"Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi)
hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve
onlara verilen şeylerden dolayı içlerinden bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar.
Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine
tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte
onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.
Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: 'Rabbimiz,
bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalblerimizde
iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin,
çok esirgeyicisin.[1]
Böyle buyurur Alemlerin yegâne Rabbi Allah Teâlâ.
O'nun sevdiği ve kendisinden razı olduğu güzel ahlâkın bir bölümü olan
cömertliğin en doruk noktası olan Isâr'ı yaşayan Ensar'ı ve onların bu
tutumlarına karşı memnun dua eden Muhacirleri böyle beyan buyuruyor Rabbi-Allah
(Azze ve Celie)... En hayırlı nesil olan ve kıyamete kadar bütün mü'min
müslümanlara örnek teşkil eden
Ashab-ı Kiram böyle idi!..
Onlar, birbirlerine karşı îsâr inanç, duygu, düşünce
ve davranışı ile yardımcı oluyorlardı... Muvahhid mü'min-lerlerdi... Muttaki
müslümanlardı... Ve mü'minlerin kardeş olduklarına, bir vücûdun birer organları
olup hepsinin aralarında çok sıkı bir bağ bulunduklarına katıksız iman
et-meşlerdi... Hepsi bir idiler ve bir başa bağlıydılar... Kardeşlerini
kendilerine tercih ediyor onların, sıhhatli oluşlarından sıhhat buluyor,
onların, mutlu oluşlarından mutlu oluyorlardı... Bu yüce ve izzetli duyguya
Isâr denilir...
"îsâr: Bir kimsenin, başkasına fayda sağlama ve
zararı ondan savmada, onu kendisine tercih etmesi, ona öncelik vermesidir.
Bu, kardeşlikte son derecedir.[2]
İmam Gazali (r.h.a.), îsâr için şu açıklamayı yapıyor:
"Cömertliğin en üst derecesi işardır. Isâr demek, kendisi muhtaç olduğu
hâlde başkasını tercih etmektir. Cömertlik, insanın muhtaç olmadığı şeyi
ihtiyaç olanlara ve olmayanlar vermektir. Kendisi muhtaç olduğu hâlde başkasına
vermesi, şübhesiz daha mühimdir. [3]
îsar sahibi olan Ensar'm Rabbimiz Allah tarafından
övülüş sebeblerine baktığımız zaman, karşımıza şu örnekler çıkmaktadır:
Cafer b. Burkan'm, Yezid b. Es'am'dan rivayetine göre
Ensar şöyle dedi;
Ya Rasulullah, arazimizi Muhacir kardeşlerimizle aramızda
taksim et!
O (s.a.s.) de:
"Hayır, amma onlar, sizin sıkıntılarınıza mâni
olsunlar, siz de meyveleri onlarla aranızda taksim edin. Arazi sizin
arazinizdir." buyurdu.
Onlar da, dediler ki:
Biz, razı olduk.
Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu ayeti[4] indirdi.[5]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Ensar, Rasulullah (s.a.s.)'e:
Hurmalıklarımızı, bizimle Muhacirler arasında taksim
et, dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
"Hayır, taksim etmem," buyurdu.
Ensar, Muhacirlere: (Terbiye ve sulama) işlerini
sizler yükleniniz de, hurma mahsulünde bizlere ortak olunuz, dediler.
Muhacirler, Ensar'a: (Rasulullah'dan gelen bu emri) işittik ve
itaat ettik, dediler. [6]
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Bahreyn toprağından (oranın cizye
ve haracından kesip ayırmak yoluyla her birinin hissesini tayin edip) kendi
isimlerine yazmak için Ensar'ı çağırdı.
Ensar:
Bize ayırıp verdiğin şeyin benzerini, Kureyş'ten olan
Muhacir kardeşlerimize de ayırıp verinceye kadar vallahi olmaz (kabul etmeyiz),
dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
"Bu mal, Allah'ın dilediği bu usûl üzere Kureyş
Muhacirlerine de aiddir." buyurdu.
Ensar, Muhacirlerin durumu hakkında ısrar ederek bunu,
Rasulullah'a söylüyorlardı. Sonunda Rasulullah (s.a.s.), Ensar'a hitaben:
"Benden sonra siz Ensar topluluğu, yakın bir gelecekte
başkalarının size tercih edilmesini göreceksiniz. O takdirde sizler, (Kevser
Havzı başında) bana kavuşuncaya kadar sabrediniz!" buyurdu.[7]
Yeryüzünün en hayırlı nesli ve kendilerinden sonra
gelen mü'min müslümanların en güzel örneği olan Ashab-ı Kiram (Allah,
cümlesinden razı olsun), Isâr yönüyle zirveye çıkmış şahsiyetlerdi... Onlar,
mü'min kardeşlerini nefislerine tercih etmiş ve bu inanç üzere yaşamışlardı...
Böyle inandıkları ve böyle haraket ettikleri için Rabbimiz Allah, onları yükseltmiş
ve muzaffer etmişti... Çok kısa bir zamanda onlara zafer üzere zafer vermiş,
ülkeleri onların ayaklarının altına sermişti... îsâr sahibi muvahhid mü'rninler,
bir çok yerleri fetih etmiş ve üç kıtaya hakim olmuşlardı... Öyle olmuştu ki,
birkaç deniz onlar için göl hâline gelmişti... Hep beraber, Allah'ın gökten
yere uzatılmış sapasağlam ipi olan Kur'ân-ı Kerim'e sımsıkı yapışmış,
dağılmamış ve parçalanmamışlardı... Bu, bir yürek ve bir bilek olma, bu bir
vücudun başa bağlı organları hâline gelme durumu, kendilerini yüceltmiş,
şahsiyetlerini değerli kalmıştı... Hayat önderi ve örneği Rasulullah (s.a.s.),
onlara îsân, cömertliği, iyiliği ve hayrı öğretiyordu... Onlar, olgunluğun
zirvesini gözleriyle görüyor, O'nu (s.a.s.)'i kendilerine Örnek ediniyor, O'na
tabi oluyor ve O'nun gibi davranmaya çalışıyorlardı...
Sehl ibn Sa'd (r.a.) anlatıyor:
Bir gün bir kadın, kenarı dokunmuş bir bürde ile geldi.
Sehl, ravisine:
Sen, bürde nedir bilir misin? diye sordu. Oda:
Evet, bilirim. Bürde, kenarında saçaklar bırakılarak
dokunmuş bir semledir, dedi.
(Sehl, devamla şöyle dedi:) O kadın:
Ya Rasulullah, bu bürdeyi ben, kendi elimle dokudum.
Onu, sana giydireceğimi dedi.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), o bürdeyi aldı. Zaten
kendisinin böyle bir bürdeye ihtiyacı vardı. Sonra Rasulullah, bu bürde
sırtında O'nun izan olmuş hâlde bizim yanımıza çıktı. Oradaki topluluktan bir
Sahabî, bu bürdeye eliyle dokundu da:
Ya Rasulullah, (bu, ne güzelmiş.) Bunu, bana giydir!
dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
"Evet" (Peki, olur) buyurdu ve mecliste
Allah'ın dilediği kadar oturdu.
Sonra evine döndü, akabinde o bürdeyi sırtından çıkarıp
dürdü. Sonra da onu, isteyen adama gönderdi. Mecliste bulunan topluluk, o zâta:
Sen, bunu iyi etmedin! Rasulullah, hiçbir isteyeni
reddetmez olduğunu bildiğin hâlde bunu, O'ndan istedin (Rasulullah'ın ise, buna
ihtiyacı vardı), dediler.
Bunun üzerine o zât:
Vallahi, bu bürdeyi giymek için istemedim. Ben onu,
ancak öldüğüm gün benim kefenim olsun diye istedim, dedi.
Sehl:
Hakikaten bu bürde, o zâtın kefeni oldu, demiştir.[8]
Müttakîlerin ve mücahidlerin hayat örneği Rasulullah
(s.a.s.), harhangi bir iyilik yapmayı emretmeden önce kendisi yapar, herhangi
bir kötülüğü nehyetmeden önce de ondan uzak durur, yaklaşmazdı... Mü'min
müslümanlar, iyiliği yapmayı ve kötülükten kaçınmayı Rasulullah (s.a.s.)'den
öğreniyorlardı... Rasulullah (s.a.s.) ve Allah'ın diğer Rasulleri ile Nebileri
(cümlesine salat ve selâm olsun) masum idiler... Günah işlememiş, haram
kılınan münkere yaklaşmamışlardır...
Ümmetin biricik Önderi ve Örneği olduğu için her
hayırlı işe önce O, başlar ve her iyiliğin örneğini O (s.a.s.) ortaya
koyardı...
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.)'e
bir adam geldi de:
Ya Rasulullah, bana açlık ve meşakkat isabet etti
(açlıktan dermansız kaldım), dedi.
Rasulullah (s.a.s.), onu (doyurmak) için kadınlarına
haber gönderdi. Fakat onların yanlarında hiç bir şey bulamadı.
Bizim yanımızda sudan başka bir şey yoktur, dediler.)
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): "Bu gece şu
adamı, konuk edip yemek yedirecek bir adam yok mu ki, Allah, ona rahmet
eylesin?" buyurdu. Ensar'dan bir zât, derhal ayağa kalktı:
Ben, ya Rasulullah, diye cevab verdi. Akabinde o adamı
alıp ailesine götürdü. Hanımına hitaben:
İşte Rasulullah'ın konuğu! Ondan hiçbir şeyi tutup
alıkoyma (konuğa ikram et), diye tenbih etti.
Kadın:
Vallahi, yanımda çocukların azığından başka bir şey
yok, dedi.
Kocası:
O hâlde çocuklar, akşam yemeği yemek istedikleri
vakit onları uyut, gel, kandili söndür. Biz, bu gece karınlarımızı dürelim
(Rasulullah'ın konuğu için biz, bu geceyi aç geçirelim), dedi.
Kadın, kocasının dediği işleri yaptı. Sonra o konuk,
sabahleyin Rasulullah'ın huzuruna vardı.
Rasulullah (s.a.s.):
"Andolsun ki, Aziz ve Celîl olan Allah, bu gece
fulan erkek ve fulane kadının işlerinden hayret etti. Yahud güldü. Acib hoşnud
oldu-" buyurdu.
Aziz ve Celîl Allah da (onlar ve bütün Ensar hakkında)
şunu indirdi:
"Kendilerinde bir açlık (ihtiyaç) olsa bile
(kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler.[9]/[10]
Muvahhid mü'min kardeşini kendisine tercih eden mü'min
müslümanın, Allah'ın kendisine verdiği nimeti, malı ve serveti bereketlenir...
Helâl yoldan kazanılan ni-met, Isâr inancı ile paylaşıldıkça bereketlenir,
arttıkça artar...
Ebu Hürayre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah
(s.a.s.):
"İki kişinin yemeği üç kişiye yeter. Üç kişinin
yemeği dört kişiye yeter. [11]
Cabir b. Abdullah (r.anhuma)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Bir kişinin yemeği iki kişiye yeter, iki kişinin
yemeği dört kişiye yeter, dört kişinin yemeği sekiz kişiye yeter.[12]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Müminler, ancak kardeştirler. Öyleyse
kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'dan korkup sakının, umulur ki,
esirgenirsiniz. [13]
Mü'minler kardeş oldukları için, Allah'ın kendilerine
bahşettiği helâl ve temiz nimetleri kardeşler arasında meşru bir şekilde
paylaşmayı kardeşlik vazifesi olarak kabul ederler... Kendisi için düşündüğü
hayırlı ve güzel şeyleri, mü'min kardeşleri için de düşünür ve kendisine nasıl
davranılmasım arzu ederse, kardeşlerine hayır üzere öylece davranır... Bu
duygu, düşünce, hâl ve tavır, onun imanından kaynaklanan güzel ahlâk
ilkelerindendir...
Enes b. Malik (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Hiç biriniz kendiniz için arzu ettğinizi,
kardeşiniz için arzu etmedikçe (kemâliyle) iman etmiş olmaz. [14]
Abdullah b. Amr (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Sizden kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete
girmek isterse, Allah'a ve ahirete iman etmiş olduğu hâlde eceli gelsin.
İnsanların kendilerine nasıl davranmalarını istiyorsa, kendi de onlara öyle
davransın.[15]
Sapasağlam bir vücût gibi olan mü'minler, bu vücûdun
birer organı olduğunu, her birinin kendisine has vazifesinin bulunduğunu ve
vazifelerini ihmâl etmemelerini bilecek, unutmayacak ve vazifelerini yerine
getirecektir... Darlıkta da, bollukta da, sağlıkta da, hastalıkta da beraber
bulunacak, derdi de, neşeyi de paylaşacaktır..
[16]
Rasulullah (s.a.s.)'in Ashabı, bu iman ile hareket
ediyor, mü'min kardeşinin sıkıntısını paylaşıyor, onun ihtiyacını gidermeyi,
kendi ihtiyacının giderilmesine tercih ediyordu...
Abdullah ibn Ömer (r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)'in Ashabı'ndan bir adama, bir koyun
başı hediye edildi.
O adam dedi ki:
Falanca adam ve ehl-u İyâli buna, benden daha çok
muhtaçtır.
Ve onu, o adama gönderdi. Bu minval üzere koyunun
başı, ihtiyaçlı yedi ev arasında dolaştı,durdu. Böylece ilk adama
geri döndü. Bunun
üzerine bu ayet[17] indi. [18]
Yegâne Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), sadaka vermekle,
infak yapmakla ve hibe etmekle ümmet arasındmal nimetinin paylaşılmmasmı, böyle
kalblerin birbirine ısınıp bağlanmasını ve gönüllerde kin ile kıskançlığın kalmamasını
emretmiştir... Sıhhatli bir Tevhid toplumunun kurulması ve devam etmesi için
gerekli olan bu durumun ihmâl edilmemesi lazımdır...
Ebu Said el- Hudrî (r.a.) anlatıyor:
Bir defa biz, Rasulullah (s.a.s.) ile beraber bir
seferde iken devesi üzerinde bir adam geliverdi. Ve gözünü sağa-sola çevirmeye
başladı.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
"Kimin yanında fazla hayvan varsa onu, hayvanı olmayana
versin! Ve kimin fazla azığı varsa onu, azığı olmayana versin!" buyurdu.
Ravî demiştir ki:
Mal çeşitlerinden söylediğini söyledi. Hatta biz,
artan malda hiç birimizin hakkı olmadığı düşüncesine vardık.[19]
Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Hakikaten Eş'arîler, gazada azıklarını
bitirirlerken, yahud Medine'de ailelerinin yiyeceği azaldığında, hemen
yanlarındaki erzakı bir tek bez içinde toplarlar. Sonra bir kap içinde
(ölçerek) aralarında eşit olarak taksim ederler.
Bundan dolayı Eş'arîler, bendendir, ben de
Eş'arî-lerdenim. [20]
Bu hadisin şerhinde şunlar kaydedilmiştir:
"Rasulullah(s.a.s.)'in:
'Onlar bendendir, ben de onlardanım.' sözünün mânâsı,
aynı yolda olduklarını ve Allah'a taat hususunda ittifak ettiklerini mübalağalı
bir surette beyandır. Bazılarına göre bundan murad:
Yardımlaşma hususunda, benim yaptığımı yaptılar,
demektir.
Bu hadisten çıkarılan hükümler:
1) Hadis-i şerif, Rasulullah (s.a.s.)'ın şehadetiyle
Eş'arîlerin büyük menkabesine delildir. Onları, kendisine izafe etmekle en
büyük şeref mertebesine çıkarmıştır.
2) Seferde ve hazarda cemaatın, yiyeceklerini bir araya
toplayıp karıştırmaları müstehabdır. Buradaki taksimden murad, yiyeceklerini
birbirlerine mubah kılmaktır.
3) Yardımlaşmak ve din kardeşini kendine tercih etmek
faziletli bir iştir.[21]
Sa'd ibnu'r-Rabi' (r.a.), Muhacir kardeşi olan
Ab-durrahman b. Avf (r.a.)'a servetinin yarısını teklif ederken, Abdurrahman b.
Avf (r.a.), Ensar'dan kardeşi Sa'd ibnu'r-Rabi' (r.a.)'a teşekkür ediyor ve
kendisine ticaret yapılan çarşıyı soruyor... Kendisine pazarın yolu gösterilen
Abdurrahman b. Avf (rla.), Ensardan kardeşi Sa'd ibnu'r-Rabi' (r.a.)'a yük
olmadan yaptığı ticaret sonucu kısa bir zamanda mal-mülk sahibi oluyor. [22]
Muhacir mü'min kardeşlerini, öz nefislerine tercih
e-den Ensar, Isâr konusunda dünya tarihinde benzerine az rastlanan çok güzel
örnekler ortaya koymuşlardır...
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Medine'ye gelince Muhacirler,
O'na gelerek:
Ya Rasulullah, aralarına indiğimiz cemaat kadar çoktan
bol bol saçan ve azdan da en iyi şekilde yardımda bulunan bir cemaat görmedik.
Geçim sıkıntımıza yettiler ve mutluluklarına bizi ortak ettiler. Nihayet bütün
sevabı alıp götüreceklerinden korktuk, dediler.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Ne var ki, onlar için Allah'a dua ettiğiniz ve
kendilerine medh-u senada bulunduğunuz müddetçe (siz de onlara karşı teşekkür
vazifenizi yapmış olursunuz).[23]
Rabbimiz Allah, îsâr inancı ve duygusuyla hareket eden
iyi kullarını şöyle beyan buyurur:
"Şübhesiz ki iyiler (ebrar), karışımı kâfur olan
bir kadehten içerler.
Allah'ın kullarının kendisinden içtikleri bir kaynak,
onu fışkırttıkça fışkırtıp akıtırlar.
Adaklarını yerine getirirler ve şerri (kötülüğü) yaygın
olan bir günden korkarlar.
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği,
yoksula, yetime ve esire yedirirler.
Biz sizi, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için
yediriyo-ruz, sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür.
Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle
Rab-bimizden korkuyoruz.'
Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş
ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir[24]
Âlemlerin Rabbi Allah'ın iyi kulları olan muttaki
mü'minler, Allah yolunda adadıklarını yerine getirenler ve kendileri ihtiyaç sahibi
iken, diğer mü'minlerin ihtiyaçlarını giderip yardımlarına koşanlardır...
Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her kim Allah'a itaat etmeyi nezrederse
(adarsa), Allah'a itaat etsin. Her kim de Allah'a karşı ma'siyet işlemeyi
nezrederse, sakın Allah'a âsî olmasın. [25]
Nâfî (rh.a.) anlatıyor:
Abdullah ibn Ömer (r.a.) hastalandı ve canı üzüm istedi.
Henüz üzümün ilk çıktığı zamandı. Karısı Safiye'yi gönderip, bir salkımı bir
dirheme üzüm satın aldı. Gönderilen kadını, bir dilenci izledi.
O, üzümü eve getirince dilenci:
Allah rızası için, dedi. Abdullah ibn Ömer:
Bunu, ona verin, dedi de onu, dilenciye verdiler.
Sonra bir dirhem daha gönderip bir salkım daha satın
aldırdı. Gideni, bir dilenci izledi. O, eve girince dilenci:
Allah rızası için, dedi. Abdullah ibn Ömer:
Bunu, ona verin, dedi de onu, dilenciye verdiler.
Safiye, dilenciye adam gönderip dedi ki:
Allah'a andolsun ki, bir daha gelecek olursan
biz,ondan hiç bir nasib elde edemeyiz.
Sonra bir dirhem daha gönderdi ve bir salkım daha
aldırdı.[26]
En hayırlı ve öncü nesil olan Ashab-ı Kiram (Allah,
onlardan razı olsun), malları ve servetleriyle, cömertliğin zirvesine bulunan
önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği şekilde fedakârlık yaptıkları
gibi, bedenleri ve canlarıyla da îsâr gerçeğini gündeme getirmişlerdi...
Mallarını Allah yolunda sarfetmekten ve diğer mü'min kardeşlerini kendilerine
tercih etmekten geri durmayan Ashab, bedenlerini ve canlarını Rasulullah
(s.a.s.)'in bedenine ve canına siper etmişlerdi... Rasulullah (s.a.s.)'i
korumak için bedenlerini ve canlarını feda etmişlerdi...
Emirü'l-mü'minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.),
"Hicret Gecesi"nde Rasulullah (s.a.s.)'in yatağında yatarak,
gerekirse Rasulullah (s.a.s)'in yerine ölmeyi veya Öldürülmeyi göze almış,
Rasulullah (s.a.s.)'in hayatı için hayatını feda eylemişti...[27]
îsâr ehli olduklarını canlarını, Rasulullah
(s.a.s.)'in hayatı için feda edip isbat eden Ashab-ı Kiram'm fedakârlıklarından
bir kaç örneği anmak yeterli gelir...
1) Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Uhud günü olup da insanlar, Rasulullah (s.a.s.)'in
yanından dağıldıkları zaman Ebu Talha, Rasulullah (s.a.s.)'in önünde kendi
kalkanını Rasulullah'a siper yaparak oradan hiç ayrılmadı. Ebu Talha, ok
yayını çok sert çeken bir atıcı idi. Uhud günü O, elinde iki, yahud üç yay
kırdı. Yanında ok dolu kubur ile geçen kimse olurdu da Rasulullah (s.a.s.),
Ona:
"Ok kabını, Ebu Talha'ya boşalt!" derdi.
Rasulullah (s.a.s.) yükselir, askere bakarsa, hemen
Ebu Talha:
Babam-anam sana feda olsun, yükselme! Düşman
oklarından bir okun sana isabet etmesinden korkarım. İşte göğsüm, senin göğsüne
siperdir! derdi.[28]
2) Cabir b. Abdullah (r.a.) anlatıyor:
Uhud Savaşı'nda, müslümanlar dağılıp kaçtıklarında
Rasulullah (s.a.s.), Ensardan oniki kişi ile beraber bir köşede kalmıştı. O,
oniki kişi arasında Talha b. Ubeydullah da vardı. Müşrekler, onlara yetişince
Rasulullah (s.a.s.), yanındakilere dönerek:
Müşriklere, kim karşı koyacak?" buyurdu. Talha,
hemen:
Ben! dedi. Rasulullah (s.a.s.):
"Sen, yerinde dur!" buyurdu. Ensar'dan bir
adam çıkarak:
Ben, ya Rasulullah! dedi. Rasulullah (s.a.s.):
"Peki, sen çık!" buyurdu.
Adam, şehid oluncaya kadar müşriklerle çarpıştı.
Rasulullah (s.a.s.) döndü. Müşriklerin yine saldırıya geçtiğini görünce:
"Onlara karşı kim çıkacak?" buyurdu.
Talha:
Ben! dedi. Rasulullah (s.a.s.): "Sen dur!"
buyurdu. Ensar'dan bir adam:
Ben çıkayım, dedi. Rasulullah(s.a.s.): "Peki, sen
çık!" buyurdu.
O adam, şehid oluncaya kadar savaştı. Bu, böyle devam
etti. Her defasında, Rasulullah (s.a.s.) aynı şekilde soruyor, Ensardan bir
adam çıkıyor, bir Önceki gibi savaşıp şehid düşüyordu.
Nihayet Rasulullah (s.a.s.) ile Talha kaldı.
Rasulullah (s.a.s.):
"Kim karşı koyacak?" buyurunca,
Talha:
Ben, dedi ve kendisinden önceki onbir kişi gibi çarpıştı.
Talha, elinden yaralanıp parmakları kesilince:
Uff veya öldüm!) diye çığlık attı. Bunun üzerine
Rasulullah (s.a..s.): "Eğer, Bismillah deseydin melekler, halkın gözü
Önünde seni göğe çıkarırlardı. Sonra da Allah, müşrikleri mağlub ederdi."
buyurdu.[29]
3) Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s),
Uhud günü Ensar'dan yedi, Kureyş'ten iki kişi arasında yalnız bırakılmış.
Müşrikler, kendisini kuşatınca:
"Bunları, bizden kim püskütecek ki, cennet onun
o-la?" Yahud:"Cennette benim refikim ola!" buyurdu.
Bunun üzerine Ensar'dan bir zât, ilerleyerek çarpışmış,
neticede öldürülmüş. Sonra kendisini yine kuşatmışlar. Ve (tekrar):
"Bunları, bizden kim püskürtecek ki, cennet onun
o-la?" Yahud:"Cennette o, benim refikim ola!" buyurmuş.
(Yine) Ensar'dan bir zât ilerleyerek çarpışmış, neticede
öldürülmüş. Bu minval üzere devamlı yedi kişi(nin
hepsi) öldürülmüş.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), iki arkadaşına:
"Arkadaşlarımıza insaf etmedik!" buyurmuşlar. [30]
îsâr konusunda, muvahhid şahsiyetlere ders ve ibret
olsun diye beyan edilen örnek olaylardan tarihte eşine az rastlanan bir olayı
da buraya kaydedelim...
Habib b, Ebi Sabit (r.a.) anlatıyor:
Yermuk Savaşı günü, Haris b. Hişam, İkrime b. Ebu
Cehil ve Ayyaş b. Ebi Rebia, savaş alanında yara ala ala nihayet yere yıkılıp
can çakiştiler. Bu sırada Haris b. Hişam, su istedi. Askerlerden biri, O'na su
götürürken, İkrime b. Ebu Cehil'in, O'na baktığını gördü. Bunun Üzerine sucuya:
İkrime'ye götür ver, dedi.
İkrime de suyu alırken, Ayyaş'ın kendisine baktığını
görünce sucuya:
Götür, Ayyaş'a ver, dedi.
Fakat sucu, daha Ayyaş'ın yanma varmadan Ayyaş vefat
etti. Bunun üzerine İkrime'ye döndü, fakat daha O'na varmadan O da vefat
ettiği için, bu sefer Haris'e döndü. Lâkin O'na da vardığında Haris de son
nefesini verdiği için her üçü de su içmeden vefat etmiş oldular.[31]
îsâr sahibi olan bu şehidlerden Allah razı olsun ve
onlara rahmet eylesin.
[1] Haşr, 59/9-10.
[2] Seyyid Şerif Cürcânî, A.g.e. Sh,46.
[3] İmam Gazalî, A.g.e. C.3, Sh.569.
[4] Haşr,59/9
[5] İmam Ebu'l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ı
Nüzul, çev.
Dr. Necati Tetik-Necdet Çağıl, Erzurum, T.Y. Sh. 488.
İbn Kesir, A.g.e. C. 14, Sh.7812.
Abdulfettah el-Kadî, Esbâb-ı Nüzul, çev. Dr. Salih Akdemir, Ank.
1986,Sh.386
[6] Sahih-i Buharı, Kitabu Menakıbi'l-Ensaf, B.2, Hds.7.
[7] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cizye, B.4, Hds.6. Kitabu
Menakıbi'l-Ensar, B.7, Hds.9.
[8] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Libas, B.18, Hds.28.
Kitabu'1-Buyu, B.31, Hds.45. Kitabu'1-Edeb, B.39, Hds.65. Kitabu'l-Cenaiz,
B.28, Hds.39. SÜnen-i ibn Mace, Kİtabu'l-Lİbas, B.l, Hds.3555.
[9] Haşr,59/9
[10] Sahih-İ Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.306, Hds.409.
Kitabu Menakıbi'l-Ensar, B.9, Hds.23. Sahihi Müslim, Kitabu'l-Eşribe,
B.32, Hds.172-173. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B.59, Hds.3521.
İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.310, Hds.740.
[11] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Et'ime, B.10, Hds.19.
Kitabu'l-Menakib, B.25, Hds.88. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Eşribe, B.33,
Hds.178. Süneni Tirmizî, Kitabu'l-Et'ime, B.21, Hds.1880. İmam Malik, Muvatta',
Kitabu Sıfatu'n-Nebî, Hds.20.
[12] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Eşribe, B.33, Hds.179-181.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-Et'ime, B.21, Hds.1880. Sünen-i İbn Mace,
Kitabu'1-Et'ime, B.2, Hds.3254.
[13] Hucurât, 49/10.
[14] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, B.6, Hds.6. Sahih-i
Müslim, Kitabu'1-İman, B.17, Hds.71. Sünen-i Neseî, Kitabu'1-İman, B.19,
Hds.4983-4984. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Kıyame, B.22, Hds.2634. Sünen-i
İbn Mace, Mukaddime, B.9, Hds.66.
Sünen-i Dârimî, Kitabu'r-Rikak, B.29, Hds.2743.
[15] Sünen-i Neseî, Kitabu'1-Biat, B.25, Hds.4173.
[16] Bkz. Sahih-i Buharı, Kitabu'1-Edeb, B.27, Hds.41.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.17, Hds.66.
[17] Haşr,59/9
[18] İmam el-Vahİdî, Esbab-ı Nüzul, Sh.489-490. Abdulfettah
el-Kadî, Esbâb-ı Nüzul, Sh.387.
[19] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Lukata, B.4. Hds.18. Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu'z-Zekat, B.32, Hds.1663.
[20] Sahih-i Buhârî, Kitabu'ş-Şerike, B.l, Hds.4.
Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailu's-Sahabe, B.39, Hds.167.
[21] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. C.10, Sh.412.
[22] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu Menakibi'l-Ensar, B.2,
Hds.5-6. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-Birri ve's-Sıla, B.22, Hds.1998. Sünen-i
Neseî, Kitabu'n-Nikâh, B.84, Hds.3372.
İbn Kesir, El-Bidaye ve'n-Nihaye, C.3, Sh.339. İmam Ahmed b. Hanbel'den.
[23] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Kıyame, B.15,
Hds.2604. Et-Taberî, Taberî Tefsiri, C.8, Sh.236. İbn Kesir, Hadislerle
Kur'ân-i Kerim Tefsiri, C.14. Sh.7811. İmam Ahmed b. Hanbel'den.
[24] İnsan, 76/5-11.
[25] Sahih-i Buharı, Kitabu'l-Eyman ve'n-Nuzur, B.28,
Hds.71. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Eyman ve'n-Nuzur, B.19, Hds.3289. Sünen-i
Neseî, Kitabu'l-Eyman ve'n-Nuzür, B.27, Hds.3788. Sünen-İ Tirmizî,
Kitabu'n-Nuzûr ve'1-Eyman, B.l, Hds.1564. Şünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Ketare,
B.16, Hds.2126.
İmam Malik, Muvattâ', Kitabu'n-Nuzûr ve'1-Eyman, Hds.8.
[26] İbn Kesir A.g.e. C.14, Sh.8216. Beyhakî'den.
Abdullah İbnü'I-Mübarek, Kitabü'z-Zühd, Sh,199, Hbr.782.
[27] Bkz. İbn Hişam, A.g.e. C.2, Sh.147.
İbn Kesir, El-Bidaye ve'n-Nihaye-Büyük İslâm Tarihi,
C.3, Sh.269.
Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, C.4, Sh.197.
[28] Sahih-i Buharî, Kitabu'1-Meğazî, B.18. Hds.104.
Kitabu Menakıbi'l-Ensar, B.17, Hds.36. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Cihad
ve's-Siyer, B.47, Hds.136. İbn Kesir, El-Bidaye ve'n-Nihaye, C.4, Sh.51. İmam
Ahmed b. Hanbel'den.
[29] Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cihad, B.28, Hds.3135.
İmam Nesâî, Amelu'l-Yevmi ve'1-Leyle - Hadisler Işığında Günlük Hayat,
Çev. Mehmet Yolcu, İst. 1996, C.2, Sh.82, Hds.619. İbn Kesir, A.g.e. C.4,
Sh.50. Beyhakî'mn "Delâil" adlı eserinden.
[30] Sahih-i Müslim, Kitabul-Cihad veVSiyer, B.37, Hds.100
îbn Kesir, A.g.e. C.4, Sh.49. İmam Ahmed b. Hanbel'den.
[31] M. Yusuf Kandehlevî, Hayatü's-Sahabe, çev. Ahmed
Meylânî, Ank. T.Y. C.l, Sh.414. Kenzu'l Ummal, C.5, Sh.31O. Ebu Nuaym ve İbn
Asakir'den. Abdullah ibnü'l-Mübarek, Kitabu'z-Zühd, Sh.131, Hbr.525. İbn Kesir,
A.g.e. C.7, Sh.23. Vakidî'den.