Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle yegane önder ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Nefsim kabza-ı
kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, hiç bir kul, kendisi için dilediğini
komşusu için yahud din kardeşi için de dilemedikçe (tam) iman etmiş olmaz.[1]
Muvahhid mü'min kul,
kendisi için istediği hayrı, iyilik ve güzelliği mü'min müslüman kardeşi için
istemeli... Aynı zamanda komşusu için de aynı istekte bulunmalıdır... Bu, niyet
ve amel, kâmil imanın göstergesidir... Tam manâsıyla iman etmiş olanların
yapacağı işlerdendir!.. Kendi nefsi için arzuladığı dünya ve ahiret hayrını,
komşusu için de arzulamak, katıksız iman ve salih amel sahibi muvahhid mü'minin
şiarıdır...
Lâik-demokratik ve
gayr-ı İslâmî ideolojinin ve düzenin yıktığı muvahhid aileyi yeniden kurarken,
önemli yapı taşlarından birisi de komşuluk ilişkilerini İslâm'a göre düzenlemektir...
Muvahhid aüenin, iç
düzenini İslâm Dini'ne göre düzenleyen, ferdlerin hakkını Allah'ın ve
Rasulullah (s.a.s.)'ın emirlerine göre ayarlayan muvahhid mü'minler, ailenin dışını
da İslâm'a göre düzenlemeleri kendilerine vazgeçilmez bir vazifedir... Enfûsî
mü'min ve müttakileşen müslümanlar, aynı şekilde afakî İslâmlaşmayı da
gerçekleştirmelidirler... Hem içte, hem de dışta tüm hayatı İslâm'a göre tanzim
etmelidir muvahhid mü'minler... Ailenin iç nizâmı İslâmlaştığı gibi, ailenin
dışındaki hayatı da îslâmtaştırmah... Sokağı, caddeyi, mahalleyi, bölgeyi,
köyü, ilçeyi, ili ve'l-hasıl tüm ülkeyi, hatta tüm ülkeleri, dolayısıyla bütün
yeryüzüne İs-lâmlaştırmahdır, yani yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve tüm
yeryüzünü Allah'ın dini hakim oluncaya kadar, her imkânını, her gayretini sarf
etmelidir.[2]
Mü'min müslümanlar,
dünyada Allah'ın emirlerine ve Rasuhillah (s.a.s.)'ın Sünneti'ne göre yaşayarak
saadet ve sıhhate kavuştuğu ortamı, komşusu içinde arzulamalıdır... Komşusuna
karşı takınacağı tavır ve ona yapacağı yardımlarla, iman noktasında
sağlamlaşması ve amel bakımından salihleşmesine vesile olmalıdır... Böylece
komşusu da muvahhid mü'minlerden olacak ve saadete ulaşacaktır... Eğer komşusu
mü'min müslümanlardan ise, onun daha iyi ve hayırlı olmasına vesile olacak,
eğer fasık ve zalimlerden ise, onun fışkının ve zulmünün giderilmesi için
çalışacak, yok e-ğer müşrik, kâfir, tağutî ve gayr-ı müslimlerden ise, iman
etmesine vesile olmaya çalışacaktır. Muvahhid ailenin komşularının iyi ve
haytrlı olması, ailenin iyilik ve saadetini arttıracaktır...
Muvahhid ailenin
muvahhid mü'min müslüman ferdlerinin en tabiî İsîâmî vazifeleri, yeryüzünün her
bölgesine ve her köşesine İslâm'ın hakim olmasını sağlamak için tüm
güç-kuvvetlerini sarfetmeleridir... Bu vazifeyi icra e-derken en yakınlardan
başlamalıdır... Aile ferdlerinin dışında en yakınları, komşularıdır,..
Komşuluk hakları konusunda çok hassas olunmalı ve bu konuda yanlışlık yapmamaya
dikkat etmelidir...
Yegane Rabbimiz Allah
(c.c.) şöyle buyurur: "Allah'a ibadet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak
koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya,
uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik
olduklarına güzellikle davranın. Çünkü Alİah, her büyüklük taslayıp
böbürleneni sevmez.[3]
"Yakın komşuya ve
uzak komşuya güzellikle davranın." buyurur Rabbimiz Allah (Azze ve
Celle). Rabbimizin bu emri çerçevesinde ve emrettiği ölçüde hareket etmek,
muvahhid mü'minlerin üzerindeki Allah'a kul olma vazifele-rindendir...
Abdullah İbn Amr
(r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Ra-sulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Cibril, bana
komşu hakkına hürmet etmeyi o kadar devamlı tavsiye etti ki, nihayet ben, O'nun
hakkında (Allah'ın emriyle) komşuyu, komşuya mirasçı yapacağını zannettim. [4]
Komşusunun hukukunu bu
şekilde beyan eden önderimiz Rasulullah (s.a.s.), komşuların yakınlık ve
uzaklık bakımından şöyle tasnif buyurur....
Cabir (r.a.)'dan zayıf
bir rivayetle şu hadis-i şerif nakledilmiştir. Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Komşu üç
türlüdür:
Bunlardan birincisinin
bir hakkı vardır. Komşulardan en az hak sahibi olandır. İkincisinin iki hakkı
vardır. Üçüncüsünün de üç hakkı vardır.
Bir hakkı olan komşu,
akraba olmayan gayr-ı müslim komşudur.
İki haki olan komşu,
müslüman olan komşudur ki, o-nun hem müslümanlık, hem de komşuluk hakkı vardır.
Üç hakkı olan komşu
ise, akraba olan müsJüman korn-şudur.Bunun hem müslümanhk, hem akrabalık, hem
de komşuluk hakkı vardır.[5]
Harbî olmamak
kaydıyla, yani İslâm ve müslümanlar-la savaş hâlinde olmamak şartıyla, mü'min
müslümamn, gayr-ı müslim komşusunun kendisinin üzerinde komşuluk hakkı
vardır... İslâm'a ve mü'min müslümanlara karşı saldırı hâlinde olmayan gayr-ı
müslim komşunun hakkına riâyet etmek gerek... Ona karşı çok iyi davranmak,
niyetiyle, sözüyle hâl ve tavrıyla, onu İslâm'a ısındırmak, İslâm'ı tebliğ
edip, İslâm'a davet etmek gerek... Ona karşı ortaya koyacağımız tavrımız
îsiâmî ölçülerde olmalıdır... Onun hidayetine vesile olacağız diye, Kur'ân ve
Sünnet'ten taviz veremeyiz... Gayr-ı Müslim olan birisinin hidayetine vesile
olmak, dünyada hoşumuza giden, bizi sevindiren ne ise, ondan daha hayırlıdır. [6] Amma
bu hayrı kazanacağım diye İslâm'dan taviz verip hayırsız bir duruma düşmenin
caiz olmadığını bilmek gerek... Bir örnek verelim!...
Enes b. Malik (r.a.)
anlatıyor:
Rasuluilah (s.a.s.),
Medine'ye teşrif ettiklerinde, Medinelilerin eğlenip oynadıkları iki günleri
vardı.
Rasululah (s.a.s.):
"Bugünler neyin
nesidir?" dedi.
Biz Cahiliyye devrinde
bugünlerde eğlenirdik, (ya Rasuluilah), dediler.
Bunun üzerine
Rasululah (s.a.s.):
"Şübhesiz Allah
size bugünlerin yerine daha iyilerini, Kurban ve Fıtır günlerini (Kurban ve
Ramazan Bayramlarını) verdi." buyurdu. [7]
Uzun bir alıntı da
olsa, bu hadisin şerhini nakletmek yerinde olur... Bu hadisin şerhinde şöyle
denmektedir:
"Medinelilerin
CahiHye devrinde bayram kabul edip eğlendikleri iki günleri vardı. Bunlar,
ilkbaharın ilk günü olan 21 (yirmibir) Mart'a rastlayan "Nirûz ve
Nevruz" ile sonbaharın ilk günü olup 21 EylüTe tesadüf eden
"Mihricân" denilen günlerdir. Bugünlerde hava oldukça mutedil, gece
ve gündüz birbirine denk olduğu İçin eski astronomlar tarafından bayram olarak
kutlanmış, diğer halk da bunları taklid etmiştir. Böylece bugünler, bayram
olarak kalmış ve Hz. Peygamber'in yasaklamasına kadar devam etmiştir.
Hadis-i Şerif,
Müslümanların kendilerinin olmayan bayramlara itibar etmemelerini, gayr-ı
müslimlerin bayramlarını kutlamamalarım emretmektedir.
Hanefî âlimlerinden
Ebu Hafs eî-Kebir:
"Nevruz gününde,
o günü tazim maksadıyla müşrike hediye olarak bir yumurta dahi veren kimse,
kâfir olur" der.
Yine Hanefi
âlimlerinden El-Hasen b. Mansur da, bu konuda şunları söyler:
"Nirûz (Nevruz)
günü, başka günlerde almadığı bir şeyi satın afan veya kâfirlerin bugüne saygı
duyarak başkasına hediye veren bir kimse kâfir olur. "
Bu âlimlerin sadece
Nirûz (Nevruz) gününü söz konusu etmeleri, devirlerinde gayr-ı müslimlerin en
yaygın bayramı bugünde olduğu içindir. Yoksa memleketimizin bazı yerlerinde
kutlanan Noel hastalığının v^ya gayr-ı müs-Hmlerin bayramı olduğu hâlde bazı
bölgelera mevziî olarak kutlanan bazı günlerin Nevruz gününden fark: yoktur.
Nevruz için söylenen hüküm, bu günler için de geçerlidir. Çünkü Nevruz için
söylenenler, bugün müşriklerin bayramı olduğu için söylenmiştir. Noel de,
Hristiyanların bayramıdır.
Bu gibi günlerde gerek
müslümanlarla ve gerekse kâfirlerle hediyeleşmek caiz değildir. Çünkü bu tür
hareketler, böyle günlere değer verildiğinin alametidir. Halbuki Allah'ın
Rasulü, gayr-i müslimlerin bayramlarına itibar edilmemesini emretmiştir.[8]
Bu faydalı uzun
alıntıyı şu hadis ile noktalayalım... İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle Önderimiz
Rasululllah
(s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Kim, bir millete
benzemeye özenirse, o da, onlardan sayılır. [9]
Yegane önderimiz
Rasulullah (s.a.s.)'ın bu emirleri çok iyi ve dikkatli tefekkür edilmelidir!..
Muvahhid mü'mi-nin komşusu gayr-ı müslimlerden olabilir... Bu komşu, ister
Ehl-i Kitab, yani Yahudi ve Hristiyan, isterse Semavî bir kitaba itibar
etemeyen heva-u heveslerini ilâhlaştıran, kendi kanunlarını kendileri yapan
gayr-ı müslimler olsun, harbî olmadıkça, mü'minin onlarla barış içinde iyi
geçinmesi gerekir... Onlara İslâm'ı tebliğ etmeli, sözü ve yaşantısıyla örnek
bir davetçi olmalıdır... Tevhid akidesinden hiç bir lavİz vermeden salih ameli
zedelemeden komşuluk iîi§1citerini devam ettirmelidir... Yoksa onların kalbini
kaşanayım derken, Allah'ın rızasını ve imanını kaybetme de gündeme
gelebilir...
Yukarıdaki alıntıda
beyan edVıdiği üzere gerek kitaplı, gerek kitapsız gayr-ı müslim komşuların,
küfür ve şirk kaynakli bayramlarına, törenlerine ve gösterilerine lemez,
onların bu günleri tebrik edilemez... Nevruz Mı, cân, Noel, Yortu gibi batıl
inançtan kaynaklanan tebrik edilemeyeceği gibi, yine küfür ve şirk kayn-.1 h
mtt Bayramlarına da iştirak ve bu bayramlarında onlar tebrik H edilemezler...
Hele hele İslâm topraklarını işgal -den müs tekbir kâfir güçlerin ve onların
yerli uşakları ok/ı mürtedle-rin, İslâm'ı ve İslâmî değerleri ortadan
kaldırımları günleri birer zafer günü, birer bayram günü ilân ettikleri
günlerine müslümanlar ne katılabilir, ne de krtiayanları tebrik edebilirler.
Gayr-ı Müslim egemen güçbrin, İslâm'a karşı zafer kazandıklarını zannettikleri
ve Millî Bayram ilân ettikleri günler, muvahhid mü'min müslümanlar için kendini
hesaba çekme ve olayı sorgulama genleridir... Bu mağlubiyetin se-b*£i ne idi ve
sebeb olanlar kimlerdir?.. Mü'min müslümanlar,
bu zillete nasıl düştüler ve nasıl kurtulacaklardır?.. Kâfir, müşrik ve
mürtedlere karşı İslâmî kıyam nasıl yapılır ve nasıl yapılmalıdır?.. Mağlubiyet
ve zilletten önceki izzet ve şeref anlarına nasıl kavuşulur?.. Mü'min
müslümanlar, bunun plan ve programlarını yapmalıdırlar?..
Mwvafehid ailenin
komşusu, harbî olmayan bir gayr-ı müslim ise, onun kalbini islâm'a ısındırmak
için yardım edîlebrİinir... Özellikle İslâm Devleti'nde, yani hakimiyet Allah'ın,
iktidar muvahhid müminlere aid olduğu İslâm ülkesinde (Daru'l-îslâm'da) gayr-ı
müslim zimmî komşulara yardım etmek, onları İslâm'a daha çok ısındıracaktır...
İslâm Devleti'nde zimmî vatandaşların canı, dini, malı, aklı ve nesli,
mü'minlerin canı, dini, malı, aklı ve nesli gibi korunur... Daru'l-İslâm'm
ehli olduğu için komşuluk haklarına dikkat edilir... Bu konudaki hassasiyeti
dile getiren Örneklerden birisi şudur:
Mücahid, şöyle
anlatır:
Abdullah îbn Amr'ın
yanında idim. Kölesi de bir koyun yüzüyordu.
Abdullah İbn Amr, dedi
ki:
Ey genç, bitirdiğin
zaman Yahudî komşunla başla (hediye ver).
Oradaki topluluktan
bir adam:
Yahudi'ye mi
(vereceksin)? Allah seni ıslâh etsin, dedi.
Abdullah İbn Amr,
şöyle cevab verdi:
Rasulullah (s.a.s.)'ın
komşuya iyiliği tavsiye ettiğini işittim. Hata korktuk-yahud zannettik-ki,
komşuya mirasçı kılacak.[10]
Yegane hayat nizamı
olan İslâm Dini kadar insan haklarına sahib çıkan ve gereğini emredip kendisine
inananlara yaptırtan başka bir düzen yoktur. Bu konuda İslâm, beşeri hiç bir
düzenle kıyaslanamaz. Bilindiği gibi hiç bir konuda beşerî düzenlerin, İslâm'a
kıyaslanması uygun değildir... Yani şu konuda Kapitalizm veya Komünizm veya Liberalizm
ya da demokrasi ile İslâm örtüşüyor demek ki, İslâm'da demokrasi, ya da
kapitalizm veya komünizm, veyahud liberalim var.. O hâlde İslâm demokrasisi,
İslâm sosyalizmi, İslâm Kapitalizmi, İslâm Liberalizmi, hatta İslâm Komünizmi
gibi aslı astarı olmayan iftiralar gündeme gelmekte ve bazı akl-ı evveller
tarafından da savunulmaktadır... İslâm, İslâm'dır... Hiç bir katkıya ihtiyacı
olmayan ve hiç bir noksanlığı bulunmayan, Allİah tarafından vahyedilen hayat
nizâmıdır... İslâm, ne bölünme, ne katkı, ne de noksanlştırma kabul eder..
İslâm va'zedildiği ilk gün ne ise, simde de o dur... Ne ekleme, ne çıkarma
kabul etmeyen ilâhî nizâmdır İslâm... O'na ekleme veya O'ndan çıkarma yapmaya
kalkışanlara karşı savaş açmış, bu harekete bid'at, bunu yapanlara da bidatçı
denilmiş, yerilmiş ve reddedilmiştir... Çünkü böyle, dinde yapılan bid'atlar
batıldır...
Mü'minlerin annesi
Aişe (r.anha)'dan rivayet edildiğine göre önderimiz Raslullah (s.a.s.) şöyle
buyurmuştur:
"Her kim, bizim
şu din işimizin içinden ondan olmayan bir bid'at icad ederse, o
reddedilmiştir, batıldır.[11]
Huzeyfe (r.a.) da şu
hadisi rivayet eder:
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Alİah Teâlâ,
bid'at sahibinden oruç, namaz, sadaka, hac, umre, cihad, tevbe ve fidyeden hiç
bir şey kabul etmez. Kıl, hamurdan çıktığı gibi o da, İslâm'dan çıkar. [12]
Bunları beyandan sonra
iki hakkı olan komşunun, hem komşu, hem müsiüman; üç hakkı olan komşunun, hem
komşu, hem akraba, hem de müsiüman olduğunu hatırlatalım.
Komşuluk hakkını,
haklarının ağırlığınca yerine getirmenin muvahhid mü'minlerin vazifesi olduğu
apaçık anlaşılmıştır kanaatindeyiz...
Yakın komşuluk gündeme
geldiğinde, bazı âlimler ve arifler, mü'min müslümanlara sağlarında ve
sollanndaki ''Kiramen Kâtibin" Melekleri hatırlatıyorlar... Bu meleklerin
de, en yakın komşu olduğunu ve onların da farkında olunmasına dikkat
çekiyorlar. [13] Bu konuda şu iki ayeti de
delil olarak zikrediyorlar ki, bu inceliğe karşı hasas olmak gerek!...
"Onun sağında ve
solunda iki tesbit edici ve yazıcı, tesbit edip yazarlarken,
O, söz olarak
(herhangi bir şey) söyleyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici var.[14]
"Oysa gerçekten
sizin üzerinizde koruyucular var.
Şerefli-üstün
yazıcılar.
Her yapmakta
olduğunuzu bilirler. [15]
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah'a ve
ahiret gününe iman etmekte olan kimse, komşusuna eza etmesin, Yine Allah'a ve
ahiret gününe iman etmekte olan kimse, konuklarına ikram etsin. Yine Allah'a ve
ahiret gününe iman etmekte olan her kişi, hayır söylesin. yahud sussun. [16]
Komşuya ezâ etmemek,
Allah'a ve ahiret gününe iman etmenin bir gereğidir. Yine Rasulullah
(s.a.s.)'ın beyanıyla, komşuya ikram etmek de, Allah'a ve ahiret gününe iman etmenin
bir gereğidir..;
Ebu Şurayh el-Adevî
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle
buyurdu:
"Allah'a ve
ahiret gününe iman etmekte olan komşusuna ikram etsin. Allah'a ve ahiret
gününe iman etmekte o-lan kimse, konuğuna caizesini ikram etsin."
Ya Rasulullah, konuğun
caizesi (gelip geçicisi) nedir? denildi.
"Onun caizesi,
bir gün, bir gecedir. Ziyafet, yani konukluk üç gündür. Üç günden sonraki
ikram ise, ona sadakadır. Her kim Allah'a ve ahiret gününe iman etmekte ise,
ya hayır söylesin, yahud sussun.[17]
Komşuya ikram etmek,
ona ezâ etmemek nasıl ki, katıksız iman ve salih amelin gereği ise, misafire,
yani konuğa ikramda bulunmak, onu barındırıp yedirip, içirip tabiî ihtiyaçlarını
İslâmî Ölçülerde gidermek de, iman ve salih amelin gereğidir...
Komşuluk haklarına
dikkat etmek gibi, misafirin haklarını da yerli yerince edâ etmek, toplumsal
huzur ve barışın gereklerindendir... İnsanlar arası ilişkilerin düzenli ve güvenli
olması, toplumu huzurlu kılar... Komşularla iyi geçinmek, misafire hakkını
vermek, insanlar arasındaki saygı, sevgi ve güveni arttırır... İnsanların
kalblerini birbirine bağlar ve onların bir vücudun organları olmasını
sağlar!.. İslâm cemaatında, dolayısıyla İslâm toplumunda mü'min müslü-man
ferdler arasında böyle sıkı bir bağın oluşumu, cemiyet binasının temelini ve
duvarlarını, bununla beraber çatısını da sapasağlam bir hâle getirir...
Son bir asırdan beri,
gayr-ı müslim tağutî güçlerin bozmaya çalıştığı İslâm ailesinin yeniden İslâm
ölçülerinde kurulması için bu şartlara dikkat edilmeli ve gereği yapılmalıdır...
Misafir gelen, misafir olduğu hanede kendi haklarını İslâmî edeb dahilinde
kullanırken, onu misafir eden mü'min müslüman aile de, misafire karşı
davranışlarını İslâmî ölçü ve edeb dairesinde düzenlemelidirler... Yani her
ferde bulunduğu hâlde İslâm hükmetmelidir... Hangi durumda iseler, Allah ve
Rasulullah (s.a.s.) 'e tabi olmaları gerekir...
Değerli İslâm
ulemâsından Müfessir Fahreddin er-Razi (rh.a) Meşhur "Tefsir-i KebîrP'nde
şu hadisi kaydetmektedir.
Muaviye b. Hayde
(r.a.)'ın rivayetiyle yegane önderimiz Rasululah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Muhammed'in
canını kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, komşusunun hakkını, ancak
Allah'ın lutfuna ttiazhar olan kimseler yerine getirebilir- Böylesi kimseler pek
azdır.
Komşu hakkı ne
demektir bilir misiniz?
Sen, (Komşun) fakir
düştüğünde onun ihtiyacını giderirsin, borç istediğinde sen ona borç verirsin,
kendisine bir hayır isabet edince onu tebrik edersin. Şerr isabet ettiğinde
ise, taziye eder (ve teselli edersin). Hasta olursa onu ziyaret eder, ölürse
cenazesini kaldırırsın.[18]
İslâm'a katıksız bir
iman ile inanan mü'min müslü-manlara böyle emreder önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)... Komşunun üzerindeki hakkını ödemeye, en yakın komşudan başlayarak
lazım geldiğini yine Rasulullah (s.a.s.) buyurur... Böylece komşuluk haklarının
edâsındaki sıra ve edeb de gündeme gelmiş olur...
Mü'minlerin annesi
Aişe (r.anha) şöyle demiştir:
Ben:
Ya Rasulullah, benîm
iki komşum var. (Hediye vermek istediğimde) hediyemi bunlardan hangisine önce
vereyim? diye sordum.
Rasulullah (s.a.s.):
' "Kapısı sana en yakın olan komşuna
ver!" buyurdu. [19]
Rasulullah (s.a.s.)'ın
Ashabından Ebu Hüreyre (r.a.)'da, bu konuyu şöyle açıklar:
Yakın komşundan önce,
daha uzak komşu ile (insan vermeye) başlamamahdir. Lâkin uzaktan önce, yakından
başlamalıdır. [20]
Demek ki, herhangi bir
yardım veya verilmesi düşünülen herhangi bir hediye gündeme geldiğinde,
komşulardan en yakın olan kimse, ondan başlanmalıdır...
Hayat nizamı olan
İslâm Dini ve O'nun hayata tatbikatçısı Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), komşu
hakkını emrederken, naşı! davranılacağıni da göstermiştir... Rasulullah
(s.a.s.)'ın talimatlarını devreden çıkarmak ve emredileni kendi arzulan
istikametinde tatbik etmek, en azından İslâm edebine aykırı davranmak
demektir... Çünkü insan fıtratına uyan hâl ve hareketi, emredildiği gibi
Rasulullah (s.a.s.)'ın uygulamalarında görüyoruz... O uygulamayı hiçe saymak,
toplumsal bir anarşinin ortaya çıkması demektirki ve bu da, kaçınılmazdır...
Komşular arasındaki
sevgi ve saygının sağlamlaşması için zaman zaman hediyeleşmeler gündeme
gelmelidir... Hediyenin küçüğü ve büyüğü diye bir şey düşünülmemelidir...
Kalblerin birbirine ısınması için ve bu niyet ile verilen hediyeler, değersiz
bir şey olsa bile kabul edilmeli, hediye verene teşekkür edilip gönlü
alınmalıdır...
Komşunun verdiği
hediye küçümsenir veya alınmayıp iade edilecek olursa bu, komşular arasındaki
sevgi ve saygı bağlarını zedeler... Bunun bir kaç defa tekrar edilmesi, komşular
arasında küsmeler, rahatsızlıklar, kinlenmeler, dedikodular, hatta düşmanlığa
varan olumsuz olaylara sebeb olur... Bunun için gelen hediye, ister eh değerli,
ister en değersiz olsun alınmalı, güler yüz ile karşılanıp teşekkür edilmelidir...
Ebu Said (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: -
"İnsanlara
teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmiş olmaz.[21]
Bu konuda Ebu Hüreyre
(r.a.), bize şu hadisi rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Ey müslüman
kadınlar, komşu bir kadın, kadın komşusunun hediyesini, hediye bir koyun ayağı
olsa bile sakın küçük görmesin.[22]
Hitabın, Müslüman
kadınlara olmasının özelliği, onların evlerin bekçisi, yani çobanı
olmasıdır... Mü'min müslüman erkekler, sabah işe gidip akşam erken veya geç
eve döndüklerinde birbirlerini az görürler. Fakat kadınlar, akşama kadar
beraberler... Birbirlerine gider-gelirler... Sık sık görüşürler... Komşuluk
ilişkileri daha fazladır...
Aynı hitab, mü'min
müslüman erkekler için de geçerlidir... Onların da dükkan komşuları ve iş
arkadaş çevreleri vardır. Aynı sırada dükkanları olanlar birbirlerine komşu olduğu
gibi, aynı iş yerinde çalışan iki memur, iki amir ve ik işçi birbirleriyle
komşudurlar... Komşuluk haklarına riâyet etmek, onlar için de ciddî bir
vazifedir... Aynı iş yerinde çalışan amir ve memur söz konusu edilmesi,
İslâm'ın hakim olduğu "Daru'l-İslâm" da gerçekleşen bir olay olduğu
da hatırdan çıkarılmamalıdır... Gayr-ı İsiâmî tağutî düzenlerde a-mir ve
memurların, yani bürokrasinin bulunduğu idarî dairelerde İslâm'ın hükmü değil,
tağutun kanunları geçerlidir... Tağutun emrine göre düzenlenmiş yerlerde,
İslâm'ın emrine göre hareket etmenin imkânsızlığı inkâr edilemeyecek kadar
apaçıktır!...
Muvahhid mü'minlerin
komşu hakkına dikkat etmeleri konusunda Ebu Zerr (r.a.), şu hadisi rivayet
ediyor:
Gerçekten dostum
(s.a.s.) bana:
"Çorba pişirdiğin
vakit suyunu çok koy, sonra komşularından bir ev halkına bak ve kendilerine
ondan ma'ruf ü-zere ver." diye vasiyette bulundu.[23]
Bir cemaatte, bir
toplumda ve bir bölgede aç ve muhtaç insanlar varken, diğerlerinin onları hiç
önemsemeden tıka basa yiyip içmesi, elbette ne vicdana, ne de adalete sığacak
bir hareket değildir... Eğer toplumda böyle vurdumduymazlıklar devam ederse,
toplum sınıflara bölünür ve o toplumda anarşi başlamış olur... Aç olanlar, tok
olanlara karşı başkaldınr, ayaklanır ve sokak kavgasıyla başlayan karmaşa,
cephe savaşlarına dönüşür...
Yegane hayat dini olan
İslâm, bu savaşı önlemek ve mü'min müslümanların arasında böyle bir
huzursuzluğun ortaya çıkmaması için her türlü önlemi emretmiş, yolunu
göstermiştir: Allah'ın helâl kıldığı temiz nimetleri paylaşmak... Bu nimet,
ister bir çorba olsun, ister kebap olsun gönülden gelerek paylaşmak, toplum
huzurunu te'min eder...
Toplumda birilerinin
yemeyip çöpe atmış olduklarını birileri toplu} orsa, birileri kuru ekmeği, soğuk
suda ıslatıp yerken, diğeri baİ-baklava, kaymakla yağ yiyorsa ve fakiri hiç
düşünmüyorsa, o toplum her türlü kavgaya hazır hâle gelmiş demektir... Birileri
bir şey yiyemedikleri ve mideleri boş olduğundan dolayı kıvranırken gözlerine
uyku girmezken, birileri her türlü yiyecekten yemiş, mideleri şişmiş, yediklerini
sindirmede zorluk çektiğinden dolayı kıvranıyor ve gözlerine uyku girmiyor!...
İki tip de uyuyamiyoriar, amma uykusuzluklarının sebebi birbirinin
zıddınadır... Böyle bir toplum, elbette mutsuzların toplumudur... Ve İslâm
toplumunda, yani İslâm'ın hayatın her birimine hakim olduğu Daru'-îslâm'da
mü'min müslümanların arasında böyle iki zıd kutub bulunmaz, haddi zatında
olmuşmaz da!... Böyle bir durum katıksız kâmil imana aykırıdır...
İbn Abbas (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s..) şöyle buyurur:
"Komşusu aç olup
da karnını doyuran kimse, mü'min değildir.[24]
Üzerinde ağır haklan
olan komşusu aç iken, tok yatan mü'min değil, mü'minlerden değildir. O kişi,
imanın gereğini yapamıyordur... Kâmil iman sahibi, katıksız imanın gereği olan
Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'ın emirlerini yerine getirmelidir...Katıksız
iman, salih amele dönüşmelidir... Salih a-mei, katıksız imanın göstergesidir...
Gerçek imanın varlığının şahidi, salih ameldir..:
Muvahhid mü'minler,
İslâm toplumunun var oluş sebebidir... Onların varlığıyla muvahhid aileler
oluşur, bu ailelerin bir araya gelişleriyle de, İslâm toplumu meydana gelir...
Yine muvahhid mü'minler, İslâm toplumunun sağlık, sağlamlık, huzur ve
saadetinin te'minatıdırlar... Allah'ın izniyle onların vazifelerini hakkıyla
yerine getirmesi vesilesi ile, toplum İslâmîleşir ve huzur ortamına kavuşur...
Ebu Şurayh (r.a.)'dan
rivayet olunduğuna göre Rasulullah (s.a.s.), arka arkaya üç kerre:
"Vallahi iman
etmiş olmaz, vallahi İman etmiş olmaz, vallahi iman etmiş olmaz." buyurdu.
(Mecliste hazır
bulunanlar tarafından:)
Ya Rasulullah, bu iman
etmiş olmayan kimdir? diye soruldu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Komşusu
zulümlerinden, şerlerinden emin olmayan kimsedir." diye cevab verdi.[25]
Komşusu şerrinden ve
zulmündan emin olmayan kişi, tam manâsıyla, yani kâmil mânâda iman
etmemiştir... Eğer imanı kâmil olursa, o kâmil iman sahibi mü'min müslüman
zulmedemez... İnsanlar, Özellikle komşuları, ondan emin o-lurlar.,. Çünkü O,
Rasuluflah Muhammed El-Emin (s.a.s.)'ın ümmetinden biridir... Rasulullah
(s.a.s.), "El-Emin" idi. O'nun ümmeti de "El-Emin" dir...
Çünkü O'nun ümmeti, O'nun varisidir...
Komşusu şerrinden,
zulmünden emin olmayan kişi, kâmil mânâda iman etmediği gibi, cenneten de mahrum
olunmuştur... Komşuya eziyet etmenin zulüm yapmanın haram olduğu malum... Bir
kişi, komşuya eziyet ve zulüm yapsa ve bunu helâl kabul ederse, cennet yüzü
göremez... Haram olan bir şeyi, helâl kabul ederek işlediği için ebediyen
cehennemlik olur... Eğer "komşuya ezâ vermek, zulüm etmek haramdır amma
ben yapıyorum" diyerek işleyecek olursa günahkâr olur, cennete ilk
girenlerden olmaz... Günahı kadar ceza gördükten sonra tekrar cennete girer...
Elbette i-man noktasında imanını yok edici başka bir hâl ve harekette
bulunmadıysa, bu, böyledir!...
Bu konuda Ebu Hüreyre
(r.a.), bize şu hadisi rivayet etmektedir.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Komşusu
şerrinden emin olmayan kimse, cennete giremez.
Ebu Musa (r.a.) şöyle
demiştir:
Ya Rasulullah, Müslümanların
hangisi efdaldır? diye sordular.[26]
Rasulullah (s.a.s.):
"Müslümanlar,
dilinden ve elinden selamette kalandır." buyurdu.[27]
Demek ki, îman ettiği
hâlde veya müslüman olduğu hâlde, müslumanların dilinden ve elinden selamette
olmadığı kişi, müslümanların faziletlilerinden, şahsiyetlilerinden, muttaki ve
salihlerinden değildir... Halbuki, iman etmek ve İslâm'a teslim olmak, izzet ve
şeref sahibi olmayı gerektirir... Şerrli ve belâlı olmaktan tamamen
uzaklaşmış, müslü-manlann kendisinden emin ve memnun olduğu, mü'min kişi, izzet
ve şeref sahibidir... faziletli ve şahsiyetlidir....
Yegane önderimiz
Rasulullah (s.a.s.) kötü komşudan Allah'a sığınmıştır... Kötü komşu, mü'min
için bir zindan olan dünyayı, [28]
zindan içinde zindan hâline getirir... Onun belâsından, onun şerrinin ve
zulmünün yüzünden, bunca genişliğine rağmen dünya daralıverir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
"İkametgahımzdaki
kötü komşudan Allah'a sığının, çünkü seferdeki komşu değişir. [29]
"Ev almadan, komşu
al! [30] sözü asırların
tecrübesini taşımaktadır...
Toplumun sosyo-psikolojisini
yansıtan bu cümle bir hakikatin ifadesidir... Mü'min müslümanlarm dikkatli
olacağı konulardan birisi de budur!... Kendileri başka komşuların hukukuna
riâyet etmekte çok iyi bir komşuluk ortaya koymaları ne kadar vazifeleriyse,
iyi komşularla beraber olmak da, o kadar vazifeleridir. Onlar, ya iyi ve
salihlerle beraber olacak,[31] ya
da iyi ve salih olmayan bir çevreyle mücadele edip onların ıslâh olmasına
vesile olacaktır... Bu mücadeleyi veremiyorsa, kötülerden ve kötülükten uzaklaşmak
için oradan göç etmeli, iyilerin ve iyiliğin bulunduğu bölgelere
yerleşmelidir... Muvahhid mü'minin, Allah'ın neh-yettiklerinden uzak durması,
onları terk etmesi, onun hicretidir... Mü'minin böyle bir tavır sergilemesi,
onu muhacirlerden kılar. [32]
"Daru'I-îslâm"
da, yani hakimiyetin kayıtsız şartsız Allah'a ve iktidarın muvahhid mü'minlere
aid olduğu İslâm ülkesinde, kötü huylu bir komşunun ıslâh edilmesi için nasıl
davranılmalıdır? sorusuna en güzel cevabı, Asr-ı Saadet'teki şu örnekte
buluyoruz... Devletin ve toplumun her birimine İslâm'ın hakim olduğu İslâm
ülkesinde böyle davranılmalıdır... Yönetenlere, yönetilenlere ve yönetime
İslâm hakim i-se, ancak o devlete ve o ülkeye İslâm devleti ve İslâm ülkesi
denilir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle, bir adam şöyle dedi:
Ya Rasulullah, benim
bir komşum var, bana eziyet ediyor.
Rasulullah (s.a.s.),
buyurdu ki:
"Git, eşyanı yola
çıkar!"
Adam gidip eşyasını
çıkardı. Bundan ötürü ahali çevresine toplandı.
Onlar:
Senin hâlin nedir?
dediler.
Oda:
Benim bir komşum var,
bana eziyet ediyor. Durumu, Rasulullah (s.a.s.)'e anlattım. (Bunun üzerine
bana:)
"Git de, eşyanı
yola çıkar!" dedi.
Orda bulunanlar şöyle
demeğe başladılar:
Allahım, ona lanet et,
Allahtm, onu perişan et!...
Bu (olup bitenler),
ona (kötü komşuya) ulaştı. Tuttu bu (zavallı) adama geldi ve şöyle dedi:
Evine dön, Allah'a
yemin ederim ki, sana eziyet etmeyeceğim.[33]
Beyan olunduğu üzere
bu hâl ve tavır, İslâm'ın yönetime, yönetenlere ve yönetilenlere hakim olduğu
"Daru'I-İslâm" da, yani İslâm ülkesinde geçerlidir... Yegane hayat
nizam» olan İslâm'ın yönetimden uzaklaştırıldığı, hiç bir şekilde
yaklaştınlmadığı, yaklaştırmak isteyen muvahhid mü'minlere ağır cezaların
verildiği ve işkencelere tabi tutulduğu gayr-ı müslim tağutî düzenlerde, yani
"Daru'1-Harb" de, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'ın bu Sünnet'i
geçersiz oİ-duğu gibi, çok da yadırganır...
Farz-ı ayn ve
vaciblerin, gayr-ı İslâm devlet ve gayr-ı müslim yöneticiler tarafından ortadan
kaldırıldığı işgal altındaki İslâm topraklarında, sünnetleri gündeme getirmek,
ne kadar kabul görür acaba?!..
Bundan dolayı İslâm'ın
gereği olan emirleri ve neh-yileri ne zaman, hangi imkân ve mekânda gündeme
getirilip edâ edileceğini iyi bilmek gerek... Bunun için mü'min müs-lümanların
Tevhidi meseleleri iyice kavradıktan, yani katıksız bir imana sahib olduktan
sonra, "İlmihalini" çok iyi öğrenmesi, bilmesi ve idrak etmesi
gerekir... İJmihal, yani içinde bulunduğu hâlin ilmi, her mü'mîn müslümanın
üzerine farz, vacib, Sünnet, mustehab, helâl, haram, mekruh gibi "Efal-i
Mükellefin" nin bilinmesi, öğrenilmesi ve şuuruna erilip amel hâline
getirilmesidir... İlmihalin öğrenilmesi, her mü'min müslümanın üzerine farz-ı
ayndır... Çünkü ilmihal, farz-ı ayn ilimleri kapsar... Farz-ı ayn ilimlerin
Öğrenilmesi de, farz-ı ayndır... Elbette ilmihal denilince, kitap piyasasındaki
"Namaz Hocası" kitaplarını veya yalnızca İslâm'ın beş rüknünü, günün
şartlarını gözönünde tutmadan anlatan ve i-simlerine "Tam ilmihal"
denilen kitapları kastedmiyoruz... Tağutî zulüm yönetimlerinin egenemliği
altındaki mazlum, müstaz'af ve mahkûm müslümanların hâlini İslâm'a göre gündeme
getirip İslâmî çözümler sunan ilmihallerden bahsediyoruz... Mü'min
müslümanlar, İslâm'a göre hangi "Dar"da yaşıyorlarsa, yani İslâm'ın
yönetime, yönetenlere ve yönetilenlere hakim olduğu "Daru'l-İslâm"da
veya İslâm'ın yasaklandığı, Kur'ân-ı Kerim'in yerine heva-u heveslerinden kaynaklanan
anayasaların geçerli olduğu gayr-ı İslâmî düzenlerde (Daru'l-Harb'de)
yaşıyorlarsa, ilmihal ona göre,gündeme gelir...Daru'l-îslâm'da olan bazı
meseleler, Daru'l-Harb'de olmayabilir... Daru'l-İslâm'da yapılması gerekli olan
bazı ameller, Daru'l-Harb'de harbîlerin zorlaması ve zulmü gereği yapılamaz bir
hâle gelir...Bu şartların iyice bilinmesi ve göz önünde tutulması lazımdır...
Misafir ile ev sahibinin tabi olduğu şartları ve edebleri iyi bilmek gerek...
Misafir, misafirliğin hakkını, şartlarını ve adabını iyice bilecek ve ri-ayet
edecek, ev sahibi de, misafire karşı nasıl davranacağınm şartlarını iyi bilip
adabı gereği hareket edecektir... Her hâl ve harekette ölçümüz İslâm olduğu
gibi, elbette bu konuda da ölçü, İslâmdan başka bir şey olamaz, olmamalıdır
da.... Eğer ev sahibi ve misafir, konumlarına göre davranmazlar, misafir, ev
sahibi gibi davranırsa, orada bir düzensizlik baş gösterir... Doğru, yanlışa
karışıverir...
Bu örnekten hareketle
muvahhid mü'min müslü-manlar, hangi zamanda ve hangi mekânda olduklarının farkına
varacak, o anda Allah ve Rasulullah (s.a.s.) kendisine ne emretmiş ise, yani
Kur'ân ve Sünnet'in gereği ne ise, yerine getirmeye gayret edecektir...
Komşu olsun veya
olmasın hiç bir müslümana ve harbî olmayan insana zarar vermek, mü'min
müslümana yakışmaz!...Mü'min müslümanlar, diğer mü'min kardeşlerine her zaman
iyilik düşünür ve güzel davranırlar...
Mü'min müslümanlar,
Allah'ın dinine yardım ettikçe Allah, onların yardımcısıdır.[34] kim
ki, mü'min müslümanla-ra karşı kötülük düşünürse, Alİah da, onlara gerekli
cezayı verir... Çünkü muvahhid mü'minler, Allah'ın velileri, yani
dostlarıdırlar...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Allah şöyle
buyurdu: Her kim, beni tanıyan ve ihlas ile bana ibadet eden bir kuluma
düşmanlık ederse, ben de o-na harb ilan ederim.. [35]
Rasulullah (s.a.s.)'in
Sahabesi Sırma (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Kim bir
(müslümana) zarar verirse, Alİah da, onu zarara uğratır. Kim bir mü'mine
meşakad verirse, Allah da, o-nu meşakadda bırakır. [36]
Bu, böyledir!...
Muvahhid mü'min
kulların sahibi, Allah Teâlâ'dır. Çünkü mü'min müslümanlar yalnız Allah'ın
kullarıdırlar... Rabbi Meliki, İlâhî ve hâkimi yalnızca Allah'dır....
Muvahhid mü'minler,
Rasulullah (s.a.s.)'ın şu müjde-siyle sevinmektedirler...
Huzeyfe (İbnu'l-Yeman,
r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"İnsanın, ehli,
malı, komşusu yüzünden uğrayacağı fitneye, namaz kılması, oruç tutması, sadaka
vermesi kefaret olur.[37]
İnsanın kendisi ne
kadar iyi olursa olsun, diğer insanlara ve komşulara karşıki tavrında iyi
olmadıkça, onun iyiliğinin toplumsal bir faydası yoktur... Hatta ferdî
iyiliğiyle beraber, komşularına ve içindeki yaşadığı topluma karşı yaptığı
kötülük, verdiği eziyet, ferdî iyiliklerini de siler-süpürür...
Ebu Hüreyre (r.a.)
şöyle anlatır:
Rasuluîlah (s.a.s.)'e:
Filanca kadın geceyi
ibadetle geçirir, gündüzleri o-ruç tutar, çalışır ve sadaka verir. Bir de dili
ile komşularına eziyet verir, dendi:
Rasulullah (s.a.s.):
"O kadın da hayır
yoktur, o cehennemliktir." buyurdu.
Ashab:
Filanca kadın ise,
farz namazları kılar, yağı alınmış peynirleri sadaka verir ve hiç kimseye
eziyet etmez, dediler.
Rasulullah (s.a.s.),
buyurdu ki:
"O kadın, cennet
ehlindendir. [38]
Komşulara karşı tavrın
olumlu ve olumsuzunun cezası ve mükafaatı, hadiste böyle beyan ediliyor,
Rasuiullah (s.a.s.) tarafından... Komşunun malına ve ırzına karşı işlenecek
suçun, başkalarına karşı işlenmesinden on kat ziyade günah olduğunu beyan
buyuran yine önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'dır.
Mikdad İbni'l-Esved
(r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.),
Ashabına zinadan sordu.
Ashab:
Haramdır. Alİah ve
O'nun Rasulü, onu haram kılmıştır, dediler.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu:
"İnsanın, on
kadınla zina etmesi, komşusunun karısı ile zina etmesinden, üzerine daha hafif
günahdır."
Yine Ashab'a
hırsızlıktan sordular.
Ashab:
Haramdır. Onu, Aziz ve
yüce olan Allah ile O'nun Rasulü haram kılmıştır, dediler.
Bunun üzerine
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"On ev halkından
çalması da, komşusunun evinden çalmasından üzerine daha hafif günahdır.[39]Daha
önce zikredilen bir hadis-i şerifi, Önemine binaen buraya kaydetmenin faydalı
olacağı kanaatindeyiz... Güzel ve faydalı olan şeyin tekrarı, hem güzel, hem
de faydalı olur...
Abdullah b. Mes'ud
(r.a.) anlatıyor:
Ben, Rasulullah
(s.a.s.)'e:
Allah indinde hangi
günah en büyüktür?, diye sordum.
"Allah, seni
yarattığı hâlde Allah'a benzer bir eş uy-durmandır." buyurdu.
Ben:
Hakikaten bu, elbette
büyük günahdır, dedim.
Sonra hangi günah
(büyüktür)? diye sordum.
Rasulullah (s.a.s.):
"Seninle beraber
yemek yemesinden korkarak çocuğunu öldürmendir." buyurdu.
Bundan sonra
hangisidir? diye sordum.
Rasulullah (s.a.s.):
"Komşunun
halilesiyle (karısıyla) zinâlaşmandır." buyurdu.[40]
Komşu, komşusuna
güvendiği için onun komşuluğuna razı olmuş ve bu güven duygusundan dolayı gönül
rahatlığı ile evini terk edip sabahtan akşama kadar çalışmak üzere i-şinin
başına gidiyor... Komşuya karşı yapılacak her hangi bir yanlışlık, bu güven
duygusunu alt-üst eder... O komşuyu manen yıkar, çökertir... Hayattan soğutup,
onda yaşama sevincini bırakmaz...
Bunun için komşuya
karşı işlenecek bir suçun günahı, diğerlerine karşı işlenen suçun günahından on
misli ağırdır... Böyle bir suçun işlenişi, komşuyu, komşuya düşman eder,
dolayısıyla koskoca bir toplumun huzurunu bozar... Elbette katıksız bir iman
sahibi olan mü'mîn müslümanlar, bu konuda çok hassas ve dikkatli olurlar...
Komşunun, diğer komşu
üzerindeki haklarından birisi de, komşunun cenazesinin defnine iştirak ederek
acılarını paylaşmaktır... Düğün ve bayram gibi neşeli, sevinçli ve bol
günlerinde neşesini, sevincini ve bolluğunu paylaştığı komşusunun dar, felaket
ve acılı günlerinde onların yardımına Koşmalı, acılarını paylaşmalıdır...
Cenaze evi olan
komşunun hizmetinde bulunmalı, taziye için gitmeli, maddî ve manevî yardım etmeli..
Taziye günleri olan üç gün boyunca onlara yemek-içmek gibi tabi ihtiyaçlarının
giderilmesinde yardımcı olmalıdır... Çünkü cenaze evinde ferdlerinin yürek
acıları, onların bü ihtiyaçlarını giderici bir durumda olmadıklarını ortaya
koymaktadır... Bu konuda, komşuların yardımına muhtaçtır...
Abdullah b. Cafer
(r.a.)'dan rivayet edildiğine göre O, şöyle demiştir:
Cafer'in Ölüm haberi
gelince, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Cafer'in ailesi
için yemek pişirin, Çünkü başlarına kendilerini meşgul edecek, durum geldi.[41]
Rivayet edildiğine
göre, Hasan Basrî (rh.a)'e komşuluğun hududundan sorulmuş, O da:
Ön tarafından kırk ev,
arka tarafından kırk ev, sağ tarafından kırk ev, sol tarafından kırk evdir,
dedi. [42]
Herhangi bir evin
merkez kabul edilmesi hesabıyla yüz altmış ev birbirine komşu olur... Her ev,
merkez kabul edilecek olursa, bir şehir birbirine komşu olur... Şehirler,
şehirlere, bölgeler, bölgelere komşu olurlar ki, bütün yeryüzünde yaşayanlar
birbirini komşu demektir...
Böylece bütün insanlar
birbirlerinden sorumludurlar... Komşusu aç iken, kendisinin tok yatmaması
gerekir... Ancak böyle bir anlayış, böyle bir iman ve böyle bir nizam insanlığın
kurtuluşunu sağlayabilir... Malum olunduğu üzere, bu nizam da, yegane hayat
nizamı olan İslâm'dır!... İslâm'dan başka hiç bir düzen de, ne bu anlayış var,
ne de olabilir...
İbn Ömer (r.a.), dedi
ki:
Gerçekten üzerimize
bir zaman-yahud bir vakit-geldi ki, hiç kimseye altını ve gümüşü, müslüman
kardeşinden daha sevgili olmadı. Şimdiki hâlde ise, altın ve gümüş her
birimize müslüman kardeşinden daha sevgilidir.
Rasulullah (s.a.s.)'ın
şöyle dediğini işittim:
"Kıyamet günü
komşusunu yakalayan nice komşu vardır ki, şöyle der:
Ya Rabb, bu yüzüme
kapısını kapatarak, iyiliğini e-sirgemişti.[43]
Yeryüzünün en hayırlı
nesli olan Ashab ve yeryüzünün en mutlu asrı Asr-ı Saadet... Saadet Asn'nda,
en hayırlı nesil, müslüman kardeşini hiç bir dünya metaına değişmezdi... Onun
gözünde mü'min müslüman kardeşi, dünyanın altınından, gümüşünden çok
değerliydi... Bundan dolayı mü'min insan ön plandaydı... Bundan dolayı gerçek
iman kardeşliği oluşmuştu... Dünya serveti, mü'min müslümanın hizmetine
verilmişti... Bu en hayırlı nesilden sonra gelenlerin nezdinde altın ve gümüş,
müslüman kardeşinden daha değerli görülür oldu...İşte o zaman toplumsal düzen
bozuldu, kalbler birbirinden soğudu...
Rasulullah (s.a.s.)'m,
Kur'ân ile eğittiği en hayırlı neslin değer ölçüsü böyle olduğu için, en
hayırlı nesil ve ratittakilerin imamı oldular... Onların muallimi (öğretmeni)
Rasulullah (s.a.s.) idi.[44]
Rasulullah (s.a.s.), bütün ümmetin muallimi, mürşidi, örneği ve önderidir... En
hayırlı nesil evlan Ashab neslini yetiştiren Kur'ân-ı Kerîm, hiç bir değişmeye
uğramadan, ilk inzal olduğu gibi taptaze ve capcanlı günümüzde mevcuddur...
Rasulullah (s.a.s.)'ın İse, ayni canlılıkla Sünnet-i Seniyyesi ile günümüzde
yaşamaktadır... Muvahhid mü'minlerin vazifesi, aynı kaynaktan beslenen en
hayırlı neslin tavrını sergilemek ve aynı karaktere bürünüp onlar gibi
davranmaktır...
Herhangi bir satışta,
satılanı alma hususunda komşu olanların önceliği vardır... Satılacak, evin veya
arazinin önce komşulara teklif edilmesi gerekir... Ola ki, onların ihtiyacı
vardır, onlar almak isterler veya başkaların gelmesini arzu kılmazlar... Bu
onların en tabiî hakkıdır... Onlara danışmadan evin veya komşusu oldukları
arazinin, tarlanın bahçenin başkalarına satılması, onları rahatsız edebilir...
Yeri satın a-lan yeni komşularla anlaşamayabilirler veya onların ihtiyacı var
iken başkalarına satılması, kendilerini çok rahatsız edebilir...
Bu konuda Samura
(r.a.), şu hadisi rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Evin komşusu,
komşu olduğu eve ve araziye başkasından daha haklıdır. [45]
Mü'min müslüman
komşunun, komşusu hakkındaki kanaati, o komşunun şahsiyeti için ciddî bir ölçüdür...
Bu hakikati, biz muvahhid mü'min müslümanlara, her haliyle "El-Emin"
ve her sözü doğruların en doğrusu olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.) beyan
buyuruyorlar...
Abdullah b. Mes'ud
(r.a.) şöyle anlatır:
Bir adam:
İyilik ettiğim zaman
(yaptığım işin iyi olduğunu) ve fenalık ettiğim zaman (yaptığım işin fena
olduğunu) nasıl bilebilirim? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Sen (ne
yaptığını bilen dindar) komşularını: İyilik ettin, söylerken işittiğin zaman
muhakkak iyilik etmiş (olur) sun. Ve sen, onları: Fenalık ettin, derken
işitince gerçekten fenalık etmiş (olur) sun." buyudu.[46]
Yegane önderimiz
Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurarak, biz ümmeti olan mü'min müslümanlar için
birer kilometre taşları niteliğindeki ölçüleri verirken, O'nun mektebinde yetişmiş
Sahabesi de (Allah cümlesinden razı olsun), kendi zamanlarında ve kendilerinden
sonra gelenler için Rasulullah (s.a.s.)'den aldıkları ilham ile hikmetli
sözleri miras olarak bırakmışlardır... Onlardan birisi Rasulullah (s.a.s.)'ın
azadlısı Hz. Sevban (r.a.)'dır...
Sevban (r.a.), şöyle
diyor:
Üç günden ziyade
dargınlıklarını devam ettiren iki adamdan biri helak olur. Eğer bu dargınlık
üzerine ikisi de ölürlerse, her İkisi toptan helak olmuşlardır.
Komşusuna, evinden
çıkıncaya dek, zulmeden ve onu baskı altında tutan kimse, muhakkak helak
olmuştur. [47]
Bİrbirilerinin haklan
konusunda çok hassas olan iki müslüman komşu, birbirlerinin haklarına tecavüz
konusunda, çok dikkatli olmalı, en küçük bir haksızlığı ne yapmalı, ne de
yapana rıza göstermelidir... Daha önce zikredilen hadişlerden anlaşıldığı gibi,
komşunun malına tecavüz, diğerlerine tecavüzden on kat daha günahtır...
Rabbimiz Allah (Azze
ve Celle) şöyle buyurur:
"Birbirinizin
mallarını haksızlıkla yemeyin ve siz, bile bile günahla insanların mallarından
bir bölümünü, yemeniz için onları hakimlere aktarmaym.[48]
Ve yine yegane
önderimiz Rasulullah fs.a.s.), biz ümmetine bir İyilik Ölçüsü veriyor...
Abdullah îbn Amr
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Alİah katında
arkadaşların en iyisi, arkadaşına en iyi olanı ve Allah katında komşuların en
iyisi, komşusuna en iyi olanıdır. [49]
Huzur ve saadet içinde
sıhhatli bir hayatın yaşanmasının şartlarından birisi de, komşuların birbirine
karşı iyi davranması ve birbirine yardım edip destek olmasıdır...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Bir komşu
(evinin) duvarına öbür komşusunun bir a-ğaç (başı) koymaktan men'edemez...
"
(Bu hadisi, Ebu
Hüreyre yanındakilere rivayet edince işitenler, bunu uzak sayıp başlarını yere
doğru eğmişlerdi.)
Sonra Ebu Hüreyre:
Bana ne oluyor ki,
sizleri ben, bu makaafeden, yahud bu Sünnet'ten yüz çeviriciler olarak
görüyorum. Vallahi ben, evin duvarına konulacak hatıl başını sizin omuzlarınız
arasına korum, emin olunuz, demeyi sürdürmüştü. [50]
Komşular, kendi
aralarında yardımlaş irken, birbirlerine araç ve gereçleri ödünç verdiklerinde
her hangi bir zarar-ziyan gündeme geldiğinde o zararı tazmin etmelidirler... Bu
konuyu ciddiye almalı ve ihmal etmemelidirler... Bu konu hafife alınır, verilen
zarar tazmin edilmez ve kulak ardı edilecek olursa, komşular arasının soğuması
ve aralarının açılmasına vesile olur... Böylelikle oluşturulmak istenen
huzurlu çevrenin huzuru bozulur... Halbuki, önderimiz Rasulullah (s.a.s.),
komşuya verilen küçük bir zarar bile olsa, onu tazmin etmiş ve komşuların
gönlünü almış, bu iyiliği vasiyet eylemiştir...
Enes (r.a.), şöyle
anlatır:
Nebi (s.a.s.),
hanımlarından biri (Hz. Hafsa, r.anha) O'na bir tabak içinde yemek hediye
etmişti ki, Aişe, eli ile tabağa vurarak içindekini döktü. Bunun üzerine
Rasulullah (s.a.s.):
"Yemek, yemekle;
kap, kapla (tazmin edilir)." buyurdu.[51]
Yine Enes b. Malik
(r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.),
ödünç olarak bir tabak aldı ve kaybolunca onu, sahihlerine tazmin etti. [52]
Yegane Rabbimiz Allah
(Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"Onlar, gösteriş
yapmaktadırlar. Ve ufacık bir yardımı (veya zekatı/maûnu) da
engellemektedirler. [53]
Gösteriş yapan,
namazlarından gaflette olan ve komşuların birbirine yardım maksadıyla ödünç
alıp verdiklerini bile engellemeye çalışan olumsuz tipler, böyle beyan buyrulmuştur...
Ebu Ubeyde anlatır:
Abdullah b. Mes'ud
(r.a.)'dan "El-MâÛn" kelimesi sorulduğunda:
Bu, insanların kendi
aralarında birbirlerinden alıp verdikleri,, balta, kazan, kova ve benzeri
şeylerdir, demiştir.[54]
İkrime (r.a.) da şöyle
demiştir:
Mâûn'un en yükseği,
farz kılınmış zekattır. En aşağısı ise, faydalanılacak şeyleri arıyeten
vermektir. [55]
Babasından rivayette
bulunan ve kendisine Bulıeyse denilen bir kadından rivayet edildiğine göre
şöyle demiştir:
Babam, Rasulullah
(s.a.s.)'den izin alarak (başını) O'nun gömleğinin altma soktu da Öpüp
sarılmaya başladı.
Sonra:
Ya Rasuluîlah,
(başkasından) esirgenmesi helâl olmayan şey nedir? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Sudur" diye
cevab verdi.
Babam tekrar:
Ya Rasulullah
(başkasından) ^esirgenmesi helâl olmaz şey nedir? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Tuzdur"
cevabını verdi.
Babam yine:
Ya Rasulullah,
(başkasından) esirgenmesi helâl olmayan şey nedir? diye sordu. Rasulullah
(s.a.s.): "Hayır işlemen, senin için hayırlıdır/' cevabını verdi. [56]
İslâm ulemâsından
Fahreddin er-Râzî (rh.a), şöyle
demektedir:
"Müfess iri erin
çoğunun görüşüne göre, "Mâûn", ör-fen verilmesi gereken,
verilmemezlik, edilmeyen, fakir-zen-gin herkesi birbirinden istediği şeylerin adıdır.
Böyle şeyleri vermeyenler, kötü huylu ve cimri diye nitelendirilirler. Bu
şeyler, balta, kazan, kova, bakraç, çengel, kalbur ve keser gibi kap-kacak,
alet-edevattır. Bunlara tuz, su ve ateş (kibrit vs.) gibi şeylerin verilmesi de
girer. Çünkü şöyle rivayet e-dilmiştir:
"Üç şeyin
verilmemesi helâl değildir: Su, ateş ve tuzun.[57]
Nafî' İbn Abdi'l-Haris
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Geniş ev, dürüst
komşu ve rahat binek müslüman kişinin saadetindendir. [58]
Dünya hayatında saadet
üzere yaşamanın en tabi sebeblerindendir, geniş ev, dürüst komşu ve rahat
binek... Mü'min müslümanm saadetine gölge düşüren sebeblerinden birisinin, kötü
komşu olduğu böylece anlaşılmaktadır...
Ebu Musa (r.a.)'m
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"İnsan,
komşusunu, kardeşini ve babasını öldürmedikçe kıyamet kopmaz.[59]
Haklarına riâyet
edilmesinin farz olduğu komşu, kardeş ve baba sebebsiz yere
öldürülebiliniyorsa, böylece insanda merhamet ve sevgi duyguları köreliyorsa
bu, o toplumun kıyameti demektir... O toplumda, bu gibi vahşîlikler
işleniyorsa, o toplumun kıyameti kopmuş ve hayatî yönüyle iflâs etmiştir... Bu
vahşet, tüm dünyayı ve tüm toplumları saracak olursa, bu kargaşa, insanlığın
kıyametinin kopmasına en tabiî sebeblerden olur...
Bu felaketlerin
önlenmesi için yeniden İslâm'a dönülmesi, katıksız iman edilip salih amel
işlenmesi gerek... Muvahhid aile ferdleri arasındaki hukuka riâyet edildiği kadar,
komşuluk haklarına da, İslâmî Ölçülerde riâyet edilmelidir... Bu vazife, her
mü'min müslümanm boynuna edası a-mn vacibi olan bir borçtur!... Mutlu yuvanın,
huzurlu toplumun oluşmasının şartı ve sebebi budur!...
[1] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-îman, B. 17, Hds. 72 ve 71
[2] Bkz. Bakara, 2/193- Enffll, 8/39.
[3] Nisa, 4/36.
[4] Sahib-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.28, Hds. 45 ve 44.
Sahih-i Müslim, Kilabu'1-Biri ve's-Sıia, B.42, Hds. 140-141 Sünen-i Ebu Davud,
Kitabıı'l-Edeb, B.132, Hds. 5151-5152. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'I-Birri
ve's-Sıla, B.28. Hds. 2007-2008. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'1-Edeb, B.4, Hds. 3673-3674.
îmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.55, Hds. 101-B. 57, Hds. 104.
[5] imam Suyutî, Camiu's-Sağİr Muhtasarı, Tercüme ve
Şerhi., çev. İsmail Mutlu, vdğ, İst. 1996, C.2, Sh. 296, Hds. 1939 (Asıl
No:3656) Ebu Nuaym'm Hılye'sİnden.
Aclunî, Keşfu'I-Hafa,
C.l, Sh. 328, Hds. 1055.
Not: Bezar, Ebu Şeyh ve Ebu Nuaym, Cabiı'den. Zayıftır.
[6] Sehl İbn Sa'd (r.a.) dan. Rasuluilah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
"Ya Ali, yavaş
yavaş ilerleyip onların açîk ve geniş meydanlarına i-ninceye kadar içlerine
girip sokul. Sonra onları İslâm'a davet et. Ve İslâm içinde üzerlerine vacib
olan AUah hakların, onlara haber ver. Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın senin
irşadınla bir tek kişiyi hidayete erdirmesi, senin için kırmızı develere sahib
olmandan hayırlıdır."
Sahih-i Buhârî,
Kitabu'l-Megazî, B.40, Hds. 231.
Sahih-i Müslim, Kitabu Fedaiİu's-Sahabe, B.4, Hds. 34.
[7] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Salat, B.239, Hds. 1134.
[8] Sünen-i Ebu Davu^ Terceme ve Şerhi, Hzr. Necati
Yeniel-Hüse-yin Karapınar, İst. 198?,, c.4, Sh.258.
[9] Sünen-i Eb\-j Davud, Kitabu'1-Ubas, B.5, Hds. 4031.
Amr b. Şvmyb'ın
dedesinden rivayet edilmiştir. Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:
"Bezden başkasına benzemeye çalışanlar, bizden değillerdir..."
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'i-İstizan, B.7, Hds. 2835.
[10] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.70, Hbr. 28- B.57, Hds.
105. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's,Sıla, B.28, Hds. 2007. Sünen-i Ebu
Davud, Kitabu't-Edeb, B.131, Hds. 5152.
[11] Sahih-i Buhârî, Kitabu's-Sulh, B.5, Hds. 7. Sahih-i
Müslim, Kitabu'l-Akdiye, B.8, Hds. 17-18. Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.7,
Hds. 45. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet, B.6, Hds. 4606. "Muhammed b.
İsa rivayetinde şöyle dedi: Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Kim, bizim Sünnetimizin aksine bir şey yaparsa, o,
reddolunmuş-tıır." (Ebu Davud'un ziyadesi.)
[12] Sünen-İ İbn Mâce, Mukaddime, B.7, Hds. 49.
[13] Bkz. Abdu Galİb, Ahmed İsa, İslâm'da Adab-ı Muaşeret,
cev. İs-maü Kaya, Konya, 1991, Sh.121.
[14] Kaf, 50/17-18.
[15] İnfıtar, 82/10-11-12.
[16] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.31, Hds. 48-49.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Lukata, B.3, Hds. 14. Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'1-Edeb, B.132, Hds. 5154. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.55, Hds. 102.
[17] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.31, Hds. 49. Sahih-i
Müslim, Kitabu'l-İman, B.19, Hds. 74 ve 77. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri
v.e's-Sıla, B.43, Hds. 2033-2034.
[18] Fahreddin
er-Râzî, Tefsir-i Kebir-Mefatihü'1-Gayb, çev. Prof.Dr. Suat Yıldırım,
vdğ. Ank. 1990, C.8, Sh. 32. Nisa, 4/36. Ayetin tefsirinde (Hadisi,
Taberânî'den)
Haydar Hatiboğlu,
Sünen-i İbn Mâce Tercemesi ve Şerhi, İst. 1983, C.9, Sh. 462.
İmam Hafız El-Munzirî, Hadislerle İslâm, Terğib ve Terhib, çev. A.
Muhtar Büyükçınar vdğ., İst., 1985, C.5,
Sh.187, Hds.20 (Heraitî ve Taberânî'den)
[19] Sahih-i Buhârî, Kitabu'I-Edeb, B.32, Hds. 50. Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.132, Hds. 5155. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.58,
Hds. 107-108.
[20] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.59, Hbr. 110.
[21] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.35, Hds.
2021. Şünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.12, Hds. 4811. İmam Buhârî,
Edebu'l-Müfred, B.l 12, Hds. 218.
[22] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.30, Hds. 47. Sahih-i
Müslim, Kitabu'z-Zekat, B.29, Hds.90 İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.67, Hds.
122-123.
[23] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-SıIa, B.42, Hds.
143. !1?? SuyUtî Ci'Sgi Mh
SuyUtî' Camiu's-Sagir
Muhtasarı, C.3, Sh.234, Hds.3303 )
Taberânî'nin Kebir'inden.
Ebuv T™ Haf'Z
Eİ"Munzirî- A-8-e- C.5, Sh.189, Hds.25 (Taberanî ve * a ia rivayet
etmiştir. Ravîleri sikadır.) Hds.24 de aynı konudadır. İmam Buhârî,
Edebu'l-Müfred, B.62 Hds 113-114
[24] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.61, Hds. 112.
Not: Bu hadisi, Tahavî, Taharet bahsinde Hakim Birr bahsinde, Beyhakî
de, Şu'abu'İ-İman'da tahriç etmişlerdir.
[25] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Edeb, B.29, Hds. 46. İmam
Hafız el-Munziri, A.g.e. C.5, Sh.178, Hds.4.
İmanı Suyutî Camiu's-Sağir Muhtasarı, C.3, Sh. 233. Hds. 3302 (7582)
Taberanî'nin Kebir'inden, C.3, Sh. 236, Hds. 3310 (7595) Hakim'in
Müstedrek'İnden.
[26] Sahih-i Müslim, Kitabu'I-iman, B.18, Hds. 73. imam
Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.66, Hds. 121. imam Hafız El-Munzirî, A.g.e. C.5,
Sh.180-181. Hds.iO-Il, İmam -d, îbn Ebi Dünya, Ebu Ya'la ve Bezzar'dan.
[27] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, S.4, Hds. 4. Sahih-i
Müslim, Kitabu'1-İman, B.14, Hds, 64-65. Sünen-i Neseî, Kitabu'1-lman, Bil,
Hds. 4966. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-İman, B.12, Hds. 2763.
[28] Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyum: "Dünya mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir."
Sahih-i Müslim, Kitabu'z-Zühd, Hds. 1 (2956) Sünen-i Tirmizî,
Kitabu'z-Zühd, B.I2, Hds. 2426. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'z-Zühd, B.3, Hds.
4113.
[29] Sünen-i Neseî, Kîtabul-İstiaze, B.44, Hds. 5467. İmam
Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.65, Hds. 117.
İmam Suyutî,
Camm's-Sağır Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, C.l, Sh. 281, Hds. 563. (982)
Hakim'in Müstedrek'inden.
İmam Hafız EI-Munzirî, A.g.e., C.5, Sh.183, Hds.IS, İbn Hibban,
SahihMnde rivayet etmiştir.
[30] Emirul-MÜ'minin İmam Ali (r.a.)'dan zayıf senedle
rivayet edilen bir Hadİs-i Şerifte Rasul^Hah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Evden önce komşu, yoldan önce arkadaş, yolculuktan önce azık
gelir."
İmam Suyutî,
Camiu's-Sağir Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, C.2, Sh. 291-292, Hds. 1926, (3609)
Hatib'in Tarihi'nden, C.l, Sh. 425, Hds. 918 (1565) Taberânî'nin Kebir'inden.
Aclunî, Keşfu'1-Hafa,
C.l, Sh. 321, Hds. 1051.
Not: Hz. Ali (r.a.) ve
Rafı îbn Hadic (r.a.)'dan. Hatib'in Cami'sİnden. Leâlî ve diğerleri, bütün
senedlerinİn zayıf olduğunu beyan etmişlerdir.
[31] Ey iman edenler, AUah'dan sakının ve doğru (sadık)
olanlarla birlikte olun." Tevbe, 9/119.
[32] Abdullah İbn Arnr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur;
"...Muhacirde, Allah'ın nehyettiğini terk edendir." Sahih-i
Buhârî, Kitabu'1-îman, B.3, Hds. 3. Sünen-i Neseî, Kitabu'1-tman, B.9, Hds.
4963.
[33] İmam Buhâri, Edebu'l-Müfred, B.68; Hds. 124-125.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.132, Hds. 5153. İmam Hafız El-Munziri,
Hadislerle İslâm-Terğib ve Terhib, C.5, Sh.184. Hds.17-18. Taberâni, İbn Hibban
ve Hakim'den.
[34] Bkz. Muljammed Kıtal, 47/7.
[35] Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikaak, B.38, Hds. 89.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'I-Fiten, B. 16, Hds.3989.
[36] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Akdiye, B.31, Hds. 3635.
Snnen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.27, Hds. 2005. Sünen-i İbn Mâce,
Kitabu'l-Ahkam, B.17, Hds. 2342.
[37] Sahih-i Buhârî, Kitabu's-Savm, B.3, Hds. 5. Sünen-i
İbn Mâce, Kitabu'I-Fiten, B.9, Hds. 3955, İbn Mâce'deki rivayetinde:
"... İyi şeyleri
emretmek ve kötü şeyleri men'etmek kefaret olur..." ziyadesi vardır.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'I-Fiten, B.60, Hds. 2359.
[38] İmam Buhârî, Edebu'İ-Müfred, B.66, Hds. 119.
İmam Hafız El-Munzirî,
A.g.e., C.5, Sh.186, Hds.19, İmam Ahmed, Bezzar, Hakim ve İbn Hıbban'dan.
[39] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.56, Hds. 103. İmam
Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.5, Sh. 177, Hds.3 İmam Ahmed'den. Taberânî de,
"Evsai"mda rivayet etmiştir. Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimu'd-Dem, B.4,
Hds.4000-4002 Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tefsir, B.26, Hds.3394.
[40] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhid, B.41, Hds. 146.
Sahih-i Müslim, Kitabu' 1-îman, B.37, Hds. 141-142.
[41] Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Cenaiz, B.20, Hds. 1003.
[42] İmam Buharı, Edebu'l-Müfred, B.59, No:109.
Aliyyu'1-Karî, Zayıf
Hadisleri Öğrenme Metodu, Çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, Sh. 57.
Fahreddin er-Râzî,
Tefsir-i Kebir, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ, C.8, Sh. 31. Nisa, 4/36.
Ayetin tefsirinde.
Ka'b. Malik (r.a.)
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)'e
bir adam geldi ve:
-Ey Allah'ın RasulÜ,
filân oğullarının mahallesine yerleştim. İçlerinde bana en çok eziyet eden en
yakın komşumdur, dedi.
Bunun üzerine
Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekir'e, Ömer'e ve Ali'ye (Allah cümlesinden razı
olsun) mescide gelip, kapısında durarak şöyle ba-ğırsınlar diye haber gönderdi:
"Kırk ev komşu
sayılır. Komşusu şerrinden emin olmayan kişi, cennete giremez."
İmam Hafız El-Munzirî, A.g.e. c.5, Sh.180., Hds.9. Taberânî'den.
[43] İmam Buharı, Edebu'l-Müfred, B.60, Hds. 111.
îmam Hafız EI-Munzirî, A.g.e., c.5, Sh.190, Hds.27. Esbehanî'den.
[44] Abdullah b. Amr (r.a.) şöyle anlatır:
Rasulullah (s.a.s.),
bir gün odalarından birisinden çıkıp Mescid'e girdi. Bu esnada iki halka,
(şeklinde oluşmuş iki cemaat) i!e karşılaştı. Bunlardan bir halka Kur'ân okuyor
ve Allah'a dua ediyordu. Diğer halka da, ilim Öğreniyor ve öğretiyorlardı.
Bunun üzerine
Rasulullah (s.a.s.):
"(Bunların) hepsi
hayır üzerindedirler. Şunlar, Kur'ân okuyorlar ve Allah'a dua ediyorlar. Eğer
Allah dilerse onlara (isteklerini) verir ve dilerse vermez. (Diğer cemaate
işaretle) bunlar da, (ilim) öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Ben de, ancak
öğretici (muallim) olarak gönderildim." buyurdu ve hemen bunların yanına
oturdu.
Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.17, Hds. 229.
[45] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Buyu ve'1-İcarat, B.75,
Hds. 3517. Sünen-i Tirmizî, Kitabul-Ahkam, B.31, Hds. 1383.
[46] Siinen-i İbn Mâce, Kitabu'z-Zühd, B.25, Hds. 4223.
[47] îmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.69. Hbr. 127.
[48] Bakara, 2/188.
[49] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-SıIa, B.28, Hds.
2009. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.63, Hds. 115.
Sünen-i Dârimî, Kitabu's-Siyer, B.3, Hds. 2442. İmam Hafız El-Munzirî,
A.g.e. C.5 Sh.192, Hds.3I. İbn Huzeyme, İbn Hıbban ve Hakim rivayet
etmişlerdir.
[50] Sahih-i BuhârÖ Kitabırİ-Mezaiim, ve'1-Gasb, B.20, Hds.
24. Sahlh-i Müslim, Kitabu'l-Musakat, B.29, Hds. 136. Sünen-i İbn Mâce,
Kitabu'l-Ahkam, B.15, Hds. 2335-2337.
Sünen-i Ebu Davud,
Kitabu'l-Akdiye, B.31, Hds. 3634. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'i-Ahkam, B.18, Hds.
1367
[51] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Ahkam, B.23, Hds. 1373.
Sünen-i îbn Mâce, Kitabu'l-Ahkam, B.14, Hds. 2333.
[52] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Ahkam, B.23, Hbr. 1374.
[53] Mâûn, 107/6-7.
[54] İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr.
Bekir Karlığa, Dr. Bedrettin Çetiner, İst. 1993, C.15, Sh. 8690.
[55] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, 107-Suretu Eraeyte,
(Bab Sünen-i
[56] Ebu Davud, Kitabu'z-Zekat, B.35, Hds. 1669.
[57] Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir, çev. Prof. Dr. Suat
Yıldırım, vdğ, Ank. 1995, C.23, Sh. 445-446.
Mü'minlerİn annesi Aişe
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre kendisi (bir gün Rasulü Ekrem, (s.a.s.)'e:
Ya Rasulullah,
vermemezlik, edilmesi helâl olmayan şey nedir?, diye sordu.
Rasul-i Ekrem (s.a.s.):
"Su, tuz ve
ateş" diye cevap verdi.
Ben:
Ya Rasulullah, şu suyu
(esirgememeyi) anladık. Peki, tuz ve ateşin durumu nedir?, diye sordum.
Rasul-i Ekrem (s.a.s.),
(bana hitaben):
"Ya Humeyrâ, kim
bir (parça) ateş verirse, o ateşin pişirdiği yemeğin tamamını sadaka etmiş
gibi (sevab kazanmış) oiur.
Ve kim bir (parça) tuz
verirse, o tuzun güzelleştîrdiği yemeğin tamamını sadaka etmiş gibi (sevab
kazanmış) olur.
Kim su bulunan yerde
bir müslümana bir içim su İçİrİrse, bir rakaba (köle-cariye)'yi azadlamış gibi
(sevab kazanmış) olur. Ve kim su bulunmayan yerde bir müslümana bir içim su
içİrirse onu ihya etmiş gibi (sevab sahibi) olur"
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'r-Rehine, B.16, Hds.2474 ve 2472-2473.
[58] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.64, Hds. 116. İmam Hafız El-Munziri, A.g.e., C.5,
Sh.196, Hds.37. îmam Ahmed r'vayet etmiştir. Ravîleri, sahih hadis ravîleridir.
[59] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.65, Hds. 118.