Ebu Eyyub (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah
(s.a.s.):
Dört şey Rasullerin Sünnetlerindendir:
Haya, güzel koku sürünmek, misvaklanmak ve evlenmek.[1]
Rabbimiz Allah'ın, insan kulları için birer hayat önderi
ve Örneği kıldığı bütün Rasuller ve Nebiler, istisnasız haya sahibi idiler...
Bu, onların değişmeyen fıtrî hâllerinden bir hâl idi...
Seyyid Şerif Cürcânî (rh.a.), hayâ'yı şöyle tarif ediyor:
"Haya: Bir şeyden nefsin çekilmesi, onda kınanmaktan
sakınarak onu terk etmesidir. Bu, iki kısımdır:
Birincisi, nefsânîdir ki bu, avretin açılmasından ve
insanlar arasında cinsî ilişkide bulunmaktan utanmak gibi, bütün nefislerde
Allah Teâlâ'mn yarattığı şeydir.
İkincisi, imanîdir ki bu da, mü'mini, Allah Teâlâ'dan
korkarak, günahlar işlemekten alıkor" [2]
Ahmed Rıfat,"Tasvir-i Ahlâk" adlı eserinde
haya hakkında şunları beyan eder:
"Haya (ar): Utanmak demektir. Kötü duygulan yıkmakla,
mahcubiyetten doğar.
Bu güzel his, biri fıtrî (doğuştan), diğeri dinî olmak
üzere iki nevîyi içine almaktadır. Fıtrî olanı, halkın yanında kapanması
gerekli olan yerlerini kapatmak, açıkça göstermemek gibi şeyler olup, dinî
olan haya ise, insanlar ve Yaratıcı huzurunda edeb ve hürmet duygularıyla
dopdolu
olmaktır."
Peygamber efendimiz:
"Haya, imandandır." buyurdular.
Yine:
"Utanmazsan, dilediğini yap!" hadis-i şerifi
de bu konuda söylenmiştir.
Bu hadis, dünya ve içindekilerin hepsine yayılan hikmetle
işlenmiş bir sözdür.
İmam-ı Ali (K.v.) hazretleri:
Bir kimse, utanmak elbisesini giyinse, yani hayayı
kendisine şiar (sembol) edinse, insanlar, o kişinin ayıbını göremez,
buyurdular.
Hakikatte haya şerefli bir elbisedir ki, onu giymiş
olanlar, ayıp ve noksanlıklarını örtmekle beraber herkes tarafından hürmete
ulaşırlar. Herkesten izzet ve ikram görürler.
Utanmak elbisesinden soyunmuş kişiler ise, ne kadar
şeref ve itibar sahibi olurlarsa olsunlar, kendilerinden aşağı kimselerden bile
hakaret görürler.[3]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Ey Âdemoğulları Biz, sizin çirkin yerlerinizi örtecek
bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik (var ettik). Takva
elbisesi (ile kuşanıp donanmak) ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayeti
erindendir. Umulur ki, öğüt alıp düşünürler. [4]
Muttaki mü'minlerin giyindiği manevî takva elbisesi,
katıksız imandır, salih ameldir ve Allah'dan gereği gibi korkmaktır... Hayadır
ve vakardır... Haya ve iman, haya ve salih amel, haya ve takva beraberdirler...
Birbirinden ayrılamaz bütündürler...
İmam Taberî (rh.a.), bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:
"Müfessirlerin, takva elbisesi hakkında beyan
ettikleri görüşlere gelince:
Onlardan doğru olanı, 'takva elbisesinden maksadın,
nefislerin ve kalblerin, Allah korkusunu hissetmeleri ve bunun icabı olarak da
emirlerini tutup yasaklarından kaçınmalıdır' diyen görüştür.
Takva elbisesi, bu mânâda alındığı taktirde, imanı da,
salih ameli de, hayâ'yı da, Allah korkusunu da ve güzel kıyafetli olmayı da
ifade etmiş olur. Zira Allah'dan korkan, O'na iman etmiş olur. Emirlerini
tutar, O'ndan çekinir, her yerde O'nun, kendisini gözetlediğini düşünür. Diğer
kulların, onun kusurlarını görmelerinden utanır. Böyle olan kimsede de
güzelliğin eserleri, hem şekilde, hem de ruhda görülür.
Allah Teâlâ, nefislerin ve kalplerin, kendisinden
korkmalarını, kişinin üzerine giydiği bir elbiseye benzetmiştir. Zira insan,
kendisini maddî tehlikelere karşı elbise ile koruduğu gibi manevî tehlikelere
karşı da Allah korkusunu hissetmeyle korur." [5]
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in hayası konusunda
Ebu Said el-Hudrî (r.a.) şunları beyan etmiştir:
Rasulullah (s.a.s.), haya yönünden kendi köşesinde
oturan bakire kızdan daha çok utangaç idi. İstemediği bir şeyi gördüğü zaman
biz, O'nu yüzünden tanır, anlardık. [6]
Şerhde şöyle denilmiştir:
"Haya: Kötü olacağı beklenen, yahud terki,
fiilinden daha hayırlı sayılan bir iş yapılacağı zaman insanın yüzüne anz olan
bir inceliktir diye tarif olunur.
Peygamber (s.a.s.), Allah'ın hududuna (cezalarına) aid
olmadığı yerlerde bakire bir kız gibi utanır, hoşlanmadığı bir şeyi söyledi
diye kimseye muaheze buyurmazdı.
Gerek sözünde, gerek fiilinde kat'iyyen bir şey
bulunmazdı. Hiçbir kimsenin kusurunu yüzüne vurmazdı.
Bundan dolayıdır ki, Hz. Ebu Said:
Bir şeyden hoşlanmadı mı onu, yüzünden anlardık,
demiştir.
Yani, utandığından dolayı hoşlanmadığı şeyi söylemez,
yüzünün rengi değişir, hoşlanmadığını bundan anlardık, demek istemiştir."
[7]
Şu ayet-i kerimede Rabbimiz Allah (Azze ve Celle),
Rasulullah (s.a.s.)'in yüksek ahlâkını ve hayasını beyan buyurmaktadır:
"Ey iman edenler,(rastgele) Peygamberin evlerine
girmeyin. (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin.
(Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağihn ve (uzun) söze
dalmayın. Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve O da, sizden
utanmaktadır. Oysa Allah, hak(kı açıklamaktan utanmaz." [8]
Rasulullah (s.a.s.)'in yüce hayasını beyan eden bu
ayet-i kerimenin iniş sebebini Enes b. Malik (r.a.)'dan dinliyoruz...
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Zeyneb bintu Cahş ile evlendiği
zaman, cemaati düğün yemeğine çağırdı. İnsanlar yemek yediler, sonrada oturup
konuşmaya koyuldular. Rasulullah (onların anlayıp da kalkmaları için) kalkmağa
davranır gibi yaptı, fakat oturanlar yerlerinden kalkmadılar. Rasulullah, bu
vaziyeti görünce (onların kalkıp gitmeleri için) yerinden kalktı. Rasulullah
kalkınca onlardan kalkanlar da kalkıp gittiler, fakat üç kişi oturdu kaldı.
Rasulullah, Zeyneb'in yanına girmek için geldi. Gördü
ki, o topluluk hâlâ oturmaktalar. (Rasulullah, geri dondu.) Sonra onlar, kalkıp
gittiler. Bunun üzerine ben de gittim ve varıp Rasulullah'a onların
gittiklerini haber verdim. Rasulullah, geldi ve içeriye girdi. Ben de, O'nunla
içeriye girmeye davrandım. Rasullulah, benimle kendisi arasına perdeyi
sarkıttı. Allah şu [9]ayeti indirdi. [10]
Büyük haya sahibi Rasulullah (s.a.s.), insanlara karşı
böyle davranmış, hayasından dolayı onlara bir şey söyleyememişti... Alemlerin
yegâne Rabbi Allah Teâlâ, muvah-hid mü'min kullarını eğitmek ve onlara güzel
ahlâkı öğretmek için bu ayeti inzal buyurmuştur...
Haya, bütün peygamberlerin ortak sünneti, ortak
çağrısı ve ortak tebliğidir... Bütün Rasuller, haya sahibi olup ümmetlerine
hayayı vasiyet etmişlerdir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Musa, çok hayâlı kişi idi. Yüce Allah'ın şu
kavli buna delâlet eder:
'Ey iman edenler, siz de Musa'ya ezâ edenler gibi
olmayın. Nihayet Allah O'nu, diledikleri şeyden temize çıkardı. O, Allah indinde
itibarlı ve değerli idi.[11]/[12]
Ebu Mes'ud Ukbe b. Amir el-Ensarî el-Bed-rî(r.a.)'nin
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Geçmiş peygamberlerin sözünden (hiç noksansız)
insanların eriştiği haberlerden birisi de:
Utanmazsan (haya etmezsen) dilediğini yap! sözüdür. [13]
Muvahhid şahsiyetin kendisiyle aynîleşen sıfatlarından
biri olan haya, onun, kendisinin dışındakilerden ayrıldığı en önemli
özelliğidir... O, haya sıfatıyla bilinip tanır... Çünkü kendisinde, Allah
Teâlâ'nın en çok sevdiği haya duygusu ve hâli mevcuddur... Allah Teâlâ, haya
sahibidir ve haya sahibi olan mü'min kullarını sever...
Ya'lâ (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), açıkça gusleden bir adam gördü.
Minbere çıktı. Allah'a hamd ve sena ederek şöyle buyurdu:
"Allah, Halimdir, haya sahibidir. Ayıpları ve
kusurları örter. O, hayayı ve örtünmeyi sever. Sizden biri gusletmek istediği
zaman, kapalı yerde gusletsin. [14]
Rabbimiz Allah'ın sevdiği haya, imanın bir şu'besi
olup, katıksız iman ile beraber bulunur... Haya, imandandır ve imanda
cennettedir... Kadın olsun, erkek olsun her haya sahibi müttakî mü'minler, bu
iman ve bu halleriyle cennete müstahak olan fiili işlemektedirler... Dünya
hayatlarında haya sahibi olan mü'min müslümanlar, bütün kötülüklerden
sakındıklarından ve her hâllerinde iyilik üzere olmaya çalıştıklarından, gerek
ferdî hayatları, gerekse toplumsal hayatları huzur ve mutluluk üzere olur...
Her anın edebine riâyet ederler ve her hareketlerinde dosdoğru olmaya gayret
etmeye çalışırlar... Böyle müttakî mü'minlerden oluşan aile ve toplum, elbette
huzur ve barış toplumu olur... İmanları katıksız, hayaları tam olan ferdlerin
oluşturduğu iman ve haya toplumu, mutluluk, sıhhat, afiyet ve huzur toplumu
olmaz da, ya ne olur?...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor
Rasulullah (s.a.s.):
"İman, altmıştan fazla (yetmiş küsur) şu'bedir.
Haya da, imandan bir şu'bedir" [15]
Abdullah b. Ömer (r.anhuma.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bir gün Ensar'dan bir kimsenin
yanından geçiyordu. Ensarî, kardeşini hayadan men'edi-yordu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Ona ilişme, çünkü haya imandandır!"
buyurdu.[16]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Haya imandandır ve iman cennettedir. Hayâsızlık
(yüzsüzlük) cefâdandır ve cefâ cehennemdedir" [17]
İbn Ömer (r.a.)'dan.
Rasululah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Haya ve iman, birbirinden ayrılmaz iki
dostturlar. İiri gidince, öbürü de gider. [18]
Ebu Ümâme (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Haya ve dili muhafaza, imanın iki şu'besidir.
Hayâsızlık ve dili kötüye kullanmak, münafıklığın iki şu'besidir.[19]
Avn b. Abdillah (rh.a.) anlatıyor:
Ömer b. Abdullaziz'e:
Rasulullah (s.a.s.)'in Ashab'ından bir adam olan falan
(muhtemelen Kurre b. İyas, r.a.) bana rivayet etti, dedim de Ömer, o (adamı)
tanıdı.
(Sonra) dedim ki:
O, bana şöyle rivayet etti: Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
"Haya, iffetlilik, az konuşma (dilini tutma) dilin
az konuşması, kalbin az konuşması değil- iyi anlayış (fıkıh) imandandır.
Bunlar, ahirette (mükâfatı) arttıran, dünyadan (dünyevî
menfaatleri) noks anlaştıran şeylerdendir. Ahirette arttırdıkları şeyler ise,
daha çoktur.
Edebsiz konuşma, kaba davranma, cimrilik ise, münafıklıktandır.
Bunlar, dünyada arttırıp ahirette noksanlaş-tıran şeylerdendir. Ahirette noks
ani aştırdıkları ise, daha çoktur. [20]
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in bu hikmet ve Öğüt dolu
hadis-i şeriflerinden de apaçık anlaşıldığı gibi, haya ile iman birbirinden
ayrılmayan bir bütündür... Muvahhid mü'minlerin üstün hayaları, katıksız
imanlarından kaynaklanmaktadır... Her ne ki, mü'min müslümanın imanına uygun,
Allah'ın rızasını kazandıran ve Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti'ne tabi ise,
onun yapılması, mü'min müslümanın vazgeçilmez ve ertelenmez vazifesidir...
Bundan dolayı hiçbir çağa, hiçbir toplumsal anlayışa bakılmaz ve onlardan
çekinilmez... Çünkü söylenen fikir ve yapılan hareket, Allah'ın emredip razı
olduğu ve Rasulullah (s.a.s.)'in beyan edip yaptığı bir şeydir... Bunu
söylemek ve yapmak, muvahhid şahsiyetin kulluk borcudur... Bu, Misak anında
verilen ve kabul edilen ilâhî emanettir...[21]
Zalim müstekbir tağutî güçler tarafından işgal edilmiş
olan İslâm topraklarındaki cahilî hayat anlayışlarından, cahiliyyet
adetlerinden dolayı, Allah'ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti'nin
gereği gibi düşünen, inanan ve yaşayan muvahhid mü'minler, çağdaş gerici,
tağutî yobazlar tarafından kınanabilir... Bu cahilî ve yersiz kınamalar,
müttakî mü'minleri İslâm'ı yaşamaktan asla geri bıraktırmamak... Mü'min
müslümanlar, Allah'ın nizamını hoş karşılamayan ve onu terk eden cahiliyye
ideolojisi men-sublarının kınamasından asla çekinmemelidirler... Ve haya
anlayışını yanlış değerlendirip böyle cahilî saldırılardan dolayı utanıp kulluk
vazifelerini terk etmemelidirler!..
Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri
döner (irtidad eder)se, Allah (yerine), kendisinin onları sevdiği, onlarında
kendisini sevdiği, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise, güçlü
ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir
topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır. Onu, dilediğine verir. Allah,
(rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.[22]
İmandan kaynaklanan ve iman ile beraber olan haya,
katıksız imanın gereğini yapmaktadır... Her ne ki, imana ve salih amele
aykırıdır o, hayâsızlıktır... Muvahhid mü'minin utanacağı şey, imana ve İslâm'a
aykin olan herhangi bir şeyi yapmak ve söylemektir... Mü'min müslümanlar,
kıyamete kadar hangi çağda ve hangi ülkede olurlarsa olsunlar, imandan
kaynaklanan haya anlayışını canlı tutmalı ve onunla ay-nîleşmelidirler... Kadın
olsun, erkek olsun her mü'min müslüman, yürüyen ve yaşayan birer haya örneği
olmalıdırlar... Böyle olmaları, yegâne hayat dini olan İslâm'ın mensubları
olmalarındandır... Çünkü İslâm'ın kendine has olan karakteri ve diğerlerinden
farkı, hayadır...
Enes (r.a.)'m rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah
(s.a.s.):
"Şübhesiz her dinin (mensublarına Özgü) bir huyu,
karakteri vardır. İslâm (mensublarına özgü) huy, karakter de hayadır. [23]
İmrân ibn Husayn (r.a.):
Rasulullah (s.a.s.):
"Haya, ancak hayır getirir." buyurdu, demiş.
Tabiîn âlimlerden Buşeyr ibn Ka'b, İmrân ibn
Hu-sayn'dan bu hadisi işitince:
Hikmet kitablannda: 'Şübhesiz vakar hayadandır,
şüphesiz sekinet de hayadandır' diye yazılıdır, demiştir.
Bunun üzerine İmrân, Buşeyr'e:
Ben sana, Rasulullah'dan hadis tahdis ediyorum, sen
ise bana, hikmet sahifenden söz söylüyorsun! diye karşılamıştı. [24]
Enes (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: "Hayâsızlık
her ne şeyde olursa, onu kirletir ve haya her ne şeyde olursa, onu süsler. [25]
Muvahhid mü'mindeki haya üç kısımdır:
1) Allah'dan haya etmek.
2) İnsanlardan haya etmek.
3) Kendi nefsinden haya etmek.
Bir mü'min müslümanda bütünleşen ve yerinde gündeme
gelen üç hayayı birer birer, delilleriyle anlatmaya, anlamaya ve yaşamaya
gayret edelim!..
1) Allah'dan haya etmek:
Allah'dan gereği şekilde korkmak, O'nun emirlerini
yerine getirip yasakladığı, yani haram kıldığı şeylerden sakınmak ve onlara
yaklaşmamak ile gerçekleşir...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Ey iman edenler, Allah'dan korkup sakınırsanız,
size doğruyu, yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir,
kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah, büyük fazl sahibidir.[26]
Abdullah ibn Mes'ud (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Allah'dan hakkıyla haya edin!"
Bunun üzerine:
Ya Rasulullah, el-Hamdülillah haya ediyoruz, dedik.
Buyurdu ki:
"O (sizin anladığınız haya) değil! Fakat
Allah'dan hakkıyla haya etmek, başı ve başın toplandığı uzuvları, karnı ve onun
ihtiva ettiği uzuvları korumaklığın, ölümü ve (toprak altında) çürümeyi
hatırından çıkarmamaktır.
Ahireti isteyen, dünyanın süsünü bırakır. Kim bunu
yaparsa, gerçekten haya etmiş, yani Allah'dan hakkıyla haya etmiş olur. [27]
İslâm ulemâsından Şah Veliyyullah Dihlevî (rh.a.), bu
konuda şunları beyan eder:
"Haya, sözlükte nefsin, âdeten insanların
ayıplayacağı şeylerden uzak durması demektir. Şeriat bunu, nefiste y-er eden
bir melekeye ad kılmıştır. Bu meleke sayesinde nefis, Allah'ın huzurunda,
aynen tuzun suda eridiği gibi erir ve onun sayesinde, Şeriat'a muhalif
düşüncelere boyun eğmez.
Örfte, yaradılış zaafından dolayı bazı fiilleri işlemekten
geri duran insana hayâlı denebilir. Bazen de mürüvvet sahibi bazı kimselerin,
adının kötüye çıkmasından kaçınması sebebiyle bazı fiillere yanaşmaması haya
diye isimlendirilebilir. Oysa ki, bunların nefsin makamlarından olan haya ile
hiçbir ilgisi yoktur.
Rasulullah (s.a.s.), hayadan murad olan mânâyı, ondan
kaynaklanan fiilleri, onu celbeden sebebi ve âdeten beraber bulunması gereken
bir başka Özelliği belirlemek suretiyle tanımlanmıştır:
"Başa ve baştaki organlara sahip olsun..."
sözü, murad olunan haya melekesinden kaynaklanan ve Şeriat'a muhalif anlamı
içeren fiillerin beyanı olmaktadır.
"Ölümü ve çürümeyi hatırlasın." sözü,
hayanın nefiste yer etmesinin sebebini açıklamaktadır.
"Kim ahireti isterse, dünya ziynetini terk
eder," sözü ise, haya ile birlikteliği esas olan zühdü açıklamaktadır.
Çünkü haya, zühdsüz olamaz."[28]
Behz b.
Hakim'in dedesi (r.a.) anlatıyor:
Ya Rasulullah, avretlerimizden neyi örtüp, neyi bırakalım?
dedim.
Rasulullah (s.a.s.):
"Karından veya sahibi bulunduğun cariyeden başkasından
avretim koru!" buyurdu.
Sonra:
Ya Rasulullah, insanlar birbirine girmiş vaziyette olsalar?
dedim. Buyurdu ki; "Avreti, hiç kimsenin görmemesine gücün yeterse kesinlikle
gösterme!"
Sonra:
Ya Rasulullah, her hangi birimiz yalnız olunca? dedim.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Allah, kendisinden haya edilmeye insanlardan
dahalayıktır!"[29]
Rabbimiz Allah, haya sahibi mü'min kullarının vasıflarını
beyan ederken şöyle buyurur:
"Onlar, ırzlarını (ferci) korurlar.
Ancak kendi eşleri, ya da sağ ellerinin malik olduğu
başka. Çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar.
Fakat bunların ötesini arayanlar, artık onlar sınırı
çiğneyenlerdir.[30]
Rabbimiz Allah'ın kadri, bütün kadirlerden üstündür...
Muvahhid mü'minler, ihsan sahibi oldukları için her anlarında Allah'ı
görüyormuş gibi hareket ederler... Bundan dolayı Allah'dan gereği şekilde haya
edip kulluk vazifelerini emrolundukları gibi yerine getirirler...
Said b. Yezid (r.a.) anlatıyor:
Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)'e:
Ya Rasulullah, bana tavsiyede bulun, dedi. Rasulullah
(s.a.s.):
"Kavmin içindeki salih bir kimseden haya ettiğin
gibi, Allah'dan haya etmeni sana tavsiye ediyorum." buyurdu. [31]Urve
b. Zübeyr (r.a.), babasından rivayet eder.
Ebu Bekr es-Sıddîk (r.a.), hutbede insanlara hitab
ederken:
Ey Müslüman cemaatı, Allah'dan haya ediniz! Nefsim
elinde olana yemin ederim ki, ben kimsesiz bir arazide bile helaya gittiğim
zaman, Aziz ve Celîl olan Allah'tan haya ederek elbiseme bürünürüm, demiştir. [32]
2) İnsanlardan haya etmek:
Muvahhid şahsiyet, içinde yaşadığı toplumda insanların
ona bakışlarını her zaman hesaba katmalı ve edebinehayâsma yakışmayacak
hareketlerden sakınmalıdır... İnsanlardan haya etmemek, onların gözlerinin
önünde Allah'a isyan etmek ve Sünnet'e aykırı davranmaktır... rı, bu günahına
şahid tutması, hayâsızlıktır... Muvahhid mü'min, toplum içinde, insanların
gözleri önünde günah işlemeyeceği gibi, yalnızken de günah işlememeye gayret
eder... Çünkü her anını gören, bilen ve onu duyan Rabbi Allah'ın
huzurundadır... "Kiramen Katibin" melekler de ona şahiddirler... Onun
imanından kaynaklanan hayası, kendisini engeller...
Şu bir gerçektir ki, "insanlardan utanmayan,
Al-lah'dan utanmaz.[33]
Çünkü insanları görmesine ve insanların da onu görmelerine rağmen utanmıyor ve
hayâsızlık yapıyorsa, her ne kadar Allah onu görüyorsa da o, Allah'ı görmediği
için daha rahat hayâsızlık yapabilir... Zaten günah işleyen insanlar, günah
işlemeleri sırasında Allah'dan gafil oluyor ve Allah'ın farkına varamıyorlar...
Bundan dolayı kendilerini günah işlemekte rahat hissediyorlar... Eğer Allah'dan
gafil olmaz ve Allah'ı fark ederlerse, kendisini gören Rabbi Allah'ın huzurunda
hiçbir günaha meyletmezler!.. Hangi insan, kendisine her hangi bir şeyi yasaklayan
ve ona hakim olup ona güç yetiren, gerekli şiddetli cezayı anında veren bir
makamın huzurunda çekinmeden o yasaklı işi yapabilir ki?..
Süfyan demiştir ki:
Lokman (a.s.)'a:
İnsanların en şerlisi kimdir? diye sormuşlar.
İnsanların, kendisini günah işlerken görmelerine
aldırmayan kimselerdir, cevabını vermiş.[34]
Her şeyi hayır olan ve hayır üzerinde bulunan mütta-kî
mü'minler, "insanların kendisinde görmesini istemediği şeyi, yalnızken de
yapmayan" kâmil bir insandır. [35]
Muvahhidlerin ve mücahidlerin Önderi Rasulullah
(s.a.s.), insanlardan haya etme konusunda çok dikkatli ve hassas davranmış,
merhamet olunmuş ümmetine de bunu emretmiştir...
Cabir b. Abdullah (r.a.) anlatıyor:
Kureyş tarafından Kabe bina olunurken, Rasulullah
(s.a.s.) ile amcası Abbas, gidip birlikte taşları omuzlarında taşıyorlardı.
Abbas, Rasulullah'a:
İzarmı çıkar da boynunun üzerine koy! dedi.
(Rasulullah), izannı çıkarıp koyacağı sırada hemen yere düştü ve iki gözü
semaya dikilerek Abbas'a:
"İzarımı bana göster." buyurdu.
Akabinde izarmı alıp onu, kendi üzerine bağladı. [36]
Misver b. Mahreme (r.a.) anlatıyor:
Taşımakta olduğum ağır bir taşı getirdim. Üzerimde
hafif bir esvab vardı. Taş üzerinde iken esvabım çözülüverdi. Taşı bırakmadım
ve (o vaziyette) yerine kadar götürdüm.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): "Dön ve
elbiseni al. Çıplak gezmeyin!" buyurdu.[37]
Peygamberlerin ve yeryüzünün varisleri olan muvahhid mü'minler, Rasulullah
(s.a.s.)'in izinden yürüyerek birbirlerini ikaz etmelidirler... Birbirlerinin
müridleri ve mürşidleri olmalıdırlar... Birbirlerinin aynası olan mü'minler,
birbirlerinde gördükleri noksanlıkları, Rasulullah (s.a.s.)'den öğrendikleri
metod ve uslub ile gidermeye gayret etmelidirler...
İbn Ömer (r.anhuma)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu: "Çıplaklaşmaktan sakınınız! Çünkü beraberinizde, ancak abdest
bozma anında ve kişi karısına yaklaşacağı zaman sizden ayrılan varlıklar
(melekler) vardır. Onlardan haya ediniz ve onlara karşı saygılı olunuz.[38]Sabit
b. Kays b. Şemmas (r.a.) anlatıyor: Ümmü Hallad diye anılan bir kadın (yüzü)
peçeli olarak Rasulullah (s.a.s.)'e gelip şehid düşen oğlu(nun Allah yanındaki
durumu)nu sordu.
Rasulullah (s.a.s.)'in (orada bulunan) Sahabîlerden
birisi (o kadına hitaben):
Oğlunu sormaya yüzün kapalı olarak mı geldin? dedi.
Oda:
Oğlumu kaybettimse de, iffetimi (haya duygumu) hiçbir
zaman kaybetmeyeceğim, diye karşılık verdi.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
"Senin oğlun için iki şehid sevabı vardır."
buyurdu. Kadın:
Ya Rasulullah bu, niçindir? diye sordu. (Rasulullah
da):
"Çünkü onu, Kitab Ehli öldürdü." cevabını
verdi.[39]
Ümmü'l-mü'minin Aişe (r.anha.) şöyle demiştir:
(Rasulullah ve Ebu
Bekr vefat edip hücreme defnedildikten sonra) evime girerdim.
Burada yatan kocam (Rasulullah) ve babam (Ebu
Bekr)dir, diyerek soyunurdum.
Fakat Ömer oraya defnedildikten sonra, Ömer'den haya
ederek asla soyunmadım. Hep giyinik kaldım. [40]
Katıksız iman sahibi olanların haya konusunda Ve
insanlardan haya etme hususundaki tavırları her zaman böyle olmalıdır...
3) Kendi nefsinden haya etmek:
İman ehli insanın kendisine karşı dürüst davranması,
kendi kendisiyle çelişmemesi ve işlediği şeylerden dolayı vicdan azabı
duymaması, kendi nefsine karşı hayâlı olması demektir... Mü'min şahsiyetin
varlığının büyük bir ağırlığı vardır... Söyledikleriyle ve yaptıklarıyla bu
imanı ağırlığım zedelememelidir... Kendisine karşı hayâlı olmalı, kendisini
vicdan azabına mahkum edecek herhangi bir çirkin söz ve fiilde
bulunmamalıdır... Kendine değer verip değerini korumalıdır ki, başkaları da
ona değer versin...
Emirûl-mü'minin İmam Ali b. Ebî Talib (r.a.) şöyle demiştir:
Utancın (hayanın) üstünü, insanın kendisinden utanmasıdır.[41]
İslâm demek, haya demektir... İslâm'da herhangi bir
hayâsızlığın yeri yoktur... İslâm'a tam teslim olmuş imanlı bir kişi , sözleri
ve hareketleriyle haya ile bütünleşmiştir... Onun her sözü Ölçülü ve edebî, her
hareketi hayâlıdır...
Cabir b. Semure (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor
Rasulullah (s.a.s.):
"Hayâsızlığın ve hayâsızca sözler söylemenin İslâm'da
hiç yeri yoktur. Müslümanlık bakımından insanların en en iyi olanı, ahlâkı en
güzel olandır. [42]
Haya konusunda, örnek ve en hayırlı nesil olan As-hab-ı
Kiram'in tutumundan birkaç örnek verelim!..
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"(Sadakalar,) kendilerini Allah yolunda adayan fakirler
içindir ki onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı
bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) sen onlan, yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük
ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şübhesiz Allah,
onu bilir.[43]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Halkın, kendisine bir-iki lokma, bir-iki hurma
verdiği dilenci makulesi kişi, miskin değildir.
Lâkin (hakikî) miskin, kendini geçindirecek şeye malik
olmayan ve istemekten haya eden, yahud insanlardan yüzsüzce istemeyen iffetli,
nezih kimselerdir. [44]
Ashab-ı Kiram'dan fakir olanlar, dilenmek kapısını
açmıyor ve başkalarına el-avuç açıp istemekten haya ediyorlardı... İmkânları
el verdiği Ölçüde çalışıyor, rızkını temin etmeye gayret edip diğerlerine yük
olmuyorlardı... Ayrıca diğer mü'minlere sıkıntı verecek olaylardan da
çekini-yorlardı... Hiç kimseye eziyet vermiyor, böyle durumlara düşmekten haya
ediyorlardı... Onlar, birbirlerinin kıymetini biliyor ve birbirlerine yardımcı
olmaya çalışıyorlardı...
Ebu Vakıd el-Leysî (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), huzurunda Sahabîleri olduğu hâlde
mescidde otururken, karşıdan üç kişi geldi. İkisi, Rasu-lullah'a doğru yöneldi,
birisi de gitti.
Bu iki kimse, Rasulullah'm huzurunda durdu. Bilahare
bu ikiden biri, halkada bir aralık bularak oracıkta oturdu. Diğeri ise, oradaki
cemaatın arkasında bir yere oturdu. Üçüncüye gelince, arkasını dönüp gitti.
Rasulullah (s.a.s.), meşgul olduğu konuşmayı bitirince,
şöyle buyurdu:
"Bu üç kişinin hâlini size haber vereyim mi?
İçlerinden biri Allah'a sığındı, Allah'da onu barındırdı. Diğeri (sıkıntı
vermekten) utandı, Allah da ondan haya etti. Öteki ise, (bu mescidden) yüz çevirdi,
Allah da ondan yüz çevir.[45]
Rabbi Allah'a sığınana Allah, genişlik verir ve
mü-kâfaat olarak cennette barındırır... Mü'min müslümanlara sıkıntı vermemeye
çalışan ve bu konuda haya edene Allah, azab etmekten haya eder, yani onu
affedip kendisine azab etmez... [46]
Muttaki mü'minlerin yaşça küçük olanları, kendilerinden
büyük olanlara karşı her zaman hürmet ve muhabbet göstermiş, onların
meclislerinde söze karışmaktan haya etmiş, edeb sınırını korumuşlardır...
Abdullah b. Amr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Küçüğünüze şefkat göstermeyen ve büyüğümüzün
(yaş veya ilim) şerefini tanımayan bizden değildir. [47]
Bu edeb ilkesinden dolayı, yaşça ve başça büyük
Sahabîlerin bulunduğu mecliste soru soran Rasulullah (s.a.s.)'in sorusunun
cevabını bilen ve o cemaatın küçüklerinden olan Abdullah b. Ömer (r.anhuma.),
haya etmiş, cevab vermemiştir...
Abdullah b. Ömer (r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.):
"Ağaçların içinde bir nevi' vardır ki, yaprağı
düşmez. O ağaç, müslümanların benzeridir. Onun ne olduğunu bana
söyleyin." buyurdu.
Oradaki bulunan insanlar, vadilerdeki ağaçlan saymaya
daldılar. Bunun, hurma ağacı olduğu hatırıma geldi, fakat ben söylemeye
utandım.
Ondan sonra Sahabîler:
Ya Rasulullah, onun ne olduğunu bize söyle! dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
Hurma ağacıdır." buyurdu.[48]
Ashab-ı Kiram'ın bu yüksek hayası ve edebî, onları
dinin inceliklerini öğrenmeden alıkoyamamıştır... Çünkü bu konuda sıkılan,
çekmen ve utanan insanlar, ilimsiz ve bilgisiz kalırlar... Bu hâl, ilim Öğrenme
farzını terk etmek demektir... İlim öğrenme farzını terk edenler cahil kalır ve
gerekli kulluk vazifelerini yapamazlar... Halbuki, "İlim, kadın olsun, erkek
olsun her müslümana farzdır. [49] İlim
konusunda haya edenler, kendilerine farz-ı ayn olan ilmi öğrenemez ve üzerine
farz olan ibadetleri gereği gibi yerine getiremezler... Hangi yaşta olurlarsa
olsunlar mü'min müslümanların, farz-ı ayn olan ilimleri öğrenmeleri ve onunla
amel etmeleri gerekir...
Mücahid ibn Cebr (r.anha.)'m beyanıyla:
Haya eden de, büyüklük taslayan da ilim öğrenemez.[50]
Mü'minlerin annesi Aişe (r.a.) şöyle demiştir:
Ensar kadınları, ne iyi kadınlardır. Hayaları, kendilerini
dinde fakîh (derin âlimler) olmalarından men'etmedi. [51]
Ümmü'l-mü'minin Ümmü Seleme (r.anha) anlatıyor:
Ümmü Suleym (r.anha), Rasulullah (s.a.s.)'in yanına
geldi de:
Ya Rasulullah,
"Allah, hak(kı açıklamaktan haya etmez.[52]
Bir kadın ihtilâm olursa, yıkanması icab eder mi? diye
sordu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Suyu gördüğünde (evet)." cevabını verdi.
Ümmü Seleme, utancından yüzünü örterek: - Ya
Rasulullah, kadın da ihtilâm olur mu? dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
"Evet. Sağ elin toprağa gelsin! Bu olmasa, çocuğu
kendisine nasıl benzeyebilir?" buyurdu.[53]
Ashab-ı Kiram'ın örnek hayatı, anlayışı ve tavrı böyle
idi!.. Onlardan sonra gelen muvahhid mü'minler de, başta Rasulullah (s.a.s.)'i,
sonra da O'nun cihad ve iman nıektebinde yetişen Ashab-ı Kiram'ı örnek
edinmelidirler... Allah'ın kendilerinden razı olduğu o şahsiyetler gibi
davranmalıdırlar... O insan-ı kâmil olan, mü'min-i kâmil eibi olmak ile
Rabbimiz Allah'ın rızasını kazanabiliriz...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Andolsun, Allah, sana o ağacın altında biat
ederlerken mü'minlerden razı olmuştur. Kalblerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine
güven duygusu ve huzur indirmiştir. Onlara, yakın bir fethi, sevab (karşılık)
olarak vermiştir. [54]Mü'minlerin annesi Aişe
(r.anha.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Ya Aişe, haya insan olsa idi, salih bir kimse
olurdu. Hayasızlık insan olsa idi, mutlaka kötü bir kişi olurdu. [55]
İbn Ömer (r.anhuma)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu: "Allah (Azze ve Celle) bir kulu helak etmeyi dilediği zaman
ondan hayayı söküp alır. Sonra ondan hayayı söküp ahnca sen o kula, (herkesçe)
ancak çok menfur olarak rastlarsın. Sonra sen ona, ancak çok menfur olduğu
hâlde rastlayınca on(un kalbin)den emanet sökülüp alınmış olur. O herif(in
kalbin)den emanet çekilip çıkarılınca da sen ona, ancak hıyanetçi olarak ve
herkesin nazarında hıyanetle meşhur olduğu hâlde rastlarsın. Sen ona, ancak
hıyanet-kâr ve hainlikle meşhur olarak rastlayınca, onun kalbinden rahmet
çekilip çıkarılır. Onun kalbinden rahmet sökülüp alınınca da sen ona, ancak
kovulmuş, lanetlenmiş olarak rastlarsın. Sonra sen ona, ancak kovulmuş,
lanetlenmiş olarak rastlayınca ondan İslâmiyet bağı çözülüp alınır.[56]SeriyyuVSakatî
şöyle demiştir: Haya ve Üns, kalbin kapısını çalarlar. Eğer burada Zühd ve
Verâ' bulunursa konaklarlar, aksi taktirde geçip giderler. [57]
[1] Sünen-İ Tirmizî, Kitabu'n-Nikâh, B.l, Hds.1086. Ayrıca
bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.5, Sh.421.
[2] Seyyid Şerif Cürcânî,-Kitabu't-Ta'rifât, Sh.91.
[3] Ahmet Rıfat, Tasvir-i Ahlâk-Ahlâk Sözlüğü, Hzr.
Hüseyin Algül, İst. T.Y. Tercüman 1001 Temel Eser, Sh.121.
[4] A'raf, 7/26.
[5] et-Taberî, Taberî Tefsiri, C.4, Sh.30.
Ayrıca bkz. İmam Kurtubî, A.g.e. C.7, Sh.309.
İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C.6, Sh.2929.
[6] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.72, Hbr.127, B.77,
Hbr.144.
Kitabu'l-Menakıb, B.23, Hbr.69-70. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fedail,
B.16, Hbr.67. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.17, Hbr.4180.
[7] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. CIO, Sh.102.
[8] Ahzab, 33/53.
[9] Ahzab, 33/53
[10] Sahih-i Buhârî, Kİtabu't-Tefsir, B.245, Hbr.312-313.
Sahih-İ Müslim, Kitabu'n-Nikâh, B.15, Hbr.89-93. Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Tefsiru'l-Kur'ân, B.34, Hds.3432-3433. İmam Ebu'l Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî,
Esbâb-ı Nüzul, çev. Dr. Necati Tetik - Necdet Çağıl, Erzurum, TY. Sh.409-410
[11] Ahzab, 33/69
[12] Sahih-İ Buhârî, Kİtabu't-Tefsir, B.248, Hds.321.
[13] Sahih-İ Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.78, Hds.145.
Kitabu'l-Enbiya, B.56, Hds.150.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.17 Hds.4183. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'1-Edeb, B.7, Hds.4797. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.639, Hds.1316.
İmam Malik, Muvatta', Kitabu Kasru's-Salât, Hbr.46.
[14] Sünen-i Neseî, Kitabu'1-Gusl, B.7, Hds. 405. Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu'I-Hamam, B.l, Hds.4012. Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.4,
Sh.224.
[15] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, B.2, Hds.2. Sahih-i
Müslim, Kitabu'1-İman, B.12, Hds.57. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.9, Hds.57.
Sünen-i Neseî, Kitabu'1-İman, B.16, Hds.4971-4973. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu's-Sünnet, B.15, Hds.4676. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.271, Hds.598.
[16] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, B.15, Hds.17.
Kitabu'1-Edeb, B.77, Hds.143. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.12,
Hds.59. Sünen-i Neseî, Kitabu'1-İman, B.27, Hds.5000. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'1-Edeb, B.7, Hds.4795. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.9, Hds.58. Sünen-i
Tirmizî, Kitabu'1-İman, B.7, Hds.2748. İmam Malik, Muvatta', Kitabu
Hüsnü'I-Hulk, Hds.10. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.271, Hds.602. Taberânî,
Mu'cemu's-Sağir, C.2, Sh.197, Hds.514.
[17] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.64,
Hds.2077. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.17, Hds.4184. İmam Buhârî,
Edebü'l-Müfred, B.638. Hds.1314. Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C.2, Sh.456,
Hds.751.
[18] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.250-251, Hds.ll.
Hakim rivayet etmiş, Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir.
Taberânî de, "Evsafında İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. Taberânî,
Mu'cemu's-Sağİr Tercümesi, C.2, Sh.lO7, Hds.438. İmam Suyutî, A.g.e. C.2,
Sh.329, Hds.2029(3861). Ebu Nuaym, Hilyetü'l-Evliya'da ve Beyhakî,
Şuabu'l-İman'da. Ayrıca bkz. Münâvî, Feyzu'l-Kadir, C.3, Sh.426, Hds.3861.
[19] Sünen-i Trimizi, Kitabu'l-Birri ve VSıla, B.79,
Hds.2096.
İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.330, Hds.2032, (3866).
Ahmed b.
Hanbel, Müsned, C.5, Sh.269'dan.
İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.248, Hds.6. İbn Hıbban ve
Taberânî'den.
[20] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.43, Hds.515.
[21] Bkz. A'raf, 7/172-173. Ahzab, 33/72-73.
[22] Mâide, 5/54.
[23] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.17, Hds.4181. İmam
Malik, Muvatta', Kitabu Hüsnü'1-Hulk, Hds.9. Taberânî, Mu'cemuVSağir, C.l,
Sh.63, Hds.7. Kuzâî, Şihâbü'l-Ahbâr Tercümesi, Sh.197, Hds.656.
[24] Sahİh-i Buharı, KiTabu'I-Edeb, B.77, Hds.142. Sahih-i
Müslim, Kitabu'1-İman, B.12, Hds.60-61. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.7,
Hds.4796. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.637, Hds.1312 Taberânî,
Mu'cem's-Sağir, C.l, Sh.243, Hds.158. Kuzâî, Şitâbü'l-Ahbâr, Sh.44, Hds.49.
[25] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-Birri ve's-Sıla, B.47,
Hds.2040. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.17, Hds.4185. İmam Buhârî,
Edebü'l-Müfred, B.271, Hds.601.
İmam Suyut-i, A.g.e. C.3, Sh.278, Hds.3414(7683). Ahmed b. Hanbel,
Müsned, C.3, Sh.l65'den.
[26] Enfal, 8/29.
[27] Sünen-i Timizî, Kitabu Sıfatu'l-Kıyame, B.14,
Hds.2575. Abdullah İbnü'l-Mübarek, Kitabu'z-Zühd, Sh.78, Hds.317. Taberânî,
Mu'cemu's-Sağir, C.l, Sh.467, Hds.347.
İmam Suyutî, A.g.e. C.l, Sh.278-279, Hds.556(973).
Ahmed b.
Hanbel, Müsned, C.l, Sh.387'den.
Seyid Mansur Ali Nasif, Taç Tercemesi, C.5, Sh.114, Hds.220. Hakİm'den.
[28] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullahi'l-Baliğa, çev.
Dr. Mehmet Erdoğan, İst. 1990, C.2, Sh.309-310.
[29] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-İstizan ve'1-Adab, B.56,
Hds.2918,
B.72, Hds.2945.
Siinen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Hamam, B.3, Hds.4017.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'n-Nikâh, B.28, Hds.1920.
Sünen-İ Buhârî, B.20 (son cümle, Bab başlığında).
İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C.ll,
Sb.5858.
İmam Ahmed b. Hanbel'den.
[30] Mearic, 79/29-31.
[31] Ahmed İbn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.78,
Hds.248.
[32] Abdullah İbnü'l-Mübarek, Kitabu'z-Zühd, Sh.78,
Hbr.316.
[33] Bkz. İmam Suyutî, A.g.e. C.3, Sh.395, Hds.3760(9095).
Taberâ-nî'nin "Mu'cemul-Evsat"ından. Münâvi, Feyzu'l-Kadir, C.6,
Sh.240, Hds.9095.
[34] Ahmed İbn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.85, Hbr.275.
[35] Bkz. İmam Suyutî, A.g.e. C.3, Sh.279, Hds.3419(7973).
İbnHıbban'dan.
Münâvî, Feyzu'l-Kadir, C.5, Sh.463, Hds.7973. İmam Hafız el-Münziri,
A.g.e. C.5, Sh.270, Hds.38.
[36] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Hacc, B.42, Hds.65. Sahih-i
Müslim, Kitabu'1-Hayz, B.19, Hds.76-77.
[37] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hayz, B.19, Hds,78.
[38] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-îstizan ve'1-Adab, B.75,
Hds.2951. İbn Kesir, A.g.e. C.15, Sh.8340.
[39] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.8, Hds.2488.
İmam Suyutî, Şehadet-Babu's-Seadeteyn, çev. Mustafa
Kaplan, İst. 1998,Sh.43,Hds.l7.
Bu hadis için dipnotta şu bilgi verilmiştir:
"Hadis, Beyhakî, Sünen-i Kübra, 9/175'de, Siyer kitabında Rum ve
Yahudilerle savaşmanın fazileti hakkında gelen babında rivayet ettiler...
[40] İmam er-Rûdânî, Cemu'l-Fevaid, C.4, Sh.245, Hbr.7867.
Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.6. Sh.202'den.
[41] Hz. Emir Ali b. Ebi Talib, Nehcü'I-Belaga, çev.
Abdulbaki Gölpı-narlı, Kum/İran, 1989, Sh.431.
[42] İmam Suyutî, Camiu's-Sağir Muhatasırı, Tercüme ve
Şerhi, C.l, Sh.554, Hds.1196 (2082). Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.5,
Sh.89'dan.
İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.265, Hds.27. Taberânî'den.
[43] Bakara, 2/273.
[44] Sahih-İ Buhârî, Kitabu'z-Zekat, B.54, Hds.77.
Kitabu't-Tefsir, B.44, Hds.62. Sahih~i Müslim, Kitabu'z-Zekat, B.34,
Hds.101. Sünen-i Neseî, Kitabu'z-Zekat, B.76, Hds.2561-2563. Siinen-i Ebu Davud,
Kitabu'z-Zekat, B.24, Hds.1631-1632. İmam Malik, Muvatta', Kitabu
Sıfatu'n-Nebî, Hds.7.
[45] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Üm, B.9, Hds.8,
Kİtabu's-Salât, B.84, Hds.l 19. Sahih-i Müslim, Kitabu's-Selam, B.10,
Hds.26. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-İsti'zan ve'1-Adab, B.29, Hds.2867. İmam
Malik, Muvatta', Kitabu VSelâm, Hds.4.
[46] Bkz. Ahmed Davudoğlu, A.g.e. C.9, Sh.589.
[47] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-Birri ve's-Sıla, B.15,
Hds.1985.
[48] Sahİh-i Buhârî, Kitabu'1-îlm, B.5, Hds.4, B.51,
Hds.71.
Kİtabu's-Salât, B.84, Hds.119.
Kitabu'1-Edeb, B.89, Hds.168.
Sahih-i Müslim, Kitabu Sıfatu'l-Münafıkin, B.15, Hds.63-64.
[49] Bkz. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.17, Hds.224.
Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C.l, Sh.73, Hds.14.
[50] Sahih-i Buharı, Kitabu'1-İlm, B.51 (Bab başlığında).
[51] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İlm, B.51 (Bab başlığında).
Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hayz, B.13, Hds.61. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu't-Tahare, B.120, Hds.316. Sünen-i İbn Mace, Kitabu't-Tahare, B.124,
Hds.642.
[52] Ahzab, 33/53
[53] Sahih-i Buhârî, Kitabu'İ-İIm, B.51, Hds.70.
Kitabu'1-Gusl, B.22, Hds.33.
Kitabu'1-Edeb, B.79, Hds.146. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hayz, B.7,
Hds.29-33. Sünen-i İbn Mace, Kitabu't-Tahare, B.107, Hds.601. Kitabu't-Tahare,
B.124, Hds.642.
[54] Fetih, 48/18.
[55] Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C.2, Sh.146, Hds.468.
İmam Hafız eİ-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.249, Hds.8. Taberânî, Sağir ve
Evsat'ında ve Ebu'ş-Şeyh rivayet etmiştir. Her ikisinin de isnadında İbn Lehia
vardır. Taberânî'nin diğer ravileri sahih hadis konusunda hüccet kabul
edilirler.
[56] Siinen-i İbn Mace, Kitabu'l-Fiten, B.27, Hds.4054.
[57] Abdulkerİm Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman
Uludağ, İst. !991,Sh.361.