"Ey İman edenler,
Allah'dan korkup sakının ve (sizi) O'na (yaklaştıracak) vesile arayın. O'nun
yolunda cihad edin, umulur ki, kurtuluşa erersiniz.[1]
İman etmenin gereği,
takvaya ulaşmaktadır. Yani i-man etmek, sadece "ben de inandım"
demekle olmadığını kavramak gerek. îman ettiğini beyan ve ilân edenler, i-manh
olduklarını halleriyle ve tavırlarıyla isbât etmelidirler. Haliyle ve tavrıyla
iman ettiğini ortaya koyamayan, aksiye hâl ve tavırlarıyla, kâfirlere ve
müşriklere yakışan bir görüntü sergileyenlerin iman iddiaları ne kadar ciddiye
alınabilir?..
İman edenler, takvaya
ulaşmak için cehd. etmelidirler. Yani hayat, iman ve cihaddir... Ve onları
Allah'a yaklaştıracak vesileler aramalıdırlar. Bu vesilelerin başında da,
Allah yolunda cihad gelir. Cihad, mü'min muvahhid kulu, Rabbi Allah'a
yaklaştıran ve Rabbİnin rızasını kazanan en büyük vesiledir... Elbette ki,
Allah'ın emret-tikleriyle ve emretmediği ama yapılmasından razı olduğu diğer
ibâdetlerle Rabbimîz Allah'a yaklaşma yollarını aramalı, onları bu yakınlık
için vesile kılmalıyız...
Alİah yolunda ihlas
ile cihad, kurtuluş vesilesi'dİr... Mü'min muvahhid, bu cihad görevini yerine
getirecekfir, fakat kime karşı ve nasıl?
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur: "(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın
oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan
başkasına karşı düşmanlık yoktur.[2]
Yeryüzünü ifsâd eden
müfsidlere ve fitneyi yayan fettana karşı, ayrıca Allah'ın dinini, din olarak
kabul etmeyen, O'nun hâkimiyetini istemeyen ve İslâm'ı bir yana bırakmakla
kalmayıp beşerî, tağutî ideolojilerini hâkim e-dip iktidar makamına oturanlara
karşı savaşmak, Rabbimiz Allah'ın mü'min muvahhid müslüman kullarına kat'î ve
kesin emridir!..
Yeryüzünde fitne ve
fitneci kalmayacak ve bütün insanlık Allah'ın dinini yani İslâm'ı kabul
edecek... Kimisi iman etmekle kabul edecek, kimisi de İslâm'ın himayesine
girip cizye vermekle O'nun üstünlüğünü kabul edecektir... işte böyle bir ortam
oluşuncaya kadar Allah yolunda savaşa devam edecektir mü'min müslümanlar...
Hâkimiyetin
kayıtsız-şartsız Allah'a aid olduğunu kabul etmeyen ve istemeyenler
kimlerdir?.. Kur'ân-ı Kerîm'i yegane hayat yasası ve İslâm'ı hayatın her biriminde
hâkim olan olarak kabul etmeyen ve istemeyenler kimlerdir? Rasulullah
(s.a.s.)'i hayat önderi olarak kabul etmeyen ve istemeyenler kimlerdir?... İşte
bunlar, kimler ise, savaş onlara karşıdır... Allah (c.c.) böyle buyuruyor...
Bunlar kimlerdir? Sorusuna müşahhas örnekler verecek olursak şunları
sayabiliriz: Kapitalistler, faşistler, komünistler, sosyalistler,
nasyonalistler, Liberalistler, a-teistler ve seküralistler... vs... Bunlar ve
bunlar gibi olanlar, Allah'ı yegane Rabb, yâni kanun koyucu, Rasulullah
(s.a.s.)'i önder, Kur'ân-ı Kerîm'i hayat yasası, İslâm'ı ise, hayatın her
yönüne, yani siyâsî idareye, ekonomiye, hukuka ve sosyal meselelere hükmedici
nizam olarak kabul etmezler ve dahi istemezler...
Kabul etmedikleri ve
istemedikleri bir yana, kabul e-denlere düşman oluyor, mü'minlere karşı
duruyor, onlarla savaşıyorlar... Egemen oldukları için, mü'min muvahhid-leri
zindanlara tıkıyor ve en ağır işkencelere mâruz bırakıyorlar... Bu tağutî
egemen güçlerin işkencelerine ve zulümlerine uğrayan mü'min muvahhidlerin tek
suçu, mü'min oluşları ve yegane Rabbimiz Allah'ın nizamı olan İslâm'dan başka
bir nizâm kabul etmeyişleri ve bu uğurda direnmeleridir...
Rabbimiz Allah
Teâlâ'nın emridir ki, bu fitnecilerle mücadele edilmeli ve onların fitnesi
giderilmelidir... Eğer fitneden el çeker ve Allah'ın hükmüne rıza göster ir
lerse, artık onlara karşı herhangi bir saldırı söz konusu olamaz...
Böyle mukaddes bir
savaştan hiç kimse, mü'min muvahhidleri ahkoymamalıdır... Cihad emri gelince,
mücahid hiç bir engel tanımadan hemen icabet etmelidir... Eğer bu konuda gevşek
davranacak olursa:
"De ki: Eğer
babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız
mallar, az kâr getireceğinizden korktuğunuz ticâret ve hoşunuza giden evler,
sizlere Allah'dan O'nun Rasulünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli
ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Alİah, fasiklar
topluluğuna hidayet vermez.[3]
Demek ki, hiç bir şey
ve hiç bir kimse mü'mine Al-lah'dan, O'nun Rasulü (s.a.s.)'den ve O'nun uğrunda
cihad etmekten sevimli gelmemeli... Yani Allah yolunda cihad söz konusu olunca
mü'min mücâhidi, ne babası, ne annesî, ne kardeşi, ne çocukları, ne eşi, ne
ticâreti ve ne de çok hoşuna giden bir bağı-bahçesi, köşkü, villası ve yazlığı engellememelidir.
Onlara karşı olan sevgisi ve meyli, kendisini Allah yolunda, Allah
düşmanlarıyla cihaddan ahkoymamalıdır... Mü'min mücâhid Allah'ın rızasını ve
emrini, kendisine engel olanlara tercih etmelidir. Tercih etmeyişi, imanını
tehlikeye sokar...
Böyle bir inanç ve
böyle bir tavır, O'nun imanından kaynaklanır. Ve şöyle buyurur Allah (c.c):
"Ey iman edenler,
(harpte) bir (düşman) toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman dayanıklılık
gösterin ve Allah'ı çokça zikredin. Umulur ki, kurtuluşa erersiniz.
Allah'a ve Rasulü'ne
itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız
(rüzgarınız kesilir/devletiniz), gücünüz gider. Sabredin, şübhesiz Allah,
sabredenlerle beraberdir.[4]
Karar verildi, zırhlar
giyildi ve savaşılmadan çıkarılmayacaktır. İman edenler, düşman topluluğuyla
karşı karşıya geldiğinden savaş meydanından kaçmayacak ve dayanacaktır. Çünkü
savaş meydanından kaçmak, helak edici en büyük yedi günahtan birisidir. [5]Elbette
tekrar tekrar hücum etmek üzere geri çekilmek veya daha sonra tekrar savaşmak
üzere bir müddet savaş alanından uzak-iaşmak müstesnadır...
Mü'min mücahid, her
zaman Allah'ı anar, yani Rabbinin farkındadır... Allah'ı zikretmek, her anında
O'nun farkında olmaktır... Rabbi Allah, kendisini görüyor olarak davranmak,
muhsinlerin en belirgin özelliğidir. Kendisi Allah'ı görmüyor, ama Allah
kendisini görüyor, biliyor ve duyuyor... Bu iman ve bu şuurda olan mü'min,
savaş alanında Allah'ı daha çok anmalıdır... Allah'ın yardımının kendisine
ulaşmasına vesile olur, ihlas ile Allah'ı anmak!..
Ve her zaman itaat ve
taat üzeredir mü'min mücahid-ler... Bu itaat gereği birbiriyle kardeş olmuş,
hem kendisiyle, hem de diğer mü'minlerle barış içerisindedir. Bütün
anlaşmazlıkların çözüm mercii, Allah ve Rasuiü (s.a.s.)'dir.[6]
Herhangi bir çelişki, herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıktığında Kitab ve
Sünnet'e göre çözülüverilir... Mü'min muvahhidier, sonucu kabul ederler.
Böylece birbirine girmek, kavga etmek ve müslümanlar arası cepheleşmek ortaya
çıkmaz, zaten bunun ortaya çıkması, yasaklanmıştır... İtaat edildiği müddetçe
bu olumsuzluk gündeme gelmez... Eğer bu durum gündemde İse, demek ki mü'min
muvahhidlerde, Allah ve Rasuiü (s.a.s.)'e karşı-ki itaatte büyük noksanlıklar
ve gevşemeler olmuştur... Bundan dolayı mü'minler birbirine düşer, yılgmlaşır
ve müstaz'af durumuna düşerler...
Bu olumsuz tavrın
gündeme girmemesi için çokça sabretmek, dayanmak ve direnci kaybetmemek
gerekir... Çünkü Rabbimiz Allah, sabredenlerle beraberdir. O'nun emirlerine
göre yaşarken, nefs-i emmâreye, şeytana ve ta-ğuta karşı mücâhedelerinde
direnebilenler, kurtuluşa ermeye hak kazanmaktadır.
"Hafif ve ağır
savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin.
Eğer bilirseniz bu, sizler için daha hayırlıdır. [7]
"Hafif ve ağır
savaşa kuşanıp çıkın...", yani yoksul i-seniz de, zengin iseniz de,
gönüllü iseniz de, gönülsüz iseniz de, genç iseniz de, yaşlı iseniz de, yaya
iseniz de, atlı iseniz de, silâhınız varsa da, silâh bulamamışsanız da... Hangi
durumda olursanız olun savaşa çıkın!.. Elbette üzerlerine savaşın farz olmadığı
kişiler, bundan muaftır.
Tabiî ki, genel
seferberlik, yani yediden yetmişe, işgalci güçlere karşı savaş hâli başka bir
durum arz eder...
Biz mü'min muvahhidler
için daha hayırlı olan, mallarımız ve canlarımızla Allah yolunda, tağutlarla ve
zâlimlerle savaşmaktır... Hangi konumda olursak olalım imkânlarımız dâhilinde
bu savaşa iştirak edip vazifemizi yerine getirmeliyiz... Hatta savaşamayacak
kadar yaşlı b-lanlarımız bile, en azından mücâhidlerin hizmetinde bulunmak ve
onların sayısını çoğaltmak gayesiyle orduya katılmalıdır... Çünkü Selef-i
Salihin'den olan şahsiyetler, böyle davranıyorlardı... Yaşlılarımızın cephede
bulunmaları, genç mücahidlerimize büyük moral desteği olduğunu bilelim... Bu
gözler, bu güzel duruma şahid olmuştu...
"Ey iman edenler,
eğer siz, Allah'a (Allah adına İslâm'a ve müslümanlara) yardım edersiniz, O
da, size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.[8]
Allah, kendi (dini)ne
yardım edenlere, kesin olarak yardım eder. Şübhesiz Allah, güçlü olandır, azız
olandır. [9]
Rabbimiz Allah (c.c.),
mü'min, muvahhid, müttakî ve mücâhid kullarına yardım edeceğini va'd etmiştir.
Allah va'dından asla ve kafa dönücü değildir. Yalnız şunu hiç bir zaman
unutmamak ve göz ardı etmemek lâzımdır ki, Allah'ın yardım va'dı, yine
Sünnetullah gereği şarta bağlıdır: Eğer iman edenler, Allah Teâlâ'nın emrettiği
şekilde davranacak ve Allah'ın dinine, aynı zamanda mü'min müslümanlara yardım
ederlerse, Alİah, kendilerine yardım eder... Allah'ın yardımı, mü'min
müslümanların Allah yolunda hizmetleri ölçüşünce gerçekleşir... Mü'min
müslümanlar, Allah'ın dinine ne kadar yardım ederlerse ve müslümanların
kurtuluşu, sağlık ve selâmetleri için ne kadar çalışırlarsa, Allah Teâlâ,
yardımını çok daha ziyadesiyle gönderir... Allah, mü'min müslümanları
rahme-tiyle kuşatır ve onlarla beraber olur...
îşgal altındaki İslâm
topraklarında yaşayan müstaz'af müslümanlar, Allah'ın dinine yardım etmek için,
yani fitneyi gidermek ve İslâm'ın hayata hâkim olması için cihada
kuşandıkları andan itibaren, Rabbimiz Allah'ın yardımı kendilerine
ulaşacaktır... Mü'min muvahhidler, ihlasla kıyama kalkar, "î'lâ-yı
Kelimetullah" için bir bilek ve bir yürek olup Allah düşmanlarıyla savaşa
tutuşacak olurlarsa, Allah'ın gayb orduları da, "Biiznillah" yardıma
gelirler. Bedir'de ve diğer savaşlarda geldikleri savaşa iştirak ettikleri
gibi...
Bu konuda Rabbimiz
Alİah şöyle buyurur:
İman etmekte olanlara
yardım etmek, Bizim üzerimizde bir haktır.[10]
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), insanlarla, niçin ve ne
zamana kadar savaşmakla emrolunduğunu şöyle beyan eder:
"Bana, insanlar
"Lâ ilahe illallah" deyinceye kadar onlarla harb etmekliğim
emrolundu. Her kim "Lâ ilahe illallah" derse, müslümanlık hakkının
gereği (olan hadler) müstesna, canını ve malını benim elimden kurtarmıştır.
(İçlerindekilerden dolayı olan) hesabı ise, Allah'a aid" dir. [11]
Ebu Malik'den, O da,
babasından rivayetine göre Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Her kim "Lâ
ilahe illallah" der de, Allah'dan başka tapılan şeylere küfrederse, O'nun
malı(na) ve canı(na dokunma) haramdır. (Batınî) hesabı ise, Allah'a kalmıştır.[12]
Bu konudaki bir uygulamayı
da, Şeyhan'den yani İmam Ebu Bekir ve İmam Ömer (r.anhum)'dan dinleyelim. Ebu
Hüreyre (r,a.) nakleder:
Rasulullah (s.a.s.)
vefat ettiği zaman, Ebu Bekir halife olup Arab kabilelerinden bazıları
kâfirliğe dönerek, tekrar kâfir olduklarında, onlara karşı ordu şevkine giriştiğinde
Ömer, Ebu Bekir'e hitaben:
-Sen, bu insanlarla
nasıl kıtal yaparsın? Halbuki Rasulullah (s.a.s.):
"Ben, insanlar
"Lâ ilahe illallah" deyinceye kadar onlarla harb yapmakla emrolundum.
Kim bu sözü söylerse, artık o kimse İslâm kanununun hakkı karşılığı olmak
müstesna, benden malım ve canını korumuş olur. (Gizli günahının) hesabı ise,
Allah'a aiddir.", buyurmuştur, dedi.
Ebu Bekir de, Ömer'e
karşı:
Allah'a yemin ederim
ki ben, namaz ile zekât vermek arasını ayıran kimselerle muhakkak harb ederim.
Çünkü zekât, mâlî bir haktır. Allah'a yemin ederim ki bunlar, Allah'ın
Rasulü'ne veregeldikleri bir dişi oğlağı (yani umumî olarak zekâtı) benden men
ederlerse, bu zekâtı men etmek suçundan dolayı onlarla muhakkak harb ederim,
dedi.
Bunun üzerine Ömer:
Vallahi, bu
mürtedlerle harp edilmesi hakkında hüküm, Allah'ın Ebu Bekir'in göğsünü,
gönlünü açıp genişletmiş olmasındandır. Ben, bu sayede onlarla harb etmenin
hak olduğunu öğrendim, dedi. [13]
İslâm'a göre, dışa
doğru ve içe doğru savaş hukukunun ölçüsü budur. Dışa doğru, yani yeryüzünden
fitneyi kaldırma savaşı devam ederken, içe doğru yani İslâm toplumunda fesadı
körükleyenlere karşı savaş meşru kılınmıştır. Dar'ul İslâm'da, yani Şer'î
devlette, mü'min müslümanların huzurunu bozan, fitne çıkaran, İslâm'ın eşsiz
adalet yönetimine rağmen, kargaşa meydana getirenlere karşı İmam Ebu Bekir
(r.a.)'m tavrını sergilemek yetki sahibi olan mü'min muvahhidlerin en tabiî
hakkıdır.
"Dinde zorlama
yoktur[14] ama
imandan sonra topukları üzere gerisin geriye küfre dönen, İslâm'ı bütün veya
kısmen inkâr edenlerin, tekrar tevbe edip imana, İslâm'a geri dönmeyince
cezası, öldürülmeleridir. Mürtedle-re hayat hakkı tanınmaz. [15]
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), kendisini ve görevini beyan buyururken şöyle demiştir. îbn Ömer
(r.a.)'ın riva-yetiyle:
"Ben, kıyamete
çok yakın bir zamanda kılıçla birlikte gönderildim ki, hiç bir şey ortak
koşulmadan yalnız Allah'a kulluk edilsin. Benim rızkım, mızrağım altına konulmuştur.
Zillet ve küçüklük, benim emrime muhalefet edenlere verilmiştir. Kendini bir
kavme benzetenler, onlardandır.[16]
îmam Buharî (r.a.), bu
hadisin bir kısmım şöyle zapt etmiştir. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Benim rızkım,
mızrağımın gölgesi altında kılındı. Horluk ve cizye vermek de, benim emrime
muhalefet edenler üzerine kılındı. [17]
İbn Abbas
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Ben, rahmet ve
savaş Peygamberi olarak gönderildim. Tüccar ve çiftçi olarak gönderilmedim.
Dikkat ediniz! Dinine karşı duyarlı olanları hariç, ümmetimin en şerlileri
tüccarlar ve çiftçilerdir. [18]
Kıyamete yakın bir
zamanda kılıç ile gönderilen rahmet ve savaş Peygamberinin ümmeti, O'nun
Sünne-ti'ne sıkı sıkıya bağlanması imanlarının vazgeçilmez bir gereğidir. [19]
Rasulullah (s.a.s.), mü'min muvahhid müslümanlarının hayatlarının bütün
yönlerinde kendileri için biricik örnektir. Rasulullah (s.a.s.), kılıç ile
gönderilip, Allah düşmanlarıyla savaşmakla görevlendirmiş ki, mü'min
muvahhidler, izzet içinde yaşasın ve İslâm'da muhalefet eden kâfirler,
müşrikler ve mürtedler de zillet için kalsınlar...
Ve Allah yolunda
ihlasla yapılan cihada denk bir i-bâdetin bulunmadığını beyan buyurur önderimiz
Rasulullah (s.a.s.). Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle, Rasulullah (s.a.s.)'e
bir adam geldi ve:
Bana cihada denk
olacak bir amele delâlet et, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
"Ben, cihad
değerinde bir amel bulamıyorum" buyurdu da, şöyle devam etti:
"Mücahid sefere
çıktığı zaman, sen mescide girip de (O, geriye dönünceye kadar) hiç gevşemeden
devamlı namaz kılmaya, hiç iftar etmeden devamlı oruç tutmaya gücün yeter
mi?" buyurdu.
O zat:
Buna kimin gücü yeter
ki?, dedi.
Ebu Hüreyre:
Mücahidin atı,
merasında kösteklendiği ipinin çevresinde şahlanarak ileri-geri elbette koşar.
İşte atının bu koşması da, mücâhid lehine haseneler olarak yazılır, demiştir.[20]
Cihada denk bir amel
yok idi ve mücahid, Allah yolunda cihad niyetiyle yaptığı her hazırlığı
vasıtasıyla sevab kazanır...
Yine Ebu Hüreyre
(r.a.)'ın rivayetiyle RasuluUah (s.a.s.) bunu, şöyle beyan buyurur:
"Atlar, üç nev'î
insan için üç türlüdür:
At ırkı, bazı adam
için sevabtır, bazı adam için (fakirlik ve ihtiyacına) bir perdedir, bazısına
da boynunda bir vebaldir.
At, kendisi için ecir
olan kimseye gelince, O, atını Allah yolunda (cihad için) bağlamıştır ve atını
da bol otlu geniş bir sahada veya bir bahçede uzatmıştır. Bu bol otlu sahadan,
yahud bahçeden atın bu uzun ipinde iken yediği her ot, at sahibi için haseneler
olmuştur.
Atın ipi kopsa
şahlanarak bir veya iki yükseklik veya bir iki şavt koşsa, yerde onun bıraktığı
gübreleri ve izleri, sahibi için haseneler olur.
Bir de hayvan, bir
nehre uğrayıp da ondan içerse -sahibi sulamak istememiş olsa bile- bu su da,
sahibi için haseneler olur.
Bir kimse de, atını
övünmek için yahud riya için ve İslâm ahaliye düşmanlık için bağlarsa, bu
hayvan da, O'nun için bir vebaldir.[21]
Allah yolunda ve
İslâm'ın hayata hakim olması uğrunda yapılan cihadın faziletine baha
biçilmez...
Sehl b. Sa'd (r.a.)'m
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah yolunda
(cihad için) bir akşam yürüyüşü, bir sabah yürüyüşü, dünyadan ve dünyadaki her
şeyden daha faziletlidir. [22]
Muaz b. Cebel
(r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadiste de, cihadın zirvede olduğunu görüyoruz.
Ve daha sonra
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Size bütün
işlerin başını, direğini ve hörgücünün zirvesini bildireyim mi?"
Ben de:
Evet yâ Rasulullah,
dedim.
Buyurdu ki:
"Her işin başı
İslâm, direği namaz, hörgücünün zirvesi de cihaddır.[23]
Taşıdığı değeri, bu
ifadeler ile beyan buyurulan Allah yolunda cihadı terk etmek, onun için
herhangi bir hazırlık yapmamak, onu bir yana bırakıp dünya metama yönelerek
malıyla, ticaretiyle, mülk ve servetiyle uğraşmak en büyük gaflet olup
kendisini kendi eliyle tehlikeye atmaktan başka bir şey değildir.
Eşlem Ebu İmran
et-Tecibî (r.a.) anlatıyor:
Rum şehrinde
(İstanbul'da) idik. Rumlardan karşımıza büyük bir saf çıkardılar. Onlara
karşı, onlar kadar veya daha fazla mü si umanlardan çıktı. Mısırlıların başında
Ukbe b. Amir bulunuyordu. Cemaatın kumandanı ise, Fedale b. Ubeyd idi.
Müslümanlardan bir
asker, Rumların safına hücum ederek, onların arasına girdi.
Askerler bağırarak:
Sübhanallah, dediler,
kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor.
Bunun üzerine Ebu
Eyyubu'l-Ensarî, ayağa kalktı ve şöyle dedi:
Ey insanlar, siz bu
ayeti bu tarzda te'vil ediyorsunuz. Oysa bu ayet, biz Ensar topluluğu hakkında
nazil oldu.
Allah, İslâm'ı kuvvetlendirip
ve yardımcıları çoğalınca biz, Peygamberden saklı olarak birbirimize:
Mallarımız ziyan oldu.
Cenab-ı Allah, İslâm'ı güçlendirmiş ve İslâm'ın yardımcıları da çoğalmıştır.
Artık biz, mallarımızın başına dönsek, onların ıslahıyla meşgul olsak, demiştik.
Allah, Peygamberine:
"Allah yolunda
infak ediniz de, kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayınız.[24]
ayetini indirerek, bizim cihaddan uzak kalma düşüncemizi reddetti. Bundan
dolayı gerçek tehlike, malların başında durup onların ıslahı ile uğraşarak cihadı
terk etmemizdir.[25]
Her işin, yani amelin
zirvesi olan cihad, ümmet tarafından hiç bir zaman terk edilmemelidir... Her
düşüncenin ve her hareketin liste başı cihad olmalıdır... Her şeyden önce cihad
düşünülmelidir, yani Allah yolunda, Allah'ın rızasını kazanmak için neler
yapabilirim? Şu anda vazifem nedir ve naşı! yapmalıyım? Şu anda Rabbini Allah,
benden ne istiyor, bana ne emrediyor onu, Rasulullah (s.a.s.)'den örnek alarak
gerçekleştirmeliyim düşüncesi, mü'min muvahhidin unutamayacağı ve her zaman
canlı tutacağı baş görevidir...
Ebu Ümame (r.a.)
anlatıyor:
Bir adam:
Ey Allah'ın Rasulü,
bana seyahat etmek için izin ver, demiş de Rasulullah (s.a.s.):
"Ümmetimin
seyahati, yüce Allah'ın yolunda cihad etmektir" buyurdu. [26]
Allah yolunda cihadı
bir yana bırakıp dünya zevkine dalmak, bir mü'min müslümanın işi olmaması
gerektir... Hava almak ve zevk için seyahatler, yazlıklar, kışlıklar, çeşit
çeşit arabalar, sadece dünyalık için yeni yeni iş yerleri ve servet
biriktirmek, Daru'l-Harb'te, hiçbir emniyetin bulunmadığı, müslümanîann esaret
altında bulunduğu yerlerde düşünülecek şeyler olmadığını idrak etmek gerekir...
Böyle durumlarda, mü'min müslümanîann bütün güçlerini, kuvvet ve imkânlarını,
yeryüzünden fitneyi kaldırıp İslâm'ın hakim olması yolunda harcamaları
gerekir...
İşgalci müşriklerin,
kâfirlerin, dönek mürtedlerin ve tağutlann hakim olduğu İslâm, topraklarının,
yeniden kurtuluş savaşları verilerek kurtulmaları gerekir... Zâlim
müstekbirler, İslâm topraklarına egemen ve müslümanlar mahkum iken, hangi
mü'min muvahhid rahat yaşayabilir veya rahat edebilir?...
Yegâne önderimiz
Rasulullah (s.a.s.), mü'min mu-vahhidlerin her halükârda müşriklere karşı
savaşmasını emrediyor... Mü'minler, hem müşriklere, hem de şirke karşı
savaşmalıdırlar, hem kâfirlere, hem de küfre karşı savaşmalıdırlar ve de hem
mürtedlere, hem de irtidada karşı savaşmalıdırlar... Diğer bir anlatımla
insanları, şirke, küfre ve irtidada götürecek bütün yolları tıkamalı, insanları
oralara yaklaştırmamalıdırlar... Hiç bir şirk ve küfür kültürüne hayat hakkı
tanınmamalı, bu korkunç mikrop görüldüğü yerde ezilip yok edilmeli ve insanlık
âlemi ondan selâmet bulmalıdır...
Enes b. Malik
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Müşriklere
karşı, mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle savaşın" [27]
Sahib olduğunuz
mallan, Allah yolunda harcayın, müşriklerin ve şirkin yok olma savaşına
mallarınızla iştirak edin... Bizzat kendiniz bu savaşa katılın ve tüm gücünüz,
kuvvetinizle savaşın... Küfre ve şirke karşı gevşeklik yapmayın... Ayrıca ey
mü'min muvahhidler, bu savaşı dillerinizle de gerçekleştirin... İslâm'ı tebliğ
edin, İslâm davetini yeryüzünün her bölgesine ulaştırın... Küfrün, şirkin,
nifakın, fışkın, fücurun, ifsadın ve zulmün ne kadar kötü olduğunu,
insanoğlunun baş düşmanı bulunduğunu insanlara en ince teferruatına kadar,
kafaları çatlarcasma
yorulmadan, usanmadan
anlatın... Ulaşma imkânı olan bütün yerlere ulaşın, izah edin... Yazarak,
çizerek, konuşarak, gazeteler, dergiler, Kitablar, filmler, teyp ve video
kasetleri, radyo ve televizyonlar vasıtasıyla dünyanın en ücra köşelerinde
bulunan insanlara ulaşın ve İslâm'ı tebliğ edin... İnsanların küfürden ve
şirkten kurtulup hakdin olan İslâm'a gelmelerini sağlayın... Kula, kul olmaktan
kurtarıp Allah'a kul olmalarına vesile olun...
Evet, müşriklerle
dilleriniz ile savaşın, yani İslâm ölçüsünde olmak kaydıyla her türlü tebligat
vasıtası kullanılabilirsiniz...
Rasulullah (s.a.s.),
Hasan b. Sabit (r.a.)'a: "Hiç şübhe yok ki, kâfirleri hicvetmek,
kendilerine ok isabetinden daha şiddetli gelir.", buyurdu. [28]
Mü'minler kâfirlerin
ve küfrün, müşriklerin ve şirkin, zâlimlerin ve zulmün bütün kötülüklerini,
çirkinliklerini ve vahşeti anlatılacak, mazlum ve müstaz'afların uyanmalarına
vesile olunacaktır... Kâfirlerin, müşriklerin ve zâlimlerin de küfürden,
şirkten ve zulümden vazgeçmeleri
sağlanacaktır...
Ve cihad, Allah
yolunda, yalnızca Allah rızası için ve O'nun emrettiği ölçülerde olacak... Bu
ölçüden başka hiç bir şey için kıyam edilmez ve savaş bayrağı yükselti-
lemez...
Ebu Musa el-Eş'arî
(r.a.)'ın rivayetiyle. Rasulullah (s.a.s.)'e bir kimse geldi de: -Bir kısım
kimseler, ganimet malı için muharebe eder, bir kısım kimselerde, insanlar
arasında adının söylenip övülmesi için muharebe eder, bir kısım insanlar da, vjgitlikteki
mevkiî derecesi görülsün diye cihad eder. Şu halde Alİah yolunda cihad eden
kimdir?, diye sordu. Rasulullah (s.a.s.):
"Her kim Allah'ın
kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa, onunkisi Allah yolundadır.",
buyurdu.[29]
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)'in beyanıyla, yalnızca "İlâyı Kelimetullah" için cihad
edenlerin savaşı, Allah yolundadır... Bundan başka gayeler, niyetler ile
savaşmak veya tağutî sistemlerin bekası için, İslâm topraklarını işgal eden,
Müslümanları mahkumlaştıran, müstaz'af haline getiren gayr-ı İslâmî egemen
hükümetlerin rahatı ve huzuru için onların rahatını bozanlarla savaşmak, tamamıyla
İslâm dışıdır... Allah'ın rızasıyla hiç bir ilgisi olmadığı gibi, aksine günah
kazanmak hatta imanın tehlikede olması durumu da gündemdedir... Mü'min
müslümanların vatanı "Daru'l-îslâm"dır ki, o da, Allah'ın
hükümlerinin, yani İslâm'ın hakim olduğu, mü'minlerin iktidar makamında
bulunduğu ülkedir...
Hakimiyet Allah'ın
iktidar, Allah'ın hükümlerini icra eden mü'minlere aid olan Daru'I-İslâm'ı her
türlü düşman saldırısında korumak, her mü'minin üzerine bir borçtur... Bu
vazife, mü'min muvahhidlerin en büyük vazifedir...
Daru'l-İslâm'ın ve
onda mukim bulunan müslümanların, şirkten, küfürden, irtidattan, fısktan,
fücurdan, ifsaddan ve her türlü kâfir ve müşriklerin saldırısından korunması
gerekir... Bu konuda ortaya konulacak her türlü imkân, güç ve kuvvet, cihadın
tâ kendisidir...
Mü'min muvahhidler, bu
uğurda cehd-u gayretlerini harcar, bu uğurda savaşım verir ve bu uğurda cihada
kuşanırlar. Çünkü bu halde olmak, Allah yolunda olmaktır, Allah'ın rızasını
kazanmaktır...
Rasulullah (s.a.s.) ve
O'nun yanında bulunan, O'nun cihad medresesinden mezun olan Ashabı (Allah cümlesinden
razı olsun), böyle bir cihadın Örneğini sergilemiş ve savaşa bu ölçülerde
kuşanmışlardı... Kıyamete kadar önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in izinden
ayrılmayan mü'min, muvahhid, muttaki ve mücahidlerin de, sergileyeceği tavır
bu olmalıdır!..
[1] Mâide, 5/35.
[2] Bakara, 2/193, Enfal, 8/39
[3] Tevbe, 9/24
[4] Enfal, 8/45-46
[5] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Vesaya, B.24, Hds.29.
Sahih-i Müslim, Kitabu'1-îman, B.38, Hds.145.
[6] Bkz. Nisa, 4/59
[7] Tevbe, 9/41
[8] Muhammed (Kıtal), 47/7
[9] Hacc, 22/40
[10] Rum, 30/47
[11] Sahih-i Buhârî, Kitabu'I-Cihad, B.101, Hds!l55.
Sahih-i Müslim, Kitabu'1-îman, B.8, Hds.33-35 Sünen-i Neseî, Kitabu'I-Cihad,
B.l, Hds.3076
[12] Sahih-i Müslim, Kitabu'i-İman, B.8, Hds.37
[13] Sahih-i Buhârî, Kitabu'z-Zekat, B.l, Hds.6 Sahih-i
Müslim, Kitabu'1-İman, B.8, Hds.32 Sünen-i Neseî, Kitabul-Cihad, B.l,
Hds.3077-3079 Sünen-i Tirmİzî, Kitabu'1-İman, B.l, Hds.2734
[14] Bakara, 2/256
[15] Sizden kim dininden geri dönerse ve kâfir olarak
ölürse, artık onların bütün yapıp ettikleri (amelleri) dünyada da, ahirette de
boşa çıkmıştır. Ve onlar, ateşin halkıdır, onda sürekli kalacaklardır."
(Bakara, 2/217
îbn Abbas (r.a.)'dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Dinini değiştireni öldürünüz!"
Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B.l48, Hds.221 Sünen-i îbn
Mâce, Kitabu'l-Hudud, B.2, Hds.2535 Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Hudud, B.25.
Hds.1485. Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrirnu'd-Dem, B.14, Hds.4043-4053 Sünen-i Ebu
Davud, Kitabu'l-Hudud, B.l, Hds.4351. İmam Malik, Muvatta', Kitabu'l-Akdiye,
Hds.15
[16] Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2, Sh.SO'den İmam Suyutî,
Camiu's Sağir, Hds.3152. Camİus-Sağir Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail
Mutlu vdğ. İst. 1996. C.2, Sh.196, Hds.1711.
[17] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B.87. (Bab
başlığında)
[18] Ebu Nuaym, Hılye'den îmam Suyutî, A.g.e., C.2, Sh.197,
Hds.1713. (Camius-Sağir,Hds.3154)
[19] Enes b. Malik (r.a.)'dan Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu: "... Her kim, benim Sünnetimden (hayat yolumdan) yüz çevirirse, o
benden değildir"
Sahih-i Buhârî, Kitabu'n-Nikâh, B.l, Hds.l Sahih-i Müslim,
Kitabu'n-Nikâh, B.l, Hds.5
[20] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B.l,, Hds.4
Sahih-i Müslim, Kitabu'I-İmare, B.29, Hds.l 10 Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Fedailui-Cihad, B.l, Hds.l669 Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cihad, B.l7, Hds.3114
[21] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cihad ve's Siyer, B.48,
Hds.75. Sahih-İ Müslim, Kitabu'z-Zekat, B.6, Hds.26
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Cihad, B.10, Hds.2788 Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Fedailu'l-Cihad, B.10, Hds.1686
[22] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B.5, Hds.12
Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.30, Hds.12-15 Sünen-i Tirmizî, Kidabu
Fedaüu'l-Cihad B.17, Hds.1701. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Cihad, B.2,
Hds.2755-2757
[23] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-İman, B.8. Hds.2749 Sünen-i
İbn Mâce, Kitabu' 1-Fiten, B.12, Hds.3972
[24] Bakara Sûresi, 2/195
[25] Sünen-i- Tirmizî, Kitabu't-Tefsir, B.3, Haber.3152
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.22, Haber.2512
[26] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'i-Cihad, B.6, Hds.2486
[27] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.17, Hds.2504
nen-ı Neseî, Kitabu'l-Cihad, B.l, Hds.3082.
[28] İbni Hacer el-Askalani, Buluğu'! Meram, Tercüme ve
Şerhi, Selamet yollan, şerh: Ahmed Davudoğlu, İst. Ty. C.4, Sh.91 Hds.71
Ayrıca bkz. Sünen-i Tirmizî, Kitabu îstı'zan ve 1-Adab, B.1L». Hds.3004.
[29] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cihad, ve's-Siyer, B.15,
Hds.25 ^ahih-i Müslim, Kitabu'l-lmare, B.42, Hds. 149-151 ^Ünen-İ İbn Mâce,
Kitabu'l-Cihad, B.21, Hds.3122 rjnen-iNeseî, Kitabu'l-Cihad, B.21, Hds.3122.
Ebu Davud' Kitabu'l-Cihad, B.24, ile 25 arasında numarasız, Tirmizî, Kitabu
Fedailul-Cihad, B.I6, Hds.1697