Rahman olan Allah'ın kulları... Katıksız iman eden
mü'minler... Tevhid ehli olan muvahhidler... Allah'a şartsız ve tam teslim
olmuş müslümanlar... Rahman ve Rahîm olan Allah'ın razı olduğu ve kendilerini
razı ettiği kulları... İmtihan alanı olan yeryüzü hayatlarında yaratılış
gayelerine uygun yaşayan ve diğer kulların da bu gayeye uygun yaşamaları için
çaba gösteren muvahhid mü'minlerin vasfını şöyle beyan buyurur Rabbimiz Alİah:
"O Rahman (olan Allah)'m kulları, yeryüzü
üzerinde alçak gönüllü (mütevazı) olarak yürürler ve cahiller kendilerine
muhatab oldukları zaman da, 'selâm' derler.
Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyama durarak
gecelerler.[1]
"Ümmet-i merhume"nin mutlak müctehidlerinden
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.):
"Yeryüzünde tevazu ile yürüyenler.[2]
ayet-i kerimesini okur ve şöyle der:
Müminler, yumuşak başlıdırlar. Vallahi, kulakları, gözleri,
azalan boyun eğmiştir. O kadar ki, bilmeyen bir kimse, onları hasta zanneder.
Vallahi, halbuki bu kavimde hiç bir hastalık yoktur. Onlar, kalb ehli (kalbi
sağlam) kimselerdir. Fakat onların içlerine, başkalarının içlerine girmeyen
korku (Allah korkusu) girmiştir. Ahirete aid bilgileri, onları dünyadan
men'etmiştir ve:
"Bizden hüznü gideren Allah'a hamd olsun."
demişlerdir..
Vallahi, onları, insanların üzüldüğü şey üzmemiştir.
Ve insanların karşılığında cenneti aradığı şey, içlerinde büyümemiştir (onları
ağır gelmez). Cehennem korkusu, onları ağlatmıştır. Çünkü her kim Allah'ın
tesellisi (izzeti) ile teselli (izzet) bulmazsa, nefsi, dünyaya hasretlerle
parça parça olur. Kim Allah'ın kendisine olan nimetini, sadece yemede-içmede
görürse, elbette ilmi azalır. Azabı da, hazırlanmış olur.[3]
İmam Kurtubî (rh.a.), tefsirinde şunları beyan eder:
"Allah'a itaat eden, O'na kullukta bulunan,
kulağını, gözünü, dilini, kalbini kendisine verdiği emirlerle meşgul eden bir
kimse, 'Ubûdiyyet' vasfını almaya hak kazanır..... Onlar, yeryüzünde
cahillerin, cahilliklerine karşılık vermeksizin alçak gönüllüce yürürler, orta
yollu yürürler. Orta yollu olmak, ağırbaşlılık ve güzel davranış, peygamberlik
ahlâkındandır. ez-Zührî dedi ki:
Hızlıca yürümek, yüzün vakarını giderir. İbn Atiyye
der ki:
O, bununla, çok çabuk ve ısrarla acele yürümeyi kastetmektedir.
Çünkü bu, gerçekten ağırbaşlılığı ve vakan giderir. Hayır ise, orta yollu
olmaktır. Zeyd b. Eşlem de şöyle demiştir:
Ben, yüce Allah'ın:
"Rahman'ın kulları yeryüzünde ağır ve vakur yürürler"
buyruğunun tefsiri hakkında soruşturup duruyordum. Bu hususta beni rahatlatacak
bir açıklama bulamadım. Rüyamda birisinin bana gelerek şöyle dediğini gördüm:
Bunlar, yeryüzünde fesad çıkartmak istemeyenlerdir.
el-Kuşeyrî dedi ki:
Denildiğine göre bu, yeryüzünde fesad çıkarmak ve
masiyet işlemek için değil de, yüce Allah'a itaat ve akılsızca işlere
sapmaksızm mubah işler için yürüyenlerdir, diye de açıklanmıştır.
İbn Abbas da dedi ki:
İtaatle, ma'ruf yolla ve alçak gönüllülükle yürüyenlerdir.
El-Hasen der ki:
Cahilliklere aldırış etmeyerek, kendilerine karşı
cahillik edilirse, cahillik yapmazlar. İnsanlara karşı büyüklenmeden yürürler,
demektir.
Derim ki:
Bütün bunlar, birbirine yakın mânâlardır. Allah'ı
bilmek, O'ndan korkmak, hükümlerini bilip tanımak, azab ve cezasından korkmak,
bunların hepsini kapsar. Allah, lütuf ve keremiyle bizi bunlardan kılsın.[4]
Rahman olan Allah'ın mütevazı mü'min kullan,
ca-hiliyyeye aid olan bütün fikir, inanç, adet, gelenek ve görenekleri
ayaklarının altına almış olan izzet sahibi şahsiyetlerdir... Bundan dolayı
birileri cahillik edip de kendilerine sataşınca, onlar, kendilerine sataşanın
durumuna düşmez, onun seviyesin inmez ve "selâm" deyip ondan
uzaklaşırlar... Tavazu sahibi olmanın gereği budur... Böyle davra-makla,
cahiliyyet içinde olanlara iyi bir ders vermiş ve iyilikten yana onlara güzel
bir örnek olmuşlardır... Edeb noktasında kusurlu olanlar, onların bu güzel
tavrından dolayı, noksanlıklarının farkına varır ve kusurlarını gidermeye çalışırlar...
Nûman ibn Mukarrin el-Muzenî (r.a.)'dan.
Birisi, bir başkasına, Rasulullah (s.a.s.)'in yanında
sataşmış, kendisine sataşılan:
Selâm sana, demeye başlamış.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuş:
"Şübhesiz, aranızda bulunan bir melek, seni koruyor. Onun, sana her
sataşmasında melek, ona:
Aksine sen, buna daha layıksın, demiştir. Sen ona:
'Selâm sana' dediğinde ise Melek:
Hayır, aksine selâm senin üzerine olsun. Sen buna,
daha layıksın, demiştir.[5]
Said b. Müseyyeb (r.a.) anlatıyor:
Bir zamanlar Rasulullah (s.a.s.) oturuyordu. Beraberinde
ashabı da vardı. Bir zat Ebu Bekir'e sataştı ve O'na ezada bulundu. Ebu Bekir,
ona karşı sükût etti. İkinci defa yine eza yaptı. Ebu Bekir, yine sükût etti.
Sonra üçüncü defa O'na eza yaptı. Bu defa Ebu Bekir, ondan intikam almak
istedi. Ebu Bekir, itikam almak istediğinde, Rasulullah (s.a.s.) ayağa kalktı.
Ebu Bekir (r.a.):
Ya Rasulullah, karşılık vermek' isteyişime kızdınız
mı? dedi.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Semâdan bir melek indi. Onun, sana
söylediklerini yalanlıyordu. Sen, ondan intikam almak istediğinde araya şeytan
girdi. Araya şeytan girince, benim oturmam uygun olmazdı.[6]
Mütevazı mü'minler, yegâne önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)'in bu tavsiyelerine uyup, tevazulu olmayı sürdürdükleri müddetçe,
hayatları huzur içinde devam eder...
Rabbimiz Allah, kullarının mütevazı olmaları için
şöyle buyuruyor:
"Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen, ne
yeri yarabilirsin, ne de dağlara boyca ulaşabilirsin.
Bütün bunlar, kötülüğü olan, Rabbinin katında da hoş
olmayanlardır. [7]
"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş
olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni
sevmez.
Yeryüzünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri)
eksilt. Çünkü seslerin en çirkin olanı, gerçekten eşeklerin sesidir. [8]
Riyadan, kibirden ve zilletten arındırılmış bir
tevazu, muvahhid mü'minin en bariz özelliğidir... Mü'min müslüman kardeşlerine
karşı alçak gönüllü olan mütevazı muvahhid mü'min şahsiyet, kâfirlere,
müşriklere ve zalim sömürücülere karşı çok şiddetlidir.[9]
Rabbimiz Allah, Rasulü (s.a.s.)'e hitaben şöyle buyurur;
"Mü'minlerden, sana tabi olanlara (koruyucu) kanadını
indir (tevazu göster).
Eğer sana isyan edecek olurlarsa, artık de ki: Gerçekten
ben, sizin yapmakta olduklarınızdan uzağım. [10]
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) ve O'nun izinde giden
yeryüzünün varisleri olan mütevazı mü'minler, birbirlerine karşı tevazulu
olmalıdırlar... Bu tevazu vesilesiyle hiç kimse, bir diğerine karşı gururlanmaz
ve kibirlenmez... Birbirlerinden üstün olmadıklarının farkına varır,
üstünlüğün ancak kuvvetli iman ve ihlâs üzere olan takvada olduğuna inanır...
Tevazu, insana kendisini tanıtır... Mütevazı olan mü'min insan, haddini bilir
ve bir başkasına karşı böbürlenmez...
Iyaz b. Hımar (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bir gün hutbe okumak üzere aramızda
ayağa kalktı ve şöyle buyurdu:
"Şübhesiz ki, Allah bana, sizin tevazu
göstermenizi bildirdi. Tâ ki kimse, kimseye karşı böbürlenmesin, kimse, kimseye
tecavüzde bulunmasın!. [11]
Mü'min müslümanlardan oluşan Tevhid toplumunun her
ferdi, bir diğer ferdi, mü'min olduğu için kardeş bilir, ona karşı mütevazı
olursa, o toplum, huzur ve barış toplumu olur... Toplumun ferdleri, mütevazı
ve mü'min insanlar oldukları için kimse, kimsenin hakkına tecavüz etmez...
Böylece gerek ferdin kendisinde, gerek ailesinde, gerekse toplumunda insanlar
arası barış sağlanır ve hayat, huzurlu bir hayat olur... Birbirlerine karşı
tevazu gösterir, birbirlerini kırmaz, üzmez ve gurur-kibire kapılmazlar...
Bundan dolayı her mü'min ferd, bir diğer mü'min ferde karşı hürmet ve
muhabbetle dopdolu bir şekilde ona değer verir... Tevazu, yükselişin
göstergesidir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah
(s.a.s.):
"Sadaka, hiç bir malı eksiltmez. Af sebebiyle
Allah, bir kulun ancak şerefini arttırır. Ve bir kimse, Allah için tevazu
gösterirse Allah, onu ancak yükseltir.[12]
EmirüT-mü'minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), elinin içini genişçe açıp yere
doğru yaklaştırarak:
"Yüce Allah:
Kim benim için şöyle alçalırsa, ben onu, şöyle
yükseltirim, buyuruyor." dedi.
Elinin içini gökyüzüne çevirdi ve göğe doğru kaldırdı.
[13]
EbuSaid(r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur;
"Kim, Allah Sübhanehu (rızası) için bir derece
tevazu (alçak gönüllülük) ederse, Allah, o kimseyi buna karşılık olarak bir
derece yükseltir. [14]
Mütevazı mü'minler, dünya hayatında izzet ve şeref
buldukları, huzur ve saadet içinde yaşadıkları gibi, ahirette de ebedî cennet
nimetleriyle mükafatlandırılacaklardır... Dünya hayatındaki iyiliklerinin
karşılığını, ahirette kat kat iyilik olarak göreceklerdir...
Harise ibn Vehb el-Hüzâî (r.a.)'kı rivayetiyle şöyle
buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
"Dikkat edin! Size, cennet ehlini haber veriyorum:
Her zâif olan ve her mütevazı olan kimsedir. O kimse,
Allah üzerine yemin etse Allah, onu yemininde muhakkak gerçek çıkarır.
Ve yine dikkat edin! Size, ateş ehlinden haber veriyorum:
Her katı yürekli, her hilekâr aldatıcı, her ululuk
taslayandır. [15]
Kadî lyaz (rh.a.):
Buradaki za'fdan murad, kalblerin nezaket ve inceliği
ve imana yatkınlığı da olabilir, diyor.
Hadisten murad:
Ekseriyetle cennetliklerin bu gibi insanlardan olacağım
beyandır.
"Allah'a yemin etse, onu yemininde sadık
çıkarır..." cümlesinden murad, bazılarına göre: Dua etse, duasını kabul
buyurur, manasınadır.[16]
Muaz b. Enes el-Cühenî (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her kim, Allah için tevazu göstererek (pahalı ve
kıymetli) elbiseler giymeyi, buna gücü yettiği hâlde bırakırsa Allah, kıyamet
günü herkesin önünde onu çağırarak iman elbiselerinden hangisini dilerse
giymesi hususunda kendisini muhayyer bırakacaktır. [17]
Mütevazı ve müttakî mü'minlerin yegâne önderi, tabi
olacakları hayat örneği ve hidayet rehberi olan Rasulullah (s.a.s.)'in tevazu
konusundaki tavrı ve örnek yaşantısından bir kaç misal verildiği takdirde bu
konu daha iyi anlaşılır kanaatindeyiz... Çünkü her muvahhid mü'minin uyması
gereken şahsiyet, Rasulullah (s.a.s.)'dir... Kurtuluş, O'na ve Allah'dan getirdiklerine
tabi olmaktadır... Zira, Rasulullah (s.a.s.), kendisine Allah tarafından inzal
buyrulan hükümleri en iyi anlayan ve en iyi uygulayan bir şahsiyettir...
Muvahhid mü'minler, Rabbimiz Allah'ın razı olduğu
akîdeyi ve salih ameli, Rasulullah (s.a.s.)'den görmüş
ve öğrenmiş, O'na göre anlayıp amel etmeye çalışmışlardır...
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in iman ve ei-had
mektebinde eğitim ve öğretim görüp, her biri salih bir mü'min müslüman olan
Ashab-ı Kiram'ın (Allah cümlesinden razı olsun), Rasulullah (s.a.s.)'den görüp
işittikleri üzere O'nun mütevazılığını beyan edelim...
1) Ebu Hüreyre (r.a.)'dan, Rasulullah (s.a.s.):
"Allah, koyun güdenden başka bir peygamber göndermedi."
buyurdu.
Sen de mi (koyun güttün)? diye sordular. Rasulullah
(s.a.s.):
"Evet, ben de, Mekke ahalisi için karârit üzerine
koyun güderdim." buyurdu.[18]
2) Abdullah (r.a.) şöyle demiştir:
Peygamberler, koyun sağar, merkeblere biner ve yünden
elbiseler giyerlerdi. [19]
3) Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), hastayı ziyaret eder, cenazeyi takib
eder, kölenin davetine icabet eder ve merkebe binerdi. O, Kureyza ve Nadir
(savaş) günü bir merkeb üstünde idi. Hayber (savaş) günü de, burnuna hurma
yaprığından yapılma bir yuların takılı bulunduğu bir merkeb üstünde i-di ve
altında hurma yaprağından mamul (yani sert- kaba) bir semer vardı.[20]
4) Enes b. Malik (r.a.)'dan.
Enes, bir kerresinde çocukların yanma uğrayıp onlara
selâm vermiş ve:
Rasulullah (s.a.s.), çocuklara böyle selâm verirdi,
demiştir. [21]
5) Abdullah b. Ebu Evfa (r.a,) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), çok zikreder, boş sözü sevmez,
namazı uzatır ve hutbeyi kısa okurdu. İhtiyaçları karşılamak için ihtiyar
kadınlarla ve fakirlerle yürümekten çekin (büyüklen)mezdi. [22]
6) Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Medine'nin dişi kölelerinden (ihtiyar) bir kadın vardı
ki, o kadın, muhakkak Rasulullah (s.a.s.)'in elinden tutardı da O'nu, kendi
istediği yere doğru götürür, giderdi.[23]
7) Enes (r.a.) anlatıyor: Bir kadının aklında bir şey
var (aklen rahatsız)mış ve:
Ya Rasulullah, benim sana (danışacak) bir hacetim
var, demiş.
Bunun üzerine (Rasulullah):
"Ya Ümmü filan, yollardan hangisini dilersen bak
da, senin için hacetini göreyim." buyurmuşlar ve onunla yollardan birine
çekilerek kadın, hacetini arzetmiş. [24]
8) Hişam b. Urve (rh.a.) anlatıyor: Aişe (r.anha)'ya:
Rasulullah (s.a.s.), ev içerisinde nelerle meşgul
oluyordu? diye sordum.
Elbise yamamak, ayakkabı tamir etmek,(koyun sağmak) ve
buna benzer işlerle meşgul olurdu, cevabım verdi.[25]
9) el-Esved b. Yezid (rh.a.) anlatıyor: Ben, Aişe'ye:
Rasulullah (s.a.s.), ailesi içinde ne iş yapardı? diye
sordum.
Aişe:
Rasulullah, kendi ailesinin hizmetinde bulunurdu.
Namaz vakti gelince kalkar, namaza giderdi, dedi. [26]
10) Abdullah ibn
Abbas (r.anhuma), Rasulullah (s.a.s.)'i anlatıyor:
Toprak üzerinde oturur, yerde yemek yer, koyununu
sağar, bir kölenin arpa ekmeğini yeme davetini kabul ederdi. [27]
11) Ebu Hüreyre (r.a.)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
"Eğer ben, koyun ayağı, yahud sığır ve davar
ayağı yemeğe çağrılsam, muhakkak bu çağrıya icabet ederdim. Yine bana, koyun
ayağı, yahud sığır ve davar ayağı hediye edilse, onu da muhakkak kabul ederim.[28]
12) Abdullah ibn Ömer (r.anhuma)'dan. Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Paça yemeğe çağnlırsanız, hemen icabet ediniz. [29]
13) Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)'i bir yahudî, arpa ekmeği ve biraz
bozulmaya yüz tutmuş et bulunan bir yemeğe davet etmiş, O da, bu davete icabet
etmişti. [30]
14) Ebu Rifâ'a (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)'in yanına vardım, hutbe okuyordu:
Ya Rasulullah, yabancı, dinini sormaya gelmiş, dinin
ne olduğunu bilmeyen bir adamım, dedim.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), bana döndü ve
hutbesini bırakarak, tâ yanıma kadar geldi. Kendisine bir sandalye getirdiler.
Zannederim ayakları demirdendi.
Rasulullah (s.a.s.), bu sandalyenin üzerine oturarak,
Allah'ın kendisine öğretmiş olduğu bilgilerden bana da öğretmeye başladı. Sonra
tekrar hutbesine dönerek' onu, sonuna kadar tamamladı.[31]
Ana kaynaklardan nakledilen bu sıhhatli hadis ve haberleri
bir kaç defa daha okuyalım... Muvahhidlerin ve müttakîlerin yegâne Önderi
Rasulullah (s.a.s.)'in tevazusu-nu iyice kavramak için tekrar tekrar okumak
gerek... Mu-vahhid mü'minlerin önderi ve örneği Rasulullah (s.a.s.)'in
ümmetinden olan her ferd, O'nun Sünneti'ne tabi olmak ile mükelleftir... O'nu
izlemek, her mü'min müslümanın ertelenmez vazifesidir... Tevazu, bu vazifenin
bir gereğidir...
Rasulullah (s.a.s.)'in izi üzere yürüyen Ashab-ı Kiram
(Alİah cümlesinden razı olsun), O'nun Sünneti'ne sımsıkı yapışmıştı... O'nun
gibi mütevazı olmaya ve insanlara örneklik yapmaya çalışıyorlardı...
Onlardan bir örnek...
Said b. Cübeyr (rh.a.) anlatıyor:
Abdurrahman b. Avf, (kılığı, kıyafeti ve alçak gönüllüğü
sebebiyle) kölelerinin arasında farkına varılıp tanınmazdı. [32]
Ebu Umâme (r.a.)'in rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah
(s.a.s.):
"Bezâze, İmandandır." Ravî, demiştir ki:
Bezâze, kişinin üst ve başının eskiliğidir. Yani, (alçak
gönüllülük maksadıyla) sert ve süssüz eski elbise giymektir.[33]
Tevazu, muvahhid şahsiyetin olmazsa olmaz ahlâk
ilkelerindendir... Mütevazı mü'minler, her zaman tevazu hâlini korumaları
gerekir... Gerek ferdi ve ailevî hayatlarında, gerekse toplumsal hayatlarında
tevazu onların şahsında görünmelidir... Hangi makamda olurlarsa olsunlar,
tevazuyu elden bırakmamalıdırlar...Ferdî ve ailevî servetleri ve şöhretleri,
toplumsal değer verilen makamları onları, Mütevazı birer izzet sahibi şahsiyet
olmaktan alıkoyma-malıdır... Onlar, dünya zenginliğinden ziyade, gönül zenginliğini
arzu kılarlar... Onlar, dünya makamlarından daha çok cennet makamlarını
isterler... Bundan dolayı bakî olanı, fâni olana tercih etmişlerdir...
Merhamet olunmuş ümmetin mütevazı ve muvahhid
ferdlerinden, tevazu konusunda birkaç nasihati kaydetmekte fayda umarız...
1) Alâb. Abdulkerim (rh.a.)'dan.
İmam Ömer b. el-Hattab (r.a.) şöyle demiştir: İlmi
öğrenin. İlim için hilm ve vakarı da belleyin. Kendisinden ilim taleb ettiğiniz
kimselere karşı mütevazı olun ki, sizden ilim taleb edenler de, size karşı mütevazı
olsunlar. [34]
2) Ebu İsa,
Abdullah (r.a.)'m şöyle dediğini nakleder:
Her kim mütevazı olmak istiyorsa, meclislerde, aşağıda
oturmaya razı olsun ve her karşılaştığına selâm versin.[35]
3) Ubeydullah b. Abdurrahman anlatıyor. Said b.
el-Müseyyeb (rh.a.) şöyle dedi:
Allah'ın hükmü, kullarının üzerindedir. Kim kendisini
yüksek görürse Allah, onu alçaltır. Kim de mütevazı olursa, Allah, onu
yükseltir. İnsanlar, Allah'ın katında, O'-nun himayesi altındadır. Allah,
kulunun rezil olmasını dilerse, onu himayesinden çıkarır. Bundan sonra
insanlar, o kulun zaaflarını bulmaya, kusurunu görmeye başlarlar. [36]
4) Abdullah ibn Mes'ud (r.a.) şöyle demiştir:
Bir kimse zengine, zenginliği için hürmet eder (tevazu
gösterir)se, dininin üçte biri gider. [37]
Müttakî mü'minler, tevazu ehli1 olan izzetli ve
şerefli şahsiyetlerdir... Onların tevazu ehli olması, herkese karşı boyun büküp
baş eğen kişiler olması demek değildir... Tevazu hâli başka, dalkavuk olup,
yağcılık yaparak herkesin önünde yerlere kadar eğilmek başkadır!.. Tevazuda,
gurur-kibir yok, fakat vakar var... Tevazuda, zillet yok, fakat izzet var...
Tevazu, insan kulun, kul olduğunu idrak edip, fânî oluşunun farkına varıp Rabbi
Allah'a tam teslim olması hâlidir... Tevazu, ebedî olan ahireti, geçici olan
dünyaya tercih etmektir... Dünyadaki helâl ve temiz rızkım unutmadan, ahiret
için çalışmak, mütevazı mü'minlerin hayat anlayışıdır... Mütevazı mü'minler,
Rabbimiz Allah'ın razı olduğu hâl ve tavır için tevazu gösterirler... Onlar,
yeryüzünün egemen zalim tağutlarına karşı değil, muvahhid mü'min müslümanlara
karşı mütevazı olurlar...
Ubeyy b. Ka'b (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah
(s.a.s.):
"Bu ümmeti, Allah katındaki şeref ve mertebeleriy-le, O'nun yardım ve inayetiyle müjdeleyiniz. Fakat onlardan her kim, ahiret amelini, dünyalık kazanmak için yaparsa, ahirette hiç bir nasibi olmayacaktır.[38]
[1] Furkan, 25/63-64.
[2] Furkan,25/63
[3] Abdullah İbnü'l-Mübarek, Kitabu'z-Zühd, Sh.96,
Hbr.397.
[4] İmam Kurtubî, A.g.e. C.12, Sh.601-602.
[5] İmam Kurtubî, A.g.e. C.12, Sfi.601-602.
[6] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.49, Hds.4896.
[7] İsra, 17/37-38.
[8] Lokman, 31/18-19.
[9] Bkz. Mâide, 5/54 ve Fetih, 48/29.
[10] Şuara, 26/215-216.
[11] Sahih-i Müslim Kitabu'l-Cenne, B.17, Hds.64.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.16, Hds.4179. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'1-Edeb, B.48, Hds.4895. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.201, Hds.428.
[12] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Bİrri ve's-Sıla, B.20,
Hds.69. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.81, Hds.2098. Sünen-i
Dârimî, Kitabu'z-Zekat, b.35, Hds.1683. İmam Malik, Muvatta1, Kitabu's-Sadaka,
Hds.12. İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.244, Hds.1830 (3411). İbn Ebi Dün-ya'nın
Zemmu'l-Gadab'mdan.
[13] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.459, Hds.7. İmam
Ahmed b. Hanbel ve Bezzar rivayet etmişlerdir...
[14] Şünen-i ibn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.16, Hds.4176. İmam
Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.458, Hds.6. İbn Hıbban, Sahih'inde rivayet
etmiştir.
[15] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.61, Hds.100
Kitabu't-Tefsir, B.327, Hds.438. Sahih-i Müslim,
Kitabu'l-Cenne, B.13, Hds.46-47. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Cehennem,
B.ll, Hds.2732. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd. B.4, Hds.4116.
[16] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. C.l t, Sh.265-266.
[17] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Kıyame, B.15,
Hds.2598. Ahmed ibn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.67, Hds.209.
[18] Sahih-i Buharı, Kitabu'l-İcare, B.2, Hds.3.
Kitabu'l-Enbİya, B.31, Hd.80. Kitabu'l-Et'ime, B.50, Hds.79. Sünen-i İbn
Mace, Kitabu't-Ticare, B.5, Hds.2149.
[19] Ahmed ibn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.lOO, Hbr.337.
[20] Sünen-i ibn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.6, Hbr.4178.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'I-Cenaiz, B.31, Hbr.1022. Ahmed ibn Hanbel,
Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.57, Hbr.176. Ebu'ş-Şeyh el-İsbehânî, A.g.e. Sh.60.
[21] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-İsti'zan B.15, Hbr.20. Sahih-i
Müslim, Kitabu's-Selâm, B.5, Hbr.15. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.147,
Hbr.5202. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-İsti'zan ve'1-Adab, B.8, Hbr.2836. Sünen-i
İbn Mace Kitabu'1-Edeb, B.14, Hbr.3700.
[22] Sünen-i Neseî, Kitabu'1-Cuma, B.31, Hbr.1414.
Taberânî, Mu'cemu's-Sağir Tercümesi, C.l, Sh.373, Hbr.281.
[23] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.61, Hbr.100.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.16, Hbr.4177. Ahmed
ibn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.35, Hbr.94. Not: "Rasulullah
(s.a.s.)'in elinden tutmakla murad, bunun lâzımî manâsıdır. Ki, o da,
Rasulullah'm o kadına inkıyad (itaat) etmesidir. O'nun bu hareketinde büyük
tevazuu, alçak gönüllülüğü ve kibir nev'ilerin hepsinden tamamıyla berî olduğu
apaçık görülmektedir. Allah'ın salât ve selâmı Üzerine olsun!.." Sahih-i
Buhârî ve Tercümesi, çev. Mehmed Sofuoğlu, İst. 1989, C.13, Sh.6051,Dipnot:104.
Ümmü'l-mü'minin Aişe (r.anha) şöyle demiştir:
Allah'a yemin ederim ki, Rasulullah'm eli,
bey'atlaşmada hiç bir kadının eline dokunmarmştır. Rasulullah, kadınlarla ancak:
"Ben, seninle bu şartlar üzerine bey'atlastım." sözüyle
bey'atlaştırdı.
Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.308, Hds.412.
Kitabu'ş-Şurut, B.l, Hds.l. Sahih-i Müslim,
Kİtabu'l-İmare, B.21, Hds,88~89. Süne-i İbn Mace, Kitabu'1-Cihad, B.43,
Hds.2875. Taus'un oğlu, babasının şöyle, dediğim nakleder. Rasulullah'm eli
sahib olmadığı bir kadının eline değmemiştir.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsinı'l-Kur'ân, B.60, Hbr.3523.
[24] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Fedail, B.19, Hds.76.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.13, Hds.4818.
Ebu İsa Muhammed et-Tirmizî, Şemaü-i Şerif, çev.
Hüsameddin
en-Nakşibendi, sadeleştiren: Mehmed Sadık Aydın, İst. T.y. C.2,
Sh.335,21.Bölüm,Hds,2.
[25] Ahmed ibn Hanbel; Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.15, Hbr.7.
Ebu İsa Muhammed et-Tirmİzî, A.g.e. C.2, Sh.346, 21.Bölüm, Hbr.13.
[26] Sahih-i Buhârî, Kİtabu'1-Edeb, B.40, Hbr.68.
Kitabu'1-Ezan, B.44, Hbr.68.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sifatu'l-Kıyame, B.15, Hbr.2607. Ahmed ibn
Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.15, Hbr.8. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.247,
Hbr.538.
[27] İmam Suyutî, A.g.e. C.3, Sh.185, Hbr.3180 (6986).
Taberânî, Mu'cemu'l-Kebir'den.
Münâvî, Feyzu'l-Kadir, C.5, Sh.205, Hbr.6986.
[28] Sahih-i Buhârî, Kitabu'I-Hibe, B.l, Hds.3.
Kitabu'n-Nikâh, B.74, Hds.109.
Ebu İsa Muhammed et-Tirmizî, A.g.e. C.2, Sh.343, 21.Bölüm, Hds.8.
Abdullah ibn Mübarek Birri ve's-Sıla, İst. 1998. Sh.46, Hds.237.
[29] Sahih-i Müslim, Kitabu'n-Nikâh, B.16, Hds.104.
[30] Ahmed ibn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.I, Sh.16, Hbr.15.
[31] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Cuma, B.15, Hbr.60. Sünen-i
Neseî, Kitabu'z-Zinet, B.123, Hbr.5342.
[32] Ahmed ibn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.I, Sh.64, Hbr.198.
[33] Sünen-i ibn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.4, Hds.4118.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu't-Tereccül, B.l, Hds.4161. Ahmed ibn Hanbel,
Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.19, Hds.29.
[34] Ahmed ibn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.176, Hbr.628.
[35] Ahmed ibn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, c.3, Sh. 304-35, Hbr.
1163
[36] Ebu Nuaym el-Isfahânî, Hilyetü'l-Evliya-Sahabeden
Günümüze Allah Dostları, çev. Said Aykut, vdğ. İst. 1995, C.2, Sh.182.
[37] Aclunî, Keşfu'1-Hafa, C.2, Sh.241-242, Hbr.2444.
Not: Taberânî, Beyhakî ve Deylemî rivayet etmiştir. Suyutî, hadisin
zâİf olduğunu belirtirken, ibn Cevzî, mevzu olduğunu söylemiştir. Kavukçi,
Seyyid Derviş gibi âlimler, bu görüşe karşı çıkmış ve hata olduğunu söyleyip
ibn Mes'ud'un kendi sözü olduğunu belirtmişlerdir.
[38] Ahmed ibn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.57, Hds.177.
Not: Aynı sahİfenin 3 nolu dipnotunda bu hadisin: Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.5,
Sh.134. İbn Hıbban, 2501. Hakim, Müstedrek, C.4, Sh.311 'de olduğu kayıtlıdır.