Rabbimiz Allah'ın
vazifeli kılıp gönderdiği Peygamberler, önce insanları bilgilendirdiler.
Onlara kendilerinin bilmesi gerekli olan herşeyi anlattılar. Aynı konuyu soruldukça
veya ihtiyaç duyuldukça defalarca, kafaları çatlatırcasına izah ettiler... Bu
hakikatleri dinleyen, anlayan ve tağutu inkâr edip Allah'a inanarak en sağlam
kulpa yapışan mü'minleri, bir araya getiren Peygamberler, onları
teşkilatlandırdı. Bir ümmet oldu mü'minler, bir vücûdun parçalan idiler,
bütünleştiler... Kardeşler oldular, birbirlerinin velileri haline geldiler...
Allah yolunda kurşun ile birbirleriyle perçini eştiler, birbirleriyle
kaynaşan saflar oluşturdular...
Peygamberler (Allah'ın
salat ve selamı cümlesinin ü-zerine olsun), sadece tebliğ etmediler...
Vazifeleri, tebliğ etmek idi... Tebliğin en mükemmelini yaptılar, davet ettiler
ve daveti kabul edip iman edenleri, Rabbimiz Allah'ın emrettiği şekilde
teşkilatlandırdılar... Bu mü'minler, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din
tamamen Allah'ın oluncaya kadar, yeryüzündeki fitne ve fitnecilerle savaşıp
onları gideren İslâm ordusunu ettikleri gibi, Allah'ın hükümleriyle hükmeden
İslâm devletini de kurup yönettiler...
Demek ki,
Peygamberler, insanlara yalnızca tebliğ etmediler. Tebliğ, birinci merhale,
davet, ikinci merhale, iman edenleri teşkilatlandırmak üçüncü merhale vs..
Merhale merhale ümmetin oluşumunu Rabbimiz Allah'ın emirleri çerçevesinde
gerçekleştirdiler... Rabbimiz, şöyle buyurur:
"Biz, senden
evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (Peygamberler) göndermedik.
Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.
(Onlar) Apaçık
deliller ve. Kitablarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur'ân'ı) indirdik. Ki,
insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler
diye.[1]
Risalet ehli olan
Peygamberler, hep erkek insanlardan seçilip göndermişlerdir. Bilinmeyen
şeylerin bilenlerden sorulup öğrenilmesi emredilmiştir... Bu, her sahada
böyledir. Bilinmeyen şeyler, ehli olan, o işte sadık olup, haberine itibar
edilen sadıklardan sorulmalı ve öğrenilmelidir... Haberci, salih ve sadık
olmalı, çünkü fasıkların haberine itibar edilmez, ya da yeni bir araştırmayı
gerektirir...
Bütün Peygamberler
sadık şahsiyetli ve Allah'ın seçip terbiye ettiği kişilerdir... İnsan-ı
Kâmildir, Rasuller ve Nebiler... Rabbimiz Allah, onları apaçık delillerle ve
kendilerin vahiy mahsûlü olan mukaddes Kitablarla göndermiştir... Bu,
Sünnetullah'tır... Bu, değişmez bir hakikattir... Çünkü Sünnetullah'da hiç bir
değişme söz konusu olamaz!...
"(Bu) Allah'ın
öteden beri sürüp gitmekte olan Sün-neti'dir. Sen, Allah'ın Sünnetinde kesinlikle
hiçbir değişiklik bulamazsın. [2]
"(Bu) Daha
önceden gelip geçenler hakkında (uygulanan) Allah'ın Sünnetidir. Allah'ın
Sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın. [3]
"(Bu) Senden Önce
gönderdiğimiz Rasullerimizin bir Sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik
bulamazsın. [4]
"...Sen, Allah'ın
Sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın Sünneti'nde
kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. [5]
Rabbimiz Allah (c.c)
Sünneti gereği son Nebisi ve son Rasulü Muhammed Mustafa (s.a.s.)'e de, zikri
yani Kur'ân'ı indirmiştir... Rasulullah (s.a.s.)'in de vazifesi, insanlara
kendileri için Rabbimiz Allah'ın indirdiğini apaçık açıklasın ve insanlar,
akılları ölçüsünde kendilerine açıklanan ilâhî vahyi iyice düşünsünler,
kavrasınlar ve gereğini yapsınlar...
Demek ki Rasulullah
(s.a.s.), kendisine vahyedilen Kur'ân-ı Kerîm'i ayet ayet, sûre sûre
muhatabları olan insanlara hem
okuyor, hem de
açıklıyordu. Okudukları Kur'ân-ı
Kerîm'in ayetleri, açıkladıkları da mübarek sözleri, yani
hadisleri idi... Rasulullah
(s.a.s.), insanlara Kur'ân-ı
Kerîm'i sözleriyle açıklıyordu. Nasıl uygulanacağını gösteriyor ve
haraketleriyle açıklıyordu. Ayrıca
mü'minlerin söz ve davranışlarından Kur'ân'â aykırı olmayanlarına karşı da
susuyor ve tasdik mânâsında anlaşılan bu sükutu da, Kur'ân-ı Kerîm'in bir başka
açıklamasıydı... Böylece kendisine Allah tarafından vahyedilen Kur'ân-ı Kerîm'i
insanlara, sözleriyle, hareketleriyle ve bazan sukutuyla açıklayan Rasulullah
(s.a.s.)'in Sünneti ortaya çıkıyordu. Yani kalî, fiilî ve takriri Sünnet,..
Sünnet-i Rasulullah (s.a.s.), yani Kur'ân-ı Kerîm'in izahı!.. İzahsız anlaşılamayan
Allah kelamı Kur'ân'ın izahı, Rasulullah (s.a.s.) tarafından Rabbimiz Allah'ın
emri ve denetimiyle yapılıyordu...
Şöyle buyuruyordu
Rabbimiz Allah: "De ki: Şübhesiz, ben, ancak sizin benzeriniz olan bir
beşerim. Yalnızca bana, sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Kim
Rabbine kavuşmayı'umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette
hiç kimseyi ortak kılmasın.[6]
Kendisine, insanların
ilâhının bir tek ilâh, rabblerinin bir tek Rabb ve meliklerinin bir tek Melik
olduğu, yani insanları yaratan, nzık veren, eğiten, geliştiren, onlar için
kanun koyan, emrini geçiren ve yegane hakimleri olan Allah (c.c.) olduğu vahyedilen
Rasulullah (s.a.s.), kendilerine son Nebî ve son Rasul olarak gönderilen,
hemcinsleri olan insanlar gibi bir beşerdir... Allah (c.c), kendisini seçmiş ve
vahyetmiştir.
"Artık kim
Rabbine kavuşmayı umuyorsa" yani gereği şekilde iman etmiş ve imanına
şirki, küfrü, bid'at ve hurafeyi karıştırmamış ise, Allah'ın emrettiği ölçüde
salih amelde bulunsun, imanına şirk ve küfür karıştırmadığı gibi, ameline de
şirk, küfür, bid'at ve hurafe karıştırmasın!..
Önderimiz ve biricik
hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), bir beşerdir, bir insandır... Rabbbimiz
Alİah, O'na ne değer vermiş ve bize O'na karşı nasıl davranmamızı emretmiş ise,
biz mü'rnin muvahhidler, Rasulutlah (s.a.s.)'e karşı öyle davranmalıyız. Bu
konuda, ne ifrat, ne de tefride düşülmemesi gerekir. Her konuda Rabbimiz Allah'ın
emri üzerine vasat ölçüyü titizlikle koruyan mü'min muvahhidler, bu konuda da
hassas olmalıdırlar.
Yegâne önderimiz
Rasulullah (s.a.s.) de, biz mü'min muvahhidleri uyarmakta ve bu konuda
aşırılıktan bizleri sakındırmaktadır.
Ata b. Rabah şöyle
diyor:
Rasulullah (s.a.s.)'in
yanına bir zat girdi. (Bu sırada) Rasululiah bir yastığa yaslanmış oturuyordu.
Önünde de içinde ekmek bulunan bir tabak vardı. Ekmeği tabaktan alıp yere koydu
ve yastıktan beri çekilerek:
"Ben, sadece bir
kul gibi yeyip içen, oturup kalkan bir kulum.[7]
Bu konuda bir başka
önemli hadis-i şerifi İmam Ömer b. Hattab (r.a.) nakleder. Emiru'l-mü'minin
Ömer (r.a.), minberin üzerinde şöyle diyordu:
Ben, Rasulullah
(s.a.s.)'den işittim:
"Nasranîlerin
(Hristiyanların) Meryem oğlunu (İsa'yı) batıl ve aşırı surette medhettikleri
gibi, sakın sizler de beni medhde aşırı gitmeyiniz. Şübhesiz ki, Ben, ancak bir
kulum. Onun için bana, Allah'ın kulu ve Rasulü deyiniz!" buyurdu.[8]
İşte bu eşsiz ve
seçkin kulu, Rabbimiz Allah biz müslüman muvahhidler için hayat örneği olarak
tayin buyurmuştur:
"Andolsun, sizin
için, Allah'ı ve ahiret gününü u-manlar ve Allah'ı çokça zikredenler için,
Allah'ın Rasulünde güzel bir örnek var. [9]
Kasem ile olayın
ehemmiyetini beyan buyuran Rabbimiz Allah, [10]
Rasulullah (s.a.s.)'in kimler için örnek olduğunu da beyan buyurmuştur...
Kur'ân-ı Kerîm, nasıl
ki, müttakîlerin hidayet rehberiyse, Rasulullah (s.a.s.) de yalnızca mü'min
muvahhidler, yani Allah'ı çokça zikredenler, yani hayatlarının her anında
Rabbleri Allah'ın emrettiği şekilde davrananlar içinen güzel hayat örneğidir...
Rasulullah (s.a.s.),
ne sıradan bir insandır, ne de i-lâhlaştınlacak bir zattır... O, bir beşerdir
ki, kendisine Risâlet ve Nübüvvet verilmiş ve mü'min muvahhid kullar için hayat
örneği olarak Rabbimiz Allah tarafından seçilip vazifeli kılınmıştır.
Allah'dan başka ilâh,
rab ve hâkim tanımayan, yalnızca Allah'ın kanunlarına tabi olan, ahirete iman
eden, ayrıca Allah'ı çokça zikredenler, tüm hayatlarını Rasulullah (s.a.s.)'in
hayatına tabi kılmalıdırlar... O'nun gibi yaşamaya gayret etmelidirler...
Allah'a nasıl kulluk yapılacak ve Allah'ın rızası nasıl kazanılacaksa onu,
Rasulullah (s.a.s.)'den öğrenmelidirler... Hayatın her sahasında ve her anında
Örnek ve önder Rasulullah (s.a.s.)'dir... Devlet yönetiminde örnek Rasulullah
(s.a.s.), hükümet icraatlarında Örnek Rasulullah, ekonominin düzenlenmesinde,
hukukun adilâne olmasında örnek Rasulullah (s.a.s.),'dir... Sosyal hayatın her
biriminde örnek Rasulullah (s.a.s.)'dir... Mü'min muvahhidler, böyle inanır ve
böyle tatbik ederler... Bu, onların imanlarının bir gereğidir!.. Allah'ın rızasını
kazanmanın vazgeçilmez şartıdır:
"De ki: Eğer siz,
Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
affetsin. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
De ki: Allah'a ve
Rasulü'ne itaat edin, eğer yüz çevirirlerse, şübhesiz Allah, kâfirleri sevmez.[11]
Rabbimiz Allah, mü'min
muvahhid kullarının kendisine karşı olan sevgilerinin samimiyetini Rasulü
(s.a.s.)'e uymak ile değerlendirmiştir. Bir mü'min kulun Allah'ı sevip
sevmediğini ölçmek isteyen, o kulun Rasulullah (s.a.s.)'e karşıki tutumuna ve
bağlılığına baksın!... Allah'ı seven ve Allah'ın kendilerini sevdiği kuilar, [12]
Kur'ân-ı Kerîm'e tabi oldukları gibi Rasulullah (s.a.s.)'in Sünnetine de tabi
olmalıdırlar... Ayet-i kerimeye dikkat edilecek o-lunursa, "Eğer siz,
Allah'ı seviyorsanız bana uyun..." bu-yurulmaktadir... "Bana
uyun..." ibaresi açıktır. Bunu, eğip bükmeye hiç bir ihtiyaç olmadığı
gibi, buna imkân da yoktur. Kitab'a uyanlar, Kitab'ı yâni Kur'ân'ı en iyi açıklayan,
sözleriyle, hâl ve hareketleriyle Kur'ân'a gereği gibi tabi olan Rasulullah
(s.a.s.)'e de uymak zorundadırlar... Bu tabii oluş, Allah'a karşı sevgilerinden
ileri gelmektedir... Bu sevginin tabii sonucu, Allah'ın da kulunu sevmesi ve
günahlarını affetmesidir.
Allah'a itaat etmek,
Kur'ân'a tabi olmak demek olduğu gibi, Rasulü'ne itaat etmek de, Rasulullah'ın
Sünne-ti'ne tabi olmak demektir. Kim ki, bu hakikatten yüz çevirir, itaat
etmeyi reddederse, küfretmiş, yani kâfir olmuş olur. Elbette, Rabbimiz Allah,
kâfirleri sevmez. O'nun sevgisi, kendisine ve Rasulü'ne iman edip itaat
edenleredir... Çünkü o mü'min muvahhid kullar da, yalnızca Allah'ı sever,
Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederler... Allah'ı ve Rasulü (s.a.s.)'i sevmek ve bu
sevgide samimi olmak, hem imanın, hem de kurtuluşun ölçüsüdür!..
Enes b. Malik
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) önderimiz şöyle buyurur:
"Hiç biriniz, ben
kendisine, çocuğundan babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça
iman etmiş olmaz.[13]
İmam Buhâri'nin ilk
rivayetinde [14]hadis şöyle başlıyor:
"Nefsim elinde
olan Allah'a yemin ederim ki..." Kasem ile başlayan hadis, kasemden sonra
gelen konunun önemini vurguluyor. Rasulullah (s.a.s.)'i, çocuğundan, babasından
ve tüm insanlardan daha çok sevmeli ve sevginin gereğini yapmalı mü'min
muvahhidler.
Sevmek, sevilenin
sevgisini ve rızasını kaybetmemek için tüm gayret ve imkânım sarfetmektir...
Sevdiğini memnun etmek ve sevgisini arttırmak için çaba sarfetmek, sevgideki
samimiyetin ölçüsüdür.
Yine Enes b. Malik
(r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) sevgisi, şu ölçü ile izah edilmiştir:
Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu:
"Hiç bir kul, ben
kendisine, ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça
(kâmü) iman etmiş sayılmaz.[15]
Böylece hiç kimsenin
itirazı kalmayan kâmil imanın kâmil Ölçüsü verilmiş oldu: Mü'min muvahhidler,
önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'i, anasından, babasından, hanımından,
çocuklarından, kardeşlerinden, malından, mülkünden, tüm insanlardan daha çok
sevecek ve Rasulullah (s.a.s.)'în hukukunu, bunların hukukundan evlâ bilecek,
üstün tutup koruyacaktır!...
Rasulullah (s.a.s.)'in
ümmetinden olma şerefine hak kazanan mü'min muvahhidler, O'nu, tatlı
canlarından da daha çok sevmelidirler.
"Peygamber,
mü'minler için kendi nefislerinden daha evlâdır ve O'nun zevceleri de, onların
anneleridir. [16]
Öz nefsinin hukukunu
korumaktan önce Rasulullah (s.a.s.)'in hukukunu korumalıdır mü'min
muvahhidler... Canından daha çok sevmeli ve hürmet göstermeli Rasulullah
(s.a.s.)'e.
Hakikî imanın tadını
almanın üç şartından birisiydi: "Allah ve Rasulü kendisine başkalarından
daha sevgili olmak!.. [17]
Emiru'l-mü'minin İmam
Ömer b. Hattab (r.a.) yuka-nda zikredilen, Rasulullah (s.a.s.) sevmek hadisini
işitince, Rasulullah (s.a.s.)'e:
Yâ Rasulullah, sen
bana, canımdan gayrı her şeyden sevgilisin, deyince. Rasulullah (s.a.s.):
"Canından da ya
Ömer!", buyurmuştur. Ömer derhal: -Canımdan da, demiş. Rasulullah
(s.a.s.):
"Şimdi oldu ya
Ömer!" buyurmuşlar.[18]
Abdullah b. Amr b. el-As (r.a.)'ın rivayetiyle "Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
"Sizden herhangi
birinin gönlü, benim getirdiğim dine tabi oluncaya kadar hakkıyla iman etmiş
olmaz. [19]
Rasulullah (s.a.s.)'i
canı dahil olmak üzere her şeyden daha çok seven ve ona tabi olan mü'min
muvahhidler, hayatî meselelerinde muhayyer bırakılmamışlardır. Rabbimiz Allah
şöyle buyurur: "Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği vakit, erkek olsun,
kadın olsun hiç bir mü'min için kendi işlerinde seçme hakkı (muhayyerlik)
olmaz. Kim Allah'a ve Rasulü'ne isyan ederse, muhakkak açıktan açığa sapıklık
etmiş olur. [20]
Dikkat edilirse,
"Alİah ve Rasulü, bir işe hüküm verdiği vakit..." buyuruluyor. Yani
Allah'ın buyurması, Kur'ân-ı Kerîm, Rasulünün buyurması, Sünnet-i Seniy-ye...
Bazı garib ve zeval bulmuş zihniyete sahib olanlar, Kur'ân-ı Kerîm'i savunma ve
koruma adına Rasulullah (s.a.s.)'in hukukuna tecâvüz edip O'nu devreden
çıkarmak istiyorlar... Niyetlerinin durumu, Allahu âlem. Fakat hâl ve
tavırlarında isyanın tamamıyla hâkim olduğu gerçeği gözler önünde... Kur'ân'ı
savunacağız derken, Hadisin ve pratiğinin, yanı Sünneti inkârına gidiyor, ya da
hafife alıyorlar... Bu tipler Rasulullah (s.a.s.)'e tabi olmak konusunda
imtina ediyorlar...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Ümmetimin hepsi
cennete girecektir. Ancak imtina edenler girmeyecektir."
Sahabîler:
Ya Rasulullah, kimler
imtina edecekler?, diye sordular.
Rasulullah:
"Her kim bana
itaat ederse, cennete girecektir. Her kim de bana âsî olursa o da, (davetimi
kabul ve emirlerime itaatten) çekinip imtina etmiş olur (ve cennete giremez)"
buyurdu.[21]
Rabbimiz Alİah, şöyle
buyurur:
"Biz,
Peygamberlerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden
başka bir şeyle göndermedik. Onlar, kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet
sana gelip Allah'dan bağışlanma düeselerdi, elbette Allah'ı tevbeleri kabul
eden, esirgeyen olarak bulurlardı.
Hayır, öyle değil,
Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerden seni hakem kılıp sonra
senin verdiğin hükme içlerinde hiç bir sıkıntı bulunmaksızın tam bir
teslimeyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.[22]
Yine buyurdu Rabbimiz
Allah: "Kim Peygambere itaat ederse, gerçekten Allah'a itaat etmiştir.
Kim de yüz çevirirse, Biz, seni onların üzerine koruyucu göndermedik. [23]
Aynı konuda Abdullah
b. Ömer (r.a.)'mn rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) de şöyle buyurur:
"Kim bana itaat
ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Kim bana isyan ederse, Allah'a isyan etmiş
olur. [24]
İman etmenin
şartlarından birisi de, Rasulullah (s.a.s.)'in hükmüne tam teslim olmaktır.
Çünkü Rasulullah (s.a.s.)'e itaat etmek Nübüvvetin ve Risâletin gayesinin
gereğidir. Çünkü bütün Peygamberler Allah'ın izniyle kendilerine itaat
edilmeleri için gönderilmişlerdir... Onları vazifeli kılan Rabbimiz Allah,
kendilerine uyulmasını emretmiştir, mü'min muvahhid kullarına!.. Çünkü Peygamberler
her ne yapıyorlarsa, Allah'ın emriyle yapıyorlar. Onlar, kendilerinden yani
nevalarından bir şey yapamazlar. Böyle bir yetkileri ve arzulan da olmamıştır...
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur: "O, hevadan (kendi istek, düşünce ve
tutkularına göre) konuşmaz.
O (söyledikleri) yalnızca vahyolunmakta olan
bir vahyidir. [25]
Rasulullah (s.a.s.)'in
söyledikleri vahy ve yaptıkları vahyin denetimindeydi. Bundan dolayı O'na itaat
etmek
Allah'a itaat etmek
idi. Ve O'na itaat etmemek, karşı çıkmak, Sünnetine göre yaşamamak, O'na isyan
etmekti. Bu isyan aynı zamanda Allah'a isyan etmek olduğunu yine en doğrusunu
buyuran ve tasdik olunan Rasulullah (s.a.s.), haber vermişti...
Allah'a ve Rasulullah
(s.a.s.)'e itaat edenlerin, yani mü'min muvahhidlerin mükafatlarının en
değerlilerinden birisi şu idi:
"Kim, Allah'a ve
Rasulü'ne itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerin nimet verdiği
Peygamberler, sıddıklar (doğrular ve doğrulayanlar) şehidler ve salihlerle
beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar!...
Bu fazl (bol ihsan)
Allah'dandır. Bilen olarak Allah yeter.[26]
Kişi, sevdikleriyle
beraberdir. Sevdikleri, yani iyilik üzere itaat ettikleriyle beraberdir...
Mü'min muvahhidler, Rasulullah (s.a.s.)'e itaat ederlerse, sıddîk ve
salihlerden-dirler... Hep beraber cennette, Rabbimiz Allah'ın cemalini görme
nimetine, nimetlerin en yücesine ulaşırlar...
Şöyle buyurur
Rabbimiz:
"Dosdoğru namazı
kılın, zekatı verin ve Peygambere itaat edin.
Umulur ki, rahmete
kavuşturulmuş olursu"[27]
Hayat, iman ve
cihaddır, yani iman ve itaat!... Dosdoğru namaz kılmak, Rasulullah (s.a.s.)
gibi, zekatı vermek O'nun tayin ettiği ölçüde... Diğer meselelerde de aynı
ölçü geçerlidir ve bu ölçüye dikkat edilmeli, yani Rasulullah (s.a.s.)'e
itaat...
"Allah yazmıştır:
Andolsun, Ben galip geleceğim ve Peygamberlerim de. Gerçekten Allah, en büyük
kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır.
Allah'a ve ahiret
gününe iman eden hiç bir kavim bulamazsın ki onlar, Allah'a ve Rasulü'ne karşı
baş kaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar. Bunlar,
ister babaları, ister çocukları, ister aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle
kimselerdir ki, (Allah) onların kalblerine iman yazmış ve onları kendinden bir
ruh ile desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere
sokacaktır, orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı oimuş, onlar
da O'ndan razı olmuşlardır, İşte onlar, Allah'ın fırkasıdir (Hizbullah). Dikkat
edin, şübhe-siz Allah'ın fırkası olanlar felah (umutlarını gerçekleştirip
kurtuluş) bulanların tâ kendileridir.[28]
Allah, mutlak galibtir
ve O'nun izniyle Peygamberleri davalarıyla beraber diğerlerine galibtirler.
Allah'a ve ahiret
gününe iman etmenin göstergesi, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'e itaat ve Alİah ile
Rasulü'ne isyan edenlerle ilişkisini kesmektir!... Bu isyankârlar en yakınları
da olsa, mü'min muvahhidlerin tavrında yani o Allah'a ve Rasulullah (s.a.s.)'e
baş kaldıranlarla dost olmama tavrında bir değişme olmaz... Bu itaatkâr
durumlarından dolayı Rabbimiz Allah'ın sevgisini, yani rızasını kazanmışlar
ve imanları kuvvetlenmiş, Hizbullah'tan olmuşlardır... Onlar, Allah'a güvenip
dayandıkları için, Allah da onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir...
Ebu Rafı (r.a.)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Herhangi
birinizi tahtına (koltuğuna) yaslanmış olup, benim emrettiğim veya yasakladığım
bir husus ona intikal edince (umursamadan): "Bilemem (Kur'ân'dan başka bir
şey tanımam ve tabi olmam), biz, Kitabullah'da ne bulduksa, ona tabi
olduk." (Artık hadise tabi olmayız) söyler durumda bulmayayım.[29]
Aynı konuda, şu hadis
meseleyi daha net açıklamaktadır.
EI-Mikdam b.
Ma'diyekrib (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:
"Dikkat!
Kendisine benden bir hadis ulaşacak ve koltuğuna gerilmiş olduğu halde:
"Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. Bu Kitabta neyi helâl
bulursak, onu helâl kabul eder ve neyi haram bulursak, onu haram kılarız!"
diyecek olan bir adam çıkacak mı?
Oysa Rasulullah'ın
haram kıldığı şey, Allah tarafından haram kılınan şey gibidir. [30]
Mesele bu kadar açık
ve net iken, başka söz söylemeye ihtiyaç var mıdır? Rabbimiz Allah (c.c),
Rasulullah (s.a.s.)'in mukaddes vazifesi için şöyle buyurur:
"Andolsun ki:
Allah mü'minlere, içlerinden kendilerinden onlara bir Peygamber göndermekle
iütufta bulunmuştur. (Ki O) onlara ayetler okuyor, onları arındırıyor ve
onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar, apaçık bir sapıklık
içindeydiler. [31]
Ve yine Allah, Rasulü
(s.a.s.)'e şöyle buyurur:
Allah, sana Kitab ve
hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın üzerindeki fazlı çok
büyüktür. [32]
Mikdam b. Mediyekrib
(r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasuluüah (s.a.s.)'de bu konuda şöyle
buyurur: .
"Dikkat! Bana
Kur'ân verildi. Kur'ân'la beraber onun bir benzeri daha verildi.[33]
Ümmetin imamlarından
ve ümmet için rahmet olanlardan İmam Şafiî Muhammed b. İdris (r.a.) Kitab ve
hikmetle ilgili ayetleri zikrettikten sonra şunları söylüyor:
"Er-Risâle" isimli meşhur usûl kitabında:
"Bu ayet-i
kerimelerde Allahu Teâlâ, Kitab ve hikmeti zikretmektedir. Kitabtan maksad
Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân ilmini bilen, itimat ettiğim âlimlere göre ise hikmet,
Rasul-i Ekrem (s.a.s.)'in Sünneti'dir.
Buradaki mevzumuz da,
söylenene yakındır. Tabiî her şeyin doğrusunu Allahu Teâlâ (c.c.) bilir.
Zira Kur'ân-ı
Kerîm, bir zikirdir.
Hikmet ise, Kur'ân'a tabi
kılınmıştır. Allahu Teâlâ (c.c.), kitabı ve hikmeti öğretmekle kullarına
verdiği nimeti hatırlatmaktadır. Bu husus dikkate alınırsa -Allahu âlem-
hikmetin, Rasul-i Ekrem (s.a.s.)'İn Sünneti'nden başka bir şey olduğunu söylemek,
kat'iyyen doğru değildir. [34] İmam Melik'e şu rivayet
edildi. Rasulullah(s.a.s.):
"Size iki şey
bırakıyorum. Bunlara sımsıkı bağlandığınız müddetçe asla doğru yoldan
sapmayacaksınız. Bunlar: Allah'ın kitabı ve Rasulü'nün Sünneti'dir. [35]
İrbad b. Sariyye (r.a.) şöyle demiştir. Rasulullah (s.a.s.), bize öyle bir va'z
etti ki, ondan gözler(imiz) yaşardı ve kalbler(imiz) titredi. Bunun üzerine
biz dedik ki:
Yâ Rasulullah, bu
va'zımz, veda eden bir kimsenin va'zına benzer. Bize neleri tavsiye edersiniz?
Rasulullah buyurdu ki:
"Ben, sizi
gecesi, gündüzü gibi apaydın olan (en küçük bir şübheyi kabul etmeyen gayet
açık) bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helak olanlar, o dinden
(başka yönlere) saparlar. Sizden kim yaşarsa fazla ihtilafa şahid olacaktır.
Onun için bilip tanıdığınız Sünnetime ve hidayete erdirilmiş olan Hulafay-ı
Raşidinin Sünnetlerine yapışınız. Bunları dişlerinizle sıkıca tutunuz, (ya da
müsîbetlere karşı dişlerinizi sıkınız). Başınızdaki halife, siyah bir köle bile
olsa itaatten ayrılmayınız. Çünkü mü'min (tevazzu ve uysallığı bakımından)
burnuna yular takılmış deve gibidir, hangi tarafa sevkedilirse uyar.[36]
Biricik önderimiz ve
yegane hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)'e itaat etme konusunda İbn Mesud
(r.a.)'m bir tesbitiyle sözlerimizi bağlayalım.
Abdullah b. Mes'ud
(r.a.) şöyle demiştir:
"Kim yarın
Allah'a müslüman olarak kavuşmak isterse, şu namazlara ezan okunan yerde devam
etsin. Çünkü Allah, Peygamberiniz (s.a.s.)'e Sünen-i Hûda'yı meşru kılmıştır.
Bu namazlar da, Sünnet-i Hûda'dandır. Şayet cemaatı terk edip namazı evinde
kılanın yaptığı gibi siz de evlerinizde kılarsanız, Peygamberinizin Sünnetini
terk etmiş olursunuz, Peygamberinizin Sünnetini terk ederseniz, muhakkak
delâlete düşersiniz. Hiç bir kimse yoktur ki, tertemiz abdestini alsın, sonra
şu meclislerden birisine gitsin de Allah, ona attığı her adım mukabilinde bir
sevab yazmasın, her adım mukabilinde onu bir derece yükseltmesin. Ve her adım
mukabilinde onun bir günahım affetmeşin! Vallahi, ben öyle günümüzü görmüşümdür
ki, nifakı malûm münafıkdan başka hiç birimiz cemaatı terk etmiyordu. Vallahi
insan, iki kişi arasında bacakları yerde sürünerek (mescide) getirilir de safa durdurulurdu.[37]
Ve yine Abdullah b.
Mes'ud (r.a.) şöyle demiştir:
Eğer mescidleri terk
eder de (farz) namazlarınızı evlerinizde
kılarsanız, Peygamberinizin Sünnetini
terk etmiş olursunuz. Peygamberinizin Sünneti'ni terk ederseniz (adım
adım küfre yaklaşır) kâfir olursunuz. [38]
[1] Nahl, 16/43,44
[2] Fetih, 48/23
[3] Ahzâb, 33/62
[4] Bkz. Bakara, 2/193
[5] Fâtır, 35/43 Aynı konuda diğer ayetler için bkz.
En'am, 6/34, Yunus, 10/64, Rûm, 30/30.
[6] Kehf, 18/110
[7] Ahmed b. Hanbel. Kitabu'z-Zühd, çev. Mehmet Emin
İnsanoğlu, Ist-1993,C.l,sh.l7,Hds.l9,21
[8] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Enbiyâ, B.50, Hds.l 15
Sünen-i Dârimî, Kitabu'r-Rikak, B.68, Hds.2787.
[9] Ahzâb, 33/21
[10] Bkz. Bakara, 2/1-2
[11] Âl-iİmrân, 3/31-32
[12] Bkz. Mâide, 5/54
[13] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.16, Hds.70 Sahih-i
Buharı, Kitabu'1-İman, B.7, Hds.7-8 Sünen-i Neseî, Kitabu'1-İman, B.19,
Hds.4980-4985 Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.9, Hds.67
[14] Hds.7
[15] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman B.16, Hds.6> Minen-i
Neseî, Kitabu'i-îman, B.19, Hds.4981
[16] Ahzab, 33/6
[17] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, B.8, Hds.9 -ahıh-j
Müslim, Kitabu'1-İman, B.15, Hds.67-68
[18] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, İst.
1977, C.l, Sh.265.
Sahih-i Buhârî,
Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, şerh:
Ahmed Naim, Ank. 1980, 6. Baskı, C.l, Sh.31, Kadı îyaz, Şifa-i Şerif,
çev. Suat Cebeci, Ank.1992, Sh,309-310
[19] İmam Nevevi, Kırk Hadis, Hds.41 (İmam Nevevi'in notu:
Hasen-sahih bir hadistir. Bu hadisi, Kitabu'l-Hucce'de sahih bir senet ile
rivayet ettik.)
El Hindi, Kenzu'l-Uramal, C.l, Sh.217, Hds.1084. Hatib-i Tebrizî,
Mişkatu'l-Mesâbih,
Kitabu'l-İman, B.5, Fasıl:
2, Hds.167. İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm Tefsiri, çev Dr. Bekir
Karlığa ve Dr. Bedrettin Çetiner, lst.1984. C.4, Sh.1751 (Nisa Suresi, 4/65.
ayetin tefsirinde)
[20] Ahzâb, 33/36
[21] Sahih-İ Buhârî, Kitabu'l-İ'tisam, B.2, Hds.12
[22] Nisa, 4/64-65
[23] Nisa, 4/80
[24] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Ahkâm, B.l, Hds.l Sahih-i
Müslim, Kitabu'l-İmâre, B.8, Hds.32
Sünen-i İbn Mâce,
Kitabu'i-Cihad, B.39, Hds.2859- Mukaddime B.l
Hds.3 Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Bey'at, B.27, Hds.4175.
[25] Necm, 53/3-4
[26] Nisa, 4/69-70
[27] Nûr, 24/56
[28] Mücadele, 58/21-22
[29] Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.2,, Hds.13 Sünen-i Ebu
Davud, Kitabu's-Siinnet, B.6, Hds.4605 Sünen-İ Tirmizî, Kitabu'1-İim, B, 10,
Hds.2800
[30] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-İlm, B.10, Hds.28,01 Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet, B.6, Hds.4604
[31] Âl-İlmrân, 3/164
[32] Nisa, 4/113
[33] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet, B.6, Hds.4604
[34] İmam Şafii, er-Risâle, Tahkik: A. Muhammed Şakir, çev. Ubeydul-lah Dalar, Ank ty. Sh.65,
madde: 252-254
[35] İmam Malik, Muvatta', Kitabu'l-Kader, Hds.3
Yeni terceme: Muhammed b. İdrİs eş-Şâfîî, Er-Risâle, çev. Prof. Dr..
Abdülkadir Şener. Prof. Dr. İbrahim Çalışkan, Ank. 1996, Sh.51, Md.252-254.
[36] Sünen-iİbn Mâce, Mukaddime, B.6, Hds.43 ve 42 Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet, B.6, Hds.4607 Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-llm, B.10,
Hds.2815 Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.I6, Hds.96
[37] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesâcid, B.44, Hbr.257.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Mesâcid, B.14, Hbr.777 Sünen-i Neseî,
Kitabu'l-İmâmet, B.50, Hbr.849,
[38] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Salât, B.46, Hbr.550.