Sıla Vazifesi

 

"De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şübhesiz, batıl yok olucudur.[1]

Böyle buyurur yegane Rabbimiz Alİah... yeryüzüne imtihan için gönderdiği insan kullarının gerek ferdî, gerekse toplumsal hayatlarını düzenlemek için ayrıca hak din gön­derdi Rabbimiz Alİah.... Hak Din, yani İslâm, yeryüzündeki insanların hayatlarını düzenlemek için gelince, İslâm'dan önce veya İslâm'a rağmen insanların hayatına müdahale e-den, onlara egemen olan bütün batıl tağutî düzenler ve İde­olojiler yok oldular... Zaten onlar, er veya geç yok olmaya mahkûmdurlar!... Çünkü hakkın karşısında batıl, erimek ve bitmek zorundadır... Asıl olan hakktır. Batıl İse, iğretidir... Ancak hakkın sayesinde, yani hak görünümünde hayatına devam edebilir... Hak asıldır, batıl ise, köpük durumunda­dır...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"(Allah) Gökten bir su indirdi de dereler kendi mikta-rınca çağlayıp aktı. Sel de, yüze vuran bir köpük yüklendi. Bir süs veya bir meta sağlamak için ateşte üzerine yakıp e-rittikleri şeyler (madenler) de de bunun gibi bir köpük (artık) vardır. İşte Allah, hak ile batıla, böyle örnekler verir. Köpü­ğe gelince o, atılır gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise, yeryüzünde kalır. İşte Alİah, örnekleri böyle vermektedir. [2]

Hakkın üstü, köpüğün örttüğü gibi örtüldüğü, yani hakkın yasaklandığı zaman ve mekânlarda, ülke ve düzen­lerde, köpük gibi olan batıl, hakkın yerine geçip onun gibi görünmeye başlar... Sanki hak imiş gibi faaliyet gösterir... İnsanların ferdî ve toplumsal hayatlarını düzenlemeye ko­yulur...

Egemen olduğu ülkede, otoritesi altına almış olduğu insanlar için helâl ve haram sınırlarını tayin eder, yani kanun yaparak bazı şeyleri yasaklar, bazı şeyleri serbest bırakır... Bu helâlleştirme, yani serbest bırakma ve haramlaştırma, yani yasaklama, batılın heva-u hevesine göre tanzim edilir. Bu arada Allah'ın haram kıldıkları, onların tarafından helâl, helâl kıldıkları da haramlaşır... Allah'ın, insan kulları için yasak kıldığı tüm haramlar, bu egemen batıl güçler tarafın­dan serbest bırakılır, hatta devlet eli ile yaptırılır, teşvik edi­lir, bazan da zor ile gerçekleştirilir ve yapmayanlara ceza ve­rilir.

Allah'ın, insan kullan için helâl kıldığı şeyler de, yine aynı batı egemen güçler tarafından haramlaştırilır, yani ya­saklanır, işleyenlere ağır cezalar verilir, zindana atılır... Bu küfür ve şirk düzeni olan batıl egemen düzen, cahiliyyet i-çinde olan insanlar tarafından benimsenir, kabul edilip ko­ruyuculuğu yapılır... Vatandaş olan insanlar, bu egemen ba­tıl güçlerin koydukları kanunlara tabi olurlar, anayasaları mukaddes kabul edip, anayasanın ihlâli sözkonusu olduğu zaman ordularıyla müdahale eder ve mukkadesatlarını çiğ­netmez, kurtarırlar...

Gerek yerli, gerek yabancı kâfir ve müşrik tağutî güçler tarafından işgal edilen İslâm topraklarındaki korkunç manzara, bundan başka bir şey midir acaba?..

Batılın egemen olduğu bir anda, hakkın nasıl ortaya çıkacağını ve batılı nasıl yok edeceğini şöyle beyan buyurur Rabbimiz Allah:

"Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da, onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, yok olup gitmistir. (Allah'a karşı) nitelendiregeldiklerinizden dolayı ey-vahlar size.[3]

Batılın karşısında hakkın mücadelesi, öyle basit bir şey değildir... Hak, mutlaka galib gelecek ve galib geldiğin­de batıl yok olacaktır... Fakat hakkın gelişi-ve batılı yok edi­şi çok muazzam olacaktır... Batılın beynini darmadağın ede­cek bir geliştir, bu geliş... Batılı, alt-üst edecek bir geliştir, bu geliş...

"Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp dev­rileceklerini pek yakında bileceklerdir. [4]

Batılın üzerine fırlatılan hak, batılın beynini darma­dağın ettiği gibi onun belini de kırmakta ve iskeletini pa­ramparça etmektedir...

İslâm'ın yasaklandığı devlet ve ülkelerde yönetimlerin yönetilenler için yaptığı yasalar ve gündeme getirdikleri i-deolojik felsefeler, ülke halkı tarafından bir dinmiş gibi ka­bul görmektedir. [5] Elbette bu ülkelerde yaşayan müstaz'af mü'min müslümanlar, tağutların batı! yasa ve ideolojilerini reddetmişlerdir... Bunları, her zaman gözönünde tutmak ve olaya öylece yaklaşıp tahlil etmek gerekir...

Egemen tağutlar, atalarının ideolojik felsefesini, kur­duğu düzeni bir din imiş gibi kabul edip öylece inandıkları için, kendilerine hak din tekîif edilince, batıl dinlerinden vazgeçmek istemedikleri bir yana, böyle bir teklife karşı korkunç tepki gösterip savaş açmaktadırlar...

Onlar, çatlasa da, patlasa da, tüm küfür cephesi bir a-raya gelip en modern silâhlarla, füzelerle, atomlarla saldir-salar da, Alİah (c.c), batılın üstüne hakkı fırlatıp atacak ve hak, batılın beynini darmadağın edecektir... Batıl, her zaman mağlub, hak her zaman galibtır...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamla­maktan başkasını istemiyor.

Müşrikler istemese de, o dini (İslâm'ı) bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidayetle ve hak dinle gön­deren O'dur[6]

"Ki O, kendi Peygamberlerini hidayetle ve hak olan din ile diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şahid olarak Allah yeter. [7]

Âlemlerin Rabbi, göklerdeki bulunanlar ile yerde bu­lunanlar ve ikisi arasında bulunanların mülkü yalnız ve yal­nız kendisine aid olan yegane Rabbimiz Allah, Hak Din'in İslâm olduğunu beyan buyurur.

"Hiç şübhesiz din, Allah katında İslâm'dır.. [8]

"Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa (veya benimser­se), asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır. [9]

Bu, böyledir!...

Rabbimiz Allah, yeryüzündeki insan kullarının ferdî ve toplumsal hayatlarını düzenlemesi için İslâm'ı göndermiştir... İslâm'dan razı olmuş ve her kim ki, İslâm'a tabi ol­muş, gereğini yapmış ise, ondan da razı olmuştur... Yeryü­zündeki insanlar, ancak İslâm'a tabi olur ve katıksız iman ile salih ameli kendilerine hayat hâline getirirlerse, huzurlu o-lurlar... Dünya hayatını saadet içinde geçirir, Rabbimiz Allah'ın kendilerinden razı olduğu kullar mertebesine yükse­lirler.. Çünkü onlar, Allah'ın seçjp beğendiği ve razı olduğu hak din İslâm'a tam teslim olmuşlardır!...

Rabbimiz Alİah, şöyle buyurur:

Bugün küfre sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umud kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, Ben'den korkun. Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzeri­nizdeki nimetimi tamamladım, ve size din olarak İslâm'ı se­çip beğendim.[10]

Muvahhid mü'minler, hiç bir küfür ve şirk olan tağutî egemen güçten korkmadan Rabbimiz Allah'ın seçip beğen­diği dinimiz İslâm'ın gereğini hangi zaman ve hangi mekân­da olursa olsun yerine getirmeye gayret ederler... Yani anın vacibi ne ise, onu yaparlar, erdelemez ve yaparken Allah'dan başka hiç kimseden korkmazlar...

İslâm nizamında hiç bir noksanlık olmadığı gibi, ha­yatın hiç bir yönünü noksan bırakmamış, tüm hayatı, tüm zamanları ve mekânları kuşatmıştır... Çözüm getirmediği, söz konusu etmediği hayatî hiç bir mes'ele yoktur!... Her­hangi bir mesele İslâm nazarında ya helâldir, ya haramdır, ya caizdir veya değildir, yapılmalıdır veya yapılmamalıdır, ya sevabtır, ya da günahtır... Bundan dolayı hiç şübhelen-meden ve hiç çekinmeden beyan edilmelidir ki, İslâm hayat dini, yani hayat nizamıdır, hatta hayatın tâ kendisidir... Ge­rek ferdî, gerekse toplumsal yaşantıya hayat diyebilmek için İslâm'ın gereği gibi tanzim olunmalıdırlar... Eğer ferd ve toplum İslâmlaşmışlarsa, hayat bulmuş ve yaşıyor demek­tir... Çünkü varlığın gayesi, İslâm üzere yaşamaktır... İslâm varsa, hayat vardır... İslâmsız bir hayat, insanî bir hayat de­ğildir... Yani insana yakışan bir hayat olamaz, İslâmsız ha­yat... Hayvandan daha aşağıda olan sapık bir yaşantıdır, İs­lâmsız hayat... [11]Hayat süren leşler" konumunda olmaktır, Islâmsız bir hayat!...

İnsanı, hayat süren leşler konumundan ve hayvanlar­dan daha aşağıda olan bir durumdan çıkarıp insanlık mertebesine ulaştıran, hayati, hayatlaştıran yüce İslâm Dini, ha­yatın her yönünü düzenlerken, insanların akrabalık ilişkile­rini de en mükemmel bir şekilde tanzim etmiştir...

Akrabalık ilişkilerine dikkat etmek ve gereğini İslâmî ölçülerde yerine getirmek, saadet üzere yaşanacak hayatın temel ilkelerindendir...

Rabbim Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçek hak olduğu­nu bilen kişi, o görmeyen (â'mâ) gibi midir? Ancak temiz akıl sahihleri, öğüt alıp düşünebilirler.

Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar.

Ve onlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştı­rırlar, Rabblerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesabtan korkarlar.

Ve onlar, Rabblerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteye­rek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rizık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infâk ederler ve kötü­lüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.[12]

Bu muvahhid mü'minler, "Allah'ın ulaştırılmasını em­rettiği şeyi ulaştırırlar", yani akrabalık bağlarını koparmaz, çok sıkılaştırır ve onİara iyilikte bulunurlar... Mutlu dünya hayatının şartlarından birisi de ferdin, toplumsal hayata gü­zel bir şekilde katılmasıdır... İslâm'ın gereği üzere muvahhid mü'minlerin toplumsallaşmaları gereklidir... Varlığın ve ha-yatm temel ilkelerinden birisi budur!... Toplumsallaşmak meselesi, îslâmî ölçülerde gerçekleşmelidir, yoksa İslâm'dan taviz verilerek oluşturulan toplumsal bir yapının, sonucu felaket olur... Bu konuda çok hassas ve dikkatli olunmalı­dır!...

Toplumsallaşma olayı, merkezin en yakm dairesi olan akrabalardan başlamalıdır... Muvahhid ailenin en yakınları, kan ve din bağıyla birbirine bağlanan akrabalarıdır... Mu­vahhid ailenin ferdleri ile akrabaları arasında nasıl davranı-Iacağını, nelerin olup olmayacağını Rabbimiz Allah, beyan buyurmuştur... Allah'ın emirleri ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'ın Sünneti gereği akrabalık hukuku gündeme gel­melidir... Bu iki temel Ölçünün dışında herhangi bir hâl ve tavır sergileyemez muvahhid mü'minler... Ülkenin, kavmin, aşiretin ve kabilenin örfleri, töreleri, adetleri, ancak İslâm'a uyarsa, mü'min müslümanlar tarafından kabul görmelidir... Kısacası, mü'min müslümanların fikri, zikri, hayatı,,arzuları, yani her şeyi İslâm olmalı, ondan başka bir şey olmamalı... Yaşanıyorsa, İslâm yaşanmalı, ölünecekse, Tslâmca ye Allah yolunda ölünmelü... Hayat da, ölüm de İslâm'a göre olmalı­dır... Zaten hayat, iman ve cihaddır... İman ve cihaddan baş­ka bir şey değildir hayat... İman etmek ve imanın gereği olan salih ameli işlemek için tüm imkânları sarfıyla cehd etmek...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da e-şini yaratan ve her ikisinden bir çok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle bir-birinizle dilekleştiğiniz Allah'dan ve akrabalık (bağlarını koparmak) tan sakının. Şübhesiz Allah, sizin üzerinizde gö­zeticidir.[13]

Akrabalar, amcalar, halalar, dayılar ve teyzeler ile bunların çocukları, anne ve babalan... Bunun dışında kız a-hp vermelerden doğan yakınlıklar, ya da aynı kabileye bağlı oluştan doğan akrabalık... Bunlar, muvahhid ailenin en ya­km akraba çevresini oluşturur!.. Bunlarla İslâmî ölçülerde ilgi ve ilişkiyi sıkı tutmak gerekir... İslâm'ın gereği olan hak­larını yerli yerince ödemek mü'min müslümanların vazifele­rinden birisidir...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şübhesiz O da, (kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır.

Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp savurma.

Çünkü saçıp, savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuş­lardır, şeytan ise, Rabbine karşı nankördür.[14]

Akrabanın üzerimizdeki hakkı, İslâmî usûlde yerine getirilip verilmelidir... Mü'min müslüman akrabalar, akraba olmayan diğer mü'min kardeşlerimizden bizlere daha yakın­dır ve hak bakımından önceliğe sahibtirier... Onları ziyaret, hâl-hatır etmek, maddî ve manevî ihtiyaçlarının giderilme­sinde yardımcı olmak, onların bizim üzerimizdeki hakların­dandır... Bol günde beraber olunduğu gibi, dar günde de be­raber olmak, hatta ilgi ve ilişkiyi daha ziyade kılmak gerek­lidir...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurdu:

"Peygamber, mü'minler için kendi nefislerinden daha evlâdır ve O'nun zevceleri de, onların anneleridir. Rahim sahibleri (akrabalar) de, Allah'ın Kitabı'nda birbirlerine öte­ki mü'minlerden ve Muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza ma'ruf üzere yapacaklarınız başka. Bunlar, Kitab'ta yazılmış bulunmaktadır. [15]

Akrabalık bağlarına bu kadar değer veren, bu bağlan sıkılaştırmak için emreden Rabbimiz Allah, akrabalık bağla­rını koparanların yeryüzünde bozguncu olduklarını ve kayba uğrayanların da, bunlardan başkası olmadıklarını beyanla şöyle buyurur:

"Ki (bunlar), Allah'ın ahdini, onu kesin olarak onay­ladıktan sonra bozarlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarırlar. Kayba uğrayanlar işte bunlardır.[16]

Rabbimiz Allah'a verdikleri misakı, yaptıkları kulluk ahdini bozanlar, ancak akraba bağlarını tamamiyle koparıp atmak suçunu işleyebilirler...

Allah'a vermiş oldukları sözden cayma suçunu işle­yenler, akrabalık bağlarını koparanlar, yeryüzünde fesad çıkarırlar... Onlarda iman ve merhamet kalmaz... Onlar, tam bir vahşetin içine düşer, bulundukları toplumda tam eşkiya olurlar... Bu duruma düştükten sonra korkunç katliâmlar gerçekleştirirler... Allah'dan korkmaz ve insan ile akraba ol­duğuna inanmaz bir tipin yapabileceği ne kadar vahşîlik var­sa gündeme girer...

O zaman toplum, ferd be ferd veya hep beraber fela­ketin eşiğine, ateş çukurunun kenarına gelmiş olur... Bu kor­kunç felaketi önlemek için, katıksız iman, salih amel ve ak­rabalık bağlarını sıkılaştirmaya dönmek gerekir...

Muvahhid mü'minler, İslâm'ı tebliğ etmek ve İslâm'a davet eylemek vazifesine en yakın akrabalarından başlama­ları lazımdır... Rabbimiz Allah böyle buyuruyor...

"(Öncelikle) en yakın hısımlarını (aşiretini) uyarıpkorkut. [17]

Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir:

Aziz ve Celil olan Allah: "(Öncelikle) en yakın hı­sımlarım (aşiretini) uyarıp korkut[18] ayetini indirdiği zaman, Rasulullah (s.a.s.) kalktı, (Safa Tepesi'nde bir hutbe irad edip) şöyle buyurdu:

"Ey Kureyş topluluğu, (yahud buna benzer bir kelime ile hitab etti.) Canlarınızı, nefislerinizi satın alınız. (Yani islâm'a girmek suretiyle nefislerinizi Allah'ın azabından ko­ruyunuz.) Ben, Allah'ın azabından hiç bir şeyi sizden def edemem.

Ey Abde Menâfoğulları, ben, sizden de Allah'ın aza­bından hiç bir şeyi def edemem.

Ey Abbas İbn Abdulmuttalib, senden de Allah'ın aza-bmdan hiçbir parçasını men'edemem.

Ey Rasulullah'ın halası olan Safıyye, senden de ben, Allah'ın azabından bir kısmını olsun def edemem.

Ey Muhammed'in kızı Fatıma, malımdan dilediğin şe­yi iste (vereyim fakat) Allah'ın azabından hiç bir şeyi senden defedemem.[19]

İslâm'ı tebliğ ve İslâm'a davet, en yakınlardan baş­lanmış, onlar uyarılmış ve ateşten kurtulmaya davet edil­miştir.

Hadisin son cümlesini hep beraber bir kez daha oku­yalım:

"Ey Muhammed'in kızı Fatıma, malımdan dilediğin şeyi İste (vereyim fakat) Allah'ın azabından hiçbir şeyi sen­den defedemem." Buyuruyor, "Şefaat-i Kübra" sahibi ve "âlemlere rahmet[20] olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.)!...

Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha)'nın rivayetiyle Ra­sulullah (s.a.s.), kızı Fatıma (r.anha)'ya şöyle buyurmuş:

"Ya Fatıma, sen mü'min kadınlarının seyyidesi ol­mandan razı olmuyor musun? -yahud- bu ümmetin kadınla­rın seyyidesi olmandan razı olmaz mısın? [21]

Yine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Fatıma, cennet ehli kadınların seyyidesidir.[22]

Rabbim, Allah'ın tertemiz kılmak istediği "Ehl-i Beyt'"ten[23] ve Rasuluİlah (s.a.s.)'m faziletini bu hadislerde beyan buyurduğu Hz. Fatımatu'z-Zehra (r.anha)'yı ancak katıksız imanı ve salih ameli, Allah'ın izniyle kendisini azabdan kurtarabilir... Önderimiz Rasuluîlah (s.a.s.), bu ka­dar faziletli ve kendi öz kızı için, "Allah'ın azabından hiç bir şeyi senden defedemem" diye buyurur...

Durum bu iken, günümüzde şeyh, mürşid, üstad ve e-fendi sıfatları ile sıfatlananların, müridlerini mutlaka kurta­racaklarını iddia ediyorlar... "Ölüm anında, yani son nefeste, müridinin imanım şeytanın elinden kurtarıyor, mezarda mü­ridinin yerine meleklerin sorulanın cevabiandınyor ve mü­ridlerini sırat köprüsünden geçirerek cennete ulaştırıyor..." gayr-ı İslâmî beyanlar da, bu iddiaların arasında yer ahyor... Yaşadığımız asırda yüzbinler, hatta milyonlar böyle inanı­yorlar... Bu inanç, gün geçtikçe de yaygınlık kazanıyor... Ö-zellikle müstevli kâfir ve yerli mürtedlerin egemen yönetimi de, bunu destekliyor...

İşte, Rasulultah (s.a.s.)'m Sünneti ve tavrı işte günü­müzde din ve maneviyat adına konuşup harekette bulunanla­rın sözleri ve inançları!...

Muvahhid mü'minler, böyle tehlikeli bir akide ve a-mel sapmasına karşı uyanık olmaları yanı sıra, diğer insanla­rı da uyarmalı ve engellemeye çalışmalıdırlar.

Tevhid akidesinin kaiblere yerleşmesi için insanlara hakikati anlatmaya devam eden RasuîuHah (s.a.s.)'ın ilk be­yan buyurduğu mes'elelerden birisi de, sılâ-ı rahim, yani ak­rabalık haklarıydı!... Mü'min müslümanlardan oluşan İslâm cemaatimin yapısında yer alıyordu akrabalık haklarına riâyet etmek...

Bizans kralı Hirakl ile o dönemde müşrik olan Ebu Süfyan arasında geçen bir konuşma, mes'eleyi daha iyi pe­kiştirmektedir...

İbn Abbas (r.a.), Ebu Süfyan'dan naklediyor:

Ebu Süfyan, dedi ki:

Sonra HırakI:

O, size ne emrediyor? dedi.

Ebu Süfyan, dedi ki:

Ben:

O, bize namaz kılmayı, zekat vermeyi, akraba ile il­gilenmeyi ve iffetli olmayı emrediyor, dedim.

Hırakl:

Eğer O'nun hakkında söylemekte olduğun şeyler doğru ise O, muhakkak bir Peygamberdir. Ben, bir peygamberin çıkacağını bilmekte idim, lâkin ben, O'nun sizden ola­cağını zannetmezdim. Eğer ben, O'nun yanma varabileceği­mi bilseydim, elbette O'nunla buluşmayı çok arzu ederdim. Eğer ben, O'nun yanında olsaydım (O'na hizmet ederek) ayaklarını yıkardım. Yemin ederim ki, O'nun hükümdarlığı şu ayaklarımın bastığı yerlere muhakkak ulaşacaktır, dedi.[24]

Mü'min müslüman ferd için namaz kılmak, zekat vermek ve iffetli olmak kadar mühimdir, akrabalarla ilgilen­mek ve bağlarını koparmamak... İslâm toplumunun sıhhati ve sağlamlığı için namaz, zekat ve iffetli olmak kadar önem­lidir akraba haklarına riâyet etmek...

Küleyb İbn Menfa'a dedi ki:

Dedem (Berik İbni'l-Haris) sordu:

Ya Rasulullah, kime iyilik edeyim?

Rasulullah (s.a.s.):

"Annene, sonra babana, kız kardeşine, erkek kardeşi­ne ve bir de bunları takib eden akrabana (iyilik etmen) vacib bir haktır, yakınlarına da..."buyurdu.[25]

Kendilerine iyilik yapmanın vacib olduğu yakınlar böylece beyan ediliyor önderimiz Rasulullah (s.a.s.) tarafından...

Ebu Hüreyre (r.a) bize rivayet ediyor.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Alİah, halkı yarattı. Bu yaratmayı yerine getirip ta­mamlayınca Rahim (akrabalık/hısımlık) ayağa kalktı da, Rahman'ın (azamet) ridâsının eteğini tuttu. Bunun üzerine Allah, ona:

Ne istersin? diye sordu.

Rahim:

 (Ya Rabb), Bu kalkışım, kesilmekten sana sığınanın kalkmasıdır (yani sana sığınıyorum), dedi.

Allah:

Senin hakkını tanıyıp ilgiyi devam ettirene Ben de, mükafatımı vermeyi sürdürmemden ve seninle ilgiyi koparana Ben de, müfakat verme ilgimi kesmemden razı olur musun? buyurdu.

Rahim de:

Evet, razıyım ya Rabb, dedi.

Allah Teâlâ da:

İşte rahimle (akrabalık/hısımlıkla) ilgilenmeyi de­vam ettirenlerle, devam ettirmeyip bu ilgiyi kesip koparanla­rın hâli böyle olacaktır." buyurdu.

Ebu Hüreyre (Müslim'in rivayetinde Rasulullah (s.a.s.):

İsterseniz şu ayeti okuyunuz, dedi:

"Demek, işbaşına gelip yönetimi ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesad (bozgunculuk) çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?"[26]

İslâmî ölçülerde sılâ-ı rahim yapanlara, yani akraba­larla ilgisini devam ettirenler, Alah da, va'd ettiği mükafat­lan vermeye devam edecektir...

Bir toplumda akrabalık haklarına riâyet edilir ve sılâ-ı rahim ilgisi devam ettikçe, toplum huzuru artar, ferdler mutlu bir hayat yaşarlar...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.),

şöyle buyurur:

"Rahm (adı ki, karın yakınlığı, hısımlıktır), Rahman (ismin) dan alınmıştır. (Bu rahm yakınlığı) sık ağaçların bir­birine sarılmış kökleri gibidir. Allah Teâlâ, buyurdu ki:

Ey rahm karabeti, her kim sana bağlı bulunur (hısımlık bağını ekler) durursa, Ben de, ona rahmetimi ekler dururum. Kim de, seninle münasebetini keserse, Ben de, ona rahmetimi keserim. [27]

Rasulullah (s.a.s.)'ın zevcesi Aişe (r.anha) rivayet edi­yor. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

'"Rahm, sık ağaçların birbirine sarılmış kökleri gibidir. Kim onunla ilgiyi ekler durursa, Ben de, ona ihsanı ekler du­rurum. Kim de, onunla ilgiyi keserse, Ben de ondan ihsanı keserim. [28]

Sılâ-ı rahim bağların sıklaştıranlar, kökleri ve dallan birbirine sarılmış, girift hâle gelmiş sık, aynı zaman gür bir orman ağaçlarına benzerler... Nasıl ki, bir bölge sık ve gür ormanlarla kaplandığı zaman, Sünnetullah gereği, yani ormanın tabiatı gereği o bölgeye bol bol yağmur rahmeti çeki­yorsa, akrabalık hukukuna riâyet edenlere de böyle bolca rahmet yağar... Nasıl ki, aynı ormanlar tabiatı gereği, yani yaratılışları icabı, se! felaketini ve toprak kayması felaketini Önlüyorlarsa, akrabalık bağlarını sikılaştıranİar, akrabalar a-rasmda hürmet ve muhabbeti ziyadeleştirenler de, felaketle­re karşı Önlem alabilir, felaketten sonra onun acısını hafif­letebilirler... Neşeli zamanlarını paylaşan akrabalar, bu neşe ve sevinci çoğaltırlar. Felaket zamanının acısını paylaşan akrabalar, bu acıyı dağıtır, azaltır acının merkezinde olanla­rın yükünü hafifletirle...

Sevinçler, paylaşıldıkça çoğalır, acılar, paylaştıkça a-zalır...

Akrabalarla ilişkisini kesmiş olanın kapısı devamlı kapalıdır... Ne sevinç anlarında, meselâ, bayramlarda kapı­sını açan olur, ne de felaket zamanında acısını dindirecek bi­rileri kapısını açar... O, sevinciyle de yalnız kalır, acısıyla da yalnızdır...

Muvahhid mü'minler, böyle bir durumdan çok uzakta olan olgun şahsiyetlerdir ve akrabalık bağlarını zedelemeye yaklaşmazlar bile... Mü'min müslümanların yerine getirme­leri gerekli olan bir iman ve salih amel vazifelerinden birisi­dir akrabalık hukukuna riâyet vazifesi... Muvahhid mü'min­ler, sevinçli günlerini de, acılı felaket anlarını da diğer mü'min müslüman kardeşleri olan yakın akrabalarıyla payla­şırlar... Akrabalarıyla İslâmî Ölçülerde geliştirdiği, sıkılaştır-dığı ve sağlamlaştırdığı ilişkilerden dolayı hısımlar ve akra­balar ile geniş bir aile meydana getirirler... Tarih boyu, çok uzun ömürlü kabileler ve aşiretler böyle oluşmuştur... Hatta öyle aşiretler oluşmuştur ki, sonunda ülkeler fetheden ve a-sırlarca dünyanın büyük bir bölümüne hükmeden sarsılmaz kuvvetli devletler kurmuşlardır... Hatta bir aşiretin, diğer bir aşiretten gelin alarak, bir kız alıp akraba veya hısım olması, kısa bir zamanda iki aşireti kaynaştırmış ve birleşmelerine sebeb olmuştur...

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'ın İmam Ali ve İmam Osman (r.anhuma)'ya kazlarını verip kendisine damat etmesi, İmam Ebu Bekir ve İmam Ömer (r.anhuma) 'dan da kızlarını alıp kendine kayımpeder etmesi, imandan doğan kardeşliği, akrabalık bağlarıyla daha kuvvetlendirmiştir.. Bu konuda en güzel tavır sergilenmiş ve her konuda olunduğu gibi, bu konuda da örneklik gündeme gelmiştir... Bu yakm ilişkiler sayesindedir ki, Cennetle müjdelenmiş olanlardan[29] İmam Ebu Bekir, İmam Ömer, İmam Osman ve İmam Ali (Allah, cümlesinden razı olsun), yegane Önderimiz Rasulul­lah (s.a.s.)'i en iyi anlayan ve takib edenler olmuşlar... Rasu­lullah (s.a.s.)'den sonra Ümmetin başına geçmiş, adaletle yönetmiş, "Âlemlere Rahmet olanın" varisleri olarak, mü'min müslümanlara rahmet olmuşlardır...

Yegane Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), kendi Sünne-ti'ne ve Halafayi Reşidin olan İmam Ebu Bekir, İmam Ö-mer, İmam Osman ve İmam Ali'nin (Allah cümlesinden razı olsun) Sünnetlerine tabi olmamızı emir buyurmuşlardır. [30]

Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim, rızkının kendisine genişletilmesi, yahud Ömrü­nün bakiyesi kendisine uzatılması kendini sevindirirse, o kimse hısımlarıyla ilgilensin (yani onlara iyiliği, ihsanı ek­leyip dursun.)[31]

Mü'min müslüman, gerek mü'min kardeşleriyle, ge­rekse mü'min müslüman akrabalarıyla dostluk, sevgi ve say­gı ilişkilerini kuvvetlendirdikçe geniş bir dost çevresi edinir. Böylece kolay kolay ne işsiz kalır, ne de aşsız kalır... Helâ­linden elde edeceği rızkı bereketlenir... Gerek kendi kazan­cıyla elde ettiği, gerekse eş-dost, hısım-akrabanın yardımı ile rızkı kendisine genişletilir, bollaşır...

Böyle geniş yelpazeli akraba ve dost ortamında insa­nın acıları ve kederleri paylaşıldığı için ömrü sıkıntı içinde geçmez... Akrabaların ve dostların ziyaretleri, yardım ve hizmetleri sayesinde neşeye neşe katılır, sevinç çoğalır ve a-cılar azalır... Dolayısıyla mutluluk ve saadet içinde bir ömür yaşandığı için, bu sıhhatli Ömür insana, uzun bir ömür ge­lir!... Böyle bir ortamın oluşması da, iyi, samimi ve ihlas ü-zere yalnızca Allah rızasını kazanmak için mü'min müslü­man akrabalarla bağlan kuvvetlendirmek ile gerçekleşir... Düğünde, bayramda beraber olduğu hısım-akrabalarıyla ce­naze ve hastahânede de beraber olur... Habishânede, ziyaret günlerinde etrafını hısım-akraba ve mü'min kardeşleri kuşa­tırlar... Anca beraber, kanca beraberliktir bu!...

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Siz, sevdiğiniz şeyden infâk edinceye kadar Birre (iyiliğe) kavuşamazsınız. Her ne infâk ederseniz muhakkak ki, Alİah, onu çok iyi bilendir.[32]

Rabbimiz Allah'ın bu buyruğunu, O'na ve Rasulü (s.a.s.)'e iman edip itaat eden ve en hayırlı nesil olan Ashab (Allah cümlesinden razı olsun) nasıl uyguladı?.. Bu uygula­manın bir örneğine ve bütün ümmet için örnek olan bir tav­rına bakalım!...

Enes b. Malik (r.a.), şu olayı nakleder:

Ebu Talha, Medine'de hurmalık mal yönünden En-sar'm en zengini idi. Kendisine malların en sevimlisi de, Bi-ruha (denilen bostanı) idi. Biruha, Mescid'in karşısında idi.

Rasulullah (s.a.s.)'de, Biruha'ya girer ve onun içindeki güzel sudan içerdi.

"Siz, sevdiğiniz şeylerden infâk edinceye kadar Birre (iyiliğe) kavuşamazsınız..." ayeti indirilince, Ebu Talha kalktı da:

Ya Rasulullah, şübhesiz Alİah: "Siz, sevdiğiniz şeylerden infâk edinceye kadar Birre kavuşamazsınız." buyuruyor. Mallarımdan bana en sevimli olanı Biruha'dır. Biruha, Allah için sadakadır. Ben, bu sadakanın hayrını ve Allah katında bunun ahiret zahiresi olmasını umarım.

Ya Rasulullah, bu bostanımı Allah'ın sana gösterdiği uygun bir yere sarfet, dedi.

Rasulullah:

"Bu, ne kadar büyük ve hoştur. Biruha, sahibine ka­zanç getiren bir maldır, Biruha, kazanç getiren bir maldır. Ben, senin dediğini işittim. Ben, bu bostanı hısımlarının ara­sında bölüştürmeni ve onlara vermeni uygun görüyorum." buyurdu.

Ebu Talha:

Ben de, öyle yaparım ya Rasulullah, dedi.

Akabinde Ebu Talha, o bostanı kendi hısımları ve am-caoğulları arasında taksim etti.[33]

Muvahhid mü'minler, hısım-akrabalanyla ilgiyi her zaman arttırmahdırlar... Akrabalık ilişkisini sebebsiz yere keseni, şöyle vasıflandırıyor Önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

Cubeyr b. Mu'tım (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

"Hısımlarla ilgilenmeyi kesen (ve bunu helâl sayan) kimse, cennete giremez! [34]

Bu hadisi, İslâm ulemâsı şöyfe izah eder:

"İman bahsinde de görüldüğü vecihle bu gibi hadisler, iki surette te'vil olunurlar. Bunlardan biri: Hiç bir sebeb ve şübhe yokken haram olduğunu bile bile kafi rahimi helâl itikad etmesidir. Böylesi kâfirdir. Edebiyyen cehennemde kalacak, cennet yüzü görmeyecektir.

İkinci te'vil: Cennete ilk girenlerle beraber giremez. Cehennemde cezasına kadar azab gördükten sonra girer. Çünkü sılâ-i rahmi inkâr etmemiş, yalnız icabını yapma­makla günahkâr olmuştur. İmanını kurtaran bir kimse, er-geç mutlaka cennete girecektir. [35]

Muvahhid mü'minin akrabaları, hısımları, yakın çev­resi mü'min müslüman oldukları müddetçe onlarla ilgiyi ve ilişkiyi İslârnî Ölçülerde devam ettirir ve her gün biraz daha kuvvetlendirmeye gayret eder...

Eğer hısımları, akrabaları ve yakın çevresi, imanı red­deder, imanın yerine küfrü ve şirki kabul eder, yahud iman"dan dönüp mürted olursa, bununla beraber, İslâm'a ve mü'min müslümanlara savaş açarsa, o zaman durum tama-miyle değişir...

Küfür cephesinde ve tağutun ordusunda yer alıp İs­lâm'a, mü'min müslümanlara saldıran ve tağutî rejimlerin ayakta durması için, Allah'ın hükümlerinin, yani İslâm'ın ha­kim olmaması için her türlü imkânı kullananlar ile, muvah-hid mü'minin hiç bir bağı kalmaz....İsterse bu harbî müşrik, yahud mürted, muvahhid mü'minin babası, annesi, oğlu, kı­zı, kardeşi, amcası, dayısı, teyzesi ve halası olsun fark et­mez!.. Çünkü mü'min müslümanlar ile kanbağı bulunan har­bîler arasında hiç bir zaman akrabalık bağı kalmaz... Harbî kâfir, müşrik ve mürtedler, Allah'ın düşmanlarıdır. Mü'min müslümanlar, onları dost edinemezler.[36]Bilindiği ve iman edildiği gibi, ancak mü'minler kardeştir[37] ve birbirinin dost­ları, yani velileridir. [38]

İşte muvahhid mü'min ve Ulu'1-Azm Peygamberlerden olan Nuh (a.s.) ile müşrik oğlunun kıssası:

"(Gemi) onlarla dağlar gibi dalga (lar) içinde yüz­mekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: "Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma."

(Oğul) dedi ki: "Ben bir dağa sığınacağım, o, beni su­dan korur." (Nuh) Dedi ki: "Bugün Allah'ın emrinden, esir­geyen olan (Allah)'dan başka bir koruyucu yoktur." Ve iki­sinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu. [39]

Allah'ın emri gelince hak ile batıl birbirinden ayrıldı... Allah, hakkı batılın üstüne fırlatıp attı ve hak, batılın beyninin darmadağın etti... Tufan, yeryüzünü kapladı, bütün inkâr eden kâfir ve müşrikler, suya garkolup ölüp gittiler. Müş­rikler safında ve aynı zamanda harbî olan oğlunun boğulma­sını gören Nuh (a.s.)'ın babalık şefkati ve merhameti coştu...

"Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: 'Rabbim, şübhesiz benim oğlum ailemdendir ve senin va'din de doğrusu haktır. Sen, hakimlerin hakimisin"

(Alİah) Dedi ki: "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi, Benden isteme. Gerçekten Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum."

Dedi ki: "Rabbim, bilgim olmayan şeyi senden iste­mekten, sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum.[40]

Küfür ve şirk içinde bulunan, ya da mürted olan akra­balar, Hz. Nuh (a.s.)'ın yaptığı gibi hakka davet edilebilinir... Onlara İslâm tebliğ edilir ve imana davet edilir... Bu konuda en yumuşak tavır sergilenir, onlara yaklaşırken, ortamın de­vamlı sıcak tutulmasına dikkat edilir...

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şübhesiz, senin Rabbin, yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilen­dir. [41]

Eğer akrabalar müşrik harbîlerden olur ve her zaman ve her mekânda, ya da harb meydanında İslâm'la, mü'min müslümanlarla savaşacak olurlarsa, o akrabalar ile yabancı­lar arasında hiç bir fark kalmaz... Çünkü ikisi de, Alİah düşmanı, İslâm düşmanı ve mü'min müslümanların düşma­nıdır...

İşte İmam Ebu Bekir ve oğlu Abdurrahman'ın (Allah ikisinden de razı olsun) kıssası!...

Uhud savaşının yapıldığı meydanda savaş devam et­mektedir. Baba îmam Ebu Bekir (r.a.), Tevhid cephesindeki iman ordusunun kahraman bir askeri, oğlu Abdurrahman, o zaman şirk cephesinde küfür ordusunun bir eridir!...

"Hz. Ebu Bekir'in, müşrikler arasında bulunan oğlu Abdurrahman, at üstünde meydana çıkarak, kendisiyle çar­pışacak er diledi. Tepeden tırnağa kadar zırha bürünmüştü. Onun gözlerinden başka bir yeri görünmüyordu.

Hz. Ebu Bekir, onunla çarpışmak için davranınca, Peygamberimiz:

"Sok kılıcını kınına, dön yerine! Biz, senin vücudun­dan faydalanmaktayız.

Sok kılıcını kınına da, kendini tehlikeye atıp bizi acı içinde bırakma!"buyurdu.

Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman, müslüman ol­duktan sonra babasına:

Eğer, Uhud günü seni görseydim, seninle çarpış­maktan yüz çevirirdim, dedi.

Hz. Ebu Bekir:

Fakat, ben seninle çarpışmaktan yüz çevirmezdim, dedi.[42]

Bu olayın benzeri, daha önce Bedir savaşı günü de meydana gelmişti...

"Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman, Kureyş müş­rikleri ile birlikte Bedr'e gelmişti. Kureyş müşriklerinin en cesaretlilerinden ve keskin ok atıcı larındandı.

Abdurrahman, meydana çıkıp kendisiyle çarpışacak er dileyince, Hz. Ebubekir ayağa kalktı.

Peygamberimiz:

Ey Ebu Bekir, sen bize lazımsın. Bilmez misin ki, sen, benim işiten kulağım ve gören gözüm yerindesin?" bu­yurdu ve kendisinin çarpışmasına izin vermedi.[43]

Katıksız iman ve salih amelden doğan bu ciddî tavır, nıuvahhid mü'minler için en güzel örneklerdendir... Bu şuur diri tutulur ve "Ancak mü'minler kardeştir." İmam kalbe yerleşecek olursa, ümmet arasındaki en büyük fitne ve aslı batıl bir dâva olan ırkçılık, yani milliyetçilik ortadan kal­kar... Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'ın reddettiği batıl milli­yetçilik dâvası, ümmeti paramparça eden fitnelerden en kor­kuncudur!..

Mü'min müslüman akrabalarla ilişkinin ve ziyaretin adabını, Abdullah b. Amr (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle beyan eder Rasulullah (s.a.s.):

"Misliyle bi'1-mukabele ihsan eden kişi, hısımlara ha­kikî sılâ-ı rahim etmiş değildir. Lâkin hakikî sılacı, kendi­sinden akrabalık sıla ve ihsanı kesildiği hâlde, sıla ve ihsan­da bulunan kimsedir. [44]

Abdurrahman b. Avf (r.a.)'ın rivayetiyle Rasuluüah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Alİah buyurdu ki:

Ben Rahmanım, O (akrabalık) da rahimdir. Ona kendi ismimden bir isim verdim. Kim, ona iyilik yaparsa, Ben de, ona iyilik yaparım. Kim, ona iyilik yapmayı terk ederse, Ben de, ona iyiliği terk ederim. [45]

Sılâ-ı rahim, yani akrabalık hukukuna riâyet edip İs­lâm ölçüsünde ilişkiye devam etmek, İslâm cemaatının ve İslâm toplumunun sükuneti, huzuru ve saadeti için temel şartlardan olduğu bilinmektedir.., Sılâ-ı rahime emredildiği ölçülerde devam etmek, îslâm toplumun sağlamlaştırır, Sı­lâ-ı rahinû ihmal etmek, îslâm toplumunu oluşturan mü'min müslümanların arasındaki ilişkiyi gevşetir ve toplumu sar­sar...

Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha)'mn rivayetiyle Ra-suhıllah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Rahim, Arş'a asılıdır: 'Beni sıla edeni, Allah sıla ey­lesin. Beni (mle alakayı) keseni, Allah da kat' eylesin (İhsan ve rahmetim kessin)!., der.[46]

Akrabalık bağlarından dolayı gevşek davranan ve si-lâ-i rahimde çok az bulunan akrabalara, "Onlar gelirse, biz de gideriz, onlar gelmezse, biz de gitmeyiz!." dememeli, "Onlar gelmezse, biz yine gitmeliyiz" diyerek, bu niyet ve sözü amel hâline getirmek gerekli... Asıl sılâ-ı rahim de bu­dur... Sevabı bol olan ve mü'min için ahiret azığı olan tavır da budur...

Ebu Hüreyre (r.a.) şu olayı naklediyor.

Bir adam:

Ya Rasulullah, benim hısımlarım var. Ben, onlara sıla yapıyorum, onlar, benimle alakayı kesiyorlar. Ben, onla­ra iyilik ediyorum, onlar bana kötülük. Ben, onlara yumuşak davranıyorum, onlar bana karşı cahillik ediyorlar, demiş.

Bunun üzerine Rasululllah (s.a.s.):

"Eğer dediğin gibi ise, sanki onlara sıcak kül yediri­yor gibisin! Sen, bu minval üzere devam ettikçe, Allah tara­fından onlara karşı seninle daima bir yardımcı bulunacak­tır!" buyurdular. [47]

Ashabın ileri gelenlerinden Abdullah b. Ömer (r.ahnuma) şöyle demiştir: Rabbinden korkanın (müttakinin) ve rahim sılası yapanın eceli geciktirilir (ömrü uzatılır) , malı çoğaltılır ve ehli de onu sever.[48]

Hz. Abdullah b. Ömer (r.anhuma)'nın bu kıymetli tes-biti, Rasulullah (s.a.s.)'ın hadislerine dayandığı malum olan bir gerçektir...

Abdullah İbn Ebi Evfa (r.a.) da, şu hadisi ıvayet et­mektedir.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"İçlerinde sılâ-ı rahmi terk edeıiin bulunduğu bir top­luluğa rahmet inmez. [49]

Hakimiyetin Allah'ın ve iktidarda muvahhid mü'min müslümanların bulunduğu İsîrm Devleti ve mü'min müslü­manların emniyet içinde bulunduğu İslârn ülkesindeki İslâm top!tûiu, rahmet devleti ve rahmet toplumudur.... Çünkü İs­lâm ülkesindeki, yani Daru'İ-îslâm'daki İslâm toplumu, Al­lah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'ın emirlerine itaat ederler. Dola­yısıyla sılâ-ı rahim vazifelerine de dikkat ederek yerine geti­rirler... Diğer İslâmî emir ve nehylerin gereği yapıldığı gibi, sılâ-ı rahim vazifesi de yerine getirilen İslâm toplumu, Rasu­lullah (s.a.s.)'ın buyurduğu üzere rahmet toplumudur...

Bugün işgal altındaki İslâm topraklarında müşrik em­peryalistler ile yerli mürted tağutlar egemen olduğu ve bu toprakların "Daru'l-Harb'e" dönüştüğü inkâr edilmez bir gerçektir...

İslâm'ın hayattan kovulduğu, Kur'ân'ın emirlerinin ya­saklandığı ve mü'min müslümanların mahkûm edildiği bu toplumlar, rahmet toplumu olabilir mi? Bu toplumların du­rumları iyice tahlil edilecek olursa, sılâ-ı rahmin terk edildi­ği, akrabaların birbirine düşman olduğu, lâik ve demokratik kamplara, yani partilere bölündükleri görülecektir... Partile­rinin , hatta futbjol taamlarının aynı olmayışları bir çok ak­raba ve hısımları birbirine düşürmüş ve düşman etmiştir...

Lâik, demokratik ve gayr-i İslâmî toplumların ne toplumları oldukları belli değil mi?

Sılâ-i rahim konusunda, rahmet toplumunu oluşturan en hayırlı neslin bir uygulamasına bakalım.

Ebu Eyyub Süleyman (Hz. Osman b. Affan'ın kölesi) anlatıyor:

Perşembe akşami-Cuma gecesi, Ebu Hüreyre bize gel­di ve dedi ki:

Sılâ-i rahmi terkeden her şahsı, yanımızda bulun­duğu için günah işlemekle suçlandırıyorum. (Yanımızda du­rup günahında ısrar etmesin, sılasını yapsın:)

Kimse kalkmadı. Bu sözü, Ebu Hüreyre üç defa tekrar edince, bir genç geldi ki, iki seneden beri halasına dargın bulunuyordu. Hemen halasına gitti.

Halası, ona dedi ki:

Ey kardeşimin oğlu, seni getiren nedir?

Genç de dedi ki:

Ebu Hüreyre'nin şunu, şunu söylediğini işittim.

Halası, ona şöyle dedi:

Ebu Hüreyre'ye dön ve ona sor ki, bu sözü niçin söylemiştir?

Ebu Hüreyre, Rasululah (s.a.s.)'ın:

"Her Perşembe akşamı-Cuma gecesinde, insanoğlu­nun amelleri, şanı yüce ve yüksek Allah'a arzedilir de, sılâ-ı rahim, terk edenin ameli kabul edimez.[50]

Ebu Eyyub el-Ensârî (r.a.) ds, bize şu olayı nakledi­yor:

Bir adam:

Ya Rasulullah, bana, beni cennete girdirecek bir amel haber ver, dedi.

Oradaki topluluk:

Buna ne oluyor ki, bunun ne dileği var ki?, dediler.

Rasulullah:

"Onun bir haceti var, nesi olacak!" buyurdu.

Soran kimseye karşı da Rasulullah (s.a.s.), şöyle ceyab verdi:

"Kendisine hiç bir şeyi ortak kılmayarak Allah'a iba­det edersin, namazı devamlı ayakta tutarsın, zekatı verirsin, hısımlara bağlılık ve ilgiyi ekleyip durursun. Artık bineğimi bırak, menziline doğru yürüsün![51]

Cennet amellerinden önde gelenler, şirksiz bir Tevhid, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek ve sılâ-ı rahim yapmaktır... Rasuîullah (s.a.s.)'ın beyan buyurduğu bu dört ilkeye dikkat edilecek olursa, dünya hayatında gerek ferd, gerekse toplumun huzurunu, saadetini ve sıhhatini sağladığı gibi, gereği yerine getirildikten sonra, ahirette de cennete girmeye vesiledir..

Sılâ-ı rahmi kesmek, zulüm suçuyla aynı derecede ol­duğu beyan edilmiştir.

Ebu Bekre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah'ın, sahibi için ertelediği ceza ile beraber dün­yada da cezasını çabuklaştırmasına zulüm ve akraba ile iyi ilişkiyi kesme günahından daha layık bir günah yoktur. [52] Ve şu emri veriyor ümmetine Rasulullah (s.a.s.):

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle;

"Birbirinize sılayı kesmeyin. Birbirinize sırt çevirme­yin. Birbirinize buğzetmeyin. Birbirinize hasetlik çekmeyin. AUah'ın size emrettiği gibi kardeş olur.[53]

Muvahhid mü'min müslümanlardan oluşan bir aile, bir cemaat, bir toplum ve bir devlet, bu tavsiyelere, bu Rasulul-lah (s.a.s.)'m emirlerine tabi olup itaat ederse, İslâm birliği sapasağlam kurulur... Her mü'min müslüman, sıla vazifesi i-badeti konusunda çok hassas davranmalı ve ihmal etmeme­lidir... Yoksa İbn Kesir (rh.a.)'ın, Taberânî (rh.a)'dan nak­letmiş olduğu şu Hadis-i Şerifteki korkunç felaket hâiî orta­ya çıkar...

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Söz zahir olup amel gizlendiğinde, diller anlaşıp kalbİer birbirine düşman olduğunda, her bir akraba, akrabasıyla ilişkisini kestiğinde, işte o zaman Allah, onlara lanet e-der, kulaklarını sağırlaştırır, gözlerini körleştirir. [54]

 



[1] İsrâ, 17/81

[2] Rs'H. n/17

[3] Enbiyâ, 21/18.

[4] Şuarâ, 26/227.

[5] Kâfırûn Sûresi, bu olayın apaçık beyanıdır: "De ki: Ey kâfirler, Ben, sizin taptıklarınıza tapmam, Benim taptığıma da siz, tapacak değilsiniz. Ben de, sizin taptıklar ıniza tapacak ^eğilim, Siz de, benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim de dinim bana." Kafirûn, 109/1-6                 

[6] Tevbe, 9/32-33.

[7] Fetih, 48/28.

[8] Âl-ilmrân.3/19.

[9] Âl-i îmrân, 3/85.

[10] Mâide, 5/3.

[11] Bkz. A'raf, 7/179.

[12] Ra'd, 13/19-20-21-22.

[13] Nisa, 4/1.

[14] îsrâ, 17/25-26-27.

[15] Ahzâb, 33/6.

[16] Bakara, 2/27.

[17] Şuarâ, 26/214.

[18] Şuara, 26/214

[19] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Vesâyâ, B.ll, Hds. 16.

Kitabu't-Tefsir, B.233, Hds. 291. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.89, Hds. 348. Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tefsir, B.27, Hds. 3398-3399. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.25, Hds. 48. İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir Karlığa, vdğ, İst. 1986, C. 11, Sh. 6105, vd.

[20] Biz, seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik." En­biyâ, 21/107.

[21] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-lstizan, B.43, Hds. 57.

Sahih-i Müslim,Kitabu Fedailu's-Sahabe, B.15, Hds. 98-99.

[22] Sahih-i Buhârî, Kitabu Fedailu Ashabun-Nebî, B.31 (Bab başlı­ğında) B.I2 (Bab başlığında)

Kitabu'l-Menakıb, B.25, Hds. 126.