sevmedikçe de (tam) iman etmiş olamazsınız. Ben, size bir şey göstereyim mi, onu yaparsanız birbirinizi seversiniz? Aranızda selâmı yayın (İfşa edin). [65]

Mü'minlerin imanının kâmil olmasının bir göstergesi de, birbirlerini Allah için sevmeleridir... Aralarında selâtm, yani selameti, sevgiyi ve barışı yaymaları, bu sevginin oluş­masının temel şartıdır...

Nitekim Tahavî ve başkasının İbn Mes'ud (r.a.)'dan rivayet ettikleri bir hadiste:

"Selâmın tanınan kimselere tahsis edilmesi, kıyametin belirti lerindendir.'' buyru lmuştur. [66]

Mü'min, mü'min müslüman olmak kaydıyla bildikle­rine ve bilmediklerine selâm vermelidir... Bu, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'m ümmetine bir emridir.. Aynı zamanda müslümanın, müslüman kardeşinin üzerindeki hakkıdır... Müslümanlar, bir millet, bir yürek, bir bilek ve bir ülke ol­mak özelliklerini kaybeder, tanışmaz, görüşmezlerse, çok dar bir dostluk çevresi oluşturabilirler. İşte koskoca bir ümmet, böyle bir dar çevreye has kılınırsa bu durum, müslü-manlar için bir kıyametin kopuş alameti olur.-. Böyle bir fe­laketten Allah'a sığınmak ve üzerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirip bu kıyametin kopmaması için çalışmak lazım­dır...

Mü'min kardeşler, birbirlerini sevmeli ve bu sevgile­rini birbirlerine açıklamalıdırlar..,. Böylece aralarındaki mu­habbetin artmasını sağlamış olurlar...

El-Mıkdam b. Ma'dikerib (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Sizden biriniz (din) kardeşini severse, bu sevgisini ona bildirsin.[67]

Enes b. Malik (r.a.) şu olayı anlatır:

Rasulullah (s.a.s.)'ın yanında bir zat oturuyordu. O'na, başka bir zat rastladı ve şöyîe dedi:

Ya Rasuluilah, ben şu zatı seviyorum.

Rasulullah (s.a.s.), ona şöyîe buyurdu:

"Kendisini sevdiğini ona bildirdin mi?"

Adam:

Hayır, büdirmedim, dedi.

Rasulullah:

"O'na bildir" buyurdu.

O kimse, arkadaşına yetişti ve:

Ben, seni Allah için seviyorum, dedi.

Oda:

Beni kendisi için sevdiğin o Zat (Alİah) da, seni sevsin, dedi. [68]

Birbiriyle tanışma adabım da Rasulullah (s.a.s.) öğre­tiyor... Çünkü O, ümmetin hem eğiticisi, hem de öğreticisidir... Yegane önderi ve Örneğidir...

Yezid b. Nuame ed-Dabbî (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulul- (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bir adam, bir adamla kardeş olursa, ona adını, baba­sının adını ve kimlerden olduğunu sorsun. Çünkü bu hare­ket, samimiyeti daha ileticidir.[69]

Mü'min müslümanların sureten tanışması, sireten ta­nışmayı beraberinde getirir... Önce samîmi ve dostluk duygularıyla tanışan mü'minler, yavaş yavaş birbirine ısınır ve ruhen de kaynaşırlar... İyilikleri, güzellikleri ve hayır olanla­rı paylaşır, her zaman birbirileri için en hayırlısını taleb e-derler... Olgunlaşmış imanın gereği budur...

Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur.

"Hiç biriniz, kendiniz için arzu ettiğinizi, kardeşiniz i-çin arzu etmedikçe, (kemâliyle) iman etmiş olmaz. [70]

Mü'min müslüman, kendisi için hem dünyada, hem de ahirette hayırlı olanı diler ve hayır üzere bir hayat sürmeye gayret eder... Muvahhid mü'minin, Rabbi Allah'dan dilediği ve gereğini yapmaya çalıştığı daimî dualarından birisi şudur:

"Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyi­lik (ver) Ve bizi ateşin azabından koru. [71]

Mü'min kardeşleri için devamlı iyilik ve hayır dileyen mü'min müslüman şahsiyet, hiç bir zaman ve hiç bir mü'min kardeşini hakir görmez, horlamaz ve küçümsemez.... Değil mi ki, kardeşi mü'mindir, o hâlde dünyanın en değerli insa­nıdır... Çünkü mü'mindir... Mü'min, izzet ve şeref sahibidir... İzzet ve şeref sahibi olan bir müslüman nasıl hor görülebili-nirki?..

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur önde­rimiz Rasulullah (s.a.s.):

Kişiye kötülük namına, müslüman kardeşini tahkir etmek kâfidir.[72]

Mü'min müslümanlarbirbirindendirler... Birbirilerinin parçaları ve canlı organları gibidirler. Mü'min müsJ»manin, mü'min kardeşini tahkir etmesi, kendisinin tahkir ohnması, onu hakkıyla övüp değer vermesi, kendisine değer vermesi demektir... Mü'min müslümanlar, bir milletin, yani İslâm Milleti'nin mensubları oldukları için, bir yüref^, bir bilek, yani bir tek vücud gibidirler...

Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.)'daıi rivayet olun juğuna göre Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Mü'minin, mü'mine bağlılığı, taşları birbirine kenet­leyen duvar gibidir,"

Sonra iki elinin parmaklarını birbirine geçirip sımsıkı kilitledi. [73]

Numan b. Beşir (r.a.) da bize şu hadisi rivayet eder... Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Bütün mü'minleri birbirine merhamette, muhabbette, lütufta ve yardımlaşma hususlarında sanki bir vücûd misali görürsün. O vücûdun bir organı hastalanınca, vücûdun diğer kısımları, birbirilerini hasta organın elemine uykusuzlukla harekete ortak olmaya çağırırlar. [74]

Bir vücûdun organları gibi olan muvahhid mü'minler, aynı zamanda birbirilerinin kusurlarım gidermede, noksanlıklarını tamamlamada ve birbirilerinin iyiliklerini, güzel İlklerini görüp takdir etmede, birbirİleri için birer ayna gibi­dirler...

Ebu Hüreyre (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Mü'min, mü'minin aynasıdır. Mü'min, mü'minin kar­deşidir. Onu kusurlardan men'eder ve onu her tarafından kuşatır.[75]

Allah için birbirini seven ve bu sevgi bağlarıyla birbi­rine bağlanan mü'min müslüman kardeşler, İslâmî vahdetle­rini gerçekleştirebilirler... Ancak böyle bir ortamın oluştu­rulmasından sonra mü'minler beraber olurlar... Kişinin sev­dikleriyle birlikte olduğu ve birlikte müteâîâ edildikleri bir hakikattir...

Enes b. Malik (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)'e bir adam gelerek:

Ya Rasulullah, Kıyamet ne zaman (olacak)?, diye sordu.

Oda:

"Sen, onun için ne hazırladın?" buyurdu.

O zat:

Ben, Kıyamet için çok namaz, çok oruç ve çok sa­daka hazırlamadım. Lâkin ben, Allah'ı ve Rasulü'nü seviyo­rum, dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

"Sen, sevdiklerinle beraber olacaksın!" buyurdu. [76]

Abdullah b. Mes'ud (r.a.) da, aynı konuda şu hadisi rivayet ediyor:

Rasulullah (s.a.s.)'in huzuruna bir adam geldi de:

Ya Rasulullah, henüz kendilerine katılmamış oldu­ğu bir kavmi, bir zümreyi seven bir kimse hakkında nasıl bir hüküm söylersiniz?, diye sordu.

Rasulullah (s.a.s.).:

"Kişi, sevdiği ile beraberdir!" buyurdu.[77]

Bu, böyledir!..

Hasret kalınan ve su gibi, ekmek gibi, hava gibi ihti­yaç duyulan İsîâm Milleti'nin vahdeti için, hiç bir maddî menfaat beklemeden, yalnız Allah için birbirini sevmek ve bu bağ ile bağlanmakla birleşmek ve İslâm Ölçüşünce hare­ket etmek şarttır... Bütün meselelerin çözümünü Allah ve Rasulü (s.a.s.)'e havale etmek ve verilen hükme hiç bir sı­kıntı duymadan teslim olmak, Allah'a itaat eden, Rasulü (s.a.s.)'e itaat eden, cemaat olup başlarındaki muvahhid mü'min emirlerine itaat edenlerin işidir... Bunu, ancak bu karekterde olan muvahhid mü'minler gerçekleştirebilir. [78]

Mü'min müslümanlarm arasındaki sevgi bağlarının sı­kı olmasının baha biçilmez kıymetini beyan eden şu hadisi de nakledip bu konudaki sözlerimizi aralayalım...

Emiru'l-Mü'minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)'ın riva­yetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

Allah'ın kulları arasında Öyle kimseler vardır ki, peygamberler ve şehidlerden olmadıkları hâlde, Allah (c.c.) indindeki derecelerinden dolayı kıyamet gününde Peygam­berler de, şehidler de kendilerine gıbta edeceklerdir!" Ashab-ı Kiram:

Ey Allah'ın Rasulü, onlar, kimlerdir? Bize haber ver, dediler.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Onlar, aralarında akrabalık bulumadığı, aralarında mallar alıp vermedikleri hâlde, Allah'ın kelâmı olan Kur'ân'ı seven, onun sebebiyle birbirilerini seven kimselerdir.

Allah'a yemin ederim ki, onlar, nur üzerindedirler. Onların yüzleri de nurdur. (Kıyamette) insanlar korktuğu vakit onlar, korkmayacak, insanların üzüldüklerinde onlar üzülmeyecek."

Ve şu ayeti okudu:

"Haberiniz olsun ki, Allah'ın velilerine hiç bir korku yoktur. Onlar, kederlenecek de değiller.[79]

Muvahhid ailenin kurulmasında ve dolayısıyla İslâm toplumunun oluşumunda, mü'min müslüman kardeş çevrenin oluşturulmasının büyük bir ihtiyaç olduğu vaz geçilmez bir

hakikattir...

Muvahhid mü'minler, ya böyle bir çevrede bulunacak,

ya da bu çevrenin oluşumunda bütün imkânlarıyla katkıda bulunacaktır... Böyle bir gayret, mü'minin en tabiî vazifele-rindendir... Yeryüzünün varisleri olan muvahhid mü'min müslümanlar, yeryüzünü hem imâr etmek, hem de Allah'ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti gereği yönetmek üzere halifeler kılınmışlardır. Yeryüzünü fitneden temizlemek ve imaret ile emaret vazifelerini yerine getirmek için cihada kuk gerek. [80]

 



[1] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Enbiya, B.3, Hds. 11. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's Sıla, B.49, Hds. 159.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.19, Hds.4834. tbn Kesir, Hadîslerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, Çev. Dr. Bekir Karlığa 'e Dr-, Bedrettin Çetiner, İst. 1986. C. 13, Sh. 7306.

[2] Sahih-ı Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.49, Hds. 160.

[3] Zâriyât, 51/56.

[4] Bkz. A'raf, 7/172-173-174.

[5] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.132, Hds. 261.

[6] Tevbe, 9/119.

[7] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-îman, B.37, Hds. 43. Sahih-j Müslim, Kitabu'1-îman, B.l, Hds. 1.

[8] Kullarım Beni, sana soracak (âürsa, işte Ben (onlara) pek yakı­nım. Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına cevab veririm. Öyleyse, onlar da Benîm çağrıma cevab verseler ve Bana iman etsinler. Umulur ki, irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. Bakara, 2/186.

"Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler ver­mekte olduğunu biliriz. Biz, ona şahdamarından daha yakınız." K.af, 50/16.

[9] Allah, saklı tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınız bilir." Nahl, 16/19 ve 23. Nemi, 27/25. Şiibhesiz Allah, sinelerin özünde olanı bilir." Mâide, 5/7.

[10] Rabbİn, onların göğüslerinin saklamakta olduklarını da açığa vur­makta olduklarını da bilir." Kassas, 28/69.

10 Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.32, Hds. 2484.

Sünen- Ebu Davud, Kitabu'l-Edeb, B. 19, Hds. 4833.

[11] Sen, onların dinlerine uymadıkça, Yahudî ve Hristiyanlar, sen­den kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Kuşkusuz doğru yol, Al­lah'ın (gösterdiği) dosdoğru yoldur. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku) larına uyacak olursan, senin için Allah'dan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı." Bakara, 2/İ20.

[12]"Kardeşlerimden bir kaç kişiyi toplayıp da onları bir veya iki ölçek kıymetinde bir yemek üzerinde toplamam, çarşınıza çıkıp da bir köle azad etmemden bana daha sevgilidir. [19]

İmam AH (r.a.)'ın da beyan buyurduğu gibi, mü'min ve muttaki kardeşlerine yemek yedirmek, bu kadar önemli bir olaydır... Böyle bir hareket, hem ihtiyaç sahibi mü'min-lerin ihtiyacını gidermek, hem de aradaki samimiyet ve mu­habbeti arttırmak için gereklidir...

Gayr-ı müslimlere, müşrik ve kâfirlerin çağdaş gö­rüntülerine, yani İslâm'ı hayat nizamı kabul etmeyen temel­de aynı, görüntüde farklı ideolojilere mensub olanlara veri­lecek yemek, ancak onlara İslâm'ı duyurmak, tebliğ etmek ve İslâm'a davet etmek niyetiyle bir veya iki defa olabilir... Tâ ki, kendilerine İslâm anlatılsın ve yemek ziyafeti, tebliğe vesile olsun...

"(Öncelikle) en yakın hısımlarını (aşiretini) uyarıp korkut.[20]Ayet-i kerimesi inzal olunca Rasulullah (s.a.s.), İmam Aİi (r.a.)'a yemek hazırlatarak böyle bir uygulama yapmıştır... İki defa müşrik akrabalarını yemeğe davet edip onlara İslâm'ı anlatmış ve imana davet etmiştir. [21]

Abdullah b. Amr (r.a.)'ın rivayetiyle.

Bir kimse Rasulullah (s.a.s.)'e:

İslâm'ın en hayırlısı hangisidir?, diye sordu.

Rasulullah (s.a.s.):

"Yemek yedirmen, tanıdığına, tanımadığına selâm vermendir." cevabını verdir.[22]

İslâm'ın en hayırlısı, mü'min kardeşler arasında sevgi­yi ve saygıyı çoğaltan, aradaki kardeşlik bağlarını kuvvetlendiren samimiyetten kaynaklanan yemek yedirmek, yar­dımcı olmak ve selâm vermek... Müslüman olmak kaydıyla ister tanıdık olsun, ister tanımadık olsun selâm verilmeli­dir... Müslümanın, müslümanla karşılaştığında selâm verme­si, onların birbirileri üzerindeki haklarındandır..

Emirü'l-mü'minin İmam Ali (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:  

"Müslüman   için,   müslüman   üzerine   Örf ve   adet veçhiyle (yerine getireceği) altı (hak) vardır: Ona rastladığı zaman selâm verir. Onu davet ettiği zaman davetine icabet eder. Aksırdığı (ve aksırınca Allah'a hamd ettiği) zaman teşmit eder (ona rahmet diler).

Hastalandığı zaman onu ziyaret eder. Öldüğü zaman cenazesine gider. Kendi nefsi için arzuladığını, onun için de arzular.[23] Mü'min müslümanlar arasında selâm , o kadar çok yayılmalı ki, hem karşılaştığında, hem de ayrıldığın da birbi­rini selâmlamalıdırlar... Rasulullah (s.a.s.)'ın buyruğu bu­dur... Böylelikle unutturulan bir Sünnet'in ihyası gündeme geldiği gibi, aynı zamanda müstaz'af müslümanlara zorla kabul ettirilmek istenen gayr-ı müslim görgü kuralları da ortadan kaldırılmış olur!..

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)

şöyle buyurur:

"Sizden biriniz, bir meclise vardığı zaman selâm ver­sin. Ve sonra kendisine oturmak zuhur ederse otursun. Daha sonra kalktığı zaman da selâm versin. Çünkü önceki (selâm), sonrakinden daha gerekli değildir.[24]

Mü'min müslümanlar arasında selâmın yaygınlaşması için Rasulullah (s.a.s.)'ın şu emrini de kaydedelim...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasuîuİlah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Sizden biriniz kardeşine rast geldiğinde ona selâm versin, eğer araları ağaç, duvar ve taş ayırır tekrar karşılaşırlarsa, arkadaşına yine selâm versin. [25]

Aralarında selâmı, dolayısıyla silmi, selameti, barışı yayan ve birbirilerine yemek yedirip yardımlaşan müsmİnler, her hâllerinde olduğu gibi, bu hâllerinde de, İslâm ölçü­süne riâyet etmekte çok dikkatli ve hassas davranmalıdır­lar... İyiliklerde yanşan mü'minler[26]bu ikram! Karşılıklı gerçekleştirmelidirler... Her mü'min müslüman, imkânları nisbetinde mü'min kardeşine yardımcı olmalı ve asalaklaşmamah, kendi ayakları üzerinde durmayı becermelidir...

Elbette mü'minler, mü'min kardeşlerine yardımcı ola­cak, hizmet edecek ve ihtiyaçlarım gidermeye çalışacaklar... İki mü'min imkânları dahilinde birbirilerine karşı bu samimi duygulan taşımalıdırlar... Birbirilerine yük olmadan hayatla­rını sürdürmelidirler... Birinin yaptığı iyiliğe, diğeri ziyade­siyle karşılık vermeli, verilecek olana ihtiyacı yok ise, mu­hatabını kırmadan dualar yaparak reddetmelidir...

Bu tavrın en güzel örneklerinden birisi, Asr-ı Saadet Medine'sinde iki mü'min müsiüman olan Muhacirlerden Abdurrahman b. Avf (r.a.) ve Ensar'dan Sa'd İbn er-Rabî (r.a.) arasında geçen olaydır...

Enes (b. Malik, r.a.) anlatıyor:

Abdurrahman b. Avf (Mekke'den Muhacir olarak) Medine'ye geldiğinde Rasulullah (s.a.s.), O'nunla Sa'd İbn

er-Rabî1 i kardeş kıldı.

Bunun üzerine Sa'd, Abdurrahman'a: Gel, malımı ikiye bölüp seninle paylaşayım ve be­nim iki karım var. Birini boşarım, iddeti dolduğu zaman o-nunla evlen!, dedi. Abdurrahman:

Allah, aileni ve malını sana bağışlasın. Siz, bana çarşıyı gösterin, diye mukabelede bulundu.

Müteakiben kendisine çarşıyı gösterdiler. O gün, beraberinde arttırdığı bir miktar keş ve yağ ol­duğu hâlde döndü.

Daha sonra Rasulullah (s.a.s.), onun (elbisesi) üzerin­de damatlık lavantası eseri görerek: "Bu nedir?" buyurdu. Ensar'dan bir kadınla evlendim, dedi. "Ağırlık olarak kadına ne verdin?" buyurdu. Bir çekirdek, dedi. (Humeyd, -veya çekirdek ağırlı­ğında altın, dedi- diyor.)

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

"Bir koyunla olsa, düğün ziyafetini ver!" buyurdu.[27]

İşte iki muvahhid mü'min müslümamn örnek tavrı... Alİah, ikisinden de razı olsun... Birisi, kardeşi olan mü'mi-nin tabiî ihtiyacını gidermeye çalışırken, diğeri, ihtiyaçlarını kendisi görebilme imkânına sahib olduğu için kardeşinin imkânların kullanmamış ve kendisene pazarın yolunu gös­termelerini istemişti...

Bu, böyledir!..

Muvahhid mü'minler, kardeştir, arkadaştır ve dost­turlar... Mü'min müslümamn sosyal konumu ne olursa ol­sun, diğer mü'minler ondan başkasını dost edinmemelidir... Mü'min müslüman, toplum içinde en fakiri olabilir veya o günkü toplumun anlayışına göre düşük seviyeli bir mevkide olabilir... Cahiliyye toplumunun değer ölçüsüne göre bir kıymeti olmayabilir mü'min müslümamn, amma değil mi ki, o mü'min ve müslümandır, o hâlde en değerli şahsiyettir... Cahiliyye toplumunun zihniyet ve değer Ölçüsü hiç bir za­man mü'min müslümanları bağlayıcı değildir, olamaz, ol­mamalıdır da!..

Mü'min müslümanlar, birbirilerini İslâm Ölçüsüyle öl­çer ve değerlendirirler... Bundan dolayı mü'min kardeşlerini, kim olursa olsun bağrına basar ve onunla dost olur... Bu dostluk, katıksız imanın gereğidir..

Bu, böyledir!.;

Rabbimiz Alİah şöyle buyurur:

"Sana Rabbinin kitabından valıyedileni oku. O'nun sözlerini değiştirici yoktur ve O'nun dışında kesin olarak bir sığınacak (makam) bulamazsın.

Sende, sabah-akşam O'nun rızasını isteyerek Rabble-rine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı)

süsünü isteyerek, gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini, Bizi zikretmeyerek gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tut­kularına (hevasına) uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat et­me.[28]

Ve yine buyurur Rabbimiz Allah: "Sen de, sabah-akşam-O'nun yüzünü (rızasını) dileye­rek Rabblerine dua edenleri kovma. Onların hesabından se­nin üzerinde bir şey (yükümlülük) yoktur ki, onların kovman gereksin, Yoksa zalimlerden olursun. [29]

Rabbimiz Allah'ın kardeş kıldığı mü'minlerin, birbiri-lerinin velisi olduğunu beyan buyuran yine Rabbimiz Allah'dır... Bu buyruktan dolayı, mü'minler, mü'minlerden başkasını kardeş edemez, dost, yani veli tutamaz ve arkadaş olamaz... Zikredilen ayet-i kerimelerin indiği sosyal ortamın atmosferi göz önünde tutulursa, ayet-i kerimeler çok daha i-yi anlaşılacak, bu olaydan sonra gelen mü'min müslümanlara ibret ve ders olacaktır..

Habbab (b. Eret, r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre kendisi, Allah Teâlâ'mn:

"Sabah-akşam O'nun yüzünü (rızasını) dileyerek Rablerine dua edenleri kovma. Onların hesabından senin zerinde bir şey (yükümlülük), senin hesabından da bir şey (yükümlülük) yoktur ki, onları kovman gereksin. Yoksa za­limlerden olursun. [30] (buyruğu hakkında şöyle demiştir:

El-Akra b. Habis et-Temimî ve Uyeyne b. Hms el-Fezarî, (Rasulullah, s.a.s.'in ziyaretine) geldiler. Ve Rasulul­lah (s.a.s.)'i mü'minlerin zayıflarından bir grubun içinde otu­rup Subeyb, Bilâl, Ammâr ve Habbab ile beraber iken bul­dular. Rasulullah (s.a.s.yin etrafında onları (yani zayıf, fakir, nüfuzsuz Sahabîleri) görünce, o zayıf Sahabileri küçümse­diler, hakir gördüler. Nihayet O'nun yanına .varıp, Ö'nunla yalnız kaldılar. (Yani biz de bir kenara çekildik) ve onlar:

Ya Rasulullah, ziyaretine geldiğimizde) bir oturu­mu bize tahsis etmeni muhakkak isteriz ki, Arablar, bununla bizim üstünlüğümüzü tanısınlar. Çünkü senin yanına Arab hey'etleri geür. Bu itibarla Arabların, bizi şu kölelerle (yani fakir müstumanlarla) beraber görmelerinden utanırız. Onun için biz, senin yanına geldiğimiz zaman köleleri yanından kaldır. Sonra biz, huzurundan ayrılınca dilersen onlarla be­raber otur, dediler.

Rasulullah (s.a.s.) de:

"Peki" buyurdu.

Bu kere onlar:

O hâlde, bu teklifimizi kabul buyurduğuna dâir bi­zim için bir yazı yazdır, dediler.

Habbab, dedi ki:

Bunun üzerine Rasul-ı Ekrem (s.a.s.), bir yaprak kağıd istedi ve yazı yazması için Ali (r.a.)'ı çağırdı. Biz de, meclisin bir kenarında oturuyorduk.

O sırada Cebrail (a.s.) indi ve:

"Sabah-akşam-O'nun yüzünü (razısını) dilererek-Rabblerine dua edenleri kovma. Oniarın hesabından senin üzerinde hirşey (yükümlük), senin hesabından da bir şey (yükümlülük) yoktur ki, onları kovman gereksin. Yoksa za­limlerden olursun.[31]  ayetini (indirip) söyledi.

Sonra Eİ-Akra b. Habis ve Uyeyne b. Hıns'ı anlatarak:

"Böylece: "Alİah, içimizde bunlara mı İütufta bulun­du?" demeleri için onlardan bazısını, bazısıyla denedik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil mi? [32] ayetini (indirip) söyledi.

Bundan sonra:

"Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selâm olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üze­rine yazdı (va'detti).[33] ayetini (indirip) söyle­di.

Habbab dedi ki:

Bu ayetler indikten sonra biz, O'na öyle yaklaştık ki, dizlerimizi O'nun dizleri üzerine bıraktık ve Rasulullah (s.a.s.) bizimle beraber oturdu. Sonra kalkmak istediği za­man kalkar ve bizi bırakırdı (yani biz, O'ndan sonra kalkıp dağılırdık).

Sonra Alİah (Azze ve Celle):

"Sen de, sahah-akşam O'nun rızasını isteyerek Rabb-lerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (alda­tıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini, bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tut­kularına (nevasına) uygun ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.[34] ayetini indirdi..

Habbab:

 (Ayette geçen "Emruhu"dan maksad) Uyeyne ve El-Akara'nın işidir, dedi. (Habbab sözüne devamla) sonra Allah onlara (yani mü'minlere ve kâfirlere) iki adamın mi­salini (Kehf Sûresinin 32 ilâ 44. Ayetlerinde) ve dünya ha­yatının misalini (Kehf Sûresinin 45. Ayetinde) getirdi (yani anılan ayetleri indirdi.)

Habbab, dedi ki:

{Kehf Sûresinin 28., ayeti indirildikten) sonra biz (yani fakir-zayıf Sahabîler), Rasulullah (s.a.s.)'in beraberin­de oturuyorduk. O'nun kalkacağı saate varınca biz, O'nu bı­rakıp kalkıyorduk ki, o da kalksın.[35]

Bu haberi şerh eden Sarih, şöyle diyor:

"Şu noktayı da belirteyim:

Rasul-i Ekrem (s.a.s.)'in El-Akra bin Habis, Uyeyne bin Hıns ve müşriklerin ulularının, kendileri için ayrı oturum düzenlenmesi ve o oturumlara fakir müslümanların alınma­ması yolundaki tekliflerine olumlu cevab vermeye taraftar olması, teklif sahiblerinin nüfuzlu, eşraf ve zenginlikleri dolayısıyla değil, sırf müslümanhın güçlenmesi, yayılması ve yeni müsiümanlann imanlarının kökleşmesi içindir.

Bu hadis ve arasında geçen ayetler, fakirlerle oturup kalkmanın, onlarla sohbet etmenin, alçak gönüllülük etmenin üstün faziletine delâlet eder.[36]

Bu, böyledir!..

En'am ve Kehf Sûrelerindeki anılan ayetlerin esbâb-ı nüzulünden dolayı naklettiğimiz olayın dışında başka sebeb olan olaylar da anlatılır. Dileyen, kaynak eserlere müracaat edip daha geniş bilgi sahibi olabilir. [37]

Diğer bir örneğimiz de Abese Sûresinin ilk ayetleri­dir... Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Surat astı ve yüz çevirdi.

Kendisine o âmâ (Kör) geldi diye.

Nerden biliyorsun, belki o, temizlenip arınacak?

Ya da öğüt alacak, böylelikle bu öğüt, kendisine yarar sağlayacak.

Fakat kendisini müstağni (hiç bir şeye ihtiyacı olma­yan) gören ise,

İşte sen, onda yankı uyandırmaya çalışıyorsun.

Oysa, onun temizlenip arınmasından sana ne?

Amma koşarak sana gelen ise, ki, o, içi titreyerek kor­kar bir durumdadır.

Sen, O'na aldırış etmeden oyalanıyorsun. [38]

Bu ayet-ı kerimelerin esbâb-ı nüzulüne baktığımızda şu olayı görüyoruz:

İçlerinde Ubeyy b. Halef, Utbe b. Rabia, Ebu Cehl ve başkalarının da bulunduğu Kureyş'in ileri, gelenlerinden, güçlülerinden oluşan bir topluluk, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in huzuruna gelmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) onlara imanı anlatmaya, onları imana teşvik etmeye başladı.

Hz. Peygamber (s.a.s.), onların iman etmelerini çok arzu ediyordu. Çünkü onlar iman ederse, bîr çok kimse iman ederdi.

Hz. Peygamber (s.a.s.), onlarla meşgul olduğu bir sı­rada, Abdullah b. Ümmü Mektum adlı bir âmâ çıkageldi. Abdullah b. Ümmü Mektum, önceden müslüman olanlar­dandı.

Hz. Peygamber (s.a.s.)'e:

Ey Allah'ın elçisi, bana falan falan ayetleri oku, ba­na irşadda bulun, diyerek O'ndan bazı ayetleri kendisine o-kumasını istedi.

Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.), görevini yerine getire­bilmek için, Abdullah b. Ümmü Maktum'un bir müddet beklemesini arzu ediyordu. Bu yüzden, ondan yüz çevirip suratını astı. O'nunla Konuşmak istemeyip diğerlerine yö­neldi. Bunun üzerine Allah, bu ayet-i kerimeleri inzal bu­yurdu.

Hz. Peygamber (s.a.s.), bu ayet-i kerimenin nüzulün­den sonra, O'na ikram edip ihtiyaçlarını gideriyordu. O'nu gördüğü zaman, kendisine şöyle diyordu:

"Merhaba, Allah'ın beni kendisi yüzünden azarladığı kimse, merhaba![39]

Merhaba, ey muvahhid mü'min kardeşim merhaba! merhaba, benim müslüman kardeşim merhaba! Merhaba, mü'min ve muttaki olmakla insanlar içinden seçilmiş en üs­tün olan kardeşim merhaba!..

Mü'min müslümanın fakir oluşu, hiç bir zaman onun değerini düşürmediği gibi, zengin oluşu da veya toplum i-çinde itibarlı bir mevkide bulunuşu da onun değerini yük­seltmez... Mü'min müslüman, mü'min olduğu ve AUah'm emrine, Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti'ne tam teslim olduğu i-çin değerlidir... Onun, İslâm'dan kaynaklanan bu değeri, ge­çici dünya süsü olan maddî imkânın oluşu ve olmayışı etki­lemez...

Muvahhid mü'minler, mü'min kardeşlerine yönelmeli, onlarla dostluklarını pekiştirmeli ve kardeşlik bağlarını sağ-lamlaştırmahdirlar... Mü'minler, mü'min kardeşlerini bir ya­na bırakıp gözlerini, toplum içinde gerek servet, gerekse şöhretten dolayı itibarlı olan, amma mü'min müslümanlar-dan olmayanlara dikmemelidirler... Mü'minier, iman ve tak­va üzere İslâm cemaatını oluşturmalıdırlar!..

Rabbimiz Alİah (c.c.) şöyle buyurur:

"Sonra seni de, bu emirden bir şeriat üzerinde kıldı, öyleyse sen, ona uy ve bilmeyenlerin heva (istek ve tutku) larına uyma.

Çünkü oniar, Allah'dan (gelecek) hiç bir şeyi senden savamazlar. Hiç şübhesiz zalimler, birbirilerinin velisidirler. Allah İse, müttakilerin velîsidir.[40]

Mü'minler, mü'minlerin kardeşi ve dostları olduğuna göre, birbirine karşı olan haklarını gündeme getirecek ve bu haklara titizlikle uyacaklardır...

Mü'min müslümanlar, gayr-ı müslimlerle dostluk ku­ramazlar amma onları İslâm'a davet etmek için kendileriyle ilgilenmeleri, gerekir... Tebliğ ve davet vazifesi, mü'min müslüman I arın vazgeçilmez vazifelerindendir... Zamanında ve mekânında yerine getirilmesi gerekir...

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Mü'minler, ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerini­zin arasını düzeltin ve Allah'dan korkun ki, esirgenesiniz.

Ey mü'minler, bir topluluk, diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadın­lar da, kadınları alaya almasınlar. Belki onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakablarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir i-simdir. Kim de, tevbe etmezse, işte böyle kimseler, zalim­dirler.[41]

Kardeş olan mü'minler, kardeşlerinin arasında bir ra­hatsızlık hissetikleri veya gördükleri zaman hiç vakit geçir­meden hemen düzeltmelidirler... Mü'minler, arasındaki hu­zurun ve barışın bozulmasına vesile olan her ne ise, onu tez elden gidermelidirler... Eğer barış ve huzur zedelenmiş ise, İslâmî ölçülerde yeniden tamir edilmeli ve bir daha zede­lenmemesi için önlem alınmalıdır..

Mü'minler arasında kardeşliğin, dostluğun, huzur ve barışın bozulmasına, ölçüsüzlükler sebeb olur... Mü'minler-den bir topluluk, diğerlerini hor görür, küçümser ve alaya a-lırsa, ya da kadınlar, mü'min kadın kardeşleriyle alay eder­lerse, onları hakir görürlerse, bu olumsuz tavır, mü'minlerin arasım bozar... Nefs-ı Emmare ve Şeytan (aleyhi lâ'ne) de devreye girince olay iyiden iyiye kızışır... Mü'min müslü-manlar, bu konuda çok uyanık ve şuurlu olmalıdırlar.,. Mü'min müslüman olan kavimler de, bu konuda çok dikkatli olmalıdırlar... Çünkü kavmiyetçilik, yani milliyetçilik duy­gusunun kabarması ve önplana çıkarılması, İslâm Milletinin parçalanmasına, Ümmetin dağılmasına en büyük olumsuz

bir sebeb olur...

Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in emirlerine, beyanlarına dik­kat edilecek olursa, kavimlerin veya ırkların birbirine her­hangi bir üstünlüğünün olmadığı görülecektir. Üstünlük, an­cak katıksız iman ve takva sahibi olmaktadır...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

"Ey iman edenler, doğrusu biz, sizi bir erkekle bir diden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere

ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki, Allah yanında en değerli ve üstün olanınız, O'ndan en çok korkamnızdır. (yani en muttaki olanınızdır). Şübhesiz Allah bilendir, haberi oland.r.[42]

Rabbimiz Allah, kullarının birbirleriyle tanışıp kay­naşması için kavim kavim, kabile kabile, renk renk yaratmış ve ayrı ayrı diller vermiştir... İnsanların şu kavimden, şu renkten ve şu dilden, ya da şu bölgeden olması, ne bir üs­tünlük, ne de bir aşağılık sebebidir... Bunları üstünlük veya aşağılık sebebi kabul etmek, Allah'a isyan ederek, O'nu ya­lanlamak olur...

Allah'a karşı isyan edip (hâşâ), O'nu yalanlayanların, (eğer daha önce varsa) İslâm dini ile hiç bir ilgisi ve ilişkile­ri kalmaz!.. Eğer daha önce İslâm ile bir ilişkisi yoksa, zaten küfür ve şirk üzeredirler...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) bu konuda, şuhu da buyurur:

"Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renk­lerinizin ayrı (farklı ve değişik) olması da, O'nun ayetlerin-dendir. Hiç şübhe yok bunda, âlimler için gerçekten ayetler vardır. [43]

Bu, böyledir!..

İslâm Milleti ve Rasulullah (s.a.s.)'in Ümmeti içinde yer alan mü'min müslüman kavimler, birbirilerinin kardeşle­ri ve velileri, yani dostlarıdır... Hiç bir müslüman kavim, rengi, dili, ırkı ve bölgesinden dolayı, diğer müslüman kav­me hiç bir üstünlüğü yok olduğu gibi, hiç bir aşağılık duru­mu da yoktur... Diller ve renkler, Allah'ın birer ayetleridir... Onları aşağılık görmek, Allah'ın ayetlerini aşağılamaktan başka bir şey mi? Kendi kavmini, rengini ve dilini üstün gö-ren, bu konuda haddini aşıp milliyetçilik yapanlar, diğer kavimleri, dilleri ve renkleri aşağılamıyor da, ya ne yapıyor­lar?..

Damarlarındaki akan kanı en asil kan ve kavminin bir ferdini dünyaya bedel görenlerin Allah'ın ayetlerine karşı is­yanları, herkesin gözü önündedir... İnsanlık, âlemi onların bu isyanlarına şahiddir...

Allah'ın ayetlerini hor gören bu azgın zalimlerin, Al­lah ile, Rasulullah (s.a.s.) ile, Kur'ân ile, İslâm ile ilgi ve ilişkileri kalır mı?.. Allah'a karşı isyankâr olan ve Allah'ın a-yetlerini horlayan, gayr-ı îslâmî tavırlar sergileyen kavim, hangi kavim olursa Olsun hükmü değişmez... Bu ümmetin i-çinde yer aldıktan sonra kavmiyetÂilik, ırkçılık, yani milli­yetçilik yapanlar, hangi kavimden olurlarsa olsunlar, İslâm Milletine ihanet etmiş, Ümmete büyük darbeler vurmuş, İs­lâm dairesinin dışına çıkmış ve topukları üzerine gerisin ge­riye dönmüşlerdir...

Bunu yapanlar, ister Arab, ister Türk, ister Kürd, ister Fars, ister Berberi, ister Peştun, ister Tacik, ister Özbek, is­ter Hindu, ister Çeçen, ister Tatar ve ister diğer kavimlerden olsunlar, onların cümlesin İslâm nezdinde hükmü aynıdır... İslâm Milleti'ni, bu seçilmiş Ümmeti, milliyetçilik (nasyona­lizm) fitnesiyle parçalamak suçundan dolayı İslâm dairesinin dışına çıkmış ve artık mü'min müslümanlarla kardeşlikleri ve de velayetleri kalmamıştır... Bu fitneden tevbe ederek, yeniden İslâm dairesine girer, İslâm Milletinin bir ferdi o-luncaya kadar, mü'min müslümanların onlarla ilişkisi kesil­miştir... İsterse aynı anne-babanın çocukları olsunlar!..

Bu, böyledir!..

Ebu Hüreyre (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Her kim, taatten çıkar, cemaatten ayrılır da sonra Ö-lürse, Cahiliyyet ölümü ile ölür.

Her kim, körü körüne (çekilmiş) bir sancağın altnda ölür, asabe (kavmiyet) namına kızar ve asabe için çarpışırsa, benim ümmetimden değildir. Ve benim ümmetimden her

Şu hadisi de Cubeyr b. Mu'tım (r.a.) rivayet etmekte dir. Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu.

"Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık dâvası üze­rine birbirini öldürenler, bizden değildir. Irkçılık üzerine ö-lenler de, bizden değildir.[44]

Kavmiyetçi, yani ırkçılık veya milliyetçilik duygunun ötesinde, aynı dili konuştuklarından, aynı bölgenin töresi ve İslâm'a aykırı olmayan kültürünü paylaştıkları için, mü'min müslümanların, müslüman olan kavmini, kabilesini ve aşi­retini sevmesi caiz olan bir durumdur... Milliyetçilik duy­gularını reddetmek kaydıyla bu sevgi, ne kınanır, ne de hor­lanır... Kınanan, horlanan ve gayr-ı îslâmî görülen, ırkının, kavminin veya aşiretinin diğerlerinden üstün olduğuna i-nanmasi, dilinin ve kanının asil olduğuna inanarak savunma-sıdır...

Fuseyle, babası (Vasile b. el-Eska, r.a.)'dan naklet­mektedir.

Şöyle demiştir:

Ben, ya Rasulullah, adamın kendi kavmini sevmesi, taassubtan (bir çeşit sayılır)mı?, diye Rasulullah (s.a.s.)'e sordum.

"Hayır, velâkin adamın kendi kavmine zulümde yar­dım etmesi, taassubtan (bir çeşit) dir."buyurdu. [45]

İrkçılık, yani milliyetçilik, kavmine yaptıkları zulüm­de yardımcı olmak olduğuna göre, zulmü iyi bilmek ve tanımak lazımdır... En büyük zulüm, hakimiyet konusunda Al­lah'a şirk koşmaktır... Rabbimiz Allah'ın zatına ve sıfatlarına şirk koşmak, en büyük zulümdür..

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

"Hani Lukman oğhına öğüt vererek demiştik ki: Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Hiç şübhe yok şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.[46]

Rabbimiz Allah'ın yeryüzündeki hakimiyetini kendi paylarına gasbedenler, egemen oldukları bölgelerde İslâm'ı, yani Allah'ın hükümlerini, kanunlarını tamamiyle devreden çıkarıp kendi heva ve heveslerinden kaynaklanan yasalar yapıp uygulayanlar, Allah'a şirk koşmamışlar da, ne yap­mışlardır?.. Allah'ın haram kıldıklarını helâlleştirenler veya helâl kıldığını haramlaştıranlar, yani Allah'ın yasakladığını, serbest, serbest kıldığın da, yasaklayanlar, Allah'a şirk koş­mamışlar da ne yapmışlardır?!..

Allah, faizi yasaklamış, [47] egemen tağutî düzelerin yö­neticileri serbest bırakmışlardır... Allah, içkinin ve kumarın her türlüsünü yasaklamış, [48] egemen tağutlar, serbest bırak­mış, hatta bu konuda bakanlıklar kurmuşlardır... Allah, zina­yı yasaklamış ve zinaya, yani fuhuşa yaklaşılmamasını em­retmiş, [49]egemen tağutlar, zinanın her türlüsünü ve ona gi­den bütün yolları serbest bırakmışlar... Yani Allah'ın haram kıldıklarını, egemen tağutlar helâlleştirmişler...

Bu hâl ve tavır, Alemlerin Rabbi Allah'a karşı isyan etmek, baş kaldırmak, savaş açmak ve O'nun hakimiyetini tanımamak değil midir? Gerek aktde, gerekse amel konula­rında Allah'a şirk koşan, küfreden ve en büyük zulmü işleyen bir kavme, bir egemen düzene, "ben de müslümanım" diyen birisi nasıl yardımcı olur? Yardımcı olduğu takdirde, aynı suça ortak olmaz mı? Kavmi, en büyük zulüm olan şirk üzere ve Allah'a her konuda isyan üzere iken, mil&yetçilik duygularından dolayı yardımcı olanlar, şirk suçunu işlemiş­lerdir...

Rabbimiz Allah (c.c), şirk koşanları kesirHkle affet­meyeceğini beyan buyurur:

"Hiç şübhesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağış­lamaz. Bunun dışında kalanlar ise, dilediğini bağışlar.[50]

Ve yegane Önderimiz Rasuluüah (s.a.s.)'de:

"Bizden değildir" diye buyurur.

Abdurrahman, babası Abdullah îbn Mes'ud (r.a.)'da şunu nakleder:

İbn Mes'ud (r.a.) şöyle demiştir:

"Haksız yere kim kendi kavmine yardım ederse, o kimsenin durumu, kuyuya düşen, kuyruğundan asılıp çıka­rılan ölmüş deveye benzer. Çıkarılsa da, kurtulması mümkün olmaz. [51]

Allah kendisinden razı olsun Abdullah İbn Mes'ud (r.a.)'ın bu beyanı, Rasulullah (s.a.s.)'in hadisine dayanan, tüm zamanları kuşatan bir tesbittir... Milliyetçilik (nasyona­lizm) fitresi ile parçaladıkları ve işgal ettikleri İslâm toprak­larındaki egemen tağutlar, öyle bir kuyuya düşmüşler ki, yetmiş seksen yıldır hâlâ çıkamadılar... Bu duygu ve düşün­celerle çırpındıkça daha çok battıkları gözlemlenmektedir... İslâm'dan kaçarken, İslâm'dan kurtulmaya çalışırken, çağdaş cahiliyye kuyusuna başaşağı düşüverdiler. Büyük şeytan Amerika ve yandaşları, bu kuyuya düşenleri kurtarma adına bir asır oldu ki, sömürmeye devam ediyorlar... Her gün "yeni dünya düzeni" tuzağıyla yeni yeni sömürü planları ü-retiyor ye müstaz'afların üzerinde deniyorlar...

Suraka b. Malik b. Cuşum el-Mudlicî (r.a.), şöyle de­miştir:

RasuluUah (s.a.s.), bize hutbe okudu ve şöyle buyurdu:

"Sizin en hayırlınız, günah olmayan hususlarda kendi aşiretini müdafaa edenlerinizdir.[52]

Bu konuda şu hadis-i şerifi de kaydetmekte fayda vardır:

Enes (r.a.)'ın rivayetiyle RasuluUah (s.a.s.) şöyle bu­yurdu:

"(Ey mü'min, sen mü'min) kardeşine zalim iken de, mazlum iken de yardım et."

Sahabîler:

Ya Rasulullah, şu mazlumu olan kişiye yardım e-debiliriz. Fakat o zalime nasıl yardım edebiliriz?, diye sor­dular.

"Zaliminin iki elinin üstünü tutarsın (yani onu, zul­münden meriedersin)" buyurdu. [53]

Bütün bu delillerden sonra şu gerçek net olarak kav­ranması lazımdır ki, İslâm Milleti, iman kardeşliği üzerine kurulmuş, ırkçılığın, yani milliyetçiliğin her türlüsünün ya­saklandığı bir tek millet, bir tek cephedir... İslâm Milleti, mü'min müslüman kardeşlerin oluşturduğu tek yürek, tek bilek ve tek devlettir. Yönetimi İslâm, yönetenler mü'min müslüman, yönetilenler mü'min müslümanlar ve İslâm yönetimine rıza gösteren gayrı-i müslim zimmî vatandaşlardan oluşan ülke, İslâm ülkesi, yani Daru'l-İslâm'dır...

Rabbimiz Allah, mü'min müslüman kullarının kalble-rini sevgi ile birleştirmiş ve birbirilerinin dostları etmiştir... Aralarında kavmiyetten, paradan, maldan, servetten ve sos­yal şöhretten dolayı hiç bir üstünlük olmadan kardeşler ol­muşlardır...

, Mesciddeki saff tutmada nasıl ki, herhangi bir sosyal mevki ve makam düşünülmüyor ve ilk gelenler ilk safları dolduruyorsa, yeryüzü mescidinde mü'minler böyle olmalı­dırlar.[54] Hiç bir mü'minin, diğer mü'minden takvadan başka bir üstünlüğünün olmadığı gerçeği iyi kavranmalıdir...

Rabbimiz Alİah, şöyle buyurur:

"Ve (Alİah) kalblerinizin arasını sevgi ile birleştir­miştir. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasan, sen, yi­ne onların kalblerinin arasını yatıştıramazdın. Lâkin Allah, onların arasını yatıştırdı. Çünkü O, güçlüdür, hikmet sahibi­dir.

Ey Peygamber, sana da, mü'minlerden sana tabi olanlara da Allah yeter.[55]

Rabbimiz Allah'ın velileri olduğu, Allah'ın velileri o-lan muvahhid mü'minlere şu emri veriyor Allah Teâlâ:

"Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a, Kur'ân'a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırla­yın: Hani siz, birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönül­lerinizi birleştimiş ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimse­ler olmuştunuz. Yine siz, bîr ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O, kurtarmıştı. İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulaşınız. [56]

Yine şöyle buyurur Allah Teâlâ:

"Muhammed, Rasuluîlah'dır, Beraberinde bulunanlar  kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirdaler. [57]Ve şöyle beyan buyurur muvahhid mü'min müttaki-lerin vasıflarını Allah Teâlâ:

"Rabbinizin bağışına ve takva sahibleri için hazırlan­mış olup genişliği gökler ve yer kadar oİan cennete koşun.

O takva sahibleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah i-çin harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Al­lah da, güzel davranışta bulunanları sever.

Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulüm ettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahların­dan dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Al-Iah'dan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülükte bile bile ısrar etmezler. [58]

Rabbimiz Allah Teâlâ, mü'min kullarına şu emri de veriyor:

İyilik ve takva hususlarında birbirinizle yardımla­sın. Günah işlemek ve düşmanlık etmek için yardımlaşma-yın. Çünkü Allah'ın azabı çok çetindir.[59]

Müstekbİr kâfirlerin ve onların kuklaları olan yerli mürtedlerin egemen oldukları işgal altındaki parçalanmış İslâm topraklarmda yaşayan müstaz'af müslümanların, kay­bettikleri en büyük değerlerden birisi de, imandan kaynakla­nan mü'min kardeşini sevmektir... Bu sevginin olmayışı, müsİümanları bir araya getirmediği gibi, birbirilerinden u-zaklaşmalarma vesile oluyor...

Zikredilen ayet-i kerimelerde Rabbimiz Allah, mü'min müslüman kullarının birbirilerini sevmelerini, birlik olmalarını ve dağılıp parçalanmamalarını emretmektedir...

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), aynı şeyleri ümmetinden olan mü'min müslüman varislerine, yani yeryü­zünün varislerine emrediyor...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Yedi sınıf insan vardır ki, Allah, kendi gölgesinden başka hiç bir gölgenin bulunmayan kıyamet gününde bunları, kendi Arş'm gölgesinde gölgelendirir:

Adil İmam (İslâm Devlet başkanı) .   Allah'a ibadet ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç.

Gönlü mescidlere sevgiyle bağlanmış olan namazlı kimse.

Allah İçin birbirini seven, bu sevgi ile birleşip, bu sevgi ile ayrılan iki kişi.

İçtimaî mevki sahibi ve güzelliği olan bir kadın tara­fından çağrılıp da, kadınlığını kendisine arzettiğinde: "Ben, Allah'dan korkarım" cevabıyla karşılık veren er kişi.

Sağ elinin verdiği sadakayı sol eli duymayacak dere­cede gizli sadaka veren zengin kişi. İnsanlardan tehna (boş) olarak Allah'ı anıp gözleri

yaşa döken takvalı kişi.[60]

Ebu Zerr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Amellerin en faziletlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir. [61]

Şu anda yaşayan ümmetin en çok ihtiyacı olduğu en faziletli amel: Allah için sevmek, muvahhid mü'minleri Allah için sevmek, kâfirlere, müşriklere, mürtedlere ve günah­kâr fasıklara, Alİah için buğz etmek!...

İslâm Milleti, Allah için sevgi bağlarıyla birbirine bağlanacak olursa, ülkeler arasındaki emparyalist kâfirlerin koyduğu sınırlar kalkıverecektir.... Mü'min müslümanların yürekleri birbirine bağlı, ruhları birbirine bağlı, aynı akide ve aynı fikir etrafında birbirine bağlanmış iken aradaki ya­pay sınırlar kendiliğinden kalkar, "Ülkeler" bir tek ülkeye dönüşür: Daru'l-İslâm. Milletler, tek bir millet olur: İslâm Milleti. Tek millet ve tek ülke: İslâm Milleti ve İslâm ülke­si...

Bunun için de, hangi kavimden, hangi renkten, hangi dilden ve hangi bölgeden olursa olsun, mü'min müslü-manlar, birbirinin kardeşi ve dostudur... Birbirini can-u gö­nülden seven, "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içinder." ilkesi doğrultusunda hareket ederler... İşte bu mü'min müslü­manların bedenleri buluşmadan, Allah'ın izniyle kalbleri buluşur, ruhları birbirine kavuşur.. O mü'min müslümanlar için, kavim, renk, dil ve bölge farkı yoktur... Hepsi aynı milletin ve aynı ülkenin mensublan olan mü'min kardeşlerdir... İslâm Milletinin ve İslâm ülkesinin mensublan olan mü'min kardeşler...

Bu vahdet, Allah için birbirini sevmekle gerçekleşir... Bu imandan kaynaklanan sevgi, ümmetin vahdeti için temel dinamizmdir...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bir adam, başka bir köydeki kardeşini ziyaret etmiş. Bunun üzerine Allah, onun için yoluna bir gözcü melek o-turtmuş.

Adam, meleğin yanına gelince (ona):

Nereye gitmek istiyorsun? diye sormuş.

Adam:

Şu köydeki kardeşime gitmek istiyorum, cevabını vermiş.

Melek:

Onun üzerinde ıslâhına çalıştığın bir nimetin var mı? diye sormuş.

Adam:

Hayır, şu kadar var ki, ben onu, Allah (Azze ve Celle) için sevdim, cevabını vermiş.

Melek:

O hâlde ben, senin kardeşini Allah için sevdiğin gi­bi, Alİah da seni sevdiğini bildirmek üzere Allah'ın sana gönderdiği elçisiyim, demiş.[62]

Muaz b. Cebel (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)

şöyle buyurur:

"Allah (c.c.) buyurdu ki: Beni ta'zim hususunda birbi­rini sevenler, onlar için nurdan minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler onlara imreneceklerdir. [63]

İmanın tadını tadmak için mü'min müsİümanda bu­lunması gereken üç şeyden birisi, şu idi:

"Bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Alİah için sev­mek.[64]

Enes (b. Malik, r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurmuştu.

Ebu Hüreyre (r.a.)'m rivayetiyle de, şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirini­zi