Ev Almadan

 

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle yegane önder ve ör­neğimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Nefsim kabza-ı kudretinde olan Allah'a yemin ede­rim ki, hiç bir kul, kendisi için dilediğini komşusu için yahud din kardeşi için de dilemedikçe (tam) iman etmiş ol­maz.[1]

Muvahhid mü'min kul, kendisi için istediği hayrı, iyi­lik ve güzelliği mü'min müslüman kardeşi için istemeli... Aynı zamanda komşusu için de aynı istekte bulunmalıdır... Bu, niyet ve amel, kâmil imanın göstergesidir... Tam manâ­sıyla iman etmiş olanların yapacağı işlerdendir!.. Kendi nef­si için arzuladığı dünya ve ahiret hayrını, komşusu için de arzulamak, katıksız iman ve salih amel sahibi muvahhid mü'minin şiarıdır...

Lâik-demokratik ve gayr-ı İslâmî ideolojinin ve düze­nin yıktığı muvahhid aileyi yeniden kurarken, önemli yapı taşlarından birisi de komşuluk ilişkilerini İslâm'a göre dü­zenlemektir...

Muvahhid aüenin, iç düzenini İslâm Dini'ne göre dü­zenleyen, ferdlerin hakkını Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'ın emirlerine göre ayarlayan muvahhid mü'minler, ailenin dı­şını da İslâm'a göre düzenlemeleri kendilerine vazgeçilmez bir vazifedir... Enfûsî mü'min ve müttakileşen müslümanlar, aynı şekilde afakî İslâmlaşmayı da gerçekleştirmelidirler... Hem içte, hem de dışta tüm hayatı İslâm'a göre tanzim etmelidir muvahhid mü'minler... Ailenin iç nizâmı İslâmlaştığı gibi, ailenin dışındaki hayatı da îslâmtaştırmah... Sokağı, caddeyi, mahalleyi, bölgeyi, köyü, ilçeyi, ili ve'l-hasıl tüm ülkeyi, hatta tüm ülkeleri, dolayısıyla bütün yeryüzüne İs-lâmlaştırmahdır, yani yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve tüm yeryüzünü Allah'ın dini hakim oluncaya kadar, her imkânını, her gayretini sarf etmelidir.[2]

Mü'min müslümanlar, dünyada Allah'ın emirlerine ve Rasuhillah (s.a.s.)'ın Sünneti'ne göre yaşayarak saadet ve sıhhate kavuştuğu ortamı, komşusu içinde arzulamalıdır... Komşusuna karşı takınacağı tavır ve ona yapacağı yardım­larla, iman noktasında sağlamlaşması ve amel bakımından salihleşmesine vesile olmalıdır... Böylece komşusu da mu­vahhid mü'minlerden olacak ve saadete ulaşacaktır... Eğer komşusu mü'min müslümanlardan ise, onun daha iyi ve ha­yırlı olmasına vesile olacak, eğer fasık ve zalimlerden ise, onun fışkının ve zulmünün giderilmesi için çalışacak, yok e-ğer müşrik, kâfir, tağutî ve gayr-ı müslimlerden ise, iman etmesine vesile olmaya çalışacaktır. Muvahhid ailenin kom­şularının iyi ve haytrlı olması, ailenin iyilik ve saadetini art­tıracaktır...

Muvahhid ailenin muvahhid mü'min müslüman ferdlerinin en tabiî İsîâmî vazifeleri, yeryüzünün her bölge­sine ve her köşesine İslâm'ın hakim olmasını sağlamak için tüm güç-kuvvetlerini sarfetmeleridir... Bu vazifeyi icra e-derken en yakınlardan başlamalıdır... Aile ferdlerinin dışın­da en yakınları, komşularıdır,.. Komşuluk hakları konusunda çok hassas olunmalı ve bu konuda yanlışlık yapmamaya dikkat etmelidir...

Yegane Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Allah'a ibadet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşma­yın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle dav­ranın. Çünkü Alİah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.[3]

"Yakın komşuya ve uzak komşuya güzellikle davra­nın." buyurur Rabbimiz Allah (Azze ve Celle). Rabbimizin bu emri çerçevesinde ve emrettiği ölçüde hareket etmek, muvahhid mü'minlerin üzerindeki Allah'a kul olma vazifele-rindendir...

Abdullah İbn Amr (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Ra-sulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Cibril, bana komşu hakkına hürmet etmeyi o kadar devamlı tavsiye etti ki, nihayet ben, O'nun hakkında (Allah'ın emriyle) komşuyu, komşuya mirasçı yapacağını zan­nettim. [4]

Komşusunun hukukunu bu şekilde beyan eden önde­rimiz Rasulullah (s.a.s.), komşuların yakınlık ve uzaklık ba­kımından şöyle tasnif buyurur....

Cabir (r.a.)'dan zayıf bir rivayetle şu hadis-i şerif nakledilmiştir. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Komşu üç türlüdür:

Bunlardan birincisinin bir hakkı vardır. Komşulardan en az hak sahibi olandır. İkincisinin iki hakkı vardır. Üçün­cüsünün de üç hakkı vardır.

Bir hakkı olan komşu, akraba olmayan gayr-ı müslim komşudur.

İki haki olan komşu, müslüman olan komşudur ki, o-nun hem müslümanlık, hem de komşuluk hakkı vardır.

Üç hakkı olan komşu ise, akraba olan müsJüman korn-şudur.Bunun hem müslümanhk, hem akrabalık, hem de komşuluk hakkı vardır.[5]

Harbî olmamak kaydıyla, yani İslâm ve müslümanlar-la savaş hâlinde olmamak şartıyla, mü'min müslümamn, gayr-ı müslim komşusunun kendisinin üzerinde komşuluk hakkı vardır... İslâm'a ve mü'min müslümanlara karşı saldırı hâlinde olmayan gayr-ı müslim komşunun hakkına riâyet etmek gerek... Ona karşı çok iyi davranmak, niyetiyle, sö­züyle hâl ve tavrıyla, onu İslâm'a ısındırmak, İslâm'ı tebliğ edip, İslâm'a davet etmek gerek... Ona karşı ortaya koyaca­ğımız tavrımız îsiâmî ölçülerde olmalıdır... Onun hidayetine vesile olacağız diye, Kur'ân ve Sünnet'ten taviz veremeyiz... Gayr-ı Müslim olan birisinin hidayetine vesile olmak, dün­yada hoşumuza giden, bizi sevindiren ne ise, ondan daha ha­yırlıdır. [6] Amma bu hayrı kazanacağım diye İslâm'dan taviz verip hayırsız bir duruma düşmenin caiz olmadığını bilmek gerek... Bir örnek verelim!...

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

Rasuluilah (s.a.s.), Medine'ye teşrif ettiklerinde, Medinelilerin eğlenip oynadıkları iki günleri vardı.

Rasululah (s.a.s.):

"Bugünler neyin nesidir?" dedi.

Biz Cahiliyye devrinde bugünlerde eğlenirdik, (ya Rasuluilah), dediler.

Bunun üzerine Rasululah (s.a.s.):

"Şübhesiz Allah size bugünlerin yerine daha iyilerini, Kurban ve Fıtır günlerini (Kurban ve Ramazan Bayramları­nı) verdi." buyurdu. [7]

Uzun bir alıntı da olsa, bu hadisin şerhini nakletmek yerinde olur... Bu hadisin şerhinde şöyle denmektedir:

"Medinelilerin CahiHye devrinde bayram kabul edip eğlendikleri iki günleri vardı. Bunlar, ilkbaharın ilk günü olan 21 (yirmibir) Mart'a rastlayan "Nirûz ve Nevruz" ile sonbaharın ilk günü olup 21 EylüTe tesadüf eden "Mihricân" denilen günlerdir. Bugünlerde hava oldukça mutedil, gece ve gündüz birbirine denk olduğu İçin eski astronomlar tara­fından bayram olarak kutlanmış, diğer halk da bunları taklid etmiştir. Böylece bugünler, bayram olarak kalmış ve Hz. Peygamber'in yasaklamasına kadar devam etmiştir.

Hadis-i Şerif, Müslümanların kendilerinin olmayan bayramlara itibar etmemelerini, gayr-ı müslimlerin bayram­larını kutlamamalarım emretmektedir.

Hanefî âlimlerinden Ebu Hafs eî-Kebir:

"Nevruz gününde, o günü tazim maksadıyla müşrike hediye olarak bir yumurta dahi veren kimse, kâfir olur" der.

Yine Hanefi âlimlerinden El-Hasen b. Mansur da, bu konuda şunları söyler:

"Nirûz (Nevruz) günü, başka günlerde almadığı bir şeyi satın afan veya kâfirlerin bugüne saygı duyarak başka­sına hediye veren bir kimse kâfir olur. "

Bu âlimlerin sadece Nirûz (Nevruz) gününü söz konu­su etmeleri, devirlerinde gayr-ı müslimlerin en yaygın bay­ramı bugünde olduğu içindir. Yoksa memleketimizin bazı yerlerinde kutlanan Noel hastalığının v^ya gayr-ı müs-Hmlerin bayramı olduğu hâlde bazı bölgelera mevziî olarak kutlanan bazı günlerin Nevruz gününden fark: yoktur. Nev­ruz için söylenen hüküm, bu günler için de geçerlidir. Çünkü Nevruz için söylenenler, bugün müşriklerin bayramı olduğu için söylenmiştir. Noel de, Hristiyanların bayramıdır.

Bu gibi günlerde gerek müslümanlarla ve gerekse kâ­firlerle hediyeleşmek caiz değildir. Çünkü bu tür hareketler, böyle günlere değer verildiğinin alametidir. Halbuki Allah'ın Rasulü, gayr-i müslimlerin bayramlarına itibar edilmemesini emretmiştir.[8]

Bu faydalı uzun alıntıyı şu hadis ile noktalayalım... İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle Önderimiz Rasululllah

(s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim, bir millete benzemeye özenirse, o da, onlardan sayılır. [9]

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'ın bu emirleri çok iyi ve dikkatli tefekkür edilmelidir!.. Muvahhid mü'mi-nin komşusu gayr-ı müslimlerden olabilir... Bu komşu, ister Ehl-i Kitab, yani Yahudi ve Hristiyan, isterse Semavî bir ki­taba itibar etemeyen heva-u heveslerini ilâhlaştıran, kendi kanunlarını kendileri yapan gayr-ı müslimler olsun, harbî ol­madıkça, mü'minin onlarla barış içinde iyi geçinmesi gere­kir... Onlara İslâm'ı tebliğ etmeli, sözü ve yaşantısıyla örnek bir davetçi olmalıdır... Tevhid akidesinden hiç bir lavİz ver­meden salih ameli zedelemeden komşuluk iîi§1citerini devam ettirmelidir... Yoksa onların kalbini kaşanayım derken, Al­lah'ın rızasını ve imanını kaybetme de gündeme gelebilir...

Yukarıdaki alıntıda beyan edVıdiği üzere gerek kitaplı, gerek kitapsız gayr-ı müslim komşuların, küfür ve şirk kaynakli bayramlarına, törenlerine ve gösterilerine lemez, onların bu günleri tebrik edilemez... Nevruz Mı, cân, Noel, Yortu gibi batıl inançtan kaynaklanan tebrik edilemeyeceği gibi, yine küfür ve şirk kayn-.1 h mtt Bayramlarına da iştirak ve bu bayramlarında onlar tebrik H edilemezler... Hele hele İslâm topraklarını işgal -den müs tekbir kâfir güçlerin ve onların yerli uşakları ok/ı mürtedle-rin, İslâm'ı ve İslâmî değerleri ortadan kaldırımları günleri birer zafer günü, birer bayram günü ilân ettikleri günlerine müslümanlar ne katılabilir, ne de krtiayanları tebrik edebi­lirler. Gayr-ı Müslim egemen güçbrin, İslâm'a karşı zafer kazandıklarını zannettikleri ve Millî Bayram ilân ettikleri günler, muvahhid mü'min müslümanlar için kendini hesaba çekme ve olayı sorgulama genleridir... Bu mağlubiyetin se-b*£i ne idi ve sebeb   olanlar kimlerdir?.. Mü'min müslü­manlar, bu zillete nasıl düştüler ve nasıl kurtulacaklardır?.. Kâfir, müşrik ve mürtedlere karşı İslâmî kıyam nasıl yapılır ve nasıl yapılmalıdır?.. Mağlubiyet ve zilletten önceki izzet ve şeref anlarına nasıl kavuşulur?.. Mü'min müslümanlar, bunun plan ve programlarını yapmalıdırlar?..

Mwvafehid ailenin komşusu, harbî olmayan bir gayr-ı müslim ise, onun kalbini islâm'a ısındırmak için yardım edîlebrİinir... Özellikle İslâm Devleti'nde, yani hakimiyet Al­lah'ın, iktidar muvahhid müminlere aid olduğu İslâm ülke­sinde (Daru'l-îslâm'da) gayr-ı müslim zimmî komşulara yar­dım etmek, onları İslâm'a daha çok ısındıracaktır... İslâm Devleti'nde zimmî vatandaşların canı, dini, malı, aklı ve nesli, mü'minlerin canı, dini, malı, aklı ve nesli gibi koru­nur... Daru'l-İslâm'm ehli olduğu için komşuluk haklarına dikkat edilir... Bu konudaki hassasiyeti dile getiren Örnek­lerden birisi şudur:

Mücahid, şöyle anlatır:

Abdullah îbn Amr'ın yanında idim. Kölesi de bir ko­yun yüzüyordu.

Abdullah İbn Amr, dedi ki:

Ey genç, bitirdiğin zaman Yahudî komşunla başla (hediye ver).

Oradaki topluluktan bir adam:

Yahudi'ye mi (vereceksin)? Allah seni ıslâh etsin, dedi.

Abdullah İbn Amr, şöyle cevab verdi:

Rasulullah (s.a.s.)'ın komşuya iyiliği tavsiye ettiğini işittim. Hata korktuk-yahud zannettik-ki, komşuya mirasçı kılacak.[10]

Yegane hayat nizamı olan İslâm Dini kadar insan haklarına sahib çıkan ve gereğini emredip kendisine ina­nanlara yaptırtan başka bir düzen yoktur. Bu konuda İslâm, beşeri hiç bir düzenle kıyaslanamaz. Bilindiği gibi hiç bir konuda beşerî düzenlerin, İslâm'a kıyaslanması uygun değil­dir... Yani şu konuda Kapitalizm veya Komünizm veya Li­beralizm ya da demokrasi ile İslâm örtüşüyor demek ki, İs­lâm'da demokrasi, ya da kapitalizm veya komünizm, veyahud liberalim var.. O hâlde İslâm demokrasisi, İslâm sosyalizmi, İslâm Kapitalizmi, İslâm Liberalizmi, hatta İs­lâm Komünizmi gibi aslı astarı olmayan iftiralar gündeme gelmekte ve bazı akl-ı evveller tarafından da savunulmakta­dır... İslâm, İslâm'dır... Hiç bir katkıya ihtiyacı olmayan ve hiç bir noksanlığı bulunmayan, Allİah tarafından vahyedilen hayat nizâmıdır... İslâm, ne bölünme, ne katkı, ne de noksanlştırma kabul eder.. İslâm va'zedildiği ilk gün ne ise, simde de o dur... Ne ekleme, ne çıkarma kabul etmeyen ilâhî nizâmdır İslâm... O'na ekleme veya O'ndan çıkarma yapma­ya kalkışanlara karşı savaş açmış, bu harekete bid'at, bunu yapanlara da bidatçı denilmiş, yerilmiş ve reddedilmiştir... Çünkü böyle, dinde yapılan bid'atlar batıldır...

Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha)'dan rivayet edildiği­ne göre önderimiz Raslullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim, bizim şu din işimizin içinden ondan olma­yan bir bid'at icad ederse, o reddedilmiştir, batıldır.[11]

Huzeyfe (r.a.) da şu hadisi rivayet eder:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Alİah Teâlâ, bid'at sahibinden oruç, namaz, sadaka, hac, umre, cihad, tevbe ve fidyeden hiç bir şey kabul etmez. Kıl, hamurdan çıktığı gibi o da, İslâm'dan çıkar. [12]

Bunları beyandan sonra iki hakkı olan komşunun, hem komşu, hem müsiüman; üç hakkı olan komşunun, hem komşu, hem akraba, hem de müsiüman olduğunu hatırlata­lım.

Komşuluk hakkını, haklarının ağırlığınca yerine ge­tirmenin muvahhid mü'minlerin vazifesi olduğu apaçık an­laşılmıştır kanaatindeyiz...

Yakın komşuluk gündeme geldiğinde, bazı âlimler ve arifler, mü'min müslümanlara sağlarında ve sollanndaki ''Kiramen Kâtibin" Melekleri hatırlatıyorlar... Bu meleklerin de, en yakın komşu olduğunu ve onların da farkında olun­masına dikkat çekiyorlar. [13] Bu konuda şu iki ayeti de delil olarak zikrediyorlar ki, bu inceliğe karşı hasas olmak ge­rek!...

"Onun sağında ve solunda iki tesbit edici ve yazıcı, tesbit edip yazarlarken,

O, söz olarak (herhangi bir şey) söyleyiversin, mutla­ka yanında hazır bir gözetleyici var.[14]

"Oysa gerçekten sizin üzerinizde koruyucular var.

Şerefli-üstün yazıcılar.

Her yapmakta olduğunuzu bilirler. [15]

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah'a ve ahiret gününe iman etmekte olan kimse, komşusuna eza etmesin, Yine Allah'a ve ahiret gününe iman etmekte olan kimse, konuklarına ikram etsin. Yine Allah'a ve ahiret gününe iman etmekte olan her kişi, hayır söylesin. yahud sussun. [16]

Komşuya ezâ etmemek, Allah'a ve ahiret gününe iman etmenin bir gereğidir. Yine Rasulullah (s.a.s.)'ın beyanıyla, komşuya ikram etmek de, Allah'a ve ahiret gününe iman et­menin bir gereğidir..;

Ebu Şurayh el-Adevî (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah

(s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Allah'a ve ahiret gününe iman etmekte olan komşu­suna ikram etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman etmekte o-lan kimse, konuğuna caizesini ikram etsin."

Ya Rasulullah, konuğun caizesi (gelip geçicisi) ne­dir? denildi.

"Onun caizesi, bir gün, bir gecedir. Ziyafet, yani ko­nukluk üç gündür. Üç günden sonraki ikram ise, ona sada­kadır. Her kim Allah'a ve ahiret gününe iman etmekte ise, ya hayır söylesin, yahud sussun.[17]

Komşuya ikram etmek, ona ezâ etmemek nasıl ki, ka­tıksız iman ve salih amelin gereği ise, misafire, yani konuğa ikramda bulunmak, onu barındırıp yedirip, içirip tabiî ihti­yaçlarını İslâmî Ölçülerde gidermek de, iman ve salih amelin gereğidir...

Komşuluk haklarına dikkat etmek gibi, misafirin hak­larını da yerli yerince edâ etmek, toplumsal huzur ve barışın gereklerindendir... İnsanlar arası ilişkilerin düzenli ve gü­venli olması, toplumu huzurlu kılar... Komşularla iyi geçin­mek, misafire hakkını vermek, insanlar arasındaki saygı, sevgi ve güveni arttırır... İnsanların kalblerini birbirine bağ­lar ve onların bir vücudun organları olmasını sağlar!.. İslâm cemaatında, dolayısıyla İslâm toplumunda mü'min müslü-man ferdler arasında böyle sıkı bir bağın oluşumu, cemiyet binasının temelini ve duvarlarını, bununla beraber çatısını da sapasağlam bir hâle getirir...

Son bir asırdan beri, gayr-ı müslim tağutî güçlerin bozmaya çalıştığı İslâm ailesinin yeniden İslâm ölçülerinde kurulması için bu şartlara dikkat edilmeli ve gereği yapıl­malıdır... Misafir gelen, misafir olduğu hanede kendi hakla­rını İslâmî edeb dahilinde kullanırken, onu misafir eden mü'min müslüman aile de, misafire karşı davranışlarını İslâmî ölçü ve edeb dairesinde düzenlemelidirler... Yani her ferde bulunduğu hâlde İslâm hükmetmelidir... Hangi durum­da iseler, Allah ve Rasulullah (s.a.s.) 'e tabi olmaları gere­kir...

Değerli İslâm ulemâsından Müfessir Fahreddin er-Razi (rh.a) Meşhur "Tefsir-i KebîrP'nde şu hadisi kaydet­mektedir.

Muaviye b. Hayde (r.a.)'ın rivayetiyle yegane önde­rimiz Rasululah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Muhammed'in canını kudret elinde tutan Allah'a ye­min ederim ki, komşusunun hakkını, ancak Allah'ın lutfuna ttiazhar olan kimseler yerine getirebilir- Böylesi kimseler pek azdır.

Komşu hakkı ne demektir bilir misiniz?

Sen, (Komşun) fakir düştüğünde onun ihtiyacını gide­rirsin, borç istediğinde sen ona borç verirsin, kendisine bir hayır isabet edince onu tebrik edersin. Şerr isabet ettiğinde ise, taziye eder (ve teselli edersin). Hasta olursa onu ziyaret eder, ölürse cenazesini kaldırırsın.[18]

İslâm'a katıksız bir iman ile inanan mü'min müslü-manlara böyle emreder önderimiz Rasulullah (s.a.s.)... Kom­şunun üzerindeki hakkını ödemeye, en yakın komşudan başlayarak lazım geldiğini yine Rasulullah (s.a.s.) buyurur... Böylece komşuluk haklarının edâsındaki sıra ve edeb de gündeme gelmiş olur...

Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle demiştir:

Ben:

Ya Rasulullah, benîm iki komşum var. (Hediye vermek istediğimde) hediyemi bunlardan hangisine önce vereyim? diye sordum.

Rasulullah (s.a.s.): '   "Kapısı sana en yakın olan komşuna ver!" buyurdu. [19]

Rasulullah (s.a.s.)'ın Ashabından Ebu Hüreyre (r.a.)'da, bu konuyu şöyle açıklar:

Yakın komşundan önce, daha uzak komşu ile (insan vermeye) başlamamahdir. Lâkin uzaktan önce, yakından başlamalıdır. [20]

Demek ki, herhangi bir yardım veya verilmesi düşü­nülen herhangi bir hediye gündeme geldiğinde, komşulardan en yakın olan kimse, ondan başlanmalıdır...

Hayat nizamı olan İslâm Dini ve O'nun hayata tatbi­katçısı Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), komşu hakkını emre­derken, naşı! davranılacağıni da göstermiştir... Rasulullah (s.a.s.)'ın talimatlarını devreden çıkarmak ve emredileni kendi arzulan istikametinde tatbik etmek, en azından İslâm edebine aykırı davranmak demektir... Çünkü insan fıtratına uyan hâl ve hareketi, emredildiği gibi Rasulullah (s.a.s.)'ın uygulamalarında görüyoruz... O uygulamayı hiçe saymak, toplumsal bir anarşinin ortaya çıkması demektirki ve bu da, kaçınılmazdır...

Komşular arasındaki sevgi ve saygının sağlamlaşması için zaman zaman hediyeleşmeler gündeme gelmelidir... Hediyenin küçüğü ve büyüğü diye bir şey düşünülmemeli­dir... Kalblerin birbirine ısınması için ve bu niyet ile verilen hediyeler, değersiz bir şey olsa bile kabul edilmeli, hediye verene teşekkür edilip gönlü alınmalıdır...

Komşunun verdiği hediye küçümsenir veya alınmayıp iade edilecek olursa bu, komşular arasındaki sevgi ve saygı bağlarını zedeler... Bunun bir kaç defa tekrar edilmesi, kom­şular arasında küsmeler, rahatsızlıklar, kinlenmeler, dediko­dular, hatta düşmanlığa varan olumsuz olaylara sebeb olur... Bunun için gelen hediye, ister eh değerli, ister en değersiz olsun alınmalı, güler yüz ile karşılanıp teşekkür edilmeli­dir...

Ebu Said (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:                               -

"İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmiş ol­maz.[21]

Bu konuda Ebu Hüreyre (r.a.), bize şu hadisi rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Ey müslüman kadınlar, komşu bir kadın, kadın kom­şusunun hediyesini, hediye bir koyun ayağı olsa bile sakın küçük görmesin.[22]

Hitabın, Müslüman kadınlara olmasının özelliği, onla­rın evlerin bekçisi, yani çobanı olmasıdır... Mü'min müslü­man erkekler, sabah işe gidip akşam erken veya geç eve döndüklerinde birbirlerini az görürler. Fakat kadınlar, ak­şama kadar beraberler... Birbirlerine gider-gelirler... Sık sık görüşürler... Komşuluk ilişkileri daha fazladır...

Aynı hitab, mü'min müslüman erkekler için de geçer­lidir... Onların da dükkan komşuları ve iş arkadaş çevreleri vardır. Aynı sırada dükkanları olanlar birbirlerine komşu ol­duğu gibi, aynı iş yerinde çalışan iki memur, iki amir ve ik işçi birbirleriyle komşudurlar... Komşuluk haklarına riâyet etmek, onlar için de ciddî bir vazifedir... Aynı iş yerinde ça­lışan amir ve memur söz konusu edilmesi, İslâm'ın hakim olduğu "Daru'l-İslâm" da gerçekleşen bir olay olduğu da ha­tırdan çıkarılmamalıdır... Gayr-ı İsiâmî tağutî düzenlerde a-mir ve memurların, yani bürokrasinin bulunduğu idarî dai­relerde İslâm'ın hükmü değil, tağutun kanunları geçerlidir... Tağutun emrine göre düzenlenmiş yerlerde, İslâm'ın emrine göre hareket etmenin imkânsızlığı inkâr edilemeyecek kadar apaçıktır!...

Muvahhid mü'minlerin komşu hakkına dikkat etmele­ri konusunda Ebu Zerr (r.a.), şu hadisi rivayet ediyor:

Gerçekten dostum (s.a.s.) bana:

"Çorba pişirdiğin vakit suyunu çok koy, sonra kom­şularından bir ev halkına bak ve kendilerine ondan ma'ruf ü-zere ver." diye vasiyette bulundu.[23]

Bir cemaatte, bir toplumda ve bir bölgede aç ve muh­taç insanlar varken, diğerlerinin onları hiç önemsemeden tı­ka basa yiyip içmesi, elbette ne vicdana, ne de adalete sığa­cak bir hareket değildir... Eğer toplumda böyle vurdum­duymazlıklar devam ederse, toplum sınıflara bölünür ve o toplumda anarşi başlamış olur... Aç olanlar, tok olanlara karşı başkaldınr, ayaklanır ve sokak kavgasıyla başlayan karmaşa, cephe savaşlarına dönüşür...

Yegane hayat dini olan İslâm, bu savaşı önlemek ve mü'min müslümanların arasında böyle bir huzursuzluğun ortaya çıkmaması için her türlü önlemi emretmiş, yolunu göstermiştir: Allah'ın helâl kıldığı temiz nimetleri paylaş­mak... Bu nimet, ister bir çorba olsun, ister kebap olsun gö­nülden gelerek paylaşmak, toplum huzurunu te'min eder...

Toplumda birilerinin yemeyip çöpe atmış olduklarını birileri toplu} orsa, birileri kuru ekmeği, soğuk suda ıslatıp yerken, diğeri baİ-baklava, kaymakla yağ yiyorsa ve fakiri hiç düşünmüyorsa, o toplum her türlü kavgaya hazır hâle gelmiş demektir... Birileri bir şey yiyemedikleri ve mideleri boş olduğundan dolayı kıvranırken gözlerine uyku girmez­ken, birileri her türlü yiyecekten yemiş, mideleri şişmiş, ye­diklerini sindirmede zorluk çektiğinden dolayı kıvranıyor ve gözlerine uyku girmiyor!... İki tip de uyuyamiyoriar, amma uykusuzluklarının sebebi birbirinin zıddınadır... Böyle bir toplum, elbette mutsuzların toplumudur... Ve İslâm toplu­munda, yani İslâm'ın hayatın her birimine hakim olduğu Daru'-îslâm'da mü'min müslümanların arasında böyle iki zıd kutub bulunmaz, haddi zatında olmuşmaz da!... Böyle bir durum katıksız kâmil imana aykırıdır...

İbn  Abbas  (r.a.)'ın  rivayetiyle  Rasulullah  (s.a.s..) şöyle buyurur:

"Komşusu aç olup da karnını doyuran kimse, mü'min değildir.[24]

Üzerinde ağır haklan olan komşusu aç iken, tok yatan mü'min değil, mü'minlerden değildir. O kişi, imanın gereği­ni yapamıyordur... Kâmil iman sahibi, katıksız imanın gereği olan Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'ın emirlerini yerine getir­melidir...Katıksız iman, salih amele dönüşmelidir... Salih a-mei, katıksız imanın göstergesidir... Gerçek imanın varlığı­nın şahidi, salih ameldir..:

Muvahhid mü'minler, İslâm toplumunun var oluş se­bebidir... Onların varlığıyla muvahhid aileler oluşur, bu ailelerin bir araya gelişleriyle de, İslâm toplumu meydana ge­lir... Yine muvahhid mü'minler, İslâm toplumunun sağlık, sağlamlık, huzur ve saadetinin te'minatıdırlar... Allah'ın iz­niyle onların vazifelerini hakkıyla yerine getirmesi vesilesi ile, toplum İslâmîleşir ve huzur ortamına kavuşur...

Ebu Şurayh (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Rasu­lullah (s.a.s.), arka arkaya üç kerre:

"Vallahi iman etmiş olmaz, vallahi İman etmiş olmaz, vallahi iman etmiş olmaz." buyurdu.

(Mecliste hazır bulunanlar tarafından:)

Ya Rasulullah, bu iman etmiş olmayan kimdir? di­ye soruldu.

Rasulullah (s.a.s.):

"Komşusu zulümlerinden, şerlerinden emin olmayan kimsedir." diye cevab verdi.[25]

Komşusu şerrinden ve zulmündan emin olmayan kişi, tam manâsıyla, yani kâmil mânâda iman etmemiştir... Eğer imanı kâmil olursa, o kâmil iman sahibi mü'min müslüman zulmedemez... İnsanlar, Özellikle komşuları, ondan emin o-lurlar.,. Çünkü O, Rasuluflah Muhammed El-Emin (s.a.s.)'ın ümmetinden biridir... Rasulullah (s.a.s.), "El-Emin" idi. O'nun ümmeti de "El-Emin" dir... Çünkü O'nun ümmeti, O'nun varisidir...

Komşusu şerrinden, zulmünden emin olmayan kişi, kâmil mânâda iman etmediği gibi, cenneten de mahrum olunmuştur... Komşuya eziyet etmenin zulüm yapmanın ha­ram olduğu malum... Bir kişi, komşuya eziyet ve zulüm yap­sa ve bunu helâl kabul ederse, cennet yüzü göremez... Ha­ram olan bir şeyi, helâl kabul ederek işlediği için ebediyen cehennemlik olur... Eğer "komşuya ezâ vermek, zulüm et­mek haramdır amma ben yapıyorum" diyerek işleyecek olur­sa günahkâr olur, cennete ilk girenlerden olmaz... Günahı kadar ceza gördükten sonra tekrar cennete girer... Elbette i-man noktasında imanını yok edici başka bir hâl ve harekette bulunmadıysa, bu, böyledir!...

Bu konuda Ebu Hüreyre (r.a.), bize şu hadisi rivayet etmektedir.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Komşusu şerrinden emin olmayan kimse, cennete gi­remez.

Ebu Musa (r.a.) şöyle demiştir:

Ya Rasulullah, Müslümanların hangisi efdaldır? di­ye sordular.[26]

Rasulullah (s.a.s.):

"Müslümanlar, dilinden ve elinden selamette kalan­dır." buyurdu.[27]

Demek ki, îman ettiği hâlde veya müslüman olduğu hâlde, müslumanların dilinden ve elinden selamette olmadığı kişi, müslümanların faziletlilerinden, şahsiyetlilerinden, muttaki ve salihlerinden değildir... Halbuki, iman etmek ve İslâm'a teslim olmak, izzet ve şeref sahibi olmayı gerekti­rir... Şerrli ve belâlı olmaktan tamamen uzaklaşmış, müslü-manlann kendisinden emin ve memnun olduğu, mü'min kişi, izzet ve şeref sahibidir... faziletli ve şahsiyetlidir....

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.) kötü komşudan Allah'a sığınmıştır... Kötü komşu, mü'min için bir zindan olan dünyayı, [28] zindan içinde zindan hâline getirir... Onun belâsından, onun şerrinin ve zulmünün yüzünden, bunca ge­nişliğine rağmen dünya daralıverir...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.),

şöyle buyurur:

"İkametgahımzdaki kötü komşudan Allah'a sığının, çünkü seferdeki komşu değişir. [29]

"Ev almadan, komşu al! [30] sözü asırların tecrübesini taşımaktadır...  Toplumun  sosyo-psikolojisini yansıtan bu cümle bir hakikatin ifadesidir... Mü'min müslümanlarm dik­katli olacağı konulardan birisi de budur!... Kendileri başka komşuların hukukuna riâyet etmekte çok iyi bir komşuluk ortaya koymaları ne kadar vazifeleriyse, iyi komşularla be­raber olmak da, o kadar vazifeleridir. Onlar, ya iyi ve salihlerle beraber olacak,[31] ya da iyi ve salih olmayan bir çevrey­le mücadele edip onların ıslâh olmasına vesile olacaktır... Bu mücadeleyi veremiyorsa, kötülerden ve kötülükten uzak­laşmak için oradan göç etmeli, iyilerin ve iyiliğin bulunduğu bölgelere yerleşmelidir... Muvahhid mü'minin, Allah'ın neh-yettiklerinden uzak durması, onları terk etmesi, onun hic­retidir... Mü'minin böyle bir tavır sergilemesi, onu muhacir­lerden kılar. [32]

"Daru'I-îslâm" da, yani hakimiyetin kayıtsız şartsız Allah'a ve iktidarın muvahhid mü'minlere aid olduğu İslâm ülkesinde, kötü huylu bir komşunun ıslâh edilmesi için nasıl davranılmalıdır? sorusuna en güzel cevabı, Asr-ı Saadet'teki şu örnekte buluyoruz... Devletin ve toplumun her birimine İslâm'ın hakim olduğu İslâm ülkesinde böyle davranılmalı­dır... Yönetenlere, yönetilenlere ve yönetime İslâm hakim i-se, ancak o devlete ve o ülkeye İslâm devleti ve İslâm ülkesi denilir...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle, bir adam şöyle dedi:

Ya Rasulullah, benim bir komşum var, bana eziyet ediyor.

Rasulullah (s.a.s.), buyurdu ki:

"Git, eşyanı yola çıkar!"

Adam gidip eşyasını çıkardı. Bundan ötürü ahali çev­resine toplandı.

Onlar:

Senin hâlin nedir? dediler.

Oda:

Benim bir komşum var, bana eziyet ediyor. Duru­mu, Rasulullah (s.a.s.)'e anlattım. (Bunun üzerine bana:)

"Git de, eşyanı yola çıkar!" dedi.

Orda bulunanlar şöyle demeğe başladılar:

Allahım, ona lanet et, Allahtm, onu perişan et!...

Bu (olup bitenler), ona (kötü komşuya) ulaştı. Tuttu bu (zavallı) adama geldi ve şöyle dedi:

Evine dön, Allah'a yemin ederim ki, sana eziyet etmeyeceğim.[33]

Beyan olunduğu üzere bu hâl ve tavır, İslâm'ın yöne­time, yönetenlere ve yönetilenlere hakim olduğu "Daru'I-İslâm" da, yani İslâm ülkesinde geçerlidir... Yegane hayat nizam» olan İslâm'ın yönetimden uzaklaştırıldığı, hiç bir şe­kilde yaklaştınlmadığı, yaklaştırmak isteyen muvahhid mü'minlere ağır cezaların verildiği ve işkencelere tabi tutul­duğu gayr-ı müslim tağutî düzenlerde, yani "Daru'1-Harb" de, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'ın bu Sünnet'i geçersiz oİ-duğu gibi, çok da yadırganır...

Farz-ı ayn ve vaciblerin, gayr-ı İslâm devlet ve gayr-ı müslim yöneticiler tarafından ortadan kaldırıldığı işgal altındaki İslâm topraklarında, sünnetleri gündeme getirmek, ne kadar kabul görür acaba?!..

Bundan dolayı İslâm'ın gereği olan emirleri ve neh-yileri ne zaman, hangi imkân ve mekânda gündeme getirilip edâ edileceğini iyi bilmek gerek... Bunun için mü'min müs-lümanların Tevhidi meseleleri iyice kavradıktan, yani katık­sız bir imana sahib olduktan sonra, "İlmihalini" çok iyi öğ­renmesi, bilmesi ve idrak etmesi gerekir... İJmihal, yani için­de bulunduğu hâlin ilmi, her mü'mîn müslümanın üzerine farz, vacib, Sünnet, mustehab, helâl, haram, mekruh gibi "Efal-i Mükellefin" nin bilinmesi, öğrenilmesi ve şuuruna erilip amel hâline getirilmesidir... İlmihalin öğrenilmesi, her mü'min müslümanın üzerine farz-ı ayndır... Çünkü ilmihal, farz-ı ayn ilimleri kapsar... Farz-ı ayn ilimlerin Öğrenilmesi de, farz-ı ayndır... Elbette ilmihal denilince, kitap piyasasın­daki "Namaz Hocası" kitaplarını veya yalnızca İslâm'ın beş rüknünü, günün şartlarını gözönünde tutmadan anlatan ve i-simlerine "Tam ilmihal" denilen kitapları kastedmiyoruz... Tağutî zulüm yönetimlerinin egenemliği altındaki mazlum, müstaz'af ve mahkûm müslümanların hâlini İslâm'a göre gündeme getirip İslâmî çözümler sunan ilmihallerden bahse­diyoruz... Mü'min müslümanlar, İslâm'a göre hangi "Dar"da yaşıyorlarsa, yani İslâm'ın yönetime, yönetenlere ve yöneti­lenlere hakim olduğu "Daru'l-İslâm"da veya İslâm'ın yasak­landığı, Kur'ân-ı Kerim'in yerine heva-u heveslerinden kay­naklanan anayasaların geçerli olduğu gayr-ı İslâmî düzen­lerde (Daru'l-Harb'de) yaşıyorlarsa, ilmihal ona göre,gün­deme gelir...Daru'l-îslâm'da olan bazı meseleler, Daru'l-Harb'de olmayabilir... Daru'l-İslâm'da yapılması gerekli olan bazı ameller, Daru'l-Harb'de harbîlerin zorlaması ve zulmü gereği yapılamaz bir hâle gelir...Bu şartların iyice bilinmesi ve göz önünde tutulması lazımdır... Misafir ile ev sahibinin tabi olduğu şartları ve edebleri iyi bilmek gerek... Misafir, misafirliğin hakkını, şartlarını ve adabını iyice bilecek ve ri-ayet edecek, ev sahibi de, misafire karşı nasıl davranacağınm şartlarını iyi bilip adabı gereği hareket edecektir... Her hâl ve harekette ölçümüz İslâm olduğu gibi, elbette bu ko­nuda da ölçü, İslâmdan başka bir şey olamaz, olmamalıdır da.... Eğer ev sahibi ve misafir, konumlarına göre davran­mazlar, misafir, ev sahibi gibi davranırsa, orada bir düzen­sizlik baş gösterir... Doğru, yanlışa karışıverir...

Bu örnekten hareketle muvahhid mü'min müslü-manlar, hangi zamanda ve hangi mekânda olduklarının far­kına varacak, o anda Allah ve Rasulullah (s.a.s.) kendisine ne emretmiş ise, yani Kur'ân ve Sünnet'in gereği ne ise, ye­rine getirmeye gayret edecektir...

Komşu olsun veya olmasın hiç bir müslümana ve har­bî olmayan insana zarar vermek, mü'min müslümana yakışmaz!...Mü'min müslümanlar, diğer mü'min kardeşlerine her zaman iyilik düşünür ve güzel davranırlar...

Mü'min müslümanlar, Allah'ın dinine yardım ettikçe Allah, onların yardımcısıdır.[34] kim ki, mü'min müslümanla-ra karşı kötülük düşünürse, Alİah da, onlara gerekli cezayı verir... Çünkü muvahhid mü'minler, Allah'ın velileri, yani dostlarıdırlar...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Allah şöyle buyurdu: Her kim, beni tanıyan ve ihlas ile bana ibadet eden bir kuluma düşmanlık ederse, ben de o-na harb ilan ederim.. [35]

Rasulullah (s.a.s.)'in Sahabesi Sırma (r.a.)'ın rivaye­tiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim bir (müslümana) zarar verirse, Alİah da, onu za­rara uğratır. Kim bir mü'mine meşakad verirse, Allah da, o-nu meşakadda bırakır. [36]

Bu, böyledir!...

Muvahhid mü'min kulların sahibi, Allah Teâlâ'dır. Çünkü mü'min müslümanlar yalnız Allah'ın kullarıdırlar... Rabbi Meliki, İlâhî ve hâkimi yalnızca Allah'dır....

Muvahhid mü'minler, Rasulullah (s.a.s.)'ın şu müjde-siyle sevinmektedirler...

Huzeyfe (İbnu'l-Yeman, r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"İnsanın, ehli, malı, komşusu yüzünden uğrayacağı fitneye, namaz kılması, oruç tutması, sadaka vermesi kefaret olur.[37]

İnsanın kendisi ne kadar iyi olursa olsun, diğer insan­lara ve komşulara karşıki tavrında iyi olmadıkça, onun iyili­ğinin toplumsal bir faydası yoktur... Hatta ferdî iyiliğiyle be­raber, komşularına ve içindeki yaşadığı topluma karşı yaptı­ğı kötülük, verdiği eziyet, ferdî iyiliklerini de siler-süpürür...

Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır:

Rasuluîlah (s.a.s.)'e:

Filanca kadın geceyi ibadetle geçirir, gündüzleri o-ruç tutar, çalışır ve sadaka verir. Bir de dili ile komşularına eziyet verir, dendi:

Rasulullah (s.a.s.):

"O kadın da hayır yoktur, o cehennemliktir." buyurdu.

Ashab:

Filanca kadın ise, farz namazları kılar, yağı alınmış peynirleri sadaka verir ve hiç kimseye eziyet etmez, dediler.

Rasulullah (s.a.s.), buyurdu ki:

"O kadın, cennet ehlindendir. [38]

Komşulara karşı tavrın olumlu ve olumsuzunun cezası ve mükafaatı, hadiste böyle beyan ediliyor, Rasuiullah (s.a.s.) tarafından... Komşunun malına ve ırzına karşı işlene­cek suçun, başkalarına karşı işlenmesinden on kat ziyade gü­nah olduğunu beyan buyuran yine önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'dır.

Mikdad İbni'l-Esved (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Ashabına zinadan sordu.

Ashab:

Haramdır. Alİah ve O'nun Rasulü, onu haram kıl­mıştır, dediler.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"İnsanın, on kadınla zina etmesi, komşusunun karısı ile zina etmesinden, üzerine daha hafif günahdır."

Yine Ashab'a hırsızlıktan sordular.

Ashab:

Haramdır. Onu, Aziz ve yüce olan Allah ile O'nun Rasulü haram kılmıştır, dediler.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"On ev halkından çalması da, komşusunun evinden çalmasından üzerine daha hafif günahdır.[39]Daha önce zikredilen bir hadis-i şerifi, Önemine bina­en buraya kaydetmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz... Gü­zel ve faydalı olan şeyin tekrarı, hem güzel, hem de faydalı olur...

Abdullah b. Mes'ud (r.a.) anlatıyor:

Ben, Rasulullah (s.a.s.)'e:

Allah indinde hangi günah en büyüktür?, diye sor­dum.

"Allah, seni yarattığı hâlde Allah'a benzer bir eş uy-durmandır." buyurdu.

Ben:

Hakikaten bu, elbette büyük günahdır, dedim.

Sonra hangi günah (büyüktür)? diye sordum.

Rasulullah (s.a.s.):

"Seninle beraber yemek yemesinden korkarak çocu­ğunu öldürmendir." buyurdu.

Bundan sonra hangisidir? diye sordum.

Rasulullah (s.a.s.):

"Komşunun halilesiyle (karısıyla) zinâlaşmandır." bu­yurdu.[40]

Komşu, komşusuna güvendiği için onun komşuluğuna razı olmuş ve bu güven duygusundan dolayı gönül rahatlığı ile evini terk edip sabahtan akşama kadar çalışmak üzere i-şinin başına gidiyor... Komşuya karşı yapılacak her hangi bir yanlışlık, bu güven duygusunu alt-üst eder... O komşuyu manen yıkar, çökertir... Hayattan soğutup, onda yaşama se­vincini bırakmaz...

Bunun için komşuya karşı işlenecek bir suçun günahı, diğerlerine karşı işlenen suçun günahından on misli ağırdır... Böyle bir suçun işlenişi, komşuyu, komşuya düşman eder, dolayısıyla koskoca bir toplumun huzurunu bozar... Elbette katıksız bir iman sahibi olan mü'mîn müslümanlar, bu konu­da çok hassas ve dikkatli olurlar...

Komşunun, diğer komşu üzerindeki haklarından birisi de, komşunun cenazesinin defnine iştirak ederek acılarını paylaşmaktır... Düğün ve bayram gibi neşeli, sevinçli ve bol günlerinde neşesini, sevincini ve bolluğunu paylaştığı kom­şusunun dar, felaket ve acılı günlerinde onların yardımına Koşmalı, acılarını paylaşmalıdır...

Cenaze evi olan komşunun hizmetinde bulunmalı, ta­ziye için gitmeli, maddî ve manevî yardım etmeli.. Taziye günleri olan üç gün boyunca onlara yemek-içmek gibi tabi ihtiyaçlarının giderilmesinde yardımcı olmalıdır... Çünkü cenaze evinde ferdlerinin yürek acıları, onların bü ihtiyaçla­rını giderici bir durumda olmadıklarını ortaya koymaktadır... Bu konuda, komşuların yardımına muhtaçtır...

Abdullah b. Cafer (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre O, şöyle demiştir:

Cafer'in Ölüm haberi gelince, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Cafer'in ailesi için yemek pişirin, Çünkü başlarına kendilerini meşgul edecek, durum geldi.[41]

Rivayet edildiğine göre, Hasan Basrî (rh.a)'e komşu­luğun hududundan sorulmuş, O da:

Ön tarafından kırk ev, arka tarafından kırk ev, sağ tarafından kırk ev, sol tarafından kırk evdir, dedi. [42]

Herhangi bir evin merkez kabul edilmesi hesabıyla yüz altmış ev birbirine komşu olur... Her ev, merkez kabul edilecek olursa, bir şehir birbirine komşu olur... Şehirler, şehirlere, bölgeler, bölgelere komşu olurlar ki, bütün yeryü­zünde yaşayanlar birbirini komşu demektir...

Böylece bütün insanlar birbirlerinden sorumludurlar... Komşusu aç iken, kendisinin tok yatmaması gerekir... Ancak böyle bir anlayış, böyle bir iman ve böyle bir nizam insanlı­ğın kurtuluşunu sağlayabilir... Malum olunduğu üzere, bu nizam da, yegane hayat nizamı olan İslâm'dır!... İslâm'dan başka hiç bir düzen de, ne bu anlayış var, ne de olabilir...

İbn Ömer (r.a.), dedi ki:

Gerçekten üzerimize bir zaman-yahud bir vakit-geldi ki, hiç kimseye altını ve gümüşü, müslüman kardeşin­den daha sevgili olmadı. Şimdiki hâlde ise, altın ve gümüş her birimize müslüman kardeşinden daha sevgilidir.

Rasulullah (s.a.s.)'ın şöyle dediğini işittim:

"Kıyamet günü komşusunu yakalayan nice komşu vardır ki, şöyle der:

Ya Rabb, bu yüzüme kapısını kapatarak, iyiliğini e-sirgemişti.[43]

Yeryüzünün en hayırlı nesli olan Ashab ve yeryüzü­nün en mutlu asrı Asr-ı Saadet... Saadet Asn'nda, en hayırlı nesil, müslüman kardeşini hiç bir dünya metaına değişmez­di... Onun gözünde mü'min müslüman kardeşi, dünyanın al­tınından, gümüşünden çok değerliydi... Bundan dolayı mü'min insan ön plandaydı... Bundan dolayı gerçek iman kardeşliği oluşmuştu... Dünya serveti, mü'min müslümanın hizmetine verilmişti... Bu en hayırlı nesilden sonra gelenle­rin nezdinde altın ve gümüş, müslüman kardeşinden daha değerli görülür oldu...İşte o zaman toplumsal düzen bozuldu, kalbler birbirinden soğudu...

Rasulullah (s.a.s.)'m, Kur'ân ile eğittiği en hayırlı neslin değer ölçüsü böyle olduğu için, en hayırlı nesil ve ratittakilerin imamı oldular... Onların muallimi (öğretmeni) Rasulullah (s.a.s.) idi.[44] Rasulullah (s.a.s.), bütün ümmetin muallimi, mürşidi, örneği ve önderidir... En hayırlı nesil ev­lan Ashab neslini yetiştiren Kur'ân-ı Kerîm, hiç bir değiş­meye uğramadan, ilk inzal olduğu gibi taptaze ve capcanlı günümüzde mevcuddur... Rasulullah (s.a.s.)'ın İse, ayni can­lılıkla Sünnet-i Seniyyesi ile günümüzde yaşamaktadır... Muvahhid mü'minlerin vazifesi, aynı kaynaktan beslenen en hayırlı neslin tavrını sergilemek ve aynı karaktere bürünüp onlar gibi davranmaktır...

Herhangi bir satışta, satılanı alma hususunda komşu olanların önceliği vardır... Satılacak, evin veya arazinin önce komşulara teklif edilmesi gerekir... Ola ki, onların ihtiyacı vardır, onlar almak isterler veya başkaların gelmesini arzu kılmazlar... Bu onların en tabiî hakkıdır... Onlara danışma­dan evin veya komşusu oldukları arazinin, tarlanın bahçenin başkalarına satılması, onları rahatsız edebilir... Yeri satın a-lan yeni komşularla anlaşamayabilirler veya onların ihtiyacı var iken başkalarına satılması, kendilerini çok rahatsız ede­bilir...

Bu konuda Samura (r.a.), şu hadisi rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Evin komşusu, komşu olduğu eve ve araziye başka­sından daha haklıdır. [45]

Mü'min müslüman komşunun, komşusu hakkındaki kanaati, o komşunun şahsiyeti için ciddî bir ölçüdür... Bu hakikati, biz muvahhid mü'min müslümanlara, her haliyle "El-Emin" ve her sözü doğruların en doğrusu olan önderi­miz Rasulullah (s.a.s.) beyan buyuruyorlar...

Abdullah b. Mes'ud (r.a.) şöyle anlatır:

Bir adam:

İyilik ettiğim zaman (yaptığım işin iyi olduğunu) ve fenalık ettiğim zaman (yaptığım işin fena olduğunu) nasıl bilebilirim? diye sordu.

Rasulullah (s.a.s.):

"Sen (ne yaptığını bilen dindar) komşularını: İyilik ettin, söylerken işittiğin zaman muhakkak iyilik etmiş (olur) sun. Ve sen, onları: Fenalık ettin, derken işitince gerçekten fenalık etmiş (olur) sun." buyudu.[46]

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurarak, biz ümmeti olan mü'min müslümanlar için birer kilometre taşları niteliğindeki ölçüleri verirken, O'nun mektebinde ye­tişmiş Sahabesi de (Allah cümlesinden razı olsun), kendi zamanlarında ve kendilerinden sonra gelenler için Rasulul­lah (s.a.s.)'den aldıkları ilham ile hikmetli sözleri miras ola­rak bırakmışlardır... Onlardan birisi Rasulullah (s.a.s.)'ın azadlısı Hz. Sevban (r.a.)'dır...

Sevban (r.a.), şöyle diyor:

Üç günden ziyade dargınlıklarını devam ettiren iki adamdan biri helak olur. Eğer bu dargınlık üzerine ikisi de ölürlerse, her İkisi toptan helak olmuşlardır.

Komşusuna, evinden çıkıncaya dek, zulmeden ve onu baskı altında tutan kimse, muhakkak helak olmuştur. [47]

Bİrbirilerinin haklan konusunda çok hassas olan iki müslüman komşu, birbirlerinin haklarına tecavüz konusunda, çok dikkatli olmalı, en küçük bir haksızlığı ne yapmalı, ne de yapana rıza göstermelidir... Daha önce zikredilen hadişlerden anlaşıldığı gibi, komşunun malına tecavüz, diğer­lerine tecavüzden on kat daha günahtır...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve siz, bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü, yemeniz için onları hakimlere aktarmaym.[48]

Ve yine yegane önderimiz Rasulullah fs.a.s.), biz ümmetine bir İyilik Ölçüsü veriyor...

Abdullah îbn Amr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Alİah katında arkadaşların en iyisi, arkadaşına en iyi olanı ve Allah katında komşuların en iyisi, komşusuna en iyi olanıdır. [49]

Huzur ve saadet içinde sıhhatli bir hayatın yaşanması­nın şartlarından birisi de, komşuların birbirine karşı iyi dav­ranması ve birbirine yardım edip destek olmasıdır...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bir komşu (evinin) duvarına öbür komşusunun bir a-ğaç (başı) koymaktan men'edemez... "

(Bu hadisi, Ebu Hüreyre yanındakilere rivayet edince işitenler, bunu uzak sayıp başlarını yere doğru eğmişlerdi.)

Sonra Ebu Hüreyre:

Bana ne oluyor ki, sizleri ben, bu makaafeden, yahud bu Sünnet'ten yüz çeviriciler olarak görüyorum. Val­lahi ben, evin duvarına konulacak hatıl başını sizin omuzla­rınız arasına korum, emin olunuz, demeyi sürdürmüştü. [50]

Komşular, kendi aralarında yardımlaş irken, birbirleri­ne araç ve gereçleri ödünç verdiklerinde her hangi bir zarar-ziyan gündeme geldiğinde o zararı tazmin etmelidirler... Bu konuyu ciddiye almalı ve ihmal etmemelidirler... Bu konu hafife alınır, verilen zarar tazmin edilmez ve kulak ardı edi­lecek olursa, komşular arasının soğuması ve aralarının açıl­masına vesile olur... Böylelikle oluşturulmak istenen huzurlu çevrenin huzuru bozulur... Halbuki, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), komşuya verilen küçük bir zarar bile olsa, onu taz­min etmiş ve komşuların gönlünü almış, bu iyiliği vasiyet eylemiştir...

Enes (r.a.), şöyle anlatır:

Nebi (s.a.s.), hanımlarından biri (Hz. Hafsa, r.anha) O'na bir tabak içinde yemek hediye etmişti ki, Aişe, eli ile tabağa vurarak içindekini döktü. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

"Yemek, yemekle; kap, kapla (tazmin edilir)." buyurdu.[51]

Yine Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), ödünç olarak bir tabak aldı ve kaybolunca onu, sahihlerine tazmin etti. [52]

Yegane Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"Onlar, gösteriş yapmaktadırlar. Ve ufacık bir yardımı (veya zekatı/maûnu) da engellemektedirler. [53]

Gösteriş yapan, namazlarından gaflette olan ve kom­şuların birbirine yardım maksadıyla ödünç alıp verdiklerini bile engellemeye çalışan olumsuz tipler, böyle beyan buyrulmuştur...

Ebu Ubeyde anlatır:

Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'dan "El-MâÛn" kelimesi so­rulduğunda: 

Bu, insanların kendi aralarında birbirlerinden alıp verdikleri,, balta, kazan, kova ve benzeri şeylerdir, demiştir.[54]

İkrime (r.a.) da şöyle demiştir:

Mâûn'un en yükseği, farz kılınmış zekattır. En aşa­ğısı ise, faydalanılacak şeyleri arıyeten vermektir. [55]

Babasından rivayette bulunan ve kendisine Bulıeyse denilen bir kadından rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Babam, Rasulullah (s.a.s.)'den izin alarak (başını) O'nun gömleğinin altma soktu da Öpüp sarılmaya başladı.

Sonra:

Ya Rasuluîlah, (başkasından) esirgenmesi helâl ol­mayan şey nedir? diye sordu.

Rasulullah (s.a.s.):

"Sudur" diye cevab verdi.

Babam tekrar:

Ya Rasulullah (başkasından) ^esirgenmesi helâl ol­maz şey nedir? diye sordu.

Rasulullah (s.a.s.):

"Tuzdur" cevabını verdi.

Babam yine:

Ya Rasulullah, (başkasından) esirgenmesi helâl ol­mayan şey nedir? diye sordu. Rasulullah (s.a.s.): "Hayır işlemen, senin için hayırlıdır/' cevabını verdi. [56]

İslâm ulemâsından Fahreddin er-Râzî (rh.a), şöyle

demektedir:

"Müfess iri erin çoğunun görüşüne göre, "Mâûn", ör-fen verilmesi gereken, verilmemezlik, edilmeyen, fakir-zen-gin herkesi birbirinden istediği şeylerin adıdır. Böyle şeyleri vermeyenler, kötü huylu ve cimri diye nitelendirilirler. Bu şeyler, balta, kazan, kova, bakraç, çengel, kalbur ve keser gibi kap-kacak, alet-edevattır. Bunlara tuz, su ve ateş (kibrit vs.) gibi şeylerin verilmesi de girer. Çünkü şöyle rivayet e-dilmiştir:

"Üç şeyin verilmemesi helâl değildir: Su, ateş ve tuzun.[57]

Nafî' İbn Abdi'l-Haris (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Geniş ev, dürüst komşu ve rahat binek müslüman ki­şinin saadetindendir. [58]

Dünya hayatında saadet üzere yaşamanın en tabi sebeblerindendir, geniş ev, dürüst komşu ve rahat binek... Mü'min müslümanm saadetine gölge düşüren sebeblerinden birisinin, kötü komşu olduğu böylece anlaşılmaktadır...

Ebu Musa (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"İnsan, komşusunu, kardeşini ve babasını öldürmedikçe kıyamet kopmaz.[59]

Haklarına riâyet edilmesinin farz olduğu komşu, kar­deş ve baba sebebsiz yere öldürülebiliniyorsa, böylece in­sanda merhamet ve sevgi duyguları köreliyorsa bu, o toplu­mun kıyameti demektir... O toplumda, bu gibi vahşîlikler işleniyorsa, o toplumun kıyameti kopmuş ve hayatî yönüyle iflâs etmiştir... Bu vahşet, tüm dünyayı ve tüm toplumları sa­racak olursa, bu kargaşa, insanlığın kıyametinin kopmasına en tabiî sebeblerden olur...

Bu felaketlerin önlenmesi için yeniden İslâm'a dö­nülmesi, katıksız iman edilip salih amel işlenmesi gerek... Muvahhid aile ferdleri arasındaki hukuka riâyet edildiği ka­dar, komşuluk haklarına da, İslâmî Ölçülerde riâyet edilme­lidir... Bu vazife, her mü'min müslümanm boynuna edası a-mn vacibi olan bir borçtur!... Mutlu yuvanın, huzurlu top­lumun oluşmasının şartı ve sebebi budur!...

 



[1] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-îman, B. 17, Hds. 72 ve 71

[2] Bkz. Bakara, 2/193- Enffll, 8/39.

[3] Nisa, 4/36.

[4] Sahib-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.28, Hds. 45 ve 44. Sahih-i Müslim, Kilabu'1-Biri ve's-Sıia, B.42, Hds. 140-141 Sünen-i Ebu Davud, Kitabıı'l-Edeb, B.132, Hds. 5151-5152. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'I-Birri ve's-Sıla, B.28. Hds. 2007-2008. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'1-Edeb, B.4, Hds. 3673-3674. îmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.55, Hds. 101-B. 57, Hds. 104.

[5] imam Suyutî, Camiu's-Sağİr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi., çev. İsmail Mutlu, vdğ, İst. 1996, C.2, Sh. 296, Hds. 1939 (Asıl No:3656) Ebu Nuaym'm Hılye'sİnden.

Aclunî, Keşfu'I-Hafa, C.l, Sh. 328, Hds. 1055.

Not: Bezar, Ebu Şeyh ve Ebu Nuaym, Cabiı'den. Zayıftır.

[6] Sehl İbn Sa'd (r.a.) dan. Rasuluilah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Ya Ali, yavaş yavaş ilerleyip onların açîk ve geniş meydanlarına i-ninceye kadar içlerine girip sokul. Sonra onları İslâm'a davet et. Ve İslâm içinde üzerlerine vacib olan AUah hakların, onlara haber ver. Allah'a ye­min ederim ki, Allah'ın senin irşadınla bir tek kişiyi hidayete erdirmesi, senin için kırmızı develere sahib olmandan hayırlıdır."

Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Megazî, B.40, Hds. 231.

Sahih-i Müslim, Kitabu Fedaiİu's-Sahabe, B.4, Hds. 34.

[7] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Salat, B.239, Hds. 1134.

[8] Sünen-i Ebu Davu^ Terceme ve Şerhi, Hzr. Necati Yeniel-Hüse-yin Karapınar, İst. 198?,, c.4, Sh.258.

[9] Sünen-i Eb\-j Davud, Kitabu'1-Ubas, B.5, Hds. 4031.

Amr b. Şvmyb'ın dedesinden rivayet edilmiştir. Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:

"Bezden başkasına benzemeye çalışanlar, bizden değillerdir..." Sünen-i Tirmizî, Kitabu'i-İstizan, B.7, Hds. 2835.

[10] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.70, Hbr. 28- B.57, Hds. 105. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's,Sıla, B.28, Hds. 2007. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu't-Edeb, B.131, Hds. 5152.

[11] Sahih-i Buhârî, Kitabu's-Sulh, B.5, Hds. 7. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Akdiye, B.8, Hds. 17-18. Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.7, Hds. 45. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet, B.6, Hds. 4606. "Muhammed b. İsa rivayetinde şöyle dedi: Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Kim, bizim Sünnetimizin aksine bir şey yaparsa, o, reddolunmuş-tıır." (Ebu Davud'un ziyadesi.)

[12] Sünen-İ İbn Mâce, Mukaddime, B.7, Hds. 49.

[13] Bkz. Abdu Galİb, Ahmed İsa, İslâm'da Adab-ı Muaşeret, cev. İs-maü Kaya, Konya, 1991, Sh.121.

[14] Kaf, 50/17-18.

[15] İnfıtar, 82/10-11-12.

[16] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.31, Hds. 48-49. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Lukata, B.3, Hds. 14. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.132, Hds. 5154. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.55, Hds. 102.

[17] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.31, Hds. 49. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, B.19, Hds. 74 ve 77. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri v.e's-Sıla, B.43, Hds. 2033-2034.

[18] Fahreddin  er-Râzî, Tefsir-i Kebir-Mefatihü'1-Gayb, çev. Prof.Dr. Suat Yıldırım, vdğ. Ank. 1990, C.8, Sh. 32. Nisa, 4/36. Ayetin tefsirinde (Hadisi, Taberânî'den)

Haydar Hatiboğlu, Sünen-i İbn Mâce Tercemesi ve Şerhi, İst. 1983, C.9, Sh. 462.

İmam Hafız El-Munzirî, Hadislerle İslâm, Terğib ve Terhib, çev. A. Muhtar Büyükçınar vdğ., İst.,  1985, C.5, Sh.187, Hds.20 (Heraitî ve Taberânî'den)

[19] Sahih-i Buhârî, Kitabu'I-Edeb, B.32, Hds. 50. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.132, Hds. 5155. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.58, Hds. 107-108.

[20] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.59, Hbr. 110.

[21] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.35, Hds. 2021. Şünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.12, Hds. 4811. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.l 12, Hds. 218.

[22] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.30, Hds. 47. Sahih-i Müslim, Kitabu'z-Zekat, B.29, Hds.90 İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.67, Hds. 122-123.

[23] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-SıIa, B.42, Hds. 143. !1?? SuyUtî   Ci'Sgi   Mh

SuyUtî' Camiu's-Sagir Muhtasarı, C.3,  Sh.234, Hds.3303 ) Taberânî'nin Kebir'inden.

Ebuv T™ Haf'Z Eİ"Munzirî- A-8-e- C.5, Sh.189, Hds.25 (Taberanî ve * a ia rivayet etmiştir. Ravîleri sikadır.) Hds.24 de aynı konudadır. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.62 Hds 113-114

[24] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.61, Hds. 112.

Not: Bu hadisi, Tahavî, Taharet bahsinde Hakim Birr bahsinde, Beyhakî de, Şu'abu'İ-İman'da tahriç etmişlerdir.

[25] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Edeb, B.29, Hds. 46. İmam Hafız el-Munziri, A.g.e. C.5, Sh.178, Hds.4.

İmanı Suyutî Camiu's-Sağir Muhtasarı, C.3, Sh. 233. Hds. 3302 (7582) Taberanî'nin Kebir'inden, C.3, Sh. 236, Hds. 3310 (7595) Hakim'in Müstedrek'İnden.

[26] Sahih-i Müslim, Kitabu'I-iman, B.18, Hds. 73. imam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.66, Hds. 121. imam Hafız El-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.180-181. Hds.iO-Il, İmam -d, îbn Ebi Dünya, Ebu Ya'la ve Bezzar'dan.

[27] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, S.4, Hds. 4. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.14, Hds, 64-65. Sünen-i Neseî, Kitabu'1-lman, Bil, Hds. 4966. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-İman, B.12, Hds. 2763.

[28] Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyum: "Dünya mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir."

Sahih-i Müslim, Kitabu'z-Zühd, Hds. 1 (2956) Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.I2, Hds. 2426. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'z-Zühd, B.3, Hds. 4113.

[29] Sünen-i Neseî, Kîtabul-İstiaze, B.44, Hds. 5467. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.65, Hds. 117.

İmam Suyutî, Camm's-Sağır Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, C.l, Sh. 281, Hds. 563. (982) Hakim'in Müstedrek'inden.

İmam Hafız EI-Munzirî, A.g.e., C.5, Sh.183, Hds.IS, İbn Hibban, SahihMnde rivayet etmiştir.

[30] Emirul-MÜ'minin İmam Ali (r.a.)'dan zayıf senedle rivayet edilen bir Hadİs-i Şerifte Rasul^Hah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Evden önce komşu, yoldan önce arkadaş, yolculuktan önce azık gelir."

İmam Suyutî, Camiu's-Sağir Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, C.2, Sh. 291-292, Hds. 1926, (3609) Hatib'in Tarihi'nden, C.l, Sh. 425, Hds. 918 (1565) Taberânî'nin Kebir'inden.

Aclunî, Keşfu'1-Hafa, C.l, Sh. 321, Hds. 1051.

Not: Hz. Ali (r.a.) ve Rafı îbn Hadic (r.a.)'dan. Hatib'in Cami'sİnden. Leâlî ve diğerleri, bütün senedlerinİn zayıf olduğunu beyan etmişlerdir.

[31] Ey iman edenler, AUah'dan sakının ve doğru (sadık) olanlarla birlikte olun." Tevbe, 9/119.

[32] Abdullah İbn Arnr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle bu­yurur;

"...Muhacirde, Allah'ın nehyettiğini terk edendir." Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-îman, B.3, Hds. 3. Sünen-i Neseî, Kitabu'1-tman, B.9, Hds. 4963.

[33] İmam Buhâri, Edebu'l-Müfred, B.68; Hds. 124-125. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.132, Hds. 5153. İmam Hafız El-Munziri, Hadislerle İslâm-Terğib ve Terhib, C.5, Sh.184. Hds.17-18. Taberâni, İbn Hibban ve Hakim'den.

[34] Bkz. Muljammed Kıtal, 47/7.

[35] Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikaak, B.38, Hds. 89. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'I-Fiten, B. 16, Hds.3989.

[36] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Akdiye, B.31, Hds. 3635. Snnen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.27, Hds. 2005. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Ahkam, B.17, Hds. 2342.

[37] Sahih-i Buhârî, Kitabu's-Savm, B.3, Hds. 5. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'I-Fiten, B.9, Hds. 3955, İbn Mâce'deki rivayetinde:

"... İyi şeyleri emretmek ve kötü şeyleri men'etmek kefaret olur..." ziyadesi vardır.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu'I-Fiten, B.60, Hds. 2359.

[38] İmam Buhârî, Edebu'İ-Müfred, B.66, Hds. 119.

İmam Hafız El-Munzirî, A.g.e., C.5, Sh.186, Hds.19, İmam Ahmed, Bezzar, Hakim ve İbn Hıbban'dan.

[39] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.56, Hds. 103. İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.5, Sh. 177, Hds.3 İmam Ahmed'den. Taberânî de, "Evsai"mda rivayet etmiştir. Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimu'd-Dem, B.4, Hds.4000-4002 Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tefsir, B.26, Hds.3394.

[40] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhid, B.41, Hds. 146. Sahih-i Müslim, Kitabu' 1-îman, B.37, Hds. 141-142.

[41] Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Cenaiz, B.20, Hds. 1003.

[42] İmam Buharı, Edebu'l-Müfred, B.59, No:109.

Aliyyu'1-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, Çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, Sh. 57.

Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ, C.8, Sh. 31. Nisa, 4/36. Ayetin tefsirinde.

Ka'b. Malik (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)'e bir adam geldi ve:

-Ey Allah'ın RasulÜ, filân oğullarının mahallesine yerleştim. İçle­rinde bana en çok eziyet eden en yakın komşumdur, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekir'e, Ömer'e ve Ali'ye (Allah cümlesinden razı olsun) mescide gelip, kapısında durarak şöyle ba-ğırsınlar diye haber gönderdi:

"Kırk ev komşu sayılır. Komşusu şerrinden emin olmayan kişi, cen­nete giremez."

İmam Hafız El-Munzirî, A.g.e. c.5, Sh.180., Hds.9. Taberânî'den.

[43] İmam Buharı, Edebu'l-Müfred, B.60, Hds. 111.

îmam Hafız EI-Munzirî, A.g.e., c.5, Sh.190, Hds.27. Esbehanî'den.

[44] Abdullah b. Amr (r.a.) şöyle anlatır:

Rasulullah (s.a.s.), bir gün odalarından birisinden çıkıp Mescid'e girdi. Bu esnada iki halka, (şeklinde oluşmuş iki cemaat) i!e karşılaştı. Bunlardan bir halka Kur'ân okuyor ve Allah'a dua ediyordu. Diğer halka da, ilim Öğreniyor ve öğretiyorlardı.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

"(Bunların) hepsi hayır üzerindedirler. Şunlar, Kur'ân okuyorlar ve Allah'a dua ediyorlar. Eğer Allah dilerse onlara (isteklerini) verir ve diler­se vermez. (Diğer cemaate işaretle) bunlar da, (ilim) öğreniyorlar ve öğre­tiyorlar. Ben de, ancak öğretici (muallim) olarak gönderildim." buyurdu ve hemen bunların yanına oturdu.

Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.17, Hds. 229.

[45] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Buyu ve'1-İcarat, B.75, Hds. 3517. Sünen-i Tirmizî, Kitabul-Ahkam, B.31, Hds. 1383.

[46] Siinen-i İbn Mâce, Kitabu'z-Zühd, B.25, Hds. 4223.

[47] îmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.69. Hbr. 127.

[48] Bakara, 2/188.

[49] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-SıIa, B.28, Hds. 2009. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.63, Hds. 115.

Sünen-i Dârimî, Kitabu's-Siyer, B.3, Hds. 2442. İmam Hafız El-Munzirî, A.g.e. C.5 Sh.192, Hds.3I. İbn Huzeyme, İbn Hıbban ve Hakim rivayet etmişlerdir.

[50] Sahih-i BuhârÖ Kitabırİ-Mezaiim, ve'1-Gasb, B.20, Hds. 24. Sahlh-i Müslim, Kitabu'l-Musakat, B.29, Hds. 136. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Ahkam, B.15, Hds. 2335-2337.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Akdiye, B.31, Hds. 3634. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'i-Ahkam, B.18, Hds. 1367

[51] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Ahkam, B.23, Hds. 1373. Sünen-i îbn Mâce, Kitabu'l-Ahkam, B.14, Hds. 2333.

[52] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Ahkam, B.23, Hbr. 1374.

[53] Mâûn, 107/6-7.

[54] İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir Kar­lığa, Dr. Bedrettin Çetiner, İst. 1993, C.15, Sh. 8690.

[55] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, 107-Suretu Eraeyte, (Bab Sünen-i

[56] Ebu Davud, Kitabu'z-Zekat, B.35, Hds. 1669.

[57] Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ, Ank. 1995, C.23, Sh. 445-446.

Mü'minlerİn annesi Aişe (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre kendisi (bir gün Rasulü Ekrem, (s.a.s.)'e:

Ya Rasulullah, vermemezlik, edilmesi helâl olmayan şey nedir?, di­ye sordu.

Rasul-i Ekrem (s.a.s.):

"Su, tuz ve ateş" diye cevap verdi.

Ben:

Ya Rasulullah, şu suyu (esirgememeyi) anladık. Peki, tuz ve ateşin durumu nedir?, diye sordum.

Rasul-i Ekrem (s.a.s.), (bana hitaben):

"Ya Humeyrâ, kim bir (parça) ateş verirse, o ateşin pişirdiği yeme­ğin tamamını sadaka etmiş gibi (sevab kazanmış) oiur.

Ve kim bir (parça) tuz verirse, o tuzun güzelleştîrdiği yemeğin ta­mamını sadaka etmiş gibi (sevab kazanmış) olur.

Kim su bulunan yerde bir müslümana bir içim su İçİrİrse, bir rakaba (köle-cariye)'yi azadlamış gibi (sevab kazanmış) olur. Ve kim su bulun­mayan yerde bir müslümana bir içim su içİrirse onu ihya etmiş gibi (sevab sahibi) olur"

Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'r-Rehine, B.16, Hds.2474 ve 2472-2473.

[58] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.64, Hds.  116. İmam Hafız El-Munziri, A.g.e., C.5, Sh.196, Hds.37. îmam Ahmed r'vayet etmiştir. Ravîleri, sahih hadis ravîleridir.

[59] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.65, Hds. 118.