İHYA ERİNİN ÖZELLİKLERİ
Daha önce bölümlerde beyan
edildiği üzere, insanı ihya vazifesi ile mükellef olan muvahhid mü’minler maddî
ve mânevî yönleriyle çok iyi yetişmelidirler… Bir mü’min-i kâmil, bir insan-ı
kâmil ve örnek bir şahsiyet olmalıdırlar… Böyle olgun bir şahsiyet için, çok
iyi bir öğretim ve eğitim gereklidir…
Bu katıksız iman sahibi
muttaki mü’minin belli başlı özellikleri şunlardır:
1) Sarsılmaz, Sağlam ve
Katıksız Bir İman
Rabbimiz Allah Teâlâ,
nasıl beyan etmiş ve razı olmuş ise, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), nasıl izah
etmiş ve bildirmiş ise, o şekilde katıksız iman etmek, muvahhid mü’minin baş
kulluk vazifesidir… İmanına, hiçbir bid’at ve hurafe karıştırmadan, şirk ve
küfrün zerresini kondurmadan iman etmek gerek…
İman, bütün tağutları ve
tağutî değerleri reddedip, Allah’a ve Allah’ın iman edilmesini beyan buyurduğu
şeylere hiçbir tereddüd, şek ve şübhe duymadan inanmaktır… İkrah-ı mülci
olmadığı müddetçe imanından hiçbir taviz vermeyen, hatta ikrah-ı mülci altında
iken bile sabrı tercih edip sarsılmayan muvahhid mü’min, kâmil bir mü’min ve
kâmil bir insandır… imanından taviz
vereceğine, canını vermeyi tercih eden muttaki mü’min, temsil etmiş olduğu hak
dâvâsı olan “İslâm Dâvâsı”nda Allah’ın izni ve yardımı ile başarılı olur… Bu
olgun ve örnek şahsiyet, imanı zamana uyduran değil, zamanı ve mekânı imana
göre şekillendirmeye çalışan bir şahsiyettir… Onun, Tevhid üzere bu direnci,
diğer insanlara örnek olur ve hidayet bulmalarına vesile teşkil eder… Bu imanî
direnç, insanların ihya olmasını gündeme getirir ve insanlar, onu kendilerine
örnek edinir, önderleri kabul eder, onun gibi iman sahibi olmaya koşarlar… O,
sarsılmaz imanıyla bir hidayet rehberi ve Allah’ın izniyle karanlıklardan
aydınlığa çıkaracak bir önderdir… Çünkü yegâne önder Rasulullah (s.a.s.)’ın
varisidir…
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
“Rasul,
kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü’-minler de. Tümü, Allah’a,
meleklerine, kitablarına ve Rasul-lerine inandı. ‘O’nun Rasulleri arasında
hiçbirini (diğerin-den) ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz, bağışla-manı
(dileriz). Varış, ancak Sana’dır’ dediler.”([1])
“Ey
iman edenler, Allah’a, Rasulüne, Rasul’e indirdiği Kitaba ve bundan önce
indirdiği Kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitablarını,
Rasullerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şübhesiz uzak bir sapıklıkla
sapmıştır.”([2])
“Mü’min
olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah’a ve Rasulüne iman ettiler, sonra
hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler.
İşte onlar,
“Dinde
zorlama (ve baskı) yoktur. Şübhesiz doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık
ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir
kulpa yapışmıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.”([4])
“De
ki: ‘Rabbim, gerçekten beni doğru yola iletti, dimdik duran bir dine,
İbrahim’in hanif (muvahhid) dinine… O, müşriklerden değildi.’
De ki: ‘Şübhesiz benim
namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.
O’nun hiçbir ortağı
yoktur. Ben, böyle emrolundum ve ben, müslüman olanların ilkiyim.’
De ki: ‘O, her şeyin Rabbi
iken ben, Allah’dan başka bir Rab mı arayayım?”([5])
İslâm’ı, sağlam akîdesi ve
salih ameliyle temsil eden ihya eri muvahhid mü’minin her şeyi Allah için
olmalıdır… O, herhangi bir felaket veya herhangi bir olağan üstünlük
karşısında asla sarsılmaz ve imanında şübheye düşmez… İşte, bu konuda önderimiz
Rasulullah (s.a.s.)’in beyanları…
Muaz el-Cühenî (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Kim Allah için verir,
Allah için önler, Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için
evlenirse, o kimsenin imanı bütünleşmiştir.”([6])
Ebu Zerr (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Amellerin en faziletlisi,
sevdiğini, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.”([7])
Ebu Said el-Hudrî (r.a.)
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bir
gün bizlere Deccâl’dan uzunca bahsetti.
O’nun bize, tahdis ettiği hadis içinde şöyle buyurdu:
“Deccâl (Medine’ye de)
gelecektir. Fakat Medine kapılarından içeri girmek, ona haram kılınmıştır.
Yalnız Medine etrafındaki bazı çorak ve çakıllı araziye inecektir. O gün Medine
halkının en hayırlı bir siması, yahud insanların hayırlılarından birisi,
Deccâl’e karşı çıkar ve:
- Ben, şehadet ederim ki,
muhakkak sen, Rasulullah’ın bize haber verdiği Deccâl’sın! der.
Bunun üzerine Deccâl,
başındaki şekâvet ehline:
- Şimdi ben, bu adamı
öldürür, sonra diriltirsem, benim (ulûhiyet) iddiası işimde şübhe eder
misiniz? diye sorar.
Onlar da:
- Hayır, şübhe etmeyiz,
derler.
Deccâl, hemen o adamı
öldürür, sonra da diriltir. Ve diriltir diriltmez o adam:
- Vallahi benim, senin
Deccâl olduğun hakkındaki şimdiki kanaatim, bundan evvelki imanımdan daha
kuvvetlidir, der.
Bu defa Deccâl, bu adamı
tekrar öldürmek ister, fakat bir daha ona musallat edilmez (yani onu öldürmeye
güç yetiremez).”([8])
Fudeyl b. Iyaz (rh.a.)
şöyle demiştir:
- Mü’min, sözü az, ameli
çok olan kuldur. Münafık ise, çok konuşur, az amel eder!
Mü’minin
sözü, bir fermandır, bir inceliktir (el-Hükm ve’l-Hikem). Suskunluğu düşünce,
bakışı ibret, ameli iyiliktir. Sen, böyle olabilirsen her anın ibadettir.([9])
2) Yeterli İlme Sahib
Olmak
Enes b. Malik (r.a.)’ın
rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“İlim aramak, her müslüman
üzerine farzdır.”([10])
Faydalı ve kendisiyle amel
edilecek ilmi arayıp elde etmek, kadın olsun, erkek olsun her muvahhid mü’min
için farz-ı ayn’dır. O muvahhid mü’minin, akîde ve amel ile ilgili mükellef
olduğu bütün ilmi öğrenmesi gerekir… Ayrıca insanı ihya vazifesinde bulunan
muvahhid şahsiyetin, diğer insanların öğretim ve eğitimiyle meşgul olacağı
için, başka bilgilere de ihtiyacı vardır… İçinde yaşadığı toplumun, siyasî,
ikti
İhya erinin, gerek kendi
bölgesi ve gerekse dünyada yaşanan, meydana gelen günün mes’eleleri ve
haberlerinden haberdar olmalıdır… Bütün bunları bilen ve İslâm ölçüsüyle
değerlendirip yorumlayan muvahhid mü’min, İslâm’ı tebliğ edip Allah’a davet
etme konusunda çok daha rahat hareket edip etkili olabilir… Bunun hepsi de, sağlam
bir ilimle gerçekleşir… Malum olduğu üzere, her mü’min müs-lüman âlimdir ve
Peygamberlerin varisidir…
Ebu’d-Derda (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Muhakkak âlimler,
Peygamberlerin varisleridirler. Şübhesiz Peygamberler, ne altın, ne de gümüş
miras bırakırlar. Peygamberler, miras olarak ancak ilim bırakırlar. Bu
itibarla kim Peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış
olur.”([11])
Rasullerin ve Nebîlerin
varisleri olan muvahhid mü’-minler, devraldıkları ilim mirasını gereği gibi
emrolunduk-ları şekilde sarfederken, varisleri oldukları Rasuller ve Nebî-ler
gibi davranmalıdırlar… Sadık varislere düşen vazife bu-dur!..
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Onlar
(o peygamberler), Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri
titreyerek, korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesab
görücü olarak Allah yeter.”([12])
“İşte
bu örnekler, Biz, bunları insanlara vermekteyiz. Ancak âlimlerden başkası
bunlara akıl erdiremez.”([13])
“Kulları
içinde ise, Allah’dan ancak âlim olanlar içleri titreyerek korkarlar.”([14])
İbn Abbas (r.a.) bu ayetin
tefsirinde şöyle demiştir:
- Kim Allah’dan korkarsa
o, âlimdir.([15])
Ebu Hüreyre (r.a.)’ın
rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
“Hikmetli söz, mü’minin
yitiğidir. Onu nerede bulursa, o mü’minin kendisi ona daha layıktır.”([16])
İlmi ve hikmeti elde eden
âlim muvahhid mü’minler, onunla amel eder ve kulluk vazifelerini
gerçekleştirirler… Onlar ilmi, kendisiyle ibadet etmek için öğrenir ve uygular-lar…
Yoksa
Cabir b. Abdullah
(r.anhuma)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Ne âlimlere karşı iftihar
ve övünmek için, ne cahillerle münakaşa etmek için ve ne de meclislerin seçkin
köşelerinde yer almak için ilim taleb etmeyiniz.
Bu yasağa rağmen kim böyle
yaparsa, ateşe (müste-haktır), ateşe (müstehaktır).”([17])
Cabir (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Allah’dan faydalı ilim
dileyiniz ve (sahibine) fayda sağlamayacak ilimden Allah’a sığınınız.”([18])
3) Takvalı Olmak
Seyyid Şerif Cürcânî,
takva’yı şöyle tarif eder:
“Takva: Lügatta, ittika,
yani sakınma ve korunma anlamındadır.
Ehl-i
Rabbimiz Allah,
kendisinden başka ilâh kabul etmeyen, Rabb, Melik ve İlâh olarak O’na katıksız
iman eden muvah-hid mü’min kullarına takvayı emrediyor… Ancak müttaki
mü’minlerin ömür boyu müslüman olarak yaşayabilecek-lerini ve müslüman olarak
ölmeyi hak ettiklerini beyan bu-yurur… Mü’min müslüman olarak yaşamak ve mü’min
müslüman olarak ölmek, en büyük saadettir…
Şöyle buyuruyor Rabbimiz
Allah:
“Ey
iman edenler, Allah’dan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa, öylece korkup
sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.”([20])
Abdullah İbn Mes’ud
(r.a.):
“Allah’dan nasıl
korkmak lazımsa, öylece korkun” aye-ti hakkında şöyle der:
- O’na itaat edilip isyan
edilmemesi, zikredilip unutulmaması, şükredilip küfran-ı nimette
bulunulmaması.([21])
Rabbimiz Allah, kendi
katında en kıymetli olan varlığın mü’minler olduğunu ve mü’minler içinde en
muttaki olanın en üstün olduğunu beyan buyurur:
“Ey
insanlar, gerçekten Biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve
birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Hiç
şübhesiz Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride
olanınızdır. Hiç şübhe yok Allah, bilendir, haber alandır.”([22])
“Bilin
ki Allah, muttakilerle beraberdir.”([23])
Muttaki mü’minler,
Allah’ın dostları ve Allah Teâlâ da muttaki mü’min kullarının dostudur:
“Haberiniz
olsun, Allah’ın velileri (dostları), onlar için korku yoktur, mahzun da
olmayacaklardır.
Onlar, iman edenler ve
(Allah’dan) sakınanlardır.”([24])
“Allah,
iman edenlerin velisi (dostu ve destekleyicisi)dir. Onları, karanlıklardan
nura çıkarır.”([25])
Âlemlerin Rabbi Allah
Teâlâ’nın dost edindiği ve kendilerinden razı olduğu muvahhid muttaki
mü’minler, Rasu-lullah (s.a.s.)’ın “Ehl-i Beyti”nden olup O’nun dostlarıdır-lar…
Muttaki mü’minler, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’i dost edinmiş ve dostları
olmuşlardır…
Abdullah İbn Ömer
(r.anhuma)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyuruyor:
“Gerçekten benim dostlarım
muttakilerdir.”([26])
Enes b. Malik (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.)’e:
- Muhammed’in Ehl-i Beyti
kimlerdir? diye soruldu.
Rasulullah (s.a.s.):
“Bütün muttakiler.”
buyurdu.
Ve:
“O’nun
dostları, muttakilerdir.” (Enfal, 8/34) ayetini oku-du.([27])
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.)’e:
- İnsanların (Allah
katında) en çok kerem ve ihsana nâil olanı kimdir? diye soruldu.
Rasulullah (s.a.s.):
“İnsanların en kerimi, en
muttaki olanıdır.” buyur-du.([28])
Hayatının her anında,
yegâne Rabbi Allah’ın huzurun-da olduğunu ve Rabbi Allah’ın kendisini
gördüğünü idrak edip, Allah’ın farkında olan muttaki mü’min, emrolunduğu gibi
davranır… Böylece takvaya erer… Takva sahibi olan muttaki mü’min, İslâm’ı temsil
yetkisine sahib olur…
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), takvayı ve muttaki mü’-min kulu şöyle beyan buyurur…
Atiye es-Sa’dî (r.a.)’den.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Kul, sakıncalı şeylerden
korktuğundan dolayı, sakıncasız şeyi de bırakmadıkça muttakiler derecesine
ulaşa-maz.”([29])
Cabir b. Abdullah
(r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)’in
huzurunda bir adam ibadet ve ictihadıyla, başka bir adam da takvasıyla anıldı.
Bunun üzerine Rasulullah
(s.a.s.):
“Takvaya hiçbir şey muadil
(eşit) olamaz.” buyurdu.([30])
Ebu Said el-Hudrî
(r.a.)’dan:
Bir adam, Rasulullah
(s.a.s.)’e gelerek:
- Bana nasihatta bulun,
dedi.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Takvaya sarıl! Çünkü
takva bütün hayırları içine alır. Cihada sarıl! Çünkü o, müslümanların
ruhbanlığıdır. Allah’ın zikrine ve Kur’ân okumaya devam et! Çünkü o, yeryüzünde
senin için nur, gökyüzünde ise, hatırlanıştır. Dilini de, hayırdan başka
şeyden koru! Çünkü böyle yapmakla, şeytana galib gelirsin!”([31])
4) Tevazu
Muvahhid mü’min, kibirden
ve riyâdan tamamen arınmış ve alçak gönüllü bir olgun şahsiyettir… Rabbi Allah’a
gereği gibi kulluk ederken mütevazi ve hemcinsi olan insanlarla her türlü
muamelede mütevazi olan bir kişidir… Haddini ve seviyesini bilir… Neyi, nerede
konuşacağını ve neyi, nerede yapacağını bilen, her şeyi yerli yerince değerlendiren
ve bulunması gerekli yere koyan ilim sahibi bir insandır…
Onun tevazusu, sahib
olduğu katıksız imandan ve fazi-letinden kaynaklanır… Gurur ve kibir, mutevazi
mü’min-den uzaklaşmış ve ona yaklaşacak herhangi bir vesile bula-mamaktadır…
Rabbimiz Allah, mutevazi
mü’min kullarını şöyle övmektedir:
“O
Rahmân olan (Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü (mütevazi) olarak
yürürler ve cahiller kendilerine muhatab oldukları zaman da, ‘selâm’ derler.
Onlar, Rablerine secde
ederek ve kıyama durarak gecelerler.”([32])
Iyaz b. Hımar (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Şübhesiz ki, Allah bana,
sizin tevazu göstermenizi bildirdi. Tâ ki kimse, kimseye karşı böbürlenmesin;
kimse, kimseye tecavüzde bulunmasın.”([33])
Ebu Hureyre (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Bir kimse, Allah için
tevazu gösterirse Allah onu, ancak yükseltir.”([34])
5) Dosdoğru Olmak
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Ey
iman edenler, Allah’dan sakının ve
İman eden mü'min, imanın
gereği olan salih ameli işleyerek takva ehli olmalı ve dosdoğru olanlarla
beraber bulunmalıdır… Katıksız iman edip salih amel işlemek, Rabbi Allah’a
verdiği misak ahdine
Rabbimiz Allah,
“Mü’min
olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah’a ve Rasulüne iman ettiler, sonra
hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler.
İşte on-lar,
“Çünkü
Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan)
Süfyan b. Abdullah
es-Sakafî (r.a.) şöyle demiştir:
- Ya Rasulullah, İslâm
hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu, senden sonra hiçbir kimseye
sormayayım, dedim.
Rasulullah (s.a.s.):
“Allah’a iman ettim de ve
dosdoğru ol!” buyurdu.([40])
Abdullah İbn Mes’ud
(r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Doğruluk, insanı hâlis
iyiliğe götürür. Hâlis iyilik de, cennete kılavuzluk eder. İnsan, doğruluk ede
ede nihayet bu seciyesiyle sıddîk olur.”([41])
Misak ahdine
“Allah
dedi ki: ‘Bu,
6) Sabır Etmek
Rabbimiz Allah, sabreden
muvahhid mü’minlerin önderi, kulu ve Rasulü Muhammed (s.a.s.)’e şöyle buyurur:
“Andolsun,
senden önce de Rasuller yalanlandı. Onlara yardımımız gelinceye kadar
yalanladıkları ve eziyete uğratıldıkları şeye sabrettiler. Allah’ın sözlerini
(va’dini) değiştirebilecek yoktur. Andolsun, gönderilenlerin haberlerinden
bir bölümü sana da geldi.”([43])
“Artık
sen, sabret, Rasullerden azim sahiblerinin sabret-tiği gibi.”([44])
“Öyleyse
sen, sabret. Şübhesiz Allah’ın va’di haktır. Kesin bilgiyle inanmayanlar,
sakın seni telaşa kaptırıp hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesin.”([45])
“Sabret,
senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve
kurmakta oldukları hileli düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme.
Şübhesiz Allah, korkup
sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir.”([46])
Ümmetin önderi ve hayat
örneğine yapılan bu hitablar, O’nun varisleri olan muvahhid mü’minleri de kuşatır…
Rasulullah (s.a.s.)’i örnek edinip O’nun Sünneti’yle amel etmeye gayret eden
muvahhid mü’minler de, önderleri gibi sabretmelidirler… Rabbimiz Allah’ın
kendilerine verdiği bütün imkânları, emrolundukları gibi, yani örnekleri
Rasu-lullah (s.a.s.)’den gördükleri gibi kullandıktan sonra hak üzere ayak
diretecek ve haklarında hayırlı bir sonuç yarat-ması için geri kalanı yegâne
Rabbimiz Allah’a havale ede-cekler… İşte, sabretmek budur!.. İmtihan sırasında,
bütün zorluklara imkânların en son noktasına kadar direnmek, sızlanıp şikayet
etmemektir sabır… Bir zorlukla beraber iki kolaylığın olduğuna inanmak([47]) ve zora
dayanabilmektir sabır!..
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Sabır
ve namazla yardım dileyiniz. Bu, şübhesiz, içi saygıyla ürperenlerin dışında kalanlar
için bir ağırlıktır.”([48])
“Ey
iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah,
sabredenlerle beraberdir.”([49])
Yahya b. el-Yeman der ki:
- Sabır, Allah’ın sana
rızık olarak verdiği hâlden başkasını temenni etmemek, Allah’ın senin için
hükmetmiş olduğu dünya ve ahirete dair hükümlerine rıza göstermektir.
Emirü’l-mü’minin İmam Ali
(r.a.) şöyle der:
- Sabrın imana göre
durumu, başın cesede karşı konumu ayarındadır.([50])
İnsanı ihya meselesi, bir
sabır meselesidir… Çok uzun zaman alan ve hayırlı bir sonuç için çok direnmek
isteyen bir meseledir… Bundan dolayı, insanın ihyası ve hidayet bulması
meselesiyle ilgilenen muvahhid şahsiyetlerin, bu konudaki her zorluğa ve her
olumsuzluğa karşı sabretmesi gerekir… Böyle bir direniş, hayır üzere olmak ve
hayırlı bir sonuca ermek demektir… Zafer, sabredenlerindir… Sabır, zaferin
anahtarıdır… Bütün varlığı Allah için olan muvah-hid mü’minler, sabrı
kuşandıkları zaman zafere ulaşırlar inşallah!..
Abdullah İbn Ömer
(r.anhuma)’nın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Halk arasına girip de
eziyetlerine sabreden mü’minin sevabı, halk arasına girmeyen ve onların
eziyetlerine sabretmeyen mü’minin sevabından daha fazladır (ve daha hayırlıdır).”([51])
Suhayb (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Mü’minin işine şaşarım.
Gerçekten onun bütün işleri hayırlıdır. Bu, mü’minden başka hiçbir kimsede
yoktur.
Kendisine varlık isabet
ederse, şükreyler. Bu, onun için hayır olur. Darlık isabet ederse, sabreyler.
Bu da onun için hayır olur.”([52])
Ebu Said el-Hudrî
(r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Şu muhakkak ki, kim
(isteyip) iffetli kalmak isterse, Allah onu, iffetli kılar. Kim de sabretmeye
çalışırsa Allah, ona da sabır ihsan eder.
Kim insanlardan müstağnî
olmak isterse, Allah onu müstağnî kılar. Sizlere, sabırdan daha hayırlı ve
sabırdan daha geniş hiçbir atiye asla verilmemiştir.”([53])
7) Ümitvar Olmak
Muvahhid, Âlemlerin yegâne
Rabbi Allah’ı şeksiz, şübhesiz ve ortaksız birlemiş, O’ndan başka rab, melik ve
ilâh tanımamış, kabul etmemiş Tevhid ehli bir şahsiyettir… Mü’min, böyle
sapasağlam ve katıksız bir şekilde Rabbi Allah’a iman etmiş, şirki, küfrü ve
tağutu bir yönüyle reddetmiş, izzet sahibi bir inanmış insan-ı kâmildir… Müslüman,
bu katıksız imanının gereği olan, Allah’a tam teslim olmuş, emirlerini
emrolunduğu ve Rasulullah (s.a.s.)’den gördüğü gibi yapan, nehyettiklerinden
alabildiğince kaçınan, ihlâs sahibi bir yüce değerdir…
Her muvahhid bir mü’min,
her mü’min bir müslü-mandır!.. Muvahhid mü’minler, Rabbleri Allah’dan yana hiçbir
zaman ümitleri kesilmez... Onlar Allah'dan ümitlerini kesmeyen ve Rableri
Allah'dan rabıtaları asla kopmayan de-ğerli şahsiyetlerdir… Onlar, üzerlerine
düşen kulluk vazife-lerini, bütün imkânlarını kullanarak yerine getirmeye
gay-ret eder, sonra Allah’a tevekkül ederler…
Katıksız imanlarını
koruyup, her gün salih amellerle kuvvetlendirmeye çalışırken, üzerlerine düşen
vazifeyi yap-tıklarında, Rabbleri Allah’ın kendilerine yardımcı olduğun-dan
hiçbir zaman şübhe etmezler… Her anda bir imtihanda olduğunun farkına varan
muvahhid mü’minler, Allah Teâlâ’nın şu emirlerini idrak etmişlerdir:
“Allah’ın
rahmetinden umut kesmeyin.”([54])
“Allah’ın
rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın
rahmetinden umut kes-mez.”([55])
“Öyle
ki Rasuller, umutlarını kesip de, artık onların gerçekten yalanladıklarını
sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir. Biz, kimi dilersek o,
kurtulmuştur. Suçlu-günahkâr topluluğundan zorlu azabımız kesin olarak geri
çevrilmeyecektir.”([56])
İnsanı ihya vazifesiyle
meşgul olan muvahhid mü’min-ler, Allah’ın şu va’dının her zaman ve her mekânda
gerçek-leştiğine ve bu zamanda da gerçekleşeceğine katıksız iman ederler:
“Ey
iman edenler, eğer siz, Allah’a (Allah adına İslâm’a ve müslümanlara) yardım
ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.”([57])
“Ağızlarıyla
Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi
nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.
Müşrikler istemese de o
dini (İslâm’ı) bütün dinlere üstün kılmak için Rasulünü hidayetle ve hak dinle
gönderen O’dur.”([58])
Muvahhid mü’minler,
İslâm’ın egemen olduğu ülkeleri müstevli tağutlar tarafından işgal edilse de,
kendileri zalim tağutların esareti altına girseler de, kesinlikle umutları
kesilmez ve tükenmez… Onlar, Allah’ın yardımı ve izniyle bu esaretten, bu
işgalden kurtulacaklarına inanırlar… Yine Allah’ın izniyle insanların hidayet
bulacaklarına inandıkları için İslâm’ı tebliğ etmeye ve İslâm’a davet etmeye
durmadan-dinlenmeden devam ederler… Her günün fecr-i
Muğire b. Şu’be (r.a.)
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)’i
tanıdığım ilk günde ben ve Ebu Cehil b. Hişam, Mekke sokaklarının birinde
yürümekteydik. Rasulullah’la karşılaştığımızda, Ebu Cehil’e şöyle dedi:
“Ya Ebu’l-Hakem, Allah’a
ve Rasulü’ne gel! Seni, Allah’a davet ediyorum.”
Ebu Cehil, O’na şöyle
karşılık verdi:
- Ya Muhammed, sen, bizim
ilâhlarımıza küfretmekten vaz geçmeyecek misin? Senin, daveti tebliğ ettiğine
şehadet etmemizi mi istiyorsun? Senin, tebliğ ettiğine şehadet ediyoruz. Ancak
Allah’a andolsun ki, söylediğin şeylerin gerçek olduğunu bilseydim sana tabi
olurdum.([59])
Emirü’l-mü’minin İmam Ali
(r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Hacc
ve panayır zamanlarında Arab kabilelerine baş vurup onları İslâmiyete davet
ediyor ve hiç-bir kimse, O’nu dinleyip davetini kabul etmiyordu.
Rasulullah (s.a.s.),
Mecenne, Ukaz ve Minâ panayırlarında kabilelere birer birer gidiyor ve her
sene bunu tekrar-lıyordu. Hatta o duruma geldi ki, bu kabilelerden kimisi,
kendisine:
- Sen, hâlâ bizden umudunu
kesmedin mi? demeye başladı.([60])
Habbab b. Eret (r.a.)
anlatıyor:
(İslâm’ın ilk günlerinde)
Rasulullah (s.a.s.), Kâbe’nin gölgesinde kaftanını yastık yaparak dayandığı bir
sırada kendisine, (Kureyş müşriklerinin işkencelerinden) şikayet ettik:
- (Ya Rasulullah,) bizim
için Allah’dan zafer dileyemez misin? (Bunların zulmünden) kurtulmamız için
Allah’a dua edemez misiniz? dedik.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Sizden önceki ümmetler
içinde öyle (mazlum) kişi bulunmuştur ki, müşrikler tarafından onun için yerde
bir çukur kazılır, o kişi bu çukura (başı meydanda kalarak) gömülürdü. Sonra
büyük bir testere getirilir, başı üstüne konulur, ikiye bölünürdü de (bu
işkence) o mü’mini dininden döndüremezdi. (Bir başkasının da) demir taraklarla
eti-nin altındaki kemiği ve siniri taranır da bu işkence, o mü’-mini dininden
çeviremezdi.
Allah’a yemin ederim ki,
O, şu İslâm Dini’ni muhakkak kemâle erdirecektir. Öyle bir derecede ki, bir
süvari (yalnız başına) San’a’dan Hadramevt’e kadar (selâmetle) gidecek,
Allah’dan başka hiçbir şeyden korkmayacak, yahud koyun sahibi yolcu, koyunu
üzerine kurt saldırmasından korkacaktır. Fakat sizler, acele ediyorsunuz!”([61])
Şirkin egemen, müşriklerin
hükümette olduğu Mekke şirk devleti tağutları tarafından işkencenin en
korkuncuna uğratılan muvahhid mü’minlerin en zor anlarında bunları beyan
ediyordu önderimiz Rasulullah (s.a.s.)… Âlemlerin Rabbi Allah’ın kendisine
bildirmesiyle bilen, hevasından bir şey konuşmayan, her ne ki söylüyorsa,
kendisine vahyolu-nan Rasulullah (s.a.s.),([62]) en zor
ve en dar anlarında bile umudunu yitirmemiş, Allah’a tam mânâsıyla tevekkül
edip ümitvar olmuştur… Muvahhid mü’minlerin acele etmeden, sabrederek, kulluk
vazifelerini hakkıyla yerine getirmelerini buyuruyor ve İslâm’ın mutlaka üstün
geleceğini, mü’min müslümanların kurtulup zafere ulaşacaklarını müjdeliyor-du…
Şu iki olayın nakli,
konumuzun daha iyi anlaşılmasına vesile olup kanaatimizi pekiştirmektedir…
Adiyy b. Hatim (r.a.)
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.):
“Sen, Hire şehrini biliyor
musun?” diye sordu.
Ben:
- Bilmiyorum, fakat adını
duydum, dedim.
O (s.a.s.):
“Nefsim kudret elinde olan
Allah’a yemin ederim ki Allah, bu işi başarıya götürecek ve öyle olacak ki,
kadın, tek başına Hire şehrinden çıkıp Mekke’ye kadar gelecek, hiç kimsenin
kendisini korumasına ihtiyaç duymadan Kâbe’yi tavaf edecek ve Hürmüz oğlu
Kisra’nın hazineleri de fetih edilecektir.” dedi.
Ben:
- Hürmüz oğlu Kisra’nın
mı? diye sordum.
O (s.a.s.):
“Evet, Hürmüz oğlu
Kisra’nın! Hem malı o kadar çoğalacak ki, kimse onu kabul etmeyecek.” buyurdu.
Rivayete göre Adiyy b.
Hatim şöyle demiştir:
- İşte görüyorsunuz, bugün
bir kadın, gerçekten tek başına Hire’den tâ Mekke’ye kadar gider ve kimsenin
onu korumasına da ihtiyaç duymadan Beytullah’ı tavaf eder.
Kisra’nın hazinelerini
fethedenler arasında ben kendim de bulundum. Nefsim, kudret elinde bulunan
Allah’a yemin ederim ki, üçüncüsü de olacaktır. Zirâ Peygamber Efendimiz
(s.a.s.), onu da söyledi.([63])
İbn İshak (rh.a.)
anlatıyor:
Selman el-Farisî
(r.a.)’dan haber aldım ki, o, şöyle dedi:
- Hendekten bir bölüme
vurdum. Bir kaya, bana karşı katı geldi. Rasulullah (s.a.s.) ise, bana yakın
bir yerde idi. Vurduğumu ve yerin bana sert geldiğini görünce indi, elim-den
kazmayı aldı. Bir darbe ile oraya vurdu ki, kazmanın altından bir parıltı parladı. Sonra bir darbe
daha indirdi. Ve onun altından diğer bir parıltı parladı. Sonra üçüncü bir
darbe daha vurdu ve onun altından diğer bir parıltı daha parladı.
Dedim ki:
- Babam ve anam sana fedâ
ya Rasulullah, kazmanın altından sen vurdukça parladığını gördüğüm şey nedir?
Dedi ki:
“Ya Selman, sen, onu
gördün mü?”
Dedim ki:
- Evet.
Buyurdu ki:
“Birinciye gelince, Allah
bana, onunla Yemen’i fethetti. İkinciye gelince Allah, onunla bana Şam ve
batıyı fethetti. Üçüncüye gelince, Allah, onunla bana doğuyu fethetti.”
İbn İshak (rh.a.) dedi ki:
Bana, itham etmediğim bir
kimse, Ebu Hureyre’den naklen haber verdi ki o, işte bu memleketler, Ömer
(r.a.) ve Osman (r.a.) zamanında ve ondan sonra fetholundukları zaman şöyle
diyordu:
- Aklınıza gelen yerleri
fethettiniz. Ebu Hureyre’nin nefsi elinde olan Zât’a Kasem ederim ki, siz,
hiçbir şehir fethetmediniz ve kıyamete kadar da hiçbirini fethetmeyeceksiniz
ki, ancak Allah Subhanehu, Muhammed (s.a.s.)’e bundan önce oraların
anahtarlarını vermemiş olsun.([64])
8) Ekonomik Bağımsızlık
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Sizden,
hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran
bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”([65])
Bu ayet-i kerimenin
tefsirinde, İmam Kurtubî (rh.a.):
“İyiliği emredecek
olanların ilim adamı olmaları gerekmektedir. Çünkü bütün insanlar ilim adamı
değildir.”([66])
açıklamasını yaparken, İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) şöyle diyor:
“Bu ayet, üç emri ihtiva
etmektedir: Hayra davet, iyiliğe emretme ve kötülükten sakındırma… Hayra
davetin, hayrın, ma’rufun ve münkerin ne olduğunu “bilme” şartına bağlı
olduğu herkesçe malumdur. Çünkü cahil kişi, çoğu kez insanları batıla davet
eder, münkeri emrederken, ma’ruf (iyi) olanı yasaklar. Yine çoğu kez o, kendi
mezhebindeki hükmü bilir, amma başkasının mezhebindeki hük-mü bilmez. Böylece
de başkasını, mezhebinde münker ol-mayan şeyden yasaklamış olur. Yine cahil,
bazen yumuşak davranması gereken yerde sert, sert davranması gereken yerde
yumuşak olur ve bazen günahta devamını arttıracak kimselere nehy-i münker
yapar. Böylece bu mükellefiyetin din âlimleri için olduğu kesinleşir.
Âlimlerin, ümmetin bir kısmını teşkil ettiklerinde şübhe yoktur. Bunun bir
benzeri de:
‘O (mü’minlerin) her
kısmından, din hususunda iyice ilim sahibi olmaları için birtakımın bulunması
gerekmez miydi?…’(Tevbe,
9/122) ayetidir.
Biz, bazı insanların bu
mükellefiyeti yerine getirmesi hâlinde, diğer mü’minlerden düşeceği mânâsında
bir farz-ı kifâye olduğunda ittifak ettik. Durum böyle olunca mânâ: ‘Bazınız bu
işi yerine getirsin…’ şeklinde olur. Böylece de bu,
İki imamın
açıklamalarından anlaşılan odur ki, insanı ihya meselesi, bu konuda ciddî
eğitim ve öğretim yapmış, âlim ve ilmiyle amel eden izzet sahibi muvahhid mü’min-lerin
işidir… Onların, hayra davet, iyiliğe emr ve kötülük-ten nehyetme meselesini,
usûlünü ve uslûbunu en iyi bilen olmaları gerekir… Bu yeterli ilim ve güzel
ahlâklarıyla insanları ihyaya çalışırken, onlara İslâm’ı anlatıp kendilerini
Allah’a davet ederken, ekonomik bakımından bağımsız olmaları gerekir… Maddî
imkân bakımından halka muhtaç olmamalı, halktan ve egemen güçlerden müstağnî
olması gerekir… Böyle bir durum, o şahsiyetin sözlerinin tesirli olmasını ve
kabul görmesini sağlar… İhya ve davet işini yalnızca Allah için yapacak,
ücretini Allah’dan bekleyecek, dünyalık hiçbir menfaat beklentisi
olmayacaktır…
İhya eri olan muvahhid
mü’min, yalnız Allah rızasını gözeterek, Allah’ı gaye edinerek yaptığı ihya ve
davet çalışmasında Muhattablarına, varisi olduğu Rasuller ve Nebîler gibi
hitab etmelidir:
“Buna
karşılık ben, sizden bir ücret istemiyorum. Ücretim, yalnızca Âlemlerin
Rabbine aiddir.”([68])
“(Ey
Peygamber) de ki: ‘Ben, bana karşı sizden bir ücret istemiyorum ve
(kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim.”([69])
“De
ki: ‘Ben, bunun için sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur’ân), âlemlere bir
öğüt ve hatırlatmadan başkası değildir.”([70])
“Ey
Kavmim, ben, bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim,
beni yaratandan başkasına aid değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz?”([71])
“De
ki: ‘Ben, buna karşılık, Rabbinize doğru bir yol tutmayı dileyen (insanlar
olmanız) dışında sizden bir ücret istemiyorum.”([72])
Sehl b. Sa’d es-Saidî
(r.a.) anlatıyor:
Bir adam, (bir gün)
Rasulullah (s.a.s.)’in yanına gelerek:
- Ya Rasulullah, bana,
öyle bir amel (ibadet) göster ki, ben onu işlediğim zaman beni Allah sevsin ve
insanlar da sevsin, dedi…
Bunun üzerine Rasulullah
(s.a.s.), (ona):
“Dünyaya rağbet gösterme
ki Allah, seni sevsin ve insanların ellerinde bulunan (nimet ve imkânlar)dan
yüz çevir ki, onlar (da) seni sevsin.” buyurdu.([73])
İnsanı ihya hareketinde
vazifeli ve İslâm’a davet eden izzet sahibi muvahhid mü’minler, bu
çalışmalarını Allah için yaptıklarından ve karşılığında halktan hiçbir şey beklemediklerinden
dolayı, rızıklarını temin etmek için her biri helâl bir kazanç yolunu tutması,
çalışıp helâl yoldan ihtiyaçlarını gidermesi gerekir…
el-Mikdam (r.a.)’ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Hiçbir kimse, kendi elinin
çalışmasını yemekten daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir. Allah’ın
Peygamberi Davud (a.s.) da kendi elinin emeğini yer idi.”([74])
Ebu Hureyre (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Allah, koyun güdenden
başka Peygamber göndermedi” buyurdu.
- Sen de mi (koyun
güttün)? diye sordular.
Rasulullah (s.a.s.):
“Evet, ben de Mekke
ahalisi için kararit üzerine koyun güderdim.” buyurdu.([75])
Avf b. Malik el-Eşcâî
(r.a.) anlatıyor:
Dokuz veya sekiz veya yedi
arkadaş Rasulullah (s.a.s.)’ın yanında idik.
(Bize):
“Allah’ın Rasulüne bey’at
etmez misiniz?” buyurdular.
Biz:
- Sana, bizler (çoktan)
bey’at ettik ya Rasulullah! dedik.
Sonra (yine):
“Allah’ın Rasulüne bey’at
etmez misiniz?” dedi.
Bunun üzerine biz,
ellerimizi açarak:
- Biz, sana bey’at ettik
ya Rasulullah, (daha) neye bey’at edeceğiz? diye sorduk. Rasulullah (s.a.s.):
“Allah’a ibadet
edeceğinize, O’na hiçbir şeyi şerik koşmayacağınıza, beş vakit namazı
kılacağınıza, itaat edeceğinize, başkalarından bir şey istemeyeceğinize bey’at
edeceksiniz.” buyurdular.
Vallahi, sonraları bu
arkadaşlardan bazılarını gördüm. Birinin kamçısı yere düşse, hiçbir kimseden:
- Şunu, bana ver, diye
istemezdi.([76])
Allah’a davet eden ihya
eri mü’min müslüman şahsiyet, başkalarına muhtaç olmadan zarurî ihtiyaçlarını
gider-meye gayret etmelidir… Özellikle borçlanmaktan ve borcu-nu ödeme
noktasında geciktirmekten çok sakınması gere-kir… Çünkü böyle bir hâl, tertemiz
olan şahsiyetini lekele-yebilir… Toplum içindeki hürmet edilen mevkisini
sarsa-bilir…
Diğer insanlara yük olmamaya
ve onlardan bir şey istememeye gayret etmelidir… Eğer çok ihtiyaç sahibi
olursa, hâlden bilen, kâmil ve salih şahsiyetlere müracaat etmelidir…
İbn Firasî’den.
el-Firasî, Rasulullah
(s.a.s.)’e:
- Dileneyim mi ya
Rasulullah? dedi. Rasulullah (s.a.s.):
“Hayır, eğer mutlaka bir
şey istemen gerekirse, salih kişilerden iste!” buyurdu.([77])
Ümmü’l-mü’minin Aişe
(r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.),
namazın içinde (yani sonunda):
“Allahım, ben, kabir
azabından sana sığınırım. Deccâl Mesih fitnesinden de sana sığınırım. Hayatın
ve ölümün fitnelerinden de sana sığınırım.
Allah’ım, ben, günah
işlemekten ve borçlu olmaktan da sana sığınırım.” diye dua ederdi. Bir sözcü,
kendisine:
- Borçtan Allah’a
sığınmayı neden çok söylüyorsun? dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
“İnsan borçlandığı vakit, söz söyler de yalan uydurur, söz verirde sözünde durmaz!” buyurdu.([78])
[1]) Bakara, 2/285.
[2]) Nisa, 4/136.
[3]) Hucurat, 49/15.
[4]) Bakara, 2/256.
[5]) En’âm, 6/161-164.
[6]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfati’l-Kıyame, B.
22, Hds. 2642.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet,
B. 16. Hds. 4681.
[7]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B. 3,
Hds. 4599.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-İman, B. 2,
Hds. 4954-4956.
[8]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Fiten, B. 28, Hds.
75.
Kitabu Fedaili Medine, B. 9, Hds. 16.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fiten, B. 21, Hds.
112-113.
[9]) Ebu Nuaym el-İsfahânî,
Hilyetu’l-Evliya-Sahabeden Günümüze Allah
Dostları, Çev. Said Aykut, Vdğ. İst. 1995, C. 2, Sh. 453.
[10]) Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 17, Hds.
224.
Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve
Şerhi, Çev. İsmail Mutlu, İst. 1996, C. 1, Sh. 72, Hds. 14.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, Müsned, Sh.
39, Hds. 30/1, 31/2.
Kuzâî, Şihabü’l-Ahbâr Tercümesi,
Çev. Prof. Dr. Ali Yardım, İst. 1999, Sh. 59, Hds. 120.
[11]) Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 17, Hds.
223.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B. 19,
Hds. 2822.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-İlm, B.
1, Hds. 3641.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B. 11
(Bab başlığında).
[12]) Ahzab, 33/39.
[13]) Ankebut, 29/43.
[14]) Fatır, 35/28.
[15]) Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 32, Hbr. 340.
[16]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B. 19, Hds.
2827.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, B.
15, Hds. 4169.
Kuzâî, A.g.e., Sh. 41, Hds. 35.
Zubeyr’ubn Harb, Kitabu’l-İlm, Çev. Prof.
Dr. Salih Tuğ, İst. 1984, Sh. 185, Hds. 157.
[17]) Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 23, Hds.
254.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B. 6,
Hds. 2792.
Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 34,
Hds. 380.
İmam Hafız el-Munzirî, Hadislerle İslâm – Terğib ve Terhib, Çev. A.
Muhtar Büyükçınar, Vdğ. İst. T.Y. C. 1, Sh. 162-163, Hds. 2-3. Hakim, İbn
Hıbban ve Beyhakî’den.
[18]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Dua, B. 3, Hds.
3843.
Ayrıca Bkz. Taberânî,
Mu’cemu’s-Sağir, C. 2, Sh. 188, Hds. 509.
[19]) Seyyid Şerif Cürcânî, Kitabu’t-Ta’rîfat, Sh.
64.
[20]) Âl-i İmrân, 3/102.
[21]) İbn Kesir, Hadislerle
Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C. 4, Sh. 1322. İbn Ebu Hatim’den.
[22]) Hucurat, 49/13.
[23]) Tevbe, 9/36.
[24]) Yunus, 10/62-63.
[25]) Bakar, 2/257.
[26]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Fiten, B. 1,
Hds. 4242.
İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 400,
Hds. 897.
Beyhakî, Kitabu’z-Zühd, Çev. Enbiya
Yıldırım, İst. 2000, Sh. 98, Hds. 197.
[27]) Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir, C. 1, Sh. 310,
Hds. 219.
[28]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Enbiya, B. 16, Hds.
48.
Kitabu’l-Menakıb, B. 1, Hds. 2.
Kitabu’t-Tefsir, B. 116, Hds. 209.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedail, B. 44,
Hds. 168.
Beyhakî, Kitabu’z-Zühd, Sh. 98, Hds.
199-200.
[29]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, B. 24, Hds.
4215.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Sıfati’l-Kıyame, B. 14, Hds. 2568.
[30]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfati’l-Kıyame, B.
20, Hds. 2639.
[31]) Taberânî, Mucemu’s-Sağir, C. 2, Sh. 359,
Hds. 654.
Beyhakî, Kitabu’z-Zühd, Sh. 97, Hds.
195.
Abdullah İbnü’l-Mübarek,
Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekaik Çev. M. Adil Teymur, İst. 1992, Sh. 213, Hds. 840.
[32]) Furkan, 25/63-64.
[33]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cenne, B. 17, Hds.
64.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, B.
16, Hds. 4179.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.
48, Hds. 4895.
[34]) Sahih- Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.
20, Hds. 69.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri
ve’s-Sıla, B. 81, Hds. 2098.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’z-Zekât, B.
35, Hds. 1683.
[35]) Tevbe, 9/119.
[36]) Bkz. A’râf, 7/172-173.
[37]) Bkz. En’âm, 6/162-163.
[38]) Hucurat, 49/15.
[39]) Ahzab, 33/24.
[40]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 13, Hds.
62.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.
47, Hds. 2522.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.
12, Hds. 3972.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B. 4, Hds. 2714.
[41]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Edeb, B. 69, Hds.
119.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri
ve’s-Sıla, B. 29, Hds. 105.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri
ve’s-Sıla, B. 46, Hds. 2038.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.
88, Hds. 4989.
[42]) Mâide, 5/119.
[43]) En’âm, 6/34.
[44]) Ahkaf, 46/35.
[45]) Rum, 30/60.
[46]) Nahl, 16/127-128.
[47]) Bkz. İnşirah, 94/5-6.
[48]) Bakar, 2/45.
[49]) Bakara, 2/153.
[50]) İmam Kurtubî, A.g.e., C. 2, Sh. 61.
[51]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 23,
Hds. 4032.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfati’l-Kıyame,
B. 20, Hds. 2625.
İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 181,
Hds. 388.
Beyhâkî, Kitabu’z-Zühd, Sh. 213, Hds.
741.
[52]) Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zühd, B. 13, Hds.
64.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.
61, Hds. 2780.
[53]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B. 20, Hds.
57.
[54]) Zümer, 39/53.
[55]) Yusuf, 12/87.
[56]) Yusuf, 12/110.
[57]) Muhammed, 47/7. Ayrıca bkz. Hacc, 22/40.
[58]) Tevbe, 9/32-33. Ayrıca bkz. Fetih, 48/28.
[59]) İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, C. 3, Sh.
95. Beyhâkî’den.
[60]) Muhammed Yusuf Kandehlevî, Hayatu’s-Sahabe,
Çev. Ahmed Meylânî, Ank. T.Y. C. 1, Sh. 115. Beyhakî, Delâil en-Nübüvve, Sh.
105’den (Vakidî yoluyla).
[61]) Sahih-i Buhârî,
Kitabu’l-Menakıb, B. 25, Hds. 116.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.
97, Hds. 2649.
[62]) Bkz. Kehf, 18/110, Necm, 53/3-4.
[63]) İbn Kesir, el-Bidaye
ve’n-Nihaye, C. 5, Sh. 171. İmam Ahmed b. Hanbel’den.
İbn Hişam, A.g.e., C. 4, Sh. 314-315.
Taberî, Milletler ve Hükümdarlar
Tarihi, C. 5, Sh. 765.
[64]) İbn Hişam, A.g.e., C. 3, Sh. 306.
Ayrıca bkz. İbn Kesir, A.g.e., C. 4,
Sh. 172-176.
İbnü’l-Esir, A.g.e., C. 2, Sh. 264.
Taberî, A.g.e., C. 5, Sh. 470-473.
[65]) Âl-i İmrân, 3/104.
[66]) İmam Kurtubî, A.g.e., C. 4, Sh. 319.
[67]) Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 6, Sh. 522.
[68]) Şuara, 26/109, 127, 145, 164, 180.
[69]) Sad, 38/86.
[70]) En’âm, 6/90.
[71]) Hud, 11/51.
[72]) Furkan, 25/57.
[73]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, B. 1, Hds.
4102.
[74]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Buyu, B. 15, Hds.
24.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Buyu
ve’l-İcare, B. 79, Hds. 3528.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Ticare, B.
1, Hds. 2188 (Birinci Cümle).
Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir, C. 1, Sh.
67, Hds. 10. (İkinci Cümle).
[75]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İcare, B. 2, Hds.
3.
Kitabu’l-Enbiya, B. 31,
Hds. 80.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Eşribe, B.
29, Hds. 163.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Ticare, B.
5, Hds. 2149.
[76]) Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B. 35, Hds.
108.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.
27, Hds. 1642.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Cihad, B.
41, Hds. 2867.
[77]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B. 28k,
Hds. 1646.
Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B. 84,
Hds. 2577.
[78]) Sahih-i Buhârî, Ebvabu Sıfatı’s-Salat, B.
68, Hds. 99.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Mesacid, B.
25, Hds. 129.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-İstiaze, B.
22, Hds. 5437.
Kitabu’s-Sehv, B. 64, Hds. 1309.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, B.
148-149, Hds. 880.