ÜMMET-İ MUHAMMED
Millet-i İbrahim’in ne
olduğunu özellikleri ve örnekleriyle beyan ettikten sonra, “Ümmet-i
Muhammed”’in karekterini ve
özelliklerini izah edebiliriz...
“Ümmet: Bir Peygambere
inanıp bağlanan cemaat, tâife” demektir. Çoğulu: Ümem’dir.([1])
Kaffal:
- Ümmet, bir kısmı, bir kısmına uyan, aynı şey üzerinde
ittifak eden bir topluluktur, demiştir.([2])
Abdullah b. Abbas
(r.anhuma) ve Katâde (r.a.)’e göre ümmet:
“Tek din üzerinde birleşen
insanlar” demektir.([3])
Abdullah İbn Mes’ud
(r.a.):
- Ümmet, hayrı
gösterendir, demiştir.([4])
Ümmet için yapılan çeşitli
tariflerin hepsi bir noktada birleşiyor: Aynı dine ve aynı Peygambere inanan,
akîdesi, hedefi ve usûlü bir olan insan topluluğu!..
Millet-i İbrahim gibi,
Ümmet-i Muhammed de, akîde birliği mânâsına gelir... Hangi renkten, hangi
dilden, hangi ırktan, hangi kavim ve bölgeden olursa olsun, yegâne önde-rimiz
Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’e Rabbimiz Allah, tarafından kendisine vahiy
yoluyla gelen Hak Din İslâm’a katıksız iman eden her ferd, Ümmet-i Muhammed’in
bir mensubu olup aynı akîdeyi benimseyenlerle kardeştir...
Bu Tevhidî akîdeye iman
eden muvahhid mü’minler’in hiçbir şeyle şirk koşmadıkları bir tek ilâhları ve
Rabbleri var: Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ.
Onların bir tek önderleri
ve hayat örnekleri var: Rasu-lullah Muhammed (s.a.s.).
Onların bir tek hayat
nizamları var: İslâm.
Onların bir tek hayat
dusturları var: Kur’ân-ı Kerim.
Ve onlar, bir tek Ümmetin
mensublarıdırlar: Ümmet-i Muhammed.
Onlar, bir tek Millet ve
bir tek ümmettir...
Ebu Said el-Hudri
(r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Her kim, Rab olarak
Allah’a, din olarak İslâm’a, Peygamber olarak da Muhammed’e razı olursa, o
kimseye cen-net vacib olur.”([5])
Bu Tevhid akîdesine
katıksız iman eden ümmet, insanlığın başlangıcında olduğu gibi hak üzere ve
iman üzere tek bir ümmettir... İnsanlık âleminin ilk nüvesi, iman üzere olan
tek bir ümmetti... İlk insan topluluğu, Tevhid milletidir... Bu Tevhid üzere,
Rabbimiz Allah’ın dilediği zamana kadar kaldılar, sonra anlaşmazlığa düştüler
ve yeni yeni fikirler ortaya atıp, dosdoğru yoldan saptılar... Hak ve iman
üzere kalanları olduğu gibi, herbirinin başında bir şeytan bulunan, dosdoğru
yoldan sapma demek olan yollara sapan insanlar, şirk koşar ve hakka küfreder
oldular... Sapık yolların başında bulunan ve şeytanın kendilerine ba-tılı hak
olarak gösterip iknâ ettiği davetçilerin davetlerine uydular... Böylece
sapanlar ve saptıranlar ortaya çıktı... Bunlar, insanlık âlemini ve yeryüzünü
if
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
“İnsanlar, tek bir ümmetten başka değildi, sonra anlaşmazlığa
düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa
düştükleri şey konusunda mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu.”([7])
“İnsanlar, tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar
olarak Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa
düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak Kitablar
indirdi. Oysa kendilerine karşı olan azgınlık ve kıskaçlıkları yüzünden anlaşmazlığa
düşenler, o (Kitab) verilenlerden başkası değil-dir. Böylece Allah, iman
edenleri, hakkında ayrılığa düştük-leri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah,
kimi dilerse onu doğruya yöneltir.”([8])
Rabbimiz Allah dilerse,
insan kullarını bir tek ümmet kılardı, fakat insanın imtihanından dolayı onu,
iman etmek ve şirk koşmak konusunda serbest iradeli kılmıştır... İnsan, doğruyu
veya eğriyi, hakkı veya batılı, Tevhidi veya şirki, imanı veya küfrü seçme
konusunda serbest bırakılmış ve kendisine irade verilmiştir...
Allah, insan kullarının
ihtiyacı olan her türlü imkânı kendilerine vermiş, ayrıca Rasul ve Kitab
göndererek onları, hak, doğru, iyi, hayır ve faydalı şeyler konusunda yeterli
derecede bilgilendirmiş, ondan sonra serbest bırakmıştır... Onlar da, imtihan
gereği iyiyi veya kötüyü, hakkı ya da batılı seçme konusunda iradelerini
kullanma konusunda hürdürler... Dinde hiçbir zorlama yapılmamış, çünkü doğ-ru
eğriden, iyi kötüden, hak batıldan apaçık ayrılmıştır...([9])
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem (minhac)
kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kı-lardı. Ancak (bu,)
verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün
dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.”([10])
Emirü’l-mü’minin İmam Ali
b. Ebi Talib (r.a.) ve Katâ-de (r.a.)’e göre, buradaki “her biriniz”
ifadesinden mak
İnsanlar, kendilerine hak
yolunu gösteren Rasuller etrafında Tevhid akîdesi üzerinde bir araya gelip bir
ümmet oldukları gibi, bunun dışında herhangi bir ideoloji, bir felsefe,
dünyalık herhangi bir menfaat etrafında bir araya ge-lip bir ümmet
oluşturabilirler... Hak üzere olan muvahhid mü’minler bir ümmet, batıl üzere
olan müşrikler ve kâfir-ler bir ümmettir... Dünya malı menfaatı üzerine bir
araya gelen sömürü düzeninin müstekbir zalim tağutları da, batıl üzere bir
ümmet oluşturmuşlardır... Ortak menfaata ina-nan dünyanın süper güçleri,
kendilerinin dışındaki mus-taz’af halkları aralarında paylaşmış ve herbiri
payına düşen bölgeyi sömürmektedir... Bu dünyaperestler de bir ümmet-tirler...
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Eğer
insanlar, (Allah’a karşı isyanda birleşip) tek bir ümmet olacak olmasaydı,
Rahmân’ı (Allah’ı) inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerinde
çıkıp yükselecekleri merdivenler yapardık.
Evlerine kapılar ve üzerinde yaslanıp dayanacakları koltuklar.
Ve (daha nice) çekici süsler (de verirdik). Bütün bunlar,
yalnızca dünya hayatının metaıdır. Ahirette ise, Rabbinin katında müttakiler
içindir.”([12])
İmam Taberî (r.a.) bu
ayetlerin tefsirinde şunları beyan etmektedir:
“Eğer insanlar, tek bir
ümmet hâline gelmeyecek olsalardı.” ifadesinden mak
Yoksa onların bir kısmına
mal vermesi, müşriklerin zannettikleri gibi, onları sevdiklerinden dolayı
değildir.
İbn Zeyd’e göre ise, bu
ifadeden mak
Yegâne Rabbimiz Allah,
Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in Ümmeti’nin insanlar için çıkarılmış en hayırlı
ümmet olduğunu beyan ile şöyle buyurur:
“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Ma’ruf (iyi ve
İslâm’a uygun) olanı emreder, münker olan-lardan sakındırır ve Allah’a iman
edersiniz.”([14])
Allah’a, şeksiz ve
şüphesiz iman eden Ümmet-i Muhammed’in en belirgin özelliği, Ma’ruf olanı
emretmek ve münker olanlardan sakındırmak sûretiyle yeryüzündeki insanlar
arasında barışı ve huzuru sağlamaktır... Ümmetlerin en sonuncusu, en hayırlısı
ve Allah’a karşı en şereflisi olan bu ümmetin varlığı, insanlık âlemi için bir
rahmet ve merhamet vesilesidir... Onun varlığı ve yeryüzüne İslâm’ı egemen
kılması ile insanlık âlemi huzura ve saadete kavuşur... Savaşlar barışa,
zulümler adalete, düşmanlıklar dost-luğa, sıkıntılar ferahlığa, kederler
neşeye, bunalımlar huzu-ra ve kinler sevgiye dönüşür...
Behz b. Hakim’in
dedesinden rivayet edilmiştir:
“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i imrân, 3/110) ayeti hakkında Rasulullah (s.a.s.) şöyle bu-yurdu:
“Siz,
ümmetlerden yetmişi tamamlıyorsunuz. Siz, onların en hayırlısı ve Allah’a
karşı en şereflisiniz.”([15])
Süleyman b. Büreyde’nin
babası Büreyde b. Husayb (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Cennet ehli yüz yirmi
saftır. Seksen (saf) bu ümmet-ten, kırk saf da diğer ümmetlerden oluşur.”([16])
Enes b. Malik (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Şüphesiz bu ümmet (Allah
tarafından) rahmete maz-har olmuştur. Azabı da, kendi elleriyledir. Sonra kıyamet
günü olunca müslümanlardan her kişiye, müşriklerden bir kişi verilecek ve:
- Bu, senin ateşten
(kurtuluş) fidyendir, denilecek-tir.”([17])
Rabbimiz Allah (Azze ve
Celle) ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu merhamet olunmuş ve hayırlı
ümmeti böyle beyan buyururlar... Bu ümmetin, diğer ümmet-lere üstün kılınma
sebeblerini de beyan buyurmuştur Rasu-lullah (s.a.s.)....
Ebu Umâme (r.a.)'nın
rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Allah beni,
Peygamberlerden –veya, Ümmetimi sair ümmetlerden- üstün kıldı ve bize
ganimetleri helâl kıl-dı.”([18])
Huzeyfe (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu.
“Biz, (sair) insanlar
üzerine üç şey ile üstün kılındık:
Saflarımız, meleklerin
safları gibi yapıldı.
Yeryüzünün her tarafı
bizim için mescid sayıldı.
Su bulamadığımız zaman,
toprak da bize temizleyici bir vasıta kılındı.”([19])
Kadın olsun, erkek olsun
bu ümmetin mensubları olan muvahhid mü’minler, yeryüzünün varisleri ve
yeryüzün-de Allah Teâlâ’nın şahidleridirler...
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Biz
ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere (mustaz’af-lara) lütufta bulunmak, onları
önderler yapmak ve miras-çılar kılmak istiyoruz.
Ve (istiyoruz ki) onları, yeryüzünde iktidar sahibleri olarak
yerleşik kılalım. Fir’avn’a, Haman’a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi
gösterelim.”([20])
“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara
va’detmiştir: Hiç şübhesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi
kıldıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için
sevip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları
korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet
ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse,
işte onlar fasıktır.
Dosdoğru olarak namazı kılın, zekatı verin ve Rasul’e itaat
edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursu-nuz.”([21])
“(Musa:) ‘Umulur ki, Rabbiniz, düşmanınızı helâk edecek ve
sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılacak. Böy-lece nasıl
davranacağınızı gözleyecek’ dedi”([22])
Enes b. Malik (r.a.) ‘dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Sizler, yeryüzünde
Allah’ın şahidlerisiniz.”([23])
Her zaman hayır üzere olan
ve hayra çağıran en hayırlı ümmet, iyiliklerin bütün dünyaya yayılmasını ve
egemen olmasını arzu ederken, bütün kötülüklerin, zulümlerin, baskıların,
sömürünün, fitne ve fe
Yegâne Rabbi Allah, bu
ümmeti, böylece bir hayırlı vazife ile vazifelendirmiştir:
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden, kötülükten
(münkerden) sakındıran bir ümmet (topluluk) bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte
bunlardır.”([24])
Aynı akîdeyi taşıyan ve
Millet-i İbrahim’in mensubları olan önceki ümmetler de, aynı hayırlı vazife ile
vazifeli kılınmışlardır... Aynı milletten, yani aynı dinden oldukları için
bütün Tevhidî ümmetlerin vazifesi, şirkin, küfrün ve istikbarın yok edilmesini,
Tevhidin, imanın ve adaletin egemenliğini sağlamaktır... Böylece insanlık
âlemi, kula kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olacaktır... Savaşlar bitip barış
ortamı oluşacaktır... Kötülükler yok olup, iyilikler topluma hakim olacaktır...
Çünkü ümmet, insanlara hayrı öğreten, onları hayra davet eden ve hayır üzere
olmalarını sağlayandır...
Malik (r.a.) anlatıyor:
Bana ulaştığına göre,
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir:
- Allah, Muaz’a rahmet
eylesin. O, başlı başına bir üm-metti, Allah’a itaatkâr biriydi.
Ona:
- Abdurrahman’ın babası!
Aziz ve Celîl olan Allah, İbrahim (a.s.)’dan böyle bahsetmiştir. (Sen bunu,
Muaz hak-kında nasıl söylersin?), demeleri üzerine,
İbn Mes’ud şöyle demiş:
- Ümmet, insanlara hayrı
öğreten kimse demektir. Al-lah’a itaatkâr (Kanit) ise, itaat eden kimse
demektir.([25])
Rabbimiz Allah, Ümmet-i
Muhammed’den önceki Millet-i İbrahim’den olan bütün ümmetlerin de vazifesinin
de hayra davet etmek, hayrı öğretip, hayra yönlendirmek ol-duğunu beyan
buyurur:
“Musa’nın kavminde hakka ileten ve onunla adalet yapan bir
ümmet (topluluk) vardır.”([26])
“Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip, ileten ve onunla adaleti
kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.”([27])
“Onların
hepsi bir değildir. Kitab Ehli’nden bir topluluk (ümmet) vardır ki, gece
vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.
Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, Ma’ruf (iyi) olanı
emreder, Münker (kötü) olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte
bunlar, salih olanlardır.
Onlar, hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun
bırakılmazlar. Allah, muttakîleri bilendir.”([28])
İbn Abbas (r.anhuma) ve
Mukatil dediler ki:
- Abdullah b. Selâm,
Sa’lebe b. Sa’ye, Üseyd b. Sa’ye, Es’ad b. Ubeyd ve Yahudîlerden müslüman
olanlar İslâm’a girince, Yahudî hahamları demişlerdir ki:
- Muhammed’e ancak bizim
şerlilerimiz iman etmiştir. Eğer onlar, bizim hayırlılarımızdan olsaydılar,
elbette atalarının dinini terk etmezlerdi.
Sonra onlara dediler ki:
- Dininizi, başka bir
dinle değiştirdiğiniz zaman gerçek-ten zarar ettiniz.
Allah Teâlâ da, bu ayeti
indirdi.([29])
İmam İbn Kesir (r.a.),
tefsirinde bu ayetler için şu beyanda bulunuyor:
“Buna göre ayet şöyle
anlaşılmalıdır:
Daha önce zemmedilen Ehl-i
Kitab ile iman eden bunlar elbette aynı değildirler. Bunun için Allah: “Hepsi
bir değildir.” Hepsi aynı seviyede değildirler. Bilakis onlardan iman edenler
ve günahkârlar vardır, buyuruyor.
Ehl-i Kitab’dan Allah’ın
emrini yerine getiren, Allah’ın şeriatına itaat eden, Allah’ın Peygamberine
uyan ve doğru yolda olanlar vardır. Onlar, secdeye vararak, geceleri Allah’ın
ayetlerini okurlar, ibadet ederler, fazlasıyla teheccüd namazı kılarlar,
namazlarında Kur’ân okurlar. Bu topluluk, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder,
kötü-lükten vazgeçirirler. Hayırlara koşuşurlar. İşte onlar, salih-lerdendir.”([30])
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti. Allah’a
gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o, müşriklerden değildi.
O’nun nimetlerine şükrediciydi. (Allah,) onu seçti ve doğru
yola iletti.
Ve Biz, ona dünyada bir güzellik verdik. Şübhesiz o, ahirette
de salih olanlardandır.”([31])
Milletin babası Halilullah
İbrahim (a.s.), en iyi hasletleri üzerinde toplayan, muvahhid mü’minler için
önder ve örnek bir şahsiyetti. Yegâne Rabbi Allah’ın bütün emirlerini yerine
getiren, O’na teslim olmuş ve O’na tam itaat eden bir muvahhid idi. O, asla
müşriklerden olmadı ve bütün batıl anlayışları terk ederek, Allah’ı nimetlerine
şükreden bir mü’min müslüman olarak Rabbi Allah’a teslim olduğun-dan dolayı
övülüyordu…
“Ümmet: Pek çok hayrı
şahsında toplayan adam demektir.”([32])
Rabbimiz Allah, dost
edindiği İbrahim (a.s.)’ı imtihan etti… İmtihanda başarılı olan İbrahim (a.s.)’ı
insanlara imam, yani örnek bir önder yapan Allah
Teâlâ, bu makama ancak salihlerin ve adil olanların hak kazandığını beyan
buyurur:
“Hani İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti. O da,
(istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah, İbrahim’e:) ‘Seni
şübhesiz insanlara imam kılacağım’ dedi. (İbrahim:) ‘Ya soyumdan olanlar?’
deyince (Allah:) ‘Zalimler, benim ahdime erişemez’ dedi.”([33])
Rabbimiz Allah, yaratılış
gayelerine uygun hareket edip, ırk, renk, kavim, aşiret, kabile, dil ve bölge
farkı gözetmeksizin mü’min oldukları için kardeş olup ümmeti teşkil eden, ayrı
milletten olan
“Gerçekten sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin
Rabbinizim, öyleyse bana ibadet edin.”([34])
Bu ayet hakkında, İbn Abbas
(r.anhuma), Mücahid (rh.a.), Said İbn Cübeyr (rh.a.), Katâde (rh.a.) ve
Abdurrah-man İbn Zeyd İbn Elsem (rh.a.):
- Sizin dininiz, bir tek
dindir, demişlerdir.
İmam Hasan el-Basrî
(rh.a.) ise:
- Allah Teâlâ onlara,
sakınacaklarını ve yapacaklarını beyan buyurmuş, sonra da:
“Gerçek, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.” Sizin yolunuz, bir tek yoldur, buyurmuştur, demiştir.([35])
İmam İbn Cerîr et-Taberî
(rh.a.), bu ayetin tefsirinde şöyle der:
“Allah Teâlâ,
‘Peygamberler Sûresi’ anlamına gelen Enbiya Sûresi’nde, Peygamberleri özet
olarak zikrettikten son-ra, hak dinin tek bir din olduğunu, onu tebliğ eden Peygamberlerin
ise, zamana ve yere göre farklı kavimlerin arasından çıktıklarını, bunun ise
hak dinin tek bir din olmasına engel olmadığını beyan ederek buyuruyor ki:
İşte sizin dininiz, tek
bir dindir. Rabbiniz de Benim. O hâlde Bana kulluk edin. Benim dışımdaki
varlıklara tapma-yı bırakın!”([36])
Dünya hayatında her
akîdeye mensub insan grupları, öbek öbek önderlerinin etrafında bir araya
geldikleri gibi, ahirette de imamlarıyla küme küme bir araya gelirler… Millet-i
İbrahim’in mensubları olan muvahhid mü’minler, Peygamberlerinin ardına
düştükleri gibi, küfür ve şirk milletinin mensubları da kendilerini cehenneme
götürecek liderlerinin peşine düşerler… insan, dünyada da, ahirette de, aynı
inancı ve aynı usûlü paylaştığı, kendisini sevdiği ile beraberdir…
Abdullah b. Mes’ud
(r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Kişi sevdiği ile
beraberdir.”([37])
Ebu Hureyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Kişi, dostunun dini
üzeredir. Bu yüzden biriniz, dost edindiği kişiye dikkat etsin!”([38])
Kişi, dünyada kimi dost
edinmiş, kiminle aynı akîdeyi ve aynı usûlü paylaşmış, aynı gaye uğrunda
beraber ol-muş ise, ahirette de onunla beraberdir… İsterse hak üzere, isterse
batıl üzere olsun, kimleri sevmiş ve onlarla aynı inancı benimsemiş ise,
onlarla birlikte haşrolunacaktır…
Bundan dolayı Rabbimiz
Allah:
“Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve
Bundan dolayı, Ebu Said
el-Hudrî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.):
“Yalnız mü’minle arkadaş ol ve ekmeğini (yemeğini) ancak
takvalı kişi yesin!” buyurur.([40])
Bundan dolayı muvahhid
mü’minler, milletinin atası Halilullah İbrahim (a.s.) gibi:
“Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara
kat.”[41] diye dua eder ve Rabbleri Allah’dan bunu dilerler…
Rabbimiz Allah’ın,
muvahhid mü’min kullarının kendileriyle bulunmasını ve beraber olunmasını
emrettiği sadıklar, Allah’a ve Rasulüne katıksız iman edip, imanlarında hiçbir
şübheye düşmeden, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerdir ([42])…
Halilullah İbrahim (a.s.),
Salihlerden idi...[43] Salih olanlar, İbrahim
(a.s.)’ın milletinden olan muvahhid mü’min-lerdir… Onlar, iman edip salih
ameller işleyerek, birbirleri-ne hakkı ve sabrı tavsiye ederek kurtulmuş kullardan olan-lardır...([44])
Salih kullar için Rabbimiz
Allah şöyle buyurur:
“İman edip salih amellerde bulunanlar ise, cennet halkıdırlar,
orada süresiz kalacaklardır.”([45])
Rabbimiz Allah insan
kullarını, dünya hayatlarındaki önderleriyle davet buyurur… Onlar, dünya
hayatında kimi imam olarak seçmiş ve kimin peşine takılıp izinden gitmiş ise,
onunla beraber çağrılırlar… Onun milletinden olarak değerlendirilirler…
Millet-i İbrahim’den olanlar, hangi peygamberin ümmetinden ise, O peygamberin
ardına düşerek bu davete icabet ederler… Millet-i Nemrud’un mensubları ise,
dünyada kendilerine tabi olup emirlerince yaşayan liderleri Nemrud, Fir’avn,
Ebu Cehil ve benzerlerinin peşine takılıp çağrıya icabet ederler…
Şöyle buyuruyor Rabbimiz
Allah:
“Her insan grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin
kitabı sağ eline verilirse, onlar kitablarını okuyacaklar ve onlar, bir hurma
çekirdeğindeki iplikcik kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.
Kim bunda (dünyada) kör ise, o, ahirette de kördür ve yol
bakımından daha şaşkın bir sapıktır.” ([46])
“Biz, onları ateşe çağıran imamlar kıldık, kıyamet günü yardım
görmezler.”([47])
“O (Fir’avn), kıyamet günü kavminin önderliğine geçer, böylece
onları ateşe götürmüş olur. Sonunda vardıkları yer, ne kötü bir yerdir.”([48])
Abdullah İbn Ömer
(r.anhuma) şöyle demiştir:
- Kıyamet gününde
insanlar, küme küme olurlar. Her ümmet, kendi Peygamberlerinin ardına düşer.([49])
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bana
hitaben:
“Bana Kur’ân oku!” diye
emretti.
Ben de O’na:
- Kur’ân senin üzerine
indirildiği hâlde, ben onu, sana mı
okuyacağım? dedim.
Rasulullah:
“Şübhesiz ben Kur’ân’ı
kendimden başkasından işitme-yi severim.” buyurdu.
Ben de kendisine, en-Nisa
Sûresi’ni okumaya başladım.
“Her ümmetten bir şahid
getirdiğimiz ve onların üzeri-ne seni şahid olarak getirdiğimiz zaman nasıl
olacak?” (Nisa, 4/41) ayetine ulaştığımda Rasulullah, bana:
“Okumayı tut (yani
durdur)!” buyurdu.
O sırada gördüm ki,
Rasulullah’ın iki gözü yaş döküyordu.([50])
İlim adamlarımız derler
ki:
Peygamber (s.a.s.)’in
ağlaması, bu ayet-i kerimenin ihtiva ettiği dehşetli başlangıç ve işin
ağırlığı dolayısıyladır. Zirâ Peygamberler, ümmetlerine karşı doğrulayıp, yalanladıklarına
dair şahidler olarak getirileceklerdir.
Hz. Peygamber de kıyamet
gününde bir şahid olarak getirilecektir.
Yüce Allah’ın: “Bunlar”
buyruğu ile de, hem Kureyş kâfirlerine, hem diğer kâfirlere işaret vardır.
Özellikle Ku-reyş kâfirlerinin anılmasının sebebi, azabın bu Kureyş kâfir-leri
üzerinde diğerlerine göre daha ağır olacağından dolayı-dır. Çünkü onlar,
mucizeleri ve Allah’ın, O’nun elleri vası-tasıyla ortaya çıkardığı harikûlâde
hâlleri görmekle bir-likte inad ettiler.”([51])
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Her ümmetten bir şahid göndereceğimiz gün, (artık ondan) ne
inkâr edenlere (özür dilemeleri için) izin verile-cek, ne (Allah’dan) hoşnudluk
dilekleri kabul edilecek.”([52])
Millet-i İbrahim’den en
son ümmet olan Ümmet-i Muhammed, bütün insanlık âlemini Tevhid’e davet etmektedir…
Kitablı olsun, Kitabsız olsun bütün gayr-ı müslimle-re, birbirlerini rabler
veya kullar edinmekten vazgeçip hep beraber Âlemlerin Rabbi Allah’a kul olmak
tebliğini yapıp, kullara kul olmaktan kurtulup iman etmeye davet etmektedirler…
Bu ilâhî vazife, Rabbimiz
Allah tarafından verilmiştir:
“De ki: ‘Ey Kitab Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan)
bir kelimeye (Tevhid’e) gelin, Allah’dan başkasına kulluk etmeyelim. O’na,
hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir
kısmımızı rabler e-dinmeyelim.' Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahid
o-lun, biz gerçekten müslümanlarız.”([53])
Yegâne
önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Kitablı veya Ki-tabsız gayr-ı müslimlerin devlet
başkanlarına göndermiş olduğu davet mektublarına bu ayet-i kerimeyi yazdırırdı…
Örnek
olarak, Bizans İmparatoru Hırakl’e gönderdiği mektubu analım… Olayı, mektub
vesilesiyle Hırakl ile konuşan Ebu Süfyan anlatıyor…
Ebu
Süfyan dedi ki:
-
Bundan sonra Hırakl, Rasulullah’ın mektubunu istedi ve onu okudu. Mektubun
içinde şunlar yazılmıştı:
“Bismillahi’r-rahmânir’r-rahîm.
Allah’ın
Rasulü Muhammed’den, Ru'mun büyüğü Hı-rakl’e...
Hidayet
yoluna uyanlara selâm olsun!
Bundan
sonra:
Ben
seni, İslâm davetine, yani müslümanlığa davet ediyorum. İslâm’a gir ki,
selâmette bulunasın. Müslüman ol ki Allah, senin ecrini iki kat versin! Şayet
yüz çevirirsen, ırgatların, çiftçilerin vebâli de muhakkak senin üzerine olur!
“Ey
Ehli Kitab, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (Tevhid’e)
gelin…” (Âl-i
İmrân, 3/64)
Hırakl,
mektubun okumasını bitirdikten sonra yanında sesler yükseldi ve gürültü
çoğaldı. Bizim dışarıya çıkarılmamız emredildi, biz de dışarıya çıkarıldık.([54])
Merhamet olunmuş ümmet
olan Ümmet-i Muhammed’in mensubları olan muvahhid mü’minlerin vasıflarını
beyan buyuran Rabbimiz Allah, ümmeti oluşturanları şöyle açıklıyor:
“Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda
mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret eden-leri) barındıranlar ve
yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret
etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz
yoktur. Amma din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım, üzerinizde bir
yükümlülüktür. Ancak sizlerle onlar arasın-da anlaşma bulunan bir topluluğun
aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir.
İnkâr edenler, birbirlerinin velileridirler. Eğer siz, bunu
yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız), yeryüzünde bir
fitne ve büyük bir bozgunculuk, (fe-
İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler
ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek mü’min
olanlar bunlardır. Onlar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.
Bundan sonra iman edip hicret edenler ve sizinle birlikte
cihad edenler, işte onlar, sizdendir. Akrabalar Allah’ın kitabı’na göre,
birbirine (mirasta) önceliklidir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.”([55])
Rabbimiz Allah’ın emredip
razı olduğu ve Rasulullah (s.a.s.)’in yapıp gösterdiği şekilde katıksız iman
ederek, imanlarının gereği olan salih ameli işleyen muvahhid mü’-minler,
yeryüzünde Allah’a kul olmalarını engelleyen her güç ile malları ve canlarıyla
mücahede ederler… Bulunduk-ları bölgelerde, onların Allah’a kul olmasını
engelleyip ken-dilerine kul olmalarını isteyen tağutlarla gerekli mücadele ve
mücahede de güçsüz ve çâresiz kalan muvahhid mü’-minler, Allah’a karşı kulluk
vazifesini yapacak başka böl-gelere hicret ederler… Müşrik tağutların egemen
olduğu, muvahhid mü’minlere her türlü işkencenin yapıldığı ve bir “Daru’ş-Şirk”
hâline getirilen Mekke’den, hicret yurdu olan Yesrib’e (Medine’ye) yapılan
hicret gibi!..
Mü’min müslümanların
vatanı, üstünde yaratılış gayelerine uygun, yani, yalnızca Rabbleri Allah’a
ibadet ederek yaşadıkları ve imanlarının gereği olan bir hayat anla-yışı ile
ömürlerini geçirdikleri yerdir… Allah’ın razı olduğu fiillerin işlendiği ve
Allah’ın razı olmadığı fiillerin yasaklan-dığı, yapmak isteyenlerin
engellendiği yer, muvahhid mü’-minler, Rabbleri Allah’a karşı olan kulluk
vazifelerini gereği gibi yaparken hiçbir engelle karşılaşmazlar… Allah ve
Ra-sulü (s.a.s.)’e tam itaat edilen ve Kitab ve Sünnet’in beyan ettiği
helâl-haram sınırlarına riâyet edilip çiğnenmeyen yer, İslâm ülkesidir!..
Rabbimiz Allah, Ümmet-i
Muhammed’in değişmez vasıflarını beyanla şöyle buyurur:
“O Rahmân (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak
gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle mu-hatab oldukları zaman,
‘selâm’ derler.
Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyam durarak gecelerler.
Onlar: ‘Rabbimiz, cehennem azabını bizden geri çevir.
Gerçekten onun azabı, ödenmesi kaçınılmaz bir borç (veya sürekli bir acıdır)’
derler.
‘Şübhesiz o, ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir konaklama
yeridir.’
Onlar harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar,
(harcamaları) ikisi arasında orta bir yoldur.
Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha tapmazlar.
Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim
bunları yaparsa, ağır bir ceza ile karşılaşır.
Kıyamet günü, azab ona kat kat arttırılır ve içinde aşağılanmış
olarak temelli kalır.
Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup
davranan başka. İşte onların günahlarını Allah, iyiliklere çevirir. Allah, çok
bağışlayandır, çok esirgeyendir.
Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten o,
tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a döner.
Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız
sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.
Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman,
onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalmayanlardır.
Ve onlar: ‘Rabbimiz, bize, eşlerimizden ve soyumuzdan göz
aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi, takva sahiblerine imam (önder)
kıl’ diyenlerdir.
İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en güzel
yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orada esenlik dileği ve selâmla
karşılaşırlar.
Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. O, ne güzel bir karar-gâh ve
ne güzel bir konaklama yeridir.“([56])
Rabbimiz Allah, yalnız
kendisine kul olan ve kulluk va-zifelerini bütün imkânlarını kullanarak yerine
getirmeye çalışan Ümmet-i Muhammed’in mü’min müslüman ferdle-rini böyle beyan
buyuruyor… Ümmetin değişmez karakte-rinin beyan buyrulduğu bu ayet-i
kerimelerin birer birer okunup, üzerlerinde uzun uzun düşünülüp konuşulması
gerekir… Bu konuda değerli müfessir ulemânın görüşlerine müracaat edilmesi,
araştırılması ve bu beyanların günü-müze göre tekrar görüşülmesi, konunun çok
iyi anlaşıl-masına yardımcı olur… Böyle ciddî bir çalışmayı başarabi-lenler,
Ümmet-i Muhammed’i tanıma imkânına sahib olur-lar…
Yegâne önderimiz ve hayat
örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), ümmetini nasıl anlatmış olduğuna dair hadis-i şeriflerden
birkaç tanesini zikretmek, ümmetin değişmez karakterini anlamaya kâfî gelir
kanaatindeyiz!..
1) Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Bizler, en sonra
gelmişleriz (son ümmetiz), kıyamet gününde en başa geçecek onlardır. Ancak her
ümmete bizden önce Kitab verildi. Bize de, onlardan sonra Kitab verildi.”([57])
2) İbn Abbas
(r.anhuma)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Bana:
- İşte bunlar, senin
ümmetindir. Bunların beraberinde yetmişbin kişi vardır ki, bunlar, hesaba
çekilmeksizin cennete girecekler, denildi.”([58])
3) Muhammed b. İshak
(rh.a.) dedi ki:
Rasulullah (s.a.s.),
Muhacirlerle Ensar arasında birleştirici bir akid olmak üzere bir belge
düzenledi.
Şöyle dedi:
“Bismillahi’r-rahmâni’r-rahîm.
Bu, Peygamber Muhammed
(s.a.s.)’den, Kureyşli ve Medineli mü’min ve müslümanlarla, onlara tabi olup
onla-ra katılanlar ve onlarla birlikte cihad edenler arasında bir andlaşmadır.
Onlar, insanlardan ayrı
olarak bir tek ümmettirler...”([59])
4) Enes (rh.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Ümmetimin misali, yağmur
misalidir ki, evveli mi daha hayırlıdır, yoksa sonu mu bilinmez!”([60])
5) İbn Ömer
(r.anhuma)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Allah, benim ümmetimi
dalâlette (sapıklıkta) bir araya getirmeyecektir ve Allah’ın (yardım) eli,
cemaatın üzerindedir. Her kim (kavlen veya fiilen veya itikaden) ayrılırsa,
şübhesiz cehenneme ayrılır.”([61])
6) Ebu Malik el-Eş’arî
(r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Gerçekten Aziz ve Celîl
olan Allah sizi (şu) üç hasletten korudu:
Peygamberinizin, sizin
aleyhinizde dua ederek hepinizin birden helâk olmasından.
Ehl-i batılın, ehl-i hakka
üstün gelmesinden.
Müslümanların sapıklık
üzerine toplanmasından.”([62])
İman
üzere ve İslâm üzere bir araya gelen ümmetten ayrılan, cehenneme ayrılır… Bu
ayrılık, haktan sonra batı-la ayrılıştır… Bu ayrılış Tevhid’den sonra şirke,
İslâm’dan sonra cahiliyyeye ayrılıştır… Bu ayrılış irtidad olup bedevî-leşmektir…
Abdullah
İbn Mes’ud (r.a.) şöyle der:
-
Bilerek faiz yiyen (alan), yediren (veren) ve onu yazan, güzellik için dövme
yapan ve yaptıran, zekat vermeyen ve hicretten sonra mürted olarak çölde
yaşayan (bedevîleşen), kıyamet gününde Rasulullah’ın lisanından lânetlenecektir.([63])
Emirü’l-mü’minin
İmam Ali (r.a.)’a göre büyük günahlar yedi tanedir.
Bunlar
da:
Allah’a
ortak koşmak,
Allah’ın
öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek.
Namuslu
bir kadına zinâ iftirasında bulunmak.
Yetim
malı yemek.
Faiz
yemek.
Savaştan
kaçmak.
Hicret
ettikten sonra, tekrar bedevîliğe dönmek.([64])
Rabbimiz
Allah şöyle buyurur:
“Bedevîler,
inkâr ve nifak bakımından daha şiddetlidir. Allah’ın, Rasulüne indirdiği
sınırları bilmemeye de onlar daha yatkın ve elverişlidir. Allah, bilendir,
hüküm ve hikmet sahibidir.”([65])
“Şübhesiz
kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve u-zun emellere
kaptırmıştır.”([66])
[1]) Ferit Develioğlu,
Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ank.1986, Sh.1356.
[2]) Fahruddin, er-Râzî, A.g.e., C.5, Sh.59.
[3]) et-Taberî, A.g.e., C.1, Sh.519.
[4]) İbn Kesir, A.g.e., C.9, Sh.4590.
[5]) Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İmare, B.31, Hds.116.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Vitr, B.26,
Hds.1529.
Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cihad, B.18,
Hds.3117.
[6]) Bkz. Bakara, 2/205.
[7]) Yunus, 10/19.
[8]) Bakara, 2/213.
[9]) Bkz. Bakara, 2/256.
[10]) Mâide, 5/48.
[11]) et-Taberî, A.g.e. C.3, Sh.319.
[12]) Zuhruf, 43/33-35.
[13]) et-Taberî, A.g.e., C.7, Sh. 326.
İbn Kesir, A.g.e., C.13, Sh.7148.
[14]) Âl-i İmrân, 3/110.
[15]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri'l-Kur'ân,
B.4, Hds.3186.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.34,
Hds.4288.
[16]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.34,
Hds.4289.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Sıfati'l-Cenne, B.13, Hds.2670.
[17]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.34,
Hds.4292.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Fiten,
B.7, Hds.4278.
Kuzâî, Şihâbü'l-Ahbâr Tercümesi, Çev.
Prof. Dr. Ali Yardım, İst. 1999, Sh.189, Hds.623.
[18]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu's-Siyer, B.5,
Hds.1593.
İmam Tirmizî (rh.a.):
- Bu hadis, Hasen-Sahih'dir, demiş.
[19]) Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesacid, Hds.4
(522).
[20]) Kasas, 28/5-6.
[21]) Nur, 24/55-56.
[22]) A'râf, 7/129.
[23]) Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cenaiz, B.85,
Hds.120.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cenaiz,
B.20, Hds.60.
Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B.50,
Hds.1933.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cenaiz,
B.63, Hds.1064.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cenaiz,
B.74-76, Hds.3233.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Cenaiz,
B.20, Hds.1491-1492.
[24]) Âl-i İmrân, 3/104. Ayrıca bkz. Bakara,
2/193. Enfal, 8/39.
[25]) İmam Kurtubî, A.g.e., C.10, Sh.303.
İbn Kesir, A.g.e., C.9, Sh.4589.
[26]) A'râf, 7/159.
[27]) A'râf, 7/181.
[28]) Âl-i İmrân, 3/113-115.
[29]) İmam Ebu'l-Hasen Ali b.
Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzül, Çev. Dr. Necati Tetik-Necdet Çağıl, Erzurum,
T.Y.Sh.124.
et-Taberî, A.g.e., C.2, Sh.341.
[30]) İbn Kesir, A.g.e., C.4, Sh.1346.
[31]) Nahl, 16/120-122.
[32]) İmam Kurtubî, A.g.e., C.10, Sh.303.
[33]) Bakara, 2/124.
[34]) Enbiya, 21/92.
[35]) İbn Kesir, A.g.e. C.10, Sh.5378.
[36]) et-Taberî, A.g.e. C.5, Sh.548.
[37]) Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Edeb, B.96, Hds.193.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri
ve's-sıla, B.50, Hds.165.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Edeb,
B.122, Hds.5126-2127.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.38,
Hds.2494.
[38]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.32,
Hds.2484.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Edeb,
B.19, Hds.4833.
[39]) Tevbe, 9/119.
[40]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.44,
Hds.2506.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Edeb,
B.19, Hds.4832.
Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Et'ime,
B.23, Hds.2063.
[41]) Şuara, 26/83.
[42]) Bkz. Hucurat, 49/15.
[43]) Bkz. Nahl, 16/122.
[44]) Bkz. Asr, 103/3.
[45]) Bakara, 2/82.
[46]) İsra, 17/71-72.
[47]) Kasas, 28/41.
[48]) Hud, 11/98.
[49]) Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.191, Hbr.239.
[50]) Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.81,
Hds.104.
Kitabu Fedaili'l-Kur'ân, B.33, Hds.72. B.35, Hds.78.
Sahih-i Müslim, Kitabu Salati'l-Müsafirin, B.40, Hds.248.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri'l-Kur'ân, B.5, Hds.3212-3213.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.19, Hds.4194.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-İlm, B.13, Hds.3668.
[51]) İmam Kurtubî, A.g.e., C.5, Sh.210.
[52]) Nahl, 16/84.
[53]) Âl-i İmrân, 3/64.
[54]) Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.56, Hds.74.
Bed'i'l-Vahy, B.1, Hds.6.
Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B.101, Hds.151.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cihad
ve's-Siyer, B.26, Hds.74.
[55]) Enfâl, 8/72-75.
[56]) Furkan, 25/63-77.
[57]) Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Enbiya, B.56,
Hds.153.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cuma, B.6,
Hds.19-22.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd,
B.34, Hds.4290.
Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.8,
Hds.55.
[58]) Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tıbb, B.42, Hds.67.
Kitabu'r-Rikak, B.50, Hds.128-129.
Kitabu'l-Libas, B.18, Hds.29.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, B.94,
Hds.374.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Sıfati'l-Kıyame, B.14, Hds.2563.
Ayrıca bkz. Sünen-i İbn Mace
Kitabu'z-Zühd, B.34, Hds.4285.
İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.409,
Hds.911.
[59]) İbn Kesir, el-Bidaye, ve'n-Nihaye-Büyük
İslâm Tarihi, Çev. Mehmet Keskin,
İst.1994, C.3, Sh.334.
[60]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Emsâl, B.5,
Hds.3029.
[61]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Fiten, B.7,
Hds.2255.
[62]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Fiten, B.1,
Hds.4253.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Fiten,
B.8, Hds.3950.
Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.8,
Hds.55.
[63]) Sünen-i Neseî, Kitabu'z-Zinet, B.25,
Hbr.5070.
[64]) et-Taberî, A.g.e., C.2, Sh.503.
[65]) Tevbe, 9/97.
[66]) Muhammed, 47/25.