyzu'l-Kadir, C.3,
Sh.418, Hds.3835.
[57] Kasas, 28/70.
[58] Nisa, 4/147
[59] Nisa, 4/147.
[60] Enfal, 8/33.
[61] Furkan, 25/77.
[62] Fetih, 48/10.
[63] Fatır, 35/43.
[64] Yunus, 10/23.
[65] İmam Kurtubî, A.g.e. C.5, Sh.537.
[66] Siinen-i İbn Mace, Kitabu'n-Nikâh, B.5. Hds.1856.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B.10, Hds.3291. Ahmed İbn
Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.38, Hds.104. Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C.2,
Sh.305, Hds.609.