Üçüncü Adım
BOŞ ŞEYLERDEN ARINMAK
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
“Onlar, tümüyle boş şeylerden yüz çevirirler.”[1]
İmam İbn Kesir (rh.a.) şöyle der:
“Allah Teâlâ: ‘ki onlar, boş sözlerden (batıldan)
yüz çevirirler.’ buyurur ki, bazılarının söylediği gibi bu, şirki, diğerlerinin
söylediği gibi günâhları (ma’siyetleri), kendisinde hiçbir fayda olmayan söz
ve fiilleri de içine alır.”[2]
Dünya hayatlarında izzet ve şeref üzere yaşamış,
ahirette de umduğu cennet nimetlerine kavuşmuş Muvahhid mü’minlerin kurtuluş
adımlarının üçüncüsü, dünyasına ve ahiretine faydası olmayan boş şeylerden yüz
çevirip uzaklaşmasıdır... Boş, batıl ve her yönüyle zararlı olan şeylerin
başında şirk gelir... Rabbimiz Allah’ın affetmediği şuç, şirk koşma suçudur...[3]
Şirk, en korkunç zulümdür... Muvahhid mü’minler, şirkin her türlüsünden, büyüğünden-küçüğünden,
açığından-gizlisinden alabildiğince kaçınır, yaklaşmaz, uzaklaşırlar...
Kendilerini, şirkin her türlüsünden korudukları gibi, mü’min müslüman kardeşlerini
de korurlar... Şirk içinde ve şirk üzere yaşayan müşrik insanların, bu korkunç
zulümden vazgeçip iman etmelerine, hidayet bulmalarına vesile olmaya çalışırlar...
Rabbimiz Allah’ın razı olmadığı ve mü’min müslüman
kullarına yasakladığı, yani haram kıldığı her türlü fikir, ideoloji, hâl,
hareket, tavır ve düzenlerden de tamamen arınmış, onları reddetmiştir muvahhid
mü’minler... Çünkü bunların bütünü tevhid akîdesine aykırıdır... Ayrıca günâhtır...
Kulun, Rabbi Allah’a karşı isyan etmesidir... Masiyettir... Münkerdir... Hiçbir
faydası olmadığı gibi, her yönüyle zarardır...
Mü’min müslümanlar, bütün bu boş ve zararlı olan şeylerden
yüz çevirir, onlarla hiçbir zaman meşgul olmazlar...
Böyle boş ve batıl şeylere bile bile dalmazlar... Eğer
unutularak veya yanılarak, veyahud gafletten ya da cehâletten dolayı günâh
işler, nefsine zulmederlerse, hemen tevbe eder, Rabbi Allah’dan af diler,
iyilik işleyerek kötülüğü gidermeye çalışır... İşlemiş olduğu günâh fiilinden
vazgeçer, salih amel işlemeye gayret eder...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten
o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a döner.
Ki Onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız
sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçerler.”[4]
Burada geçen boş söz ve çirkin davranıştan mak
Taberî (rh.a.) ayet-i kerimenin, bütün bu görüşleri kap
Meysere rivayet eder:
İbn Mes’ud (r.a.), boş söz konuşulan bir yerden yüz çevirerek
geçmiş ve durmamıştı.
Rasulullah (s.a.s.):
“İbn Mes’ud idi, şimdi kerim oldu.” buyurdular.
Sonra İbrahim İbn Meysere:
“Boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu
olarak geçerler.” (Furkan, 25/72) ayetini okumuştur.[6]
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) şunu beyan eder:
“Ayette geçen ‘zûr’ ile, yalancı şahidlik mânâsı kasd edilmiş
olması muhtemeldir. Buna göre mânâ:
Onlar, yalan yere şahidlik etmezler, şeklindedir. Binaenaleyh
bu ifâdeden muzâf hazf
edilmiş, muzâfun ileyh onun yerine getirilmiştir.
Yine bununla, yalan konuşulan yerlerde durmama mânâsı
da kasdedilmiş olabilir. O zaman bu ayet, tıpkı:
“Onlar, bir başka söze dalıncaya kadar, onlardan
yüz çevir.” (En’am, 6/68) ayeti gibidir.
Yine bununla, uygun olmayan şeylerin geçtiği hiçbir
yerde bulunmama mânâsı da kasdedilmiş olabilir. Böylece bunun içine,
müşriklerin bayramları ve fasık-facirlerin toplantıları da girer. Çünkü şerr
ehline karışıp, onların işlerine müşahede eden, onların toplantı yerlerinde
bulunan, bütün bu günâhlarla onlara ortak olmuş olur. Çünkü orada bulunma ve
seyretme, o işe razı olmanın delilidir. Hatta bu, o işlerin yapılmasına ve gelişmesine bir sebattır.
Çünkü onları, o işi yapmaya sevk eden şey seyredenlerin onu hayranlıkla seyredip,
arzu ile bakmasıdır.
İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
- Bununla, Allah’a ve Rasulullah’a iftira edilen,
onlar hakkında atılıp tutulan, yalan-yanlış konuşulan meclislerde bulunmama
kasdedilmiştir.
Muhammed b. Hanefiyye ise:
- Zûr, şarkı-türkü söylemektir, demiştir.
Bil ki, bütün bu izahlar, ayetin muhtevasına dahildir.
Fakat ‘zûr’ kelimesinin yalan mânâsına kullanılması daha yaygındır.”[7]
Boş ve faydasız işlerle ve sözlerle karşılaştıkları zaman
yüzünü çevirip, onlardan uzaklaşan mü’min müslümanlar için, İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) şöyle demiştir:
- Günâhlar, onların akıllarını çelmez, iştahlarını çekmez!..[8]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Bu (Kur’ân)’dan önce kitab verdiklerimiz, buna inanmaktadırlar.
Onlara okunduğu zaman: ‘Biz, ona inandık. Gerçekten O,
Rabbimizden olan bir haktır. Şübhesiz biz, bundan önce de müslümanlar idik’
derler.
İşte onlar, sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa
verilir ve onlar, kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp kendilerine rızık olarak verdiklerimizden
infâk ederler.
Boş ve yararsız sözü işittikleri zaman ondan yüz çevirirler
ve: ’Bizim, yapıp ettiklerimiz bizim, sizin, yapıp ettikleriniz sizindir. Size
selâm olsun. Biz, cahilleri benimsemeyiz’ derler.”[9]
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), bu ayetin tefsirinde
şunları kaydeder:
“Onlar, bir, Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak
gönderilmezden önce O’nu bekleyip, O’na iman ettikleri, bir de peygamber olarak
gönderildiğinde O’na iman ettikleri için iki kat mükâfat verilecektir. Bu,
doğruya en yakın olan görüştür.
Çünkü Allah Teâlâ, onların, Hz. Muhammed (s.a.s.)
peygamber olarak gönderildikten sonra, O’nu tasdik edip, O’na iman ettiklerini
beyan buyurunca, onlar, Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak gönderilmezden
önce de iman etmekte olduklarını beyan buyurmuş, sonra da onların ücretlerinin
iki kat olduğunu bildirince ayetin, bu mânâya alınması gerekir.”[10]
Rabbimiz Allah, kendisinin gerçek kulları olan Muttaki
mü’minlerin vasıflarını beyan buyururken onların, yeryüzünde mutevazî
yürüdüklerini ve cahillere bulaşmayıp, onlardan en güzel bir yolla
ayrıldıklarını açıklar:
“O Rahman (olan Allah)’ın kulları, yeryüzü üzerinde
alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller, kendileriyle muhatab oldukları
zaman ‘selâm’ derler.”[11]
İmam Hasan el-Basri (rh.a.), muvahhid mü’minlerin cahillere
karşı “selâm” demeleri konusunda şunları söylemişti:
- Selâm, mü’minler arasındea bir selâmlaşma, kâfirlere
(cahillere) karşı ise, bir kurtulma için kullanılır.[12]
Mü’min müslümanlar, Rabbimiz Allah’ın nimet olarak
bahşetmiş olduğu dillerini, hayırlı ve faydalı şeyler için kullanır, boş, faydasız,
batıl ve muvahhid bir şahsiyete ya-kışmayan şeyler için kullanmaktan alabildiğince
kaçınırlar...
Abdullah b. Amr (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
“Kim (gereksiz ve kötü laflardan) dilini tutarsa, kurtulur.”[13]
Rabbimiz Allah, Rasulullah (s.a.s.)’e ve O’na tâbi olan
muvahhid mü’min kullarına şu emri vermektedir:
“Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini
söyle. Çünkü şeytan, aralarını açıp bozmaktadır. Şübhesiz şeytan, insanın
açıkça bir düşmanıdır.”[14]
İnsanın apaçık düşmanı olan şeytan, insanların birbirine
karşı kullandığı kötü sözleri bir silâh gibi kullanarak onları birbirine
düşürüp amansız düşman yapar... Böyle
bir kötü duruma düşmemek için, Allah’ın insan kulları birbirine en güzel bir
şekilde hitab etmeli ve güzel bir lisan ile konuşmalıdırlar... Böyle
davrandıkları takdirde, onların düşmanları olan şeytanı kendilerinden uzaklaştırır,
aralarındaki huzursuzluğu giderir, bir sevgi ve barış ortamı oluştururlar... Onların, şeytanın vesvesesine
kanıp birbirlerine kötü söz söylemeleri veya sözün kötüsünü konuşmaları, boş
ve batıl bir şeyle uğraşmaları demek olur ki, iman sahibi hiçbir mü’min müslümanın ahlâkî
yapısına uymayan bir davranış olur!..
Ukbe b. Amir (r.a.) anlatıyor:
- Ya Rasulullah, kurtuluş nedir? dedim.
Buyurdu ki:
“Diline hakim ol, evin sana dar gelmesin ve hataların için
ağla!”[15]
Diline hakim olan ve kötü sözler söylemeyen takva ehli
kişiler, içinde bulundukları aile ortamını, aynı akîdeyi paylaştıkları cemaat
ortamını rahatsız etmez, güzel söz ve davranışlarıyla muhabbeti arttırır, kaynaşmayı
sağlamlaştırırlar... Hataları için ağlayan, yani günâhlarına tevbe edip
kendisini düzelten
mü’min müslümanlar, her anlarında
olgunluğa doğru seyrederler... Böylece ne ailesinin bulunduğu evi, ne de
mü’min kardeşlerinden oluşan cemaat yapısı ona dar gelmez, her iki ortamda da
huzurlu ve mutlu bir şekilde kulluk vazifesine devam ederler...
Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle buyurur:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden, hayır söylesin
yahud sussun!”[16]
Muvahhid mü’minlerin her konuşması hayır üzere ve
hayırlı şeyler olmalıdır... Hayırlı şeyler konuşmayacak olanların susmaları ve
kötü sözler sarfetmemeleri de onlar için bir hayırdır... Susmanın altın olduğu
durum, budur...
Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurmuştur:
“İnsanın (dini ve dünyası hakkında) ihtiyaç duymadığı
şeyleri (malayanîyi) terk etmesi, onun müslümanlığının güzelliklerindendir.”[17]
İmam Malik (rh.a.)’e şöyle denildi:
Lokman’a, O’ndaki fazileti kasdederek:
- Gördüğümüz bu fazilete seni ulaştıran nedir? diye sorulduğunda,
Lokman:
- Doğru konuşmak, emaneti yerine getirmek ve gereksiz
işleri terk etmek! diye cevab verdi.[18]
Allah Teâlâ’nın salih kullarından olan Lokman
(a.s.)’ı, faziletli bir makama ulaştıran ve hikmet ehli kılan söz ve davranışa
tekrar dikkat edelim:
1)
Doğru
konuşmak ve doğruyu konuşmak.
2)
Emaneti
yerine getirmek.
3)
Gereksiz
işleri terketmek.
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) de, insanın
müslümanlığının güzelliği, üzerine vazife olmayan ve ihtiyaç duymadığı şeyleri
terk etmek olduğunu beyan buyurmuştu... Mü’min müslümanın fazileti budur... İzzet üzere yaşamanın gereği böyle davranmaktır...
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
O’nun (Rasulullah’ın) Ashabı’ndan bir kişi vefat etti.
Bu arada bir adam (ona):
- Cennet için sevin, dedi.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Ne biliyorsun? Belki kendini ilgilendirmeyen hususta
söz sarfetmiş ve kendisine noksanlık getirmeyen yerde cimrilik yapmıştır.”[19]
Rasulullah (s.a.s.)'in hanımlarından Ümmü Habibe
(r.anha)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“İyiliği emretmek, fenâlığı men’ etmek ve Allah (Azze
ve Celle)’yi anmak dışında kalan
Âdemoğlunun konuştuğu sözler, onun aleyhinde olup, lehinde değildir.”[20]
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma), bu konu için şöyle demiştir:
- Rasulullah (s.a.s.) hayatta iken biz bunu, münafıklık
sayardık.
Yani “iyiliği emretmek, fenâlığı men’ etmek ve Allah
(Azze ve Celle)’yi anmak dışında kalan sözler” Ashab-ı Kiram tarafından
münafıklık olarak değerlendirilmiştir. Bu üç hâlin dışında kalanlar, boş ve batıl
şeylerdir... Muvahhid mü’minlerin konuşması, ya iyiliği emretmek, ya kötülüğü men’ etmek olmalıdır... Eğer bu iki
şeye ihtiyaç olmadığı bir yerde ve ortamda ise, o zaman Allah Teâlâ’yı
zikretmek ve tefekkür eylemekle vaktini değerlendirmeli, ibadet hâlini devam
ettirmelidir... Mü’min müslümanın boşa geçireceği ve boş sözler söyleyeceği bir
vakti olmamalıdır...
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kişi, bir söz söyler ve onda beis görmez. Fakat o söz
yüzünden cehennemde yetmiş yıl dibe doğru düşer.”[21]
İbn Abbas (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Sağlık ve boş vakit, insanlardan pek çoğunun bunlardan
faydalanmak hususunda aldandıkları iki büyük nimettir.”[22]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü
kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.”[23]
“Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene,
sonra ona fucurunu (sınır tanımaz günâh ve kötülüğünü)
ve ondan sakınmayı ilhâm edene (and olsun).
Onu (nefsi) arındırıp temizleyen gerçekten felâh bulmuştur.
Ve onu (isyanla, günâhla, bozulmayla) örtüp saran da
elbette yıkıma uğramıştır.”[24]
Dünya hayatında imtihan üzere olan insanların her
yaptıkları, vazifeli melekler tarafından kayıt altına alınmakta ve iyilikten
de, kötülükten de ne yaparlarsa yapsınlar zerresi kaybolmaz...
Bu
“Biz, her insana kuşunu (yapıp işlediklerini) kendi
boynuna doladık. Kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir
kitab çıkarırız.
Kendi kitabını oku, bugün nefsin hesab sorucu olarak
sana yeter.”[25]
“(Önlerine) kitab konulmuştur. Artık suçlu günâhkarların,
onda olanlardan dolayı dehşetle korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: ‘Eyvahlar
bize! Bu kitaba ne oluyor ki, küçük-büyük bırakmayıp herşeyi sayıp döküyor?’
Yapıp ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”[26]
“Artık kim, zerre ağırlığınca bir hayır işlerse,
onu görür.
Kim zerre ağırlığınca bir şerr (kötülük) işlerse o da,
onu görür.”[27]
Yegâne Rabbleri Allah’ı görüyormuş gibi ibadet eden
Muvahhid mü’minler, Allah’ın her hâllerinde kendilerini gördüğünü, bildiğini ve
her söyledikleri sözü, gizli olsun, açık olsun duyduğunu bilir ve katıksız iman
ederler...[28]
Mü’min müslümanlar, kendilerini iyi bilip tanıyarak, nefislerini bildikleri
gibi Rabbleri Alllah’ı da bilip tanıyan şahsiyetlerdir...
Emirü’l-mü’minin İmam Ali
b. Ebi Talib (r.a.):
- Kendini bilen, Rabbini bilir, demiştir.[29]
Bilmediği şeyin farkına varıp bilmediğini bilmemek de
bir ilimdir... Bilmediğini bilmeyen kişi, bilmediğini öğrenme yollarını araştırır
ve öğrenmeye gayret eder.
Mü’min müslümanlar, her ne konuşur, her ne iddia ederse
onu, delilleriyle ortaya koyar ve savunurlar... Bilmediği konuları öğrenmeye
çalışır, bilmediği ve delillendir-mediği herhangi bir konuda kendi kanaatını
belirtmemeye çalışır... Çünkü delilini bilmediği herhangi bir konuda, “bence
böyledir” demesi, abes ile iştigal etmesi demektir ki, olgun mü’min müslümanlar
böyle boş ve faydasız şeylerle uğraşmazlar... Bilgilerinin olmadığı konuları,
açık yüreklilikle bilmediklerini beyan eder, o konuyu araştırır, Kur’ân-ı Kerîm’deki,
Rasulullah (s.a.s.)'in hadislerindeki yerini öğrenir, İslâm ulemâsının beyan
ettiği delillerini elde eder, daha sonra konuşur... Delilsiz konuşması, boş yere
nefes tüketmesi, insan ve zaman israfı demek olduğu için bundan, kaçınmak gerekir...
Her hayatî konuda önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’dir...
Hakkında bilgimizin olmadığı konuda nasıl davranılacağını önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)’den öğreniyoruz...
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Tubba, mel’un mudur, değil midir, bilmiyorum! Ü-zeyr,
nebî midir, değil midir, bilmiyorum!” [30]
Rasulullah (s.a.s.)'e bu bilmediği konuda daha sonra
bilgi ulaşınca, tutumu değişmiştir...
Sehl b. Sa’d (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.), Tubba hakkında şöyle buyurdu:
“Tubba’ya sövmeyin. Çünkü o, müslüman olmuştur.”[31]
Cübeyr b. Mu’tim (r.a.) anlatıyor:
Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)’e:
- Ya Rasulullah, hangi bölgeleri Allah daha çok sever,
hangilerine daha fazla öfkelenir? dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
“Bilmiyorum. Cebrail (a.s.)’a sorayım” buyurdu.
Bunun üzerine Cebrail, gelerek:
- Allah’ın en çok sevdiği bölgeler camilerdir. En
fazla öfkelendiği bölgeler ise, çarşılardır, dedi.[32]
Manevî semamızın birer yıldızı olan Ashab-ı Kiram’ın
tutumu da, Rasulullah (s.a.s.) gibi olmuştur... Çünkü hayat önderimiz ve
örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)'dir...
Mesruk (rh.a.) şöyle anlatıyor:
Abdullah (İbn Mes’ud)’ın yanında oturuyorduk. Kendisi
de aramızda yaslanmıştı. Derken ona, bir adam gelerek:
- Ya Eba Abdurrahman, gerçekten Kinde kapıları yanında
bir hikayeci, kıssa anlatıyor ve duman mucizesi gelerek kâfirlerin canlarını
alacağını, mü’minlerinse ondan nezle şeklinde müteessir olacaklarını söylüyor,
dedi.
Bunun üzerine Abdullah, kızarak oturdu ve şunları söyledi:
- Ey insanlar, Allah’dan korkun! Sizden kim bir şey bilirse,
bildiğini söylesin. Bilmeyen de, “Allah bilir (Allahu a’lem)” desin. Çünkü birinizin bilmediği bir şey için
“Allah bilir (Allahu a’lem)” demesi, en
büyük ilimdir.
Gerçekten Allah (Azze ve Celle), Nebîsi (s.a.s.)’e:
“(Ey Peygamber,) de ki: ‘Ben, buna karşı sizden bir
ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim.”
(Sad,38/86) buyurmuştur.[33]
Ebu Musa (r.a.), hutbesinde şöyle demiştir:
- Kim bir bilgi biliyorsa insanlara öğretsin. Hakkında
bilgisi olmayan şeyi söylemekten de sakınsın. Yoksa dinden çıkar ve yapmacık
yapanlardan (kendisinde olmayan şeyi varmış gibi göstermek isteyen, gösterişte
bulunanlardan) olur.[34]
Emirü’l-mü’minin İmam Ali (r.a.) şöyle der:
- Bana, bilmediğim bir şey sorulduğunda:
“Allah bilir (Allahu a‘lem)” diye cevab vermem, gönle ne hoş gelir.[35]
İmam Ali (r.a.), üç defa:
- Gönle ne hoş
gelir! dedi.
(Orada bulunanlar) dediler ki:
- Bu nedir, ya Emirü’l-mü’minin?
Şöyle cevab verdi:
- Adama, bilmediği bir şey sorulduğunda, onun için “Allah
bilir (Allahu a’lem)” demesi.[36]
İmam Ali (k.v.) şöyle dedi:
- Size bilmediğiniz bir şey sorulduğu zaman (ondan)
kaçının.
(Rezin) dedi ki:
- Nasıl kaçınılır, ya Emirü’l-mü’minin?
Şöyle cevab verdi:
- Allah bilir (Allahu a’lem), dersin.[37]
Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.), mü’min
müslümanlara vasiyet ederken şöyle demişti:
- Size, beş şey vasiyet ediyorum ki, develere binip seferlere
düşseniz de onları, elde etseniz değer mi değer:
Hiçbiriniz, Rabbinizden başkasından bir şey ummasın.
Günâhından başka bir şeyden korkmasın.
Hiçbiriniz, kendisinden bilmediği bir şey sorulunca,
“bilmiyorum” demekten utanmasın.
Hiç kimse, bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin.
Sabredin! Çünkü sabır, imana nisbetle cesetteki baş gi-
bidir. Başı olmayan bedende hayır
yoktur. Sabır olmadıkça da imandan hayır gelmez.[38]
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle der:
- Bilinmeyen şey hususunda “Allahu a’lem” demek, ilim
(sahibi olmak)dan ileri gelir.[39]
Nafî (rh.a.) anlatıyor:
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’dan bir şey soruldu.
O da:
- Onu, bilmiyorum, cevabını verdi.
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’ya yine bir şey hakkında
soruldu.
O da:
- Bilmiyorum, dedi:
Sonra şunu ilave etti:
- Siz, “İbn Ömer, bize bununla fetvâ verdi” diyerek,
sırtlarımızı kendiniz için cehennemde köprüler mi yapmak istiyorsunuz?[40]
Ashab-ı Kiram (Allah onlardan razı olsun) böyle idi!..
Onlardan sonra gelen merhamet olunmuş Ümmetin imamları da aynı tavrı
sergilemiş, aynı yolu izlemiş, boş ve batıl sözlerden yüz çevirmişlerdir...
İmam Şa’bî (rh.a.) şöyle derdi:
- “Bilmiyorum” (demek), ilmin yarısıdır.[41]
İmam İbn Sirin (rh.a.) şöyle derdi:
- Bana, bildiğim bir şeyin veya bilmediğim bir şeyin sorulmasına
aldırmam. Çünkü ben, bana bildiğim bir şey sorulduğu zaman, bildiğim şeyi
söylerim. Bilmediğim bir şey sorulduğu zaman ise, “bilmiyorum” derim.[42]
İmam Şafiî (rh.a.) şöyle demiş:
- Ben, Malik Hazretlerine kırk sekiz mes’eleden sorulup
da, otuz iki tanesine: “Bilmiyorum” diye
cevab vermiş olduğunu biliyorum.[43]
Allâme Molla Aliyyu’l-Karî (rh.a.) şunları kaydeder:
“Bilmiyorum demek, ilmin yarısıdır” denilmiştir. Yine
“İdrak etmekten âciz olduğunu bilmek, idraktir” denilmiştir.
Hz. Ali (k.v.)’ye bir mes’ele hakkında sorulduğunda
minberin üzerinde bulunuyordu. Kendisine sorulan husus hakkında:
- Bilmiyorum, dedi.
Bunun üzerine O’na:
- Böyle çok nurlu bir makamı işgal eder de sorulan soruya
nasıl olur, “bilmiyorum” diye cevab verirsin? denildi.
Hz. Ali, bu söze şöyle karşılık verdi:
- Ben, eşyaya olan ilmim kadar minbere çıktım. Eğer
minbere cehlim kadar çıkmış olsaydım, göğe ulaşmış olurdum.
Bunun gibi bir soru da İmam Ebu Yusuf’a sorulmuştur.
O da:
- Bilmiyorum, diye cevab vermiştir.
Bunun üzerine kendisine şöyle denir:
- Sen, hazineden şu kadar maaş alırsın, bu soruyu inceleyip
cevab vermekten âciz kalırsın!
İmam Ebu Yusuf şöyle der:
- Evet, ben, hazineden ilmim kadarınca maaş alıyorum.
Eğer cehlim kadar maaş almış olsaydım,
hazinenin bütün parasını alırdım.[44]
İmam Tahâvî (rh.a.), “ El-Akîdedu’t-Tahaviyye” adlı
eserinde şöyle der:
“Bilinmesi bize karışık ve güç gelen şeyler hususunda:
- Allah daha iyi bilir, der ve öylece inanırız.”[45]
Dördüncü
Adım
NEFSİN
VE MALIN ARINDIRILMASI
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
“Onlar,
zekata ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir.”[46]
“Elif-Lâm-Mîm.
Bunlar, hikmetli Kitabın ayetleridir.
Muhsin olanlara bir hidayet, bir rahmettir.
Onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar,
kesin bir bilgiyle ahirete inanırlar.
İşte onlar, Rabblerinden bir hidayet üzerindedirler ve
felâh bulanlar da onlardır.”[47]
İmam İbn Kesir (rh.a) Tefsir’inde şunları
söyler:
“Allah Teâlâ:
‘Ki onlar, zekatlarını verirler’ buyurur.
Ayet, Mekke’de nâzil olmakla birlikte çokları burada
mak
Zahir olan o dur ki, Medine’de nâzil olan,
‘Ha
Burada zekattan mak
Nitekim başka ayetlerde şöyle buyrulur:
‘Onu arıtan, felâha ermiştir şübhesiz. Ve onu, kirleten,
örten ise, muhakkak ziyana uğramıştır.’ (Şems, 91/9-10)
‘Müşriklerin vay hâline onlar ki, zekat vermezler.’
(Fussilet, 41/6-7)
Tabi ki bu, ayetin tefsirindeki iki kavilden birine
göredir. Burada, nefislerin temizlenmesi ve malların zekatı olmak üzere her
iki durumda kast edilmiş olması ihtimal dahilindedir. Zira malların zekatı da,
nefislerin temizlenme cümlesindendir. Kâmil mü’min odur ki, hem bunu, hem de
onu yapar. En doğrusunu Allah bilir.”[48]
Rabbleri Allah’dan bir hidayet üzere olan ve felâh
bulan Muhsin mü’min Müslümalar, Allah Teâlâ’nın helâl yoldan kendilerine
verdiği servetlerinin zekatını seve seve verenlerdir...
Onlar, helâl yoldan kazandıklarının, mallarının zekatını
verirler ve zekat vermek için helâl yoldan mal edinirler. Gayeleri ve niyetleri
dünya zengini olup zekat vermek değil, zekat vermek için zengin olmaktır...
Zengin olmaya çalışırken haramın her türlüsünden alabildiğince
kaçınır, şübheli şeyleri terk eder, Allah’ın helâl kıldığı yoldan ve Rasulullah
(s.a.s.) örneğinde olduğu gibi kazanmaya gayret ederler... Zekat konusunda asla
ihanet etmez, hile yollarına sapmaz ve ellerinden geldiğince
Muvahhid mü’minler, zengin olmalı fakat helâl yoldan
kazanıp zengin olmalı... Zenginliği, Allah için ve Allah yolunda olmalı... Allah’ın
kendisine imtihan aracı olarak verdiği dünya malıyla ahiret yurdunu aramalı,
dünyadaki payını da unutmamalı... Allah’ın kendisine ihsan ettiği gibi, Allah
yolunda gerekli yerlere ve kişilere ihsanda bulunmalı... Elindeki mal ve mülk
gücünden faydalanıp yeryüzünde fitne-fe
Allah Teâlâ’nın bozguncuları sevmediğini bilip idrak
etmeli...[49]
Elindeki malı, yeryüzünün imarı, insanların ihyası
için kullanmalı ve kulların hidayetine vesile olmalıdır...
Yegâne hayat nizamı olan İslâm dini binâsının sarsılmayan,
çürümeyen, eskimeyen, aşınmayan ve yıkılmayan beş temel direğinden birisi olan
zekat, hem kişinin nefsini temizler, hem de malını temizler... Kişinin nefsini,
cimrilikten, mal yığma kötü huyundan, başkalarını düşünmeme ve yardım etmeme
çirkin hislerinden tertemiz eden zekat, helâl yoldan kazanılmış maldaki fakirin
hakkı olduğu için verilmediği müddetçe o malda kul hakkının varlığı söz konusu
olduğundan, verildiği takdirde mal temizlenmiş olur...
Zekat farziyyetinin yerinde ve zamanında edâsı, mü’min
müslüman kulu, olgunlaştırır, Allah’a gerekli olan kulluk borcunu vaktinde
yaptığının rahatlığı ile huzur bulur... Zekat veren mü’min müslüman şahsiyet,
kendi payına din binâsının bir sütununu sağlamlaştırmış olur...
İbn Ömer (r.a)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah
(s.a.s.):
“İslâm, beş şey üzerine kurulmuştur:
Allah’dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın
Rasulü olduğuna şehadet etmek,
Namaz kılmak,
Zekat vermek,
Hacc etmek,
Ramazan orucunu tutmak.”[50]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Vay hâline o müşriklerin.
Ki onlar, zekat vermeyenler ve ahireti inkâr edenlerdir.”[51]
İmam Taberî (rh.a.) şöyle diyor:
“O müşrikler, öyle kimselerdir ki, Allah’a itaat
ederek kendini günâhlardan arındırmazlar. Ve Allah’ın mallarında farz kıldığı
zekatı vermezler. Onlar kıyametin kopup Allah’ın, yaratıkları kabirlerden
tekrar kaldıracağı ahiret gününü inkâr ederler.
Ayet-i kerimede geçen:
“Onlar ki, zekatlarını vermezler.” cümlesi iki
şekilde izah edilmiştir:
Abdullah b. Abbas ve İkrime’ye göre buradaki ‘zekat
vermek’ten mak
Buna göre, ayetin mânâsı şöyledir:
“Müşrikler, öyle kimselerdir ki, Allah’a itaat ederek
ve O’nun bir olduğuna şehadet ederek kendilerini manevî kirlerden temizlemezler.
Süddî ve Katâde’ye göre, burada zikredilen, ’zekat vermek’ten
mak
O müşrikler, öyle insanlardır ki, mallarının zekatı olduğunu
kabul etmezler ve onların zekatını vermezler.
Taberî, ‘zekat verme’ ifâdesinde ilk hatıra gelenin
malın zekatının verilmesi olduğunu söylemiş ve bu son görüşü tercih etmiştir.”[52]
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) şöyle der:
“Hak Teâlâ’nın: ‘Onlar, zekat vermezler’, ifâdesiyle,
‘Onlar kendilerini, Lâ ilâhe illallah demek sûretiyle şirk kirlerinden tezkiye
etmezler (temizlemezler)’ mânâsının kasd edildiği söylenebilir.
Bu mânâ:
‘Nefse ve onu tesviye edene (düzenleyene) yemin olsun
ki...’ (Şems, 91/7) ifâdesinde kasdedilen husustur.”[53]
İmam İbn Kesir (rh.a.) de
şunları beyan eder:
“Burada zekattan mak
Egemenliğin kayıtsız ve şartsız Allah’a aid olduğu,
mü’min müslümanların iktidarda bulunup Allah’ın hükümleriyle hükmettiği
“Daru’l-İslâm” olan İslâm Devleti’nde zekatları Ulu’l emr’in vazifelendirdiği zekat memurları
olan amiller toplar... Amillerin nisab mikdarlarına dikkat ederek,
müslümanların zenginlerinden alıp fakirlerine dağıttıkları zekat, İslâm ülkesinde fakirliği ortadan kaldırmaya kâfî
gelir...
Müstekbir tağutların egemen olduğu işgal altındaki İslâm
topraklarında esaret altında bulunan Mustaz’af mü’min müslümanlar, İslâm’ın
onlara yüklediği sorumluluklarını yerine getirir de el ele verecek ve bir
merkez etrafında bir araya gelecek olurlarsa, mü’min müslüman-ların zekatlarını,
İbn Abbas (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.), Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderdiği
sırada O’na hitaben:
“Sen, Kitab Ehli olan bir kavmin üzerine vali gidiyorsun.
Onlara vardığın zaman kendilerini:
Lâ ilâhe illallah ve enne Muhammeden Rasulullah,
dusturuna şehadet etmelerine çağır.
Eğer onlar, bunda sana itaat ederlerse, onlara, Allah’ın
kendilerine her gece ve gündüzde beş namaz farz kıldığını haber ver. Eğer
onlar, bunda da sana itaat ederlerse, bu defa da kendilerine Allah’ın onlara
bir
Eğer onlar, bunda da sana itaat ederlerse, seni, onların
en kıymetli mallarını almaktan sakındırırım!..”[55]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rükû edenlerle
birlikte siz de rükû edin.”[56]
İmam Kurtubî (rh.a.) “zekat” kelimesi için şunları beyan
eder:
“Bu kelime, artıp çoğalan bir şey hakkında kullanılan
‘zekâ’dan alınmıştır. Nitekim artıp çoğalan mal ve ekin hakkında bu kelime
kullanıldığı gibi, çokça hayır yapan kimseler hakkında da bu kökten gelen
‘zekî’ kelimesi kullanılır. Malı eksilttiği hâlde maldan çıkartılan zekata bu
adın veiliş sebebi ise, o malın bereket ile artması, yahud zekat verenin aldığı
sevab ve ecir ile çoğalması açısındandır. Tek olan bir şeye ilave ederek onun
çift olmasını ifâde etmek için de, ‘zeka’l-ferd’ denilir.
Zekatın kökünün güzel övgü anlamında olduğu da söylenmiştir.
‘Hakim, şahidi tezkiye etti’ ifâdesi, buradan gelmektir. Sanki
zekatını çıkartıp veren kimse, kendisinin güzel bir şekilde övülmesini temin
etmiş gibidir.
Şöyle de denilmiştir:
Zekat, arındırmak ve temizlemek kökünden alınmıştır.
Nitekim, ’filan kişi teykiye oldu’ tâbiri tenkid
kirliliğinden ve gafil bırakılmaktan temizlendi anlamındadır. Buna göre, malın
zekatını veren bir kimse, o malından Allah’ın yoksullar için tayin etmiş olduğu
hakkı çıkartarak sorumluluktan arındırılıyor gibidir.
Nitekim Peygamber (s.a.s.) de, verilen zekatlara:
“İnsanların
kirlilikleri” adını vermiştir.
Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:
“Onların mallarından bir
İmam İbn Kesir (rh.a) şöyle
der:
“Ali İbn Ebu Talha, İbn
Abbas’dan naklediyor ki, buradaki zekat ile Allah’a itaat ve ihlas
kastolunmaktadır.
Vekî....... İbn Abbas (r.a.)’dan nakleder ki, ‘zekat verin’
ayetiyle zekatı gerektiren şeyi, yani iki yüz veya daha fazlasını demek istemiştir.
Mübarek İbn
Fudale, Hasan’dan bu ayet konusunda şöyle dediğini nakleder:
- Zekat, vacib olan bir farizadır. Zekat ve namaz olmadan
ameller bir fayda vermez.”[58]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Onlar, dini yanlızca O’na (Allah’a) has kılan
hanifler (Allah’ı birleyenler) olarak
“Namazı gereği gibi kılın, zekatı verin ve hayır
işlerinde nefisleriniz için önceden ne gönderirsiniz Allah katında onun sevabını
bulacaksınız. Şübhesiz Allah, yaptıklarınızı görendir.”[60]
Ömer b. el-Hattab (r.a.)’dan gelen rivayete göre:
O, bir seferinde (Medinelilerin mezarlığı olan) Bakî
el- Garkad’dan geçip şöyle der:
- Selâm size ey Kabir ehli, bizden haberler şunlardır:
Sizin hanımlarınız evlendiler, evlerinize başkaları yerleşti,
mallarınız da paylaşıldı.
Söyleyeni görülmeyen bir ses, O’na şu cevabı verdi:
- Ey Hattab’ın oğlu, bizdeki haberler de şöyle:
Önden gönderdiklerimizi gördük, infâk ettiğimiz bizim
kârımız oldu, geriye bıraktığımızı ise, zarar ettik.[61]
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.):
“Hanginize mirasçısının malı, kendi malından daha çok
sevimlidir?” diye sordu.
Sahabîler:
- Ya Rasulullah, bizden her bir kişiye muhakkak kendi
malı daha sevimlidir! dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
“Çünkü kişinin kendi malı, ölümünden önce hayır yoluna
harcayıp önden gönderdiği malıdır. Mirasçısının malı da, kişinin hayra
sarfetmeyip ölünceye kadar geri bıraktığı malıdır.” buyurdu.[62]
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kul, malım malım diyor. Halbuki malından ona yalnız
üç şey vardır:
Yiyip bitirdiği,
Giyip eskittiği,
Ve verip (ahiret için) biriktirdiği. Bundan gayrısı,
kendisi gider, malı insanlara terk eder.”[63]
Âlemlerin Rabbi Allah’a ve hayat rehberi, Muttakilerin
önderi Rasulullah (s.a.s.)'e katıksız iman edenler, servetleri nisab mikdarına
ulaştığında seve seve zekatlarını verirler... Helâlinden kazanıp helâl yerlere
sarfettikleri mallarının zekatlarını vermek ve gereği gibi infâkta bulunmak,
onların katıksız imanın gereğidir... Üzerine düşen her kulluk görevini, bu
hassasiyetle yerine getiren mü’min müslümanlar, mutlak hedefe doğru, meşru usûl
ile kurtuluş adımlarını peşpeşe atarlar... Bu adımlar, Allah’ın izni ile onları
cennete ve Allah’ın rızasına kavuşturur... Rabbimiz Allah’ın razı olduğu ve büyük
ecirler verdiği kâmil kullar, bu mü’min müslüman kullardır...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü’minler, sana indirilene ve senden önce
indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah’a ve
ahiret gününe inananlar, işte bunlar, Biz, bunlara büyük bir ecir vereceğiz.”[64]
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:
Bir Bedevî Arab, Rasulullah (s.a.s.)'in yanına geldi
ve:
- Bana, öyle bir işe delâlet et ki, ben onu işleyince,
cennete girebileyim, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
“Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmayarak yalnız Allah’a ibadet
edersin, farz kılınan namazı kılarsın, farz kılınmış olan zekatı verirsin ve
Ramazan orucunu tutarsın.” buyurdu.
Bedevî Arab:
- Nefsim elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, ben,
senden işittiğim bu ibadetler üzerine bir arttırma yapmam, dedi de arkasını
dönüp gidince,
Rasulullah (s.a.s.):
“Kim, cennet ehlinden bir kimseye bakması kendisini
sevindirirse, işte şu zata baksın!” buyurdu.[65]
Ebu Eyyub el-Ensarî (r.a.) anlatıyor:
Bir adam:
- Ya Rasulullah, bana, beni cennete girdirecek bir
amel haber ver, dedi.
Oradaki topluluk
- Buna ne oluyor ki, bunun ne dileği var ki? dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
“Onun bir haceti var, nesi olacak!” buyurdu.
Soran kişiye karşı da, Rasulullah (s.a.s.) şöyle cevab
verdi:
“Kendisine hiçbir şeyi ortak kılmayarak Allah’a ibadet
edersin, namazı devamlı ayakta tutarsın, zekatı verirsin, hısımlara bağlılık ve
ilgiyi ekleyip durursun. Artık bineğini bırak, menziline doğru yürürsün.”[66]
Enes b. Malik (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kim Allah’ı birleme, Tevhîd ve O’na ibadet üzere,
O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın dünyadan ayrılır, namazı kılar, zekatı
verirse Allah Tealâ, kendisinden hoşnud olarak dünyadan ayrılmış olur.”[67]
Helâl yoldan, yani Allah Teâlâ’nın emrettiği ve
Rasulullah (s.a.s.)'in fiilî olarak örneğini gösterdiği şekilde ticaret yapıp
servet edinen mü’min müslümanların mallarından gerekli mikdarda zekat
alınması, onların mallarını ve nefislerini tertemiz edip bereketlendirerek
afiyete ulaştırır...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Onların mallarından
Ebu’l-Melik, babası (Usame b. Umeyr, r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Allah haramdan verilen hiçbir
Yine Ebu’l–Melik, babasından naklediyor:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Azîz ve Celîl olan Allah, abdestsiz namazı kabul etmez.
Haram mala da zekat düşmez.”[70]
Kendisinden zekat verilip, Rabbimiz Allah Teâlâ tarafından
kabul edilen servet, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in haram kıldığı her türlü yoldan
kaçınılarak, yine Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in helâl kıldığı
yoldan kazanılarak elde edilen servet olması gerekir... Böyle bir kazanç, ancak
yegâne hayat nizamı İslâm’ın uygun gördüğü şartlarda elde edilir... Gayr-ı İslâmî düzenlerin ticaret için uygun gördüğü şartlarda
kazanılan servet, içine haram karışmış ve fasid anlaşmalar sonucu elde edilmiş
bir kazançtır.... İlk önce ticaretin ve kazancın bu fasid anlaşmalardan, bu
haram karışmalardan temizlenmesi gerekir... Mü’min müslümanın vazifesi, helâl
kazancına haram karıştıran şartlardan ve düzenlerden yüz çevirip uzaklaşmaktır...
Onlarla amel etmemek ve edilmez-liğini gündeme getirmektir...
Bilmeden veya zorlanarak, yani toplumsal ikrah sebebiyle
helâl mallarına haram karıştıranlar, bunu öğrenir öğrenmez ve ilk fırsat
ellerine geçer geçmez, haram yollarla mal kazanmayı, servet edinmeyi terk
etmeleri, onların üzerindeki kulluk vazifelerindendir... Bu vazifelerini gerek
ferd olarak, gerekse toplum olarak yerine getirmelidirler... Tevbe edip
kendilerini düzeltmelidirler... Her türlü tagutî anlayıştan, fikirden,
ideolojiden, hâl ve hareketten vazgeçip, katıksız bir iman ile salih amel
işleyen Muttakiler, muhlisler ve muhsinler, kurtulmuş olan zümrenin içine
dahil olurlar...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Eğer onlar, tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekatı
verirlerse, artık onlar, sizin dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için
ayetleri böyle birer birer açıklarız.”[71]
İbn Zeyd (rh.a.) şöyle diyor:
- Yüce Allah, namazı ve zekatı farz kılmış ve bunlar arasında
ayırım gözetilmesini de, zekat vermeden namazı da kabul etmemiştir.[72]
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) der ki:
- Size, namaz kılmak ve zekat vermek emrolundu. Zekat
vermeyenin namazı yoktur.[73]
Abdurrahman b. Mehdî, Süfyan, Ebu İshak, Ebu’l-Ahvas
ve Abdullah (İbn Mes’ud, r.a.)’dan naklen rivayet eder:
Abdullah dedi ki:
- Namaz kılan, ancak zekat vermeyen kimsenin namazı
yoktur.[74]
Yegâne hayat nizamı olan İslâm’ın hükümlerinin bütün
müesseselerine hakim olan “Daru’l-İslâm”da yaşayan mü’min müslümanlar,
zekatlarını İslâm Devleti başkanı olan imamın yetkili kıldığı zekat amillerine
verirler... Zekat vermeyen ve vermemekte direnen kişiler cezalandırılır, böyle
topluluklarla savaşır... Rasulullah (s.a.s.)'in halifesi ve İslam Devleti’nin Ulu’l-Emri İmam Ebu Bekir (r.a.) ile
Ashabı Kiram’ın üzerinde icmâ edip, uyguladıkları görüş budur...
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.) vefat edip, Ebu Bekir halife
yapıldığı ve Arap kavminden kâfir olanlar, kâfirliğe döndükleri zaman (ordu
gönderilmesine) Ömer:
- Ya Ebu Bekir, bu insanlara karşı nasıl harb açar,
kıtal yaparsın? Halbuki Rasulullah (s.a.s.):
“Ben, insanlarla onlar, ‘Lâ ilâhe illallah’ deyinceye
kadar harb etmeye emrolundum. Her kim, bu Lâ ilâhe illallah şehadet kelimesini
söylerse, hak ile olmak hariç benden malını ve canını korumuş olur. (Gizli
küfür ve masiyetinin) hesabı ise, Allah’a aiddir.” Buyurmuştu, dedi.
Ebu Bekir cevaben:
- Vallahi, ben, namaz ile zekat arasını ayıran kimselerle
muhakkak harb ederim. Çünkü zekat, malî bir haktır. Allah’a yemin ederim ki,
bunlar, Rasulullah’a veregeldikleri bir dişi oğlağı benden men ederlerse, bu
men ediş üzerine onlarla muhakkak harb ederim, dedi.
Bunun üzerine Ömer:
- Vallahi, şu gördüm ki, mürtecilerin katli hakkındaki
halifenin bu hükmü, Allah’ın Ebu Bekir’in gönlünde yarattığı genişliğin
eseridir. Bu sayede onlarla harb etmenin hak olduğunu öğrendim.[75]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Sadakalar
(zekat) - Allah’dan bir farz olarak yalnızca fakirler, düşkünler, (zekat)
işinde görevli olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah
yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah, bilendir, hüküm
ve hikmet sahibidir.”[76]
“Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar
ise, onlara da acıklı bir azabı müjdele.
Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı
gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve): ‘İşte
bu, kendileriniz için yığıp sakladıklarınızdır, yığıp sakladıklarınızı tadın’
(denilecek).”[77]
İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:
“Altın ve gümüşü biriktirip de...” (Tevbe,
9/34) ayeti inince durum, müslümanların ağırına gitti.
Bunun üzerine Ömer:
- Ben, sizi rahatlatırım, diyerek Rasulullah
(s.a.s.)'e gitti ve:
- Ya Nebîyyallah, bu ayet, Ashabın ağırına gitti,
dedi.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
“Allah zekatı ancak mallarınızdan kalanı temizlemek için
farz kıldı.” buyurdu.[78]
“Daru’l-İslâm”da zekatların toplatılması İslâm Devletinin
Başkanı olan İmam’ın vazifelerindendir...
İmam Ömer en-Nesefî (rh.a.), “Metnü’l-Akaid”
adlı eserinde şöyle der:
“Müslümanlar için bir imama (siyasî lidere) mutlak sûrette
ihtiyaç vardır.
Sadakaların toplanması........”[79]
İmam Kurtubî (rh.a.), Tefsir’ inde şunları
beyan eder:
“Eğer İmam (İslâm Devlet
Başkanı), zekat alıp harcamakta adaletli davranıyor ise, mal sahibinin ister
nakit parada, ister başkalarında olsun zekatı, bizzat hak sahiblerine vermeyi
üstlenmesi caiz değildir.
Nakit paranın zekatını, sahiblerine zekat verecek kişi
ödeyebilir de denilmiştir.
İbnu’l-Macişun der ki:
- Bu, zekatın özel olarak fakir ve yoksullara (miskinlere)
verilmesi hâlinde caizdir. Şayet zekatın bunların dışındaki sınıflara
harcanmasına ihtiyaç varsa, o kimselere imamdan başka hiçbir kimse zekat dağıtmaz.”[80]
İslâm Devleti Başkanı olan İmam’ın zekat memuru olarak
vazifeli kıldığı amiller, vazifelerini hakkıyla yaptıkları takdirde, Allah
yolunda savaşan gazîler gibi olduğunu bildiren önderimiz Rasulullah (s.a.s.),
zekatın nasıl toplanacağını, nelerden alınacağını, nerelere ve nasıl dağıtılacaklarını
da beyan buyurmuştur... Bu konuda, fıkıh Kitablarının ilgili bölümlerine
müracaat edilmelidir!..
Rafi b. Hadic (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Hakkıyla (görev yapan) zekat memuru, eve dönünceye
kadar Allah yolunda (savaşan) gazî gibidir.”[81]
[1] Mü’minun, 23/3.
[2] İbn Kesir, A.g.e., C.10, Sh.5546.
Ayrıca bkz. Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.16, Sh.390-391.
[3] Bkz. Nisa, 4/48 ve116.
[4] Furkan, 25/71-72.
[5] et-Taberî, A.g.e., C.6, Sh.200.
[6] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.6047. İbn Ebu Hatim’den.
[7] Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.17, Sh.286.
[8] Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.17, Sh.287.
[9] Kasas, 28/52-55.
[10] Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.17, Sh.538.
[11] Furkan, 25/63.
[12] Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.17, Sh.539.
[13] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyame, B.16, Hds.2618.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.5, Hds.2716.
Abdullah İbnü’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd, Sh.94, Hds.385.
[14] İsra,17/53.
[15] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.47, Hds.2517.
Ahmed ibn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, C.1, Sh.32, Hds.82.
[16] Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.23, Hds.62-63.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.74, Hds. 75-77.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.12, Hds.3971.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.132, Hds.5154.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyame, B.16, Hds.2617.
Abdullah İbnül’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd, Sh.91, Hds.368.
[17] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.12, Hds.3976.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.9, Hds.2419-2420.
İmam Malik, Muvatta, Kitabu Hüsnu’l-Hulk, Hds.3.
Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir Tercümesi, C.2, Sh.302, Hds.606.
[18] İmam Malik, Muvatta, Kitabu’l-Kelâm, Hbr.17.
[19] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.9, Hds.2418.
[20] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.12, Hds.3974.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.47, Hds.2525.
Ahmed ibn Hanbel, Kitabu’z Zühd, C.1, Sh. 43, Hds.123.
Kuzaî, Şihabü’l-Ahbâr Tercümesi, çev. Prof. Dr. Ali Yardım, İst. 1999,
Sh.82, Hds.220.
[21] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.7, Hds.2416.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.12, Hds.3970.
[22] Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.1, Hds.1.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, Hds.2405.
[23] İsra,17/36.
[24] Şems, 91/7-10.
[25] İsra, 17/13-14.
[26] Kehf, 18/49.
[27] Zilzal, 99/7-8.
[28] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B.37, Hds.43.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.1, Hds.1.
[29] Hazret-i Emir Ali İbn Ebi Talib, Nehcu’l-Belağa, çev. Abdulbaki Gölpınarlı,
Kum - İran, 1989, Sh. 419.
Not: Bu, söz hadis değildir. Bazı kaynaklarda, Yahya b. Muaz er-Râzî
(rh.a.)’in sözü olarak kaydedilmiştir.
Bkz.Aclunî, Keşfu’l-Hafa, C.2, Sh.262, No.2532.
Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu,
İst.1986, Sh.118.
[30] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.14, Hds.4674.
İbn Kesir, A.g.e., C.13, Sh.7195. İbn Asâkir’den.
[31] et-Taberî, A.g.e., C.7, Sh. 366.
İbn Kesir, A.g.e., C.13, Sh.7196-7197. İmam Ahmed b. Hanbel (Müsned,
C.5, Sh.340)’dan.
Ayrıca bkz. Duhan, 44/37. ayetin tefsiri.
[32] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.329, Hds.34. İmam Ahmed, Bezzar,
Ebu Ya’lâ ve Hakim rivayet etmiştir. Lafız, Bezzar’ındır. Hakim isnadının
sahih olduğunu söylemiştir.
C.1, Sh.329-330, Hds.35. Taberânî, Kebir’de, İbn Hıbban, Sahih’inde.
Hds.36, Taberânî, Evsat’ta rivayet etmiştir.
[33] Sahih-i Müslim, Kitabu Sıfatu’l-Münafikîn, B.7, Hds.39.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.254, Hds.331.
Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.179.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B.45, Hds.3469.
İmam-ı Buhârî, Halku Efali’l-İbad, Sh.73, Hbr.221.
Zubeyr İbn Harb, Kitabu’l–İlm, çev. Prof. Dr. Salih Tuğ, İst.1984, Sh.171.
Hbr.67.
[34] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.180.
[35] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.181-182.
[36] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.184.
[37] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.183.
[38] Hazret-i Emir Ali İbn Ebi Talib, Nehcu’l-Belağa, Sh.397.
[39] Zubeyr’ubn Harb, Kitabu’l–İlm, Sh.168, Hbr.50.
[40] Abdullah İbnü’l-Mübarek, Kitabüz-Zühd, Sh.25, Hbr.51-52.
[41] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.186.
[42] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.189.
[43] İmam Gazâlî, İhyâu’ Ulumi’d-Din, C.1, Sh.72.
[44] İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, Şerh: Allâme Aliyyul-Karî, çev. Hüse-
yin S. Erdoğan, İst. 1987, Sh.116.
[45] Dr. Arif aytekin, Ehl-i Sünnet İnanç Esasları- Tahâvi ve Akîde Risalesi, İst.
T.y., Sh.62, Md.73.
[46] Mü’minun, 23/4.
[47] Lokman, 31/1-5.
[48] İbn Kesir, A.g.e., C.10, Sh.5546-5547.
[49] Bkz. Kasas, 28/77.
[50] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B.1, Hds.1.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.5, Hds.19-21.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-İman, B.13, Hds.4968.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İman, B.3, Hds.2736.
Taberâni, Mu’cemu’s-Sağîr Tercümesi, C.2, Sh.226, Hds.538.
[51] Fussilet, 41/6-7.
[52] et-Taberî, A.g.e., C.7, Sh.246-247.
[53] Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.19, Sh.350.
[54] İbn Kesir, A.g.e., C.13, Sh.7030.
[55] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağazi, B.62, Hds.345.
Kitabu’z-Zekat, B.42, Hds.60.
Sahih-i Müslim Kitabu’l-İman, B.7, Hds.29-31.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zekat, B.6, Hds.621.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.5, Hds.1584.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.1783.
Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.2428.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.1622.
[56] Bakara, 2/43.
[57] İmam Kurtubî, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy,
İst.1997, C.2, Sh.24-25.
[58] İbn Kesir, A.g.e., C.2, Sh. 322.
[59] Beyyine, 98/5.
[60] Bakara, 2/110.
[61] İmam Kurtubî, A.g.e., C.2, Sh.275.
[62] Sahih-i Buharî, Kitabu’r-Rikak, B.12, Hds.29.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Vesaya, B.1, Hds.3594.
[63] Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zühd, B.4, Hds.3.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Vesaya, B.1, Hds.3595.
[64] Nisa, 4/162.
[65] Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.3.
Sahih-i Müslim Kitabu’l-İman, B.4, Hds.15.
[66] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Edeb, B.10, Hds12.
Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.2.
Sahih-i Müslim Kitabu’l-İman, B.4, Hds.12.
Sünen-i Neseî, Kitabu’s-Salat, B.10, Hds.467.
İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.26, Hds.49.
[67] İbn Kesir, A.g.e., C.7, Sh.3425. Hafız Ebu Bekr el-Bezzar’dan.
[68] Tevbe, 9/103.
[69] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tahare, B.31, Hds.59.
Sünen-i Neseî, Kitabu’t-Tahare, B.104, Hds.139.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Tahare, B.2, Hds.271-274.
Sünen-i Dârîmî, Kitabu’t-Tahare, B.21, Hds.612.
[70] Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.48, Hds.2514.
Ayrıca bkz.:
Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B.8, Hds.14.
Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.19, Hds.63.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zekat, B.28, Hds. 656.
Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.48, Hds.2515.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zekat, B.28, Hds.1842.
İmam Malik, Muvatta, Kitabu’s-Sadaka, Hds.1.
[71] Tevbe, 9/11.
[72] İmam Kurtubî, A.g.e., C.10, Sh.143.
[73] İmam Kurtubî, A.g.e., C.8, Sh.143.
[74] Ebu Ubeyd, Kitabu’l-Envâl, çev. Cemaleddin Saylık, İst.1981, Sh.370,
Md.919.
[75] Sahih-i Buhârî, Kitabu İstitabeti’l-Mürtedin, B.2, Hds.7.
Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.6.
Sahih-i Müslim Kitabu’l-İman, B.8, Hds.32.
Sünen-i Tirmizî Kitabu’l-İman, B.1, Hbr.2734.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.1556.
Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.3, Hds.2436.
İmam Malik, Muvatta, Kitabu’z-Zekat, Hds.30.
[76] Tevbe, 9/60.
[77] Tevbe, 9/34-35.
[78] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.32, Hds.1664.
[79] Saduddin Taftazânî, Şerhu’l-Akaid - Kelam İlmi ve İslam Akaidi, çev.
Süleyman Uludağ, İst.1991, Sh.326-327, 3.Baskı. Metnin Şerhi için aynı
esere bakınız!
[80] İmam Kurtubî, A.g.e., C.8, Sh.281.
[81] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Harac, B.7, Hds.2936.
Sünen-i Tirmizî , Kitabu’z-Zekat, B.18, Hds. 640.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zekat, B.14, Hds.1809.
Geniş bilgi için bkz. Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Hzr. Necati
Yeniel - Hüseyin Kayapınar, İst.1991, C.11, Sh.191.