İnsanı ihya konusunda
vazifeli olan muvahhid şahsiyetin, kendilerini İslâm’a davet edecek ve ihya
olmalarına, hidayet bulmalarına vesile olacak kişileri veya kitleleri tanı-ması
esastır… Onların sosyolojik ve psikolojik durumlarını, örf ve adetlerini,
kültür seviyelerini ve kültürel yapılarını iyi bilmesi gerekir... Bunlar,
bilinmeli ve tanınmalıdır ki, onlara İslâm anlatılırken, onların anlayabilecekleri
bir uslûb kullanılsın... Ne seviyelerinin çok yükseğinde, ne de seviye-lerinin
aşağısında bulunulsun... Çünkü İslâm davetçisi, İslâm’ı tebliğ ederken
muhatabı olanın seviyesini yakala-ya-bilirse, onunla çok iyi bir ilişki
kurma imkânına sahib olur ve mesajını rahatlıkla ulaştırıp kabul ettirebilir...
Bundan dolayı şu hususlara
dikkat edilmelidir:
1) Muhatab Şahsiyeti
Tanımak
Mü’min
müslümanların hayat önderi ve örneği Rasu-lullah (s.a.s.), kendilerine İslâm’ı
anlatacığı kişileri iyi tanı-yor, onların ne ihtiyaçlarının olduğunu biliyor ve ihtiyaç-ları olduğu
kadarıyla onlarla sohbet ediyordu... O (s.a.s.), muhatabı olan kişileri
bıktırmamak için onların müsait ol-dukları zamanları kolluyor ve o zaman kendilerine muhatab oluyordu...
Rasulullah (s.a.s.)’in bu tavrını, Ashab-ı Kiram da devam ettirmiştir...
Rasulullah (s.a.s.)’in varisleri olan muvahhid mü’minlerin de, Rasulullah’ın bu
Sünneti’ni uygulamaları ve bu konuda dikkatli davranmaları gerekir...
Abdullah
İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir:
-
Rasulullah (s.a.s.), va’z ve nasihat hususunda bize bıkkınlık gelmesin diye
hâlimize bakıp günler içinde vakitler kollardı.([1])
Önderimiz
Rasulullah (s.a.s.)’in bu Sünneti’ni bize beyan eden Abdullah İbn Mes’ud
(r.a.) da, bu konuda Rasu-lullah (s.a.s.) gibi davranırdı...
Ebu
Vail şöyle diyor:
Abdullah
İbn Mes’ud (r.a.), her perşembe günü insanlara va’z ve nasihat edip ders
yapardı.
Bir
kimse, kendisine:
-Ya
Eba Abdurrahman, vallahi, senin bizlere her gün ders yapmanı çok arzu ettim,
dedi.
İbn
Mes’ud:
-
Beni, sizlere her gün ders vermekten men eden şey, sizleri usandırmak istemememdir.
Ben sizlere, va’z vermek-te sizin hâlinize uygun vakitler gözetiyorum. Nitekim
Rasulullah (s.a.s.) de, bizlere usanç gelmesinden endişe ettiği için bizim
durumumuza uygun zamanlar gözetirdi, de-di.([2])
Mü’minlerin
annesi Aişe (r.anha)’ya:
“İnsanlara,
mevkiine göre muamele edin!”([3])
diye nasihat eden Rasulullah (s.a.s.), bölge insanını çok iyi tanıdığından
dolayı onlar incinirler endişesi ile Kâbe’nin şeklini değiştirmediğini beyan
buyurur:
“Eğer
kavmin cahiliyye devrine yakın olmasaydı, Hic-r’in duvarını Beyt’e katmak ve
Beyt’in kapısını yer seviyesi-ne indirmek isterdim. Fakat duvarı Beyt’e
girdirmem ve Kâ-be kapısını yer seviyesine indirmemden ötürü, onların
gö-nüllerinin kırılmasından endişe ederim!"([4])
Bölge
insanının olgun olmayışları, kendilerindeki anlayış noksanlığından dolayı,
mes’eleyi yanlış anlar ve hatalı değerlendirip gönülleri kırılır diye böyle
davranıyor Rasu-lullah (s.a.s.)... Yanlış değerlendirme ve gönül kırgınlığı,
za-man içinde korkunç düşmalıklara ve beklenilmeyen çılgın-lıklara dönüşür...
Bunu, zamanında engellemek ve ortaya çıkmasını önlemek gerekir!..
Rasulullah
(s.a.s.), İslâm’a davet ettiği kişinin akîdesini, fikrini ve sosyal düşüncesini
bildiğinden dolayı, muhatabıyla gayet rahat konuşuyordu... İhya erlerinin de
bu şekil-de olmaları lazımdır...
Adiyy
b. Hatim (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah
(s.a.s.)’in yanına geldiğimde, bana üç defa:
“Müslüman
ol ki, selâmete eresin!” dedi.
Ben
de:
-
Benim dinim vardır, dedim.
O:
“Ben
senin dinini, senden daha iyi bilirim.” dedi.
Ben:
-
Benim dinimi benden daha iyi mi
bilirsin? dedim.
O:
“Evet,
senden daha iyi bilirim. Sen, Rekûsiyye dinine mensubsun. Rekûsiyye
Hıristiyanlık ile yıldızperestlik arasında bir dindir. Kavminin ele
geçirdikleri ganimetlerin dört-te birini yersin.” dedi.
Ben:
-
Evet, doğrudur, dedim.
O:
“Bu,
senin dininde sana helal değildir.” dedi ve bundan fazla bir şey söylemedi.
Ben,
ses çıkarmadım.
Sonra
bana:
“İslâm
Dini’ne niçin girmek istemediğini de biliyorum. Bu adama,
İmrân
b. Husayn (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah
(s.a.s.), babama:
“Ya
Husayn, bugün kaç ilâha inanıyorsun?” buyurdu.
Babam
şöyle cevab verdi:
-
Altısı yerde ve biri gökte olmak üzere yedi ilâha!..
Rasulullah
:
“Arzu(ları)n
ve korku(ları)n için onlardan hangisini ayırırsın?” diye sordu.
-
Göktekini, dedi.
Rasulullah
:
“Ya
Husayn, ne var ki, müslüman olmuş olsaydın, sana fayda verecek iki kelime
öğretirdim.” buyurdu.
Husayn,
müslüman olunca:
-
Ya Rasulullah, bana va’dettiğin o iki kelimeyi öğret! dedi.
Rasulullah
(s.a.s.) buyurdu ki:
“Şöyle
dua et:
-
Allah’ım, bana rüşdümü (yararlı olanı) ilhâm et ve beni nefsimin şerrinden
koru.”([6])
Aynı
olay, daha geniş bir şekilde de rivayet olunmuştur...
İmrân
b. Halid b. Taleyk b. Muhammed b. İmrân b. Husayn’dan: Oda babasından, babası
da dedesinden:
Kureyşliler,
Husayn’a saygı gösteriyorlardı. O, gelip:
-
Şu adamla bir konuş, zirâ ilâhlarımıza dil uzatıp onlara sövüyor, dediler.
Ve
onunla beraber Peygamber Efendimize gelip, kapıya yakın bir yere oturdular.
Peygamber
Efendimiz (s.a.s):
“Husayn’ı
içeri alın.” dedi.
Husayn
ile arkadaşları, büyük bir kalabalık idiler.
Husayn,
söze başlayıp:
-Ya
Muhammed, nedir senden duyduklarımız? Sen, ilâhlarımıza sövüyor ve onlar
hakkında ileri-geri konuşuyorsun. Halbuki senin baban akıllı ve atalarının din
ve inançlarına saygılı bir insan idi, dedi.
Peygamber
Efendimiz (s.a.s):
“Ya
Husayn, benim ve senin babalarımız ateştedirler.
Ya
Husayn, sen, kaç ilâha tapıyorsun?” buyurdu.
Husayn:
-
Yerde yedi ve gökte bir ilâha tapıyorum, dedi.
Rasulullah
(s.a.s.):
“Başın
bir derde girdiği zaman hangisini çağırıyorsun?” buyurdu.
Husayn:
-
Gökte olan ilâhı çağırıyorum.
Rasulullah
(s.a.s.):
“O
halde seni koruyan, senin yardımına koşan, yalnız gökteki ilâh iken, ne diye
diğerlerini O’na ortak kılıyorsun? Yoksa sen, gökteki ilâhı razı ettiğin, yahud
diğerlerinin O’nu yeneceğinden korktuğun için mi bunu yapıyorsun?” diye sordu.
Husayn:
-
Bu, her iki sebebten de değildir, dedi.
(Husayn
diyor ki:
-
Ben, bildim ki, O’nun gibi bir kimse ile konuşmuş değilim.)
Rasulullah
(s.a.s.):
“Ya
Husayn, müslüman ol ki, selâmete eresin.” buyurdu.
Husayn:
-
Benim adamlarım ve kabilem vardır, ne diyeyim? dedi.
Rasulullah
(s.a.s.):
“Allah’ım,
doğru yolu bulmak için Senden hidayet dilerim. Bana faydalı olacak bir bilgi
ver, de!.” buyurdu.
Husayn,
bunu söyledi, sonra biraz direndi ise de netice de müslüman oldu. Bunun üzerine
İmrân, kalkıp O’nun başını, el ve ayaklarını öptü.
Rasulullah
(s.a.s.) de, bunu görünce ağladı ve:
“İmrân’ın
hareketinden dolayı ağladım. Husayn, içeriye girdiği zaman kâfir olduğu için
İmrân, ne ayağa kalkmış, ne de onun yüzüne bakmıştı. Fakat müslüman olunca,
babalık hakkını ödedi. Ben, bunun için duygulandım.” Bu-yurdu.
Nebî
(s.a.s.), Husayn gitmek istediği zaman Ashabına:
“Kalkıp,
onunla birlikte kapıya kadar gidin!” buyurdu.
Husayn,
kapıdan çıkarken Kureyşliler, onu görüp:
-
Husayn da dinini terk etti, diyerek dağıldılar.([7])
Önderimiz
Rasulullah (s.a.s.), kendisinden nasihat isteyen ve soru soran muhatablarını
tanıyıp bildiği için, onların ihtiyacına göre nasihat etmiş ve sorularını
cevaplandırmıştır...
Ümmü
Hanî (r.anha) şöyle demiş:
Ben,
Rasulullah (s.a.s.)’in yanına giderek:
-Ya
Rasulullah, bana (yapabileceğim nafile) bir amel göster (tavsiye buyur). Çünkü
ben, gerçekten yaşlandım, güç bakımından zayıfladım ve şişmanladım, dedim.
Bunun
üzerine O, şöyle buyurdu:
“(Günde)
yüz defa Allahu Ekber de, yüz defa Elhamdulillah de ve yüz defa Sübhanallah
de. (Bu zikir sevab bakı-mından) Allah yolunda (savaş için) gemlenmiş, eğer vurul-muş
yüz attan, (kurban edilen) yüz deveden ve (âzâdla-nan) yüz köleden hayırlıdır.”([8])
Ümmü’l-mü’minin
Aişe (r.anha)’dan:
Aişe:
-
Ya Rasulallah, biz cihadı, amellerin en faziletlisi görüyoruz. Bundan dolayı
biz, cihad etmeyelim mi? diye sordu.
Rasulullah
(s.a.s.) de:
“Hayır,
siz kadınlar için cihadın en faziletlisi, mebrûr haccdır.” buyurdu.([9])
Ebu
Umame (r.a.)’dan:
Rasulullah
(s.a.s.)’e:
-
Bana, öyle bir şey söyle ki Allah, onun karşılığında bana sevab versin? dedim.
Rasulullah
(s.a.s.):
“Oruç
tut! Çünkü oruç gibi sevablı amel yoktur.” buyurdu.([10])
Ebu,
Hureyre (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah
(s.a.s.)’e bir adam geldi ve:
-
Bana, cihada denk olacak bir ameli delâlet et, dedi.
Rasulullah
(s.a.s.):
“Ben,
cihad değerinde bir amel bulamıyorum.” buyurdu da şöyle devam etti.
“Mücahid,
sefere çıktığı zaman sen, mescide gidip de (o, geriye dönünceye kadar) hiç
gevşemeden devamlı namaz kılmaya, hiç iftar etmeden devamlı oruç tutmaya gücün
yeter mi?” buyurdu.
O
zât:
-
Buna, kimin gücü yeter ki? dedi.([11])
Abdullah
b. Amr (r.a.)’dan:
Bir
adam Rasulullah (s.a.s.)’e:
-
Ben, cihada gidiyorum, dedi.
Rasulullah
(s.a.s.):
“Senin,
annen-baban var mı?” diye sordu.
O
zât:
-
Evet, var, dedi.
Rasulullah
(s.a.s.):
“Öyleyse
sen, (evvelâ) onların rızaları yolunda çalış (cehd et)!” buyurdu.([12])
Rasulullah
(s.a.s.)’in zevcesi Aişe (r.anha) ile Emirü’l-mü’minin İmam Osman b. Affan
(r.a.) rivayet etmişlerdir:
Ebu
Bekr, Rasulullah (s.a.s.)’in yanına girmek için izin istemiş. Rasulullah
(s.a.s.), Aişe’nin çarşafına bürünmüş olarak döşeğinin üzerine uzanmış imiş.
Kendisi, o hâlde iken Ebu Bekr’e izin vermiş ve onun hacetini görmüş, sonra o,
gitmiş.
Bilahire
Ömer, izin istemiş. Aynı hâlde ona da izin vermiş ve onun da hacetini görmüş.
Sonra Ömer gitmiş.
Osman
demiş ki:
-
Sonra yanına girmek için ben izin istedim.
(Rasulullah)
Hemen oturdu. Aişe’ye de:
“Elbiseni
üzerine topla!” dedi.
Ben
de hacetimi gördüm. Sonra ayrıldım.
Bunun
üzerine Aişe :
-Ya
Rasulullah, aceb neden Osman’dan endişe ettiğin gibi Ebu Bekr’le Ömer
(r.anhuma)’dan da endişe ettiğini görmedim? demiş.
Rasulullah
(s.a.s.):
“Şübhesiz
Osman, utangaç bir zattır. ona, bu hâlde girmek için izin versem, hacetini bana
ulaştıramayacağından korktum!” buyurmuş.([13])
Bu
örneklerden anlaşıldığı gibi Rasulullah (s.a.s.), muhatabları tanıyor ve onlara
durumlarına göre muamele ediyor... Kimin neye ihtiyacı olduğunu, kendilerini
tanıdığından ve durumlarından anlıyor, onlara buna göre tavsiyelerde bulunup
nasihat ediyor...
İhya
erleri olan muvahhid mü’minler bilmelidirler ki, vazifeleri, insanlara İslâm’ı
temsil ederek anlatmak ve hidayetlerine vesile olmaktır... Hidayet verici,
kalbleri İslâm’a açıcı Âlemlerin Rabbi Allah’dır... Kişi, sevdiklerini hidayete
ulaştıramaz, ancak Allah’ın izniyle vesile olabilir... Dilediğini hidayete
erdirici Allah Teâlâ’dır.([14])
Rabbimiz
Allah, İslam’ı tebliğ ve İslâm’a davetin Ku-r’an-ı Kerim ile yapılmasını
emrediyor... Ancak Kur’an’a i-man eden ve Allah’dan gereği gibi korkan mü’min
müslü-manlar, nasihat dinler, dinlediklerini uygularlar... İman et-meyenler
ve şirk üzere kalmada direnenler,
Şöyle
buyuruyor, Rabbimiz Allah:
“Rabblerine (götürülüp) toplanacaklarından
korkanları onunla (Kur’an’la) uyarıp korkut. Onlar için ondan başka ne veli
vardır, ne de şefaatçileri. Umulur ki, korkup sakınır-lar.”([15])
“Sen, yalnızca gayb ile Rabbinden içleri
titreyerek korkmakta olanları ve dosdoğru namaz kılanları uyarırsın. Kim
temizlenip arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip arınmıştır. Sonunda
dönüş Allah’adır.”([16])
“Sen, ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve gayb ile
Rahmân olan (Allah)’a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın.
İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele.”([17])
“Sen, onların üzerinde bir zorba değilsin. Şu
hâlde, benim kesin tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.”([18])
Rabbimiz
Allah Teâlâ’nın bu emirlerinden apaçık anlaşıldığı gibi, ihya hareketi, önce
İslâm Milleti’nin arasında gerçekleşmelidir... Müslüman olduklarını beyan eden,
fakat egemen müşrik tağutî güçler tarafından aldatılmış olan ümmetin ferdleri,
daldırıldıkları gaflet ve cehaletten uyandırılmalıdırlar... Bütün imkânlar bu
konuda harcanmalıdır... Birinci derecede çok önemli olan, ümmetin uyanışına,
Kur’an ve Sünnet’e sarılmalarına vesile olmaktır... Ondan sonra kitablı veya
kitabsız gayr-ı müslimlere İslâm’ı tebliğ edip onları davet etmeli...
İşgal
edilmiş İslâm topraklarında müstevlî egemen tağutların esareti altında bulunan
müslümanların problemleriyle uğraşmayı bir yana bırakıp, gayr-ı müslimlere İslâm’ı
tebliğ etmeyle uğraşmak, ihya erlerinin anın vacibi olan vazifesi olmadığı
malumdur... Onların ertelenmesi câiz olmayan, kendilerine anın vacibi olan
vazifeleri, İslâm Milleti’ni uyarmak, uyandırmak ve hep beraber esaretten kurtulmaktır!..Çünkü
İslâm topraklarını işgal eden egemen tağutlar, egemenlik güçlerini, uyuttukları
ve kendilerine modern köleler yaptıkları, kendilerini müslüman kabul
edenlerden almaktadırlar... Müşrik tağutlar tarafından istilâ edilen İslâm
topraklarındaki gaflet ve cehâlet içine itilmiş mustaz’af kitleler, egemen
tağutlara destek verip yardımcı olmazsa, tağutî sistemler asla ayakta duramazlar...
Mus-taz’aflar, müstekbirlere vermiş oldukları desteklerini ve yardımlarını
keser veya geri çekerlerse, zulümle ayakta du-ran bütün zalimler devrilip
giderler!..
Rabbimiz
Allah şöyle buyurur:
“Küfürde büyük çaba harcayanlar, seni üzmesin. Çün-kü onlar, Allah’a
hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah, onları ahirette pay sahibi kılmamayı
ister. Onlar için büyük bir azab vardır.
Onlar imana karşılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah’a hiçbir
şeyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azab vardır.”([19])
“Öyleyse sağır olanlara sen mi dinleteceksin
veya kör olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete erdireceksin?”([20])
“Sen, artık Allah’a tevekkül et. Çünkü sen,
apaçık olan hak üzerindesin.
Çünkü gerçekten sen, ölülere (söz) dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçan
sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.
Ve sen, körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici
değilsin. Sen, ancak ayetlerimize iman edenlere (söz) dinletebilirsin, işte
müslüman olanlar bunlardır.”([21])
“Şu hâlde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve
dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir.”([22])
2) İşi Kolay Tutmak
Enes
b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.) :
“Kolaylaştırın,
zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”([23])
Yegâne
önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in bu emri, dinden kolaylık ortaya koyarak, zor
emirleri tavizler vererek ve yontarak kolaylaştırınız demek değildir... Katıksız
ve kâmil bir iman ile inanan muvahhid mü’min için İslâm dininde zor olan hiçbir
şey yoktur... Onun imkânı dahilinde olan, tahammül gücünü aşmayan her emir,
onun, yapılması kolay olan vazifelerindendir...
Buradaki
kolaylaştırmak, en önemli olan şeyi öne alıp, ondan daha az önemli olan şeyi
geriye bırakmak demektir... Meselâ, katıksız iman etmek, salih amel işlemekten
çok önemli ve ondan önce gelir... Önce gelen iman kendilerine anlatılıp
muhatablar tarafından kabul görülürse, amel konusu onlar için çok
kolaylaşır... Bundan dolayı, Muaz b. Cebel (r.a.)’ı Yemen’e valî gönderen
Rasulullah (s.a.s.), önce iman konusunu tebliğ edip onlara kabul ettirmesini,
sonra beş vakit namaz ve zekatı haber vermesini emretmiştir...([24])
Rabbimiz
Allah şöyle buyurur:
“Allah, size kolaylık diler zorluk dilemez.”([25])
“Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını
yükle-mez.”([26])
“Allah, (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister.
(Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır.”([27])
“Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O,
sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir.”([28])
İbn
Abbas (r.anhuma)’nın rivayetleriyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“İnsanlara
(din işlerini ve vazifelerini) öğretin, kolaylık gösterin ve güçlük çıkarmayın.
Sizden biriniz hiddetlendiği zaman, sükût etsin (sussun-konuşmasın)!”([29])
Önderimiz
Rasulullah (s.a.s.)'in, bu konudaki bir uygulamasını örnek olarak kaydedelim...
Talha
b. Ubeydullah (r.a.) anlatıyor:
Necd
ahâlisinden saçı darmadağın (fakir) bir kimse, Ra-sulullah’a geldi. Uzaktan
sesini karmakarışık duyuyor, fakat ne söylediğini anlamıyorduk. Nihayet
yaklaştı. Meğer İslâm’ın ne olduğunu soruyormuş.
Bu
suale karşı Rasulullah (s.a.s.):
“Bir
gün bir gece içinde beş vakit namaz.” buyurdu.
O
zât:
-
Üzerimde bu namazlardan başka da olacak mı? diye sordu.
“Hayır
meğer ki, kendinden kılasın.” buyurdu.
Ondan
sonra Rasulullah (s.a.s.):
“Bir
de Ramazan orucu.” buyurdu.
O
zât:
-Üzerime
bundan başka da olacak mı? diye sordu.
O
da:
“Hayır,
meğer ki, kendiliğinden tutasın.”
Rasulullah
(s.a.s.), zekatı da ona söyledi.
O
zât, yine:
-Üzerimde
bundan başkası da olacak mı? diye sordu.
Rasulullah
(s.a.s.), yine:
“Hayır,
meğer ki, kendiliğinden veresin” cevabını verdi.
Bunun
üzerine (o Necidli fakir zât):
“Vallahi
bundan ne artık, ne noksan bir şey yapacak değilim, diyerek arkasını dönüp
gitti.
Bunu
duyunca Rasulullah (s.a.s.):
“Eğer
doğru söylüyorsa, kurtuldu gitti. (Yahud, eğer doğru söylüyorsa, cennete
girdi)” buyurdu.([30])
“Kolaylaştırın,
zorlaştırmayın” emri, uygulamada olduğu gibi olmalıdır, yoksa dinden taviz
vererek, kolaylaştırmak imkânsızdır...
3) Güzellikle Davranmak
Rabbimiz
Allah şöyle buyurdu:
“Allah’dan bir rahmet dolayısıyla onlara yumuşak
davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar, çevrenden dağılır
giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda
onlarla muşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şübhesiz Allah,
tevekkül edenleri sever.”([31])
İmam
Fahruddin er-Râzî (rh.a.), tefsirinde bu ayetle ilgili şunları kaydeder:
“Bil
ki, müslümanlar, Uhud gününde bozularak Hz. Peygamber (s.a.s.)’den
uzaklaştıklarında, daha sonra geri döndükleri vakit Hz. Peygamber (s.a.s.), onlara
sert ve şiddetli davranmayıp, onlara yumuşak bir biçimde hitab etti, konuştu.
Sonra Allah Teâlâ, geçen ayetlerde onları, dünyaları ve ahiretleri hususunda
kendilerine faydalı olan şeylere irşâd edip onları affetmesi de bu şeyler
cümlesinden olunca, Cenab-ı Hak: ‘Sen, Allah’dan bir rahmet sayesindedir ki,
onlara yumuşak davrandın’ buyurarak, onları affettiğinden ve onlara karşı sert
davranmadığından dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.)’i övmek ve medhetmek suretiyle
O’nun fazl-u ihsanını arttırdı. İnsaflı olan kimse bunun söz dizisinde güzel
bir tertib olduğunu bilir.”([32])
Güzellikle
davranmak, yani hüsn-ü muamele, hayat önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in övülmüş,
tamamlanarak kâmilleşmiş güzel ahlâkının gereğidir...
Abdullah
İbn Amr (r.a.), Rasulullah (s.a.s.)’in Tevrat’ta yer alan vasıflarını beyan
ederken şöyle demişti:
“Bu
Peygamber, kötü huylu, katı kalbli, çarşılarda ba-ğırgan değildir. O, kötülüğü
kötülükle def etmez. Lâkin O, affeder, yüz çevirip geçer.”([33])
İhya
erlerinin önderi ve örneği olan Rasulullah (s.a.s.)’e şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
“İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan
bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır. O zaman (görürsün ki,)
Seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un)
oluvermiştir.
Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay
sahibi olanlardan başkası kavuşturu-lamaz.”([34])
Abdullah
İbn Abbas (r. anhuma) şöyle demiştir:
-
Buradaki, ‘en güzel olan bir tarz’ öfke sırasında sabır, kötülüğe uğrama
sırasında affetmektir. Sabrı ve affı yaptıkları zaman Allah, onları korur ve
düşmanları, onlara alçalıp boyun eğer:
“Sanki o düşman, yakın bir dost(un) oluverir.”([35])
Rabbimiz
Allah şöyle buyurur:
“Kötülüğü, en güzel olanla uzaklaştır. Biz,
onların nite-lendire geldiklerini en iyi bileniz.”([36])
Bu
naslardan hareketle, muvahhid mü’minlerin İslâm’a davet ederken çok yumuşak
davranmaları, tatlı dilli ve güler yüzlü olmalarının gerekli olduğu anlaşılmaktadır...
Zor-luklara sabretmek ve kendisine yapılmış haksızlığa karşı af-fedici olmak,
ihya erlerinin vasfıdır... İnsanlara muhatab olurken, onları anlamaya
çalışmalı, sıkıntı anlarında ve sevinçli anlarında, onların kederlerini ve
neşelerini paylaşır olmak onlara yakın olmak demektir... Onlara yakınlık,
kendisini ve dolayısıyla hal dâvâsını onlara kabul ettirmek demektir...
İnsanlara, seviyelerine ve durumlarına göre güzellikle davranmak, onların
sevgisini ve dostluğunu kazanmak ile sonuçlanır... Böylece bir barış ortamı
doğar... Bu barış ortamında insanlara, doğrular daha kolay anlatılabilir...
İnsanlar, böyle bir ortamda ihya eri olan muvahhid mü’mini daha güvenerek
dinler ve hak verebilirler... Mü’minin vazifesi, hidayete vesile olmak ve
insanlara hakkı anlatabilmektir... Muhatabı, harbî ve azılı düşman olsa bile
önce ona karşı güzellikle davranmalı, saldırgan olmamalı ve devamlı iyi
niyetle onu kazanmaya çalışmalıdır... Eğer dost olarak kazanamıyorsa, bari
kendisine düşman olmamasını sağlamalıdır... Bu da, kötülüğü iyilikle karşılamak,
ona karşı iyi niyetli olup, güzel sözler söylemekle olur...
Rabbimiz
Allah şöyle buyurur:
“Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini
söyle.
Çünkü şeytan, aralarını açıp bozmaktadır. Şübhesiz şeytan, insanın
açıkça bir düşmanıdır.”([37])
İmam
İbn Kesir (r.a.), bu ayet hakkında şunları beyan eder:
“Allah
Teâlâ, Rasulüne emrediyor ki:
-
Allah'ın mü’min kulları birbirleriyle konuşmalarında, hitablarında ve
sözlerinde en güzel sözleri söylesinler ve en iyi ifadeleri kullansınlar. Eğer
böyle yapmazlarsa, şeytan, onların aralarını açar. Sözü, fiile döndürür.
Aralarında şer, düşmanlık ve çatışma meydana getirir. Çünkü şeytan, Âdem’e
secde etmekten kaçındığı günden beri, ona ve soyuna düşmandır. Onun düşmanlığı
ayân-beyândır. Bunun için, kişinin müslüman kardeşine sert laf söylemesi yasaklanmıştır.”([38])
Kendisine
zulmedene karşı mazlum kişi, onun kötülük-lerini anlatan çirkin sözler
söyleyebilir... Onun hakkında kötü söz söyleyerek onu, yetkili mercilere
şikayet edebilir... Onun kötülüklerini, zulmünü ve eziyetine insanlara
anla-tabilir... Bundan mak
Rabbimiz
Allah şöyle buyurmuştur:
“Allah, zulme uğrayanlar dışında kötü sözün açık
söy-lenmesini sevmez. Allah, işitendir, bilendir.
Bir hayrı açıklar, ya da gizli tutarsınız veya bir kötülü-ğü bağışlarsanız,
şübhesiz Allah, affedicidir, güç yetirendir.”([40])
Rabbimiz
Allah, muvahhid mü’min kullarının dillerine çok dikkat etmelerini, müşrik
kâfirlerin ilâhlaştırdıkları putlarına, onların yanında açıkça sövülmemesini,
kötü ve çirkin sözlerle anılmamasını emrediyor... Çünkü o cahil, kâfir ve
müşrikler, bu sözlerden öfkelenir ve putlaştırdıkları şirk değerlerinin
aleyhine söylenenlere karşılık Âlemlerin Rabbi Allah’a karşı ağızlarını bozar
ve söverler... Böylece muvahhid mü’min, uğrunda canını ve malını seve seve fedâ
ettiği Rabbi Allah’a sövmelerine vesile olmuş olur... Bu durum ise, bir mü’min
müslümanın hiçbir zaman arzu ettiği bir durum değildir... Allah’a sığınırız!..
Şöyle
buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Allah’dan başka yalvarıp yakardıklarına
(taptıklarına) sövmeyin. Sonra onlar da, haddi aşarak bilmeksizin Allah’a
söverler.”([41])
Rabbimiz
Allah’ın, mü’min müslümanlara örnek olarak sunduğu,([42])
tek başına bir ümmet olan,([43])
Milletin babası,([44])
İbrahim (a.s.)’ı şöyle beyan buyurur:
“Doğrusu: İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden
(Allah’a) yönelen biriydi.”([45])
Yegâne
önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in bu konudaki uygulamalarından
birkaç tanesini burada anmak, nasihat alıp gereğini yapmak için yeterli
gelir!..
Ebu
Hureyre (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah
(s.a.s.), Necd tarafına bir süvari müfrezesi gönderdi. Bu müfreze, Benu Hanife
kabilesinden Sümame İbn Usal denilen bir kişiyi esir edip getirdiler. Ve onu,
mescidin direklerinden birisine bağladılar. Akabinde Rasulullah (s.a.s.),
mescide çıktı ve ona:
“Ya Sümame, yanında ne var (gönlünden ne
geçiriyorsun ve benden ne umuyorsun)?” buyurdu.
Sümame:
-
Gönlümden hayır (ümidi) var, ya Muhammed! (Çün-kü sen, zulmetmezsin, ihsan ve
in’am edersin). Eğer sen, beni öldürürsen, kanlı bir canîyi öldürmüş olursun.
Eğer bana in’am edersen, nimete karşı şükredici bir kişiye in’am etmiş olursun.
Eğer (kurtuluş fidyem için) mal istersen, ne kadar dilersen işte malım, dedi.
Bu
konuşmadan sonra Sümame, bağlı olarak bırakıldı. Nihayet ertesi gün oldu. Sonra
Rasulullah (s.a.s.), yine hitaben:
“Ya
Sümame, gönlünde ne var, ne umuyorsun?” buyurdu.
O
da:
-Gönlümde,
dün sana söylediğim şey vardır. Eğer in’am edersen, nimete karşı şükredici bir
kimseye in’am etmiş olursun, dedi.
Rasulullah
(s.a.s.) onu, o günde bağlı olarak bıraktı. Nihayet üçüncü gün olunca
Rasulullah (s.a.s.), yine:
“Ya
Sümame, yanında ne var?” buyurdu.
Sümame
de:
-
Yanımda dün sana söylediğim şey var, dedi.
Rasulullah
(s.a.s.):
“Sümame’yi
salıveriniz.” buyurdu.
Sümame,
bağından salınıverince hemen mescidin yakı-nındaki suya gitti, yıkandı, sonra
da mescide girdi ve:
-
Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammed’en Rasulullah, dedi ve
şöyle devam etti:
-
Ya Muhammed, vallahi, şu yeryüzünde bana, senin yüzünden düşman hiçbir yüz
yoktu. Fakat bu sabah senin yüzün, bana yüzlerin en sevimlisi olmuştur.
Vallahi,
dinlerden hiçbir din bana, senin dininden ziyade düşman gelmezdi. Fakat bu
sabah senin dinin, bana göre dinlerin en sevimlisidir.
Vallahi,
beldelerden hiçbir belde bana, senin belden kadar sevimsiz değildi. Fakat bu
sabah senin belden bana, beldelerin en sevimlisi oldu.
Ey
Rasul, ben, umre yapmaya niyet ettiğim sırada senin süvarilerin beni
yakalamışlardı. Şimdi Sen, ne rey edersin? dedi.
Bunun
üzerine Rasulullah (s.a.s.), Sümameyi, (dünya ve ahiret saadetiyle) müjdeledi
ve umre yapmasını emretti.
Sümame,
umre yapmak için Mekke’ye varınca birisi ona:
-
Dininden başka bir dine mi döndün? dedi.
O
da:
-
Hayır, vallahi ben, dinden çıkmadım. Fakat ben, Allah’ın Rasulü olan
Muhammed’in beraberinde müslüman oldum. Vallahi ben, (sizin din dediğiniz
müşrikliğe) dönmem ve Peygamber, o hususta izin vermedikçe size Yemâ-me’den
bir buğday tanesi gelmeyecektir, dedi.([46])
Bu
hadisin şerhinde şunlar kaydedilmiştir:
“Rasulullah
(s.a.s.)’in aynı suali üç gün tekrar etmesi, kalbleri İslâmiyet’e yatıştırmak
ve müslüman olması ümit edilen eşrâfa bir lütufkârlık göstermek içindir. Zirâ
bu gibi zevatın ardından, onlara tabi bir çok kimselerin müslüman olması
me’muldür (umulandır).
Üçüncü
gün Sümâme (r.a.), Peygamber (s.a.s.) tarafından affedilerek serbest
bırakılmış, o da, hemen müslüman olmuştur. Rasulullah (s.a.s.), kendisini
tebşir buyurmuşlardır. Bunun mânâsı: Hak dini kabul etmekle kazandığı büyük
hayrın ve müslümanlığın, küfür hâlinde iken işlenen suçları yakıp yok ettiğini
müjdelemektir. Kendisine umre hususunda verdiği emir, müstehab mânâsına gelir.
Çünkü umre, her mevsimde yapılması müstehab bir ibadettir. Bu husus, böyle
kavminin reisi mevkiinde olan zâtın kâfir gidip müslüman olarak dönmesi,
Mekkelilerin pek fenâsına gitmiş, aralarında tavaf ve sa’y yapması, onları kin
ve gayzlarından çatlayacak hâle getirmiştir.
Hatta
birisi, dayanamayarak:
-Sen,
dinden mi döndün? diye sormuştur.
Sümame
(r.a.) buna:
- Hayır, lâkin ben,
müslüman oldum! şeklinde cevap vermiştir ki, edebiyat dilinde buna “Uslûbü
hakîm” derler.
Sanki:
- Ben, dinden çıkmadım.
Zirâ siz, bir dine bağlı değilsiniz ki, ben, ondan çıkmış olayım! Ben, yeni
olarak Allah’ın dinine girdim! demiş gibidir.”([47])
Enes b. Malik (r.a.)
anlatıyor:
Ben, (bir keresinde)
Rasulullah (s.a.s)’in beraberinde yürüyordum. Rasulullah’ın üzerinde Necran
dokumalarından kalın kenarlı bir ridâ (bir kaftân) bulunuyordu. Bir çöl Arabı,
Rasulullah’a yetişti de ridâsını şiddetle çekti. O sırada ben, Rasulullah’ın
boynu ile iki omuzu arasında baktım da Bedevî’nin ridâyı şiddetle çekmesinden
dolayı, ridâsının kalın kenarı Rasulullah’ın boyun safhasında iz bırakmış
olduğunu gördüm.
Bundan sonra Bedevî,
Rasulullah’a:
- (Ya Muhammed) yanında
bulunan Allah’ın malından bana bir şey verilmesini emret, dedi.
Bunun üzerine Rasulullah
(s.a.s), Bedevîye doğru (şefkatle) baktı da güldü, sonra bu Bedevîye biraz
dünyalık verilmesini emretti.([48])
Muaviye İbn Hakem
es-Sülemî (r.a.) anlatıyor:
Bir defa ben, Rasulullah
(s.a.s) ile namaz kılarken cemaatten biri, aksırıverdi.
Ben, hemen:
-Yerkemullah (Allah, sana
rahmet eylesin), dedim.
Cemaat bana, fenâ fenâ
baktı.
Ben:
- Vay başıma gelenler!
Size ne oluyor ki, bana bakıyorsunuz? dedim.
Bunun üzerine elleri ile
uyluklarına varmaya başladılar. Bunların, beni susturmaya çalıştıklarını
görünce kızdım. Lâkin sustum.
Rasulullah (s.a.s), namazı
bitirince, (ne diyeyim), annem-babam O’na fedâ olsun! Ne O’ndan önce, ne de
O’ndan sonra Rasulullah (s.a.s) kadar güzel öğreten bir öğretici ve eğitici
görmedim.
Vallahi, beni ne azarladı,
ne dövdü, ne de sövdü. (Sadece):
“Şu namaz yok mu! Onun
içinde insan sözünden hiçbir şey (konuşmak) caiz değildir. O, ancak tesbih,
tekbir ve Ku’rân okumaktan ibarettir.” buyurdu.([49])
Ebu Rafi b. Amr
el-Ğifarî’nin amcasından rivayet olunmuştur.
Dedi ki:
Ben, çocuktum. Ensar’ın
hurmalarını taşlıyordum. Ra-sulullah (s.a.s)’in huzuruna getirildim:
“Ey çocuk, hurmaları niçin
taşlıyorsun?” buyurdu.
Ben de:
- Düşürdüklerimi yiyorum
(da onun için taşlıyorum), diye cevab verdim.
(Rasulullah (s.a.s) de):
“Hurma ağaçlarını taşlama!
Altlarına dökülenlerini ye!” buyurdu.
Sonra çocuğun başını
okşayıp:
“Allah’ım bunun karnını
doyur” diye dua etti.([50])
Rasulullah (s.a.s),
muhatabı olan muvahhid mü’min-lerle ve diğer insanlarla güzellikle muamele ederken,
tenkid ettiği kişi ve davranışlar için genel ifadeler kullanırdı… Ha-tayı,
yanlışlığı ve olumsuzluğu işleyen ferdlerin isimlerini vermeden konuşur, onları
toplumda rencide etmez, fakat hatalarını gidermeye çalışırdı… İhya erleri de,
her konuda olduğu gibi bu konuda da Rasulullah (s.a.s)’e noksansız tabi
olmalıdırlar…
Mü’minlerin annesi Aişe
(r.anha) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s)’e, bir
zâtın kötü davranışı ve sözü ulaştığında, “Falanın hâline ne oluyor ki, şöyle
söylüyor” demezdi. Lâkin:
“Fakat kavmin hâline ne
oluyor ki, şöyle söylüyorlar.” buyurdu.([51])
Ebu Hureyre (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s) şöyle
buyurdu:
“Bir takım insanlar, ya
namazda dua ederken gözlerini semaya dikmekden vaz geçerler, yahud gözleri kör
olur.”([52])
Ümmü’l-mü’minin Aişe
(r.anha)’dan:
Rasulullah (s.a.s), şöyle
dua ederdi:
“Allah’ım, bir kimse
ümmetimin işlerinden bir vazife alır da onlara zorluk gösterirse Sen de ona
zorluk göster. Bir kimse ümmetimin işlerinde vazife alır da onlara hoş muamele
ederse, Sen de ona hoş muamele eyle!”([53])
Enes b. Malik (r.a.)
anlatıyor:
Üzerinde sufra (kokusu)
eseri bulunan bir kimse, Rasulullah (s.a.s)’in yanına girdi.
Rasulullah (s.a.s),
yüzünde hoşlanmayacak bir şey bulunan kimseye çok az yönelirdi. O zât,
dışarıya çıkınca Rasulullah (s.a.s):
“Şu kimseye, yüzündeki şu
sufranın yıkanmasını emretseydiniz olmaz mıydı?” buyurdu.([54])
Emirü’l-mü’minin İmam Ali
(k.v.)’den.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Cennette birtakım köşkler
vardır ki, dışları içlerinden ve içleri dışlarından görünür.”
Bunun üzerine Arabî, ayağa
kalkarak:
-Ya Rasulullah, köşkler
kimler içindir? dedi.
Rasulullah:
“O köşkler, tatlı söz
söyleyen, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uykuda iken (geceleyin)
namaz kı-lanlar içindir.” buyurdu.([55])
Rasulullah (s.a.s)’in
varisleri olan muvahhid şahsiyetler, Rasulullah (s.a.s)’ın Sünneti ile amel
etmiş ve O’nu izlemişlerdir… İnsanlara hüsn-ü muamele ile davranmış, onların
gönüllerini kazanmaya gayret etmişlerdir…
Abdullah İbn Zübeyr
(r.a.)’ın minber üzerinde şöyle dediği işitilmiştir:
“Sen, af (veya
kolaylık) yolunu benimse, (İslâm’a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden
yüz çevir.” (A’râf, 7/199) ayetini okuduktan sonra dedi ki:
- Allah'a yemin ederim, bu
ayet-i kerime ile insanların ahlâkından en kolayını almaktan başka bir şey ile
emredilmemiştir.
Allah’a yemin ederim, ben,
insanlarla arkadaşlık ettiğim müddet, bunu uygulayacağım. (İnsanlar için günah
olmayan kolay tarafı tutacağım, onlara iyi muamele edip güçlük
çıkarmayacağım.)([56])
Abdullah İbn Zübeyr (r.a.):
- Allah, Peygamberine
insanların ahlâkından affı alıp tutmasını emretti, demiştir.([57])
Zâtın biri, Me’mun’a sert
bir dil ile nasihat etmeğe başladı:
Me’mun adama dedi ki:
- Efendi, tatlı konuş!
Zirâ Allah Teâlâ, senden daha iyisini, benden daha kötüsüne gönderdiği hâlde
ona, rifk ile söylemeyi emretti:
“(Allah, Musa’ya:) ‘Ona
(Fir'avn’a), yumuşak söz söyleyin. Umulur ki, öğüt alıp düşünür veya içi
titrer korkar.”
(Tâhâ, 20/44) buyurdu.
İrşâd edecek olan zât,
peygamberlere uymalı ve onların çıktığı çığırdan yürümelidir.([58])
4) Muhabbet Aracı:
Hediyeleşmek
Atâ İbn Ebi Müslim
Abdullah el-Harasanî (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s):
“Musafaha ediniz
(tokalaşınız), aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye veriniz ki, birbirinizi
seversiniz ve aranızdaki düşmanlık gider.”([59])
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s), böyle buyururlar… Mü’-min müslümanların birbirlerini sevmeleri ve
aradaki kinin, nefretin, düşmanlığın giderilmesi için hediyeleşmek,
selâm-laşmak ve tokalaşmak emredilmiş… İhya erleri, bu emre çok dikkat edip
uymalıdırlar…
İnsanların cennete
gidebilmeleri için katıksız iman etmeleri lâzım… Tam ve kâmil bir iman,
mü’minler arasındaki saygı ve sevgi ile gerçekleşir… Böyle bir iman, saygı,
sevgi ve birliktelik, dünya hayatında huzur ve barışın olmazsa olmaz
gereklerindendir… Ebedî ahiret hayatının saadeti ile yine bunlara bağlıdır…
Ebu Hureyre (r.a.)’ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurur:
“Siz, iman etmedikçe
cennete giremezsiniz. Birbirlerinizi sevmedikçe de (tam) iman etmiş
olamazsınız. Ben, size bir şey göstereyim mi, onu yaparsanız birbirinizi
seversiniz: Aranızda selâmı yayın!”([60])
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s), ümmeti arasındaki sevgiyi, selâmlaşmaya ve hediyeleşmeye bağlamıştır…
Çünkü selâmlaşma, tokalaşma ve hediyeleşme, küs insanları barıştırır,
birbirinden nefret eden kalbleri, yakınlaştırıp uzaklaştırır… Arasındaki kin
ve düşmanlık yok olup, yerini sev-giye ve dostluğa bırakır…
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s) şöyle
buyurur:
“Hediyeleşin! Çünkü
hediye, göğüsten kini giderir. Bir komşu kadın, komşu olan kadına koyun paçası
bile olsa (hediye vermeyi) küçük görmesin!”([61])
Mü’minlerin annesi Aişe
(r.a.) şöyle demiştir:
- Rasulullah (s.a.s),
hediyeyi kabul eder ve hediyenin karşılığında hediye verirdi.([62])
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s) şöyle
buyurur:
“Eğer ben, koyun ayağı,
yahud sığır ve davar ayağı yemeye çağırılsam, muhakkak bu çağrıya icabet
ederim. Yine bana, koyun ayağı, yahud sığır ve davar ayağı hediye edilse, onu
da muhakkak kabul ederim.”([63])
Rasulullah (s.a.s),
aradaki sevginin pekişmesi için gündeme gelen hediyeleşmede, hediye edilen
nesnenin mânevî değerini ön plana çıkarmış ve asıl olanın bu olduğunu beyan buyurmuştur…
Hediyeden mak
Mü’min müslümanlar
arasında hediyeleşmenin önemine dikkat çeken önderimiz Rasulullah (s.a.s),
kalblerini İslâm’a ısındırmak ve mü’minlere karşı olan düşmanlıklarını önlemek
için, diğer insanlara da bolca hediyeler vermiştir… Rasulullah (s.a.s)’in, bu
davranışı, insanların üzerinde çok olumlu bir tesir yapıyor ve onların kısa
zamanda müslüman olmasını sağlıyordu… İnsanı ihya konusunda hediyenin ne kadar
önemli olduğu apaçık görülmekteydi…
Enes b. Malik (r.a.)
anlatıyor:
Bir adam, Rasulullah
(s.a.s)’den iki dağ arası(nı doldu-racak) koyun istemiş, O da vermiş. Bundan
sonra adam, kavmine gelerek:
- Ey Kavmim, müslüman
olun! Vallahi, Muhammed öyle ihsanda bulunuyor ki, fakirlikten korkmuyor,
demiş.
Enes, şunu söylemiş:
- Bir adam, ancak dünyayı
murad ederek müslüman oluyor. Fakat müslüman olur olmaz İslâmiyet, onun nazarında
dünyadan ve dünya üzerindekilerden daha makbul oluyor.([64])
Yunus İbn Şihab (r.a.)
anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s), Fetih
Gazası’nı yaptı ve Mekke’yi fethetti. Sonra Rasulullah (s.a.s), beraberindeki
müslümanlarla (savaşmaya) çıktı. Hüneyd’de savaştılar. Allah, dinine ve
müslümanlara yardım etti.
Rasulullah (s.a.s.), o gün
Safvan b. Ümeyye’ye yüz tane deve verdi. Sonra yüz tane, sonra yüz tane daha
ilave etti.
Safvan:
- Vallahi, Rasulullah
(s.a.s.), bana verdiğini verdi. Am-ma kendisi bana, insanların en menfuru idi.
Bana vermekte devam etti. Nihayet nazarımda insanların en sevimlisi oldu,
demiş.([65])
Allâme Aliyyü’l-Karî
(rh.a.), “Şifa” şerhinde şunları söylemiştir:
“Rasulullah (s.a.s.)’in,
bu gibilere bol atiyyeler vermesi, bunların küfür derdinden ancak böylelikle
kurtulacağını bildiği içindir. Çünkü mahir doktor, hastaya münasib olan ilacı
verir. Peygamber (s.a.s.) de, müellefe-i kulûbun derdi, mal ve hayvan olduğunu
görmüş, onları, kendilerine en güzel develer vermek suretiyle tedavi etmiş. Böylece
küfür nıkmetinden kurtulup İslâm nimetine nâil olmuşlardır.”
Safvan başta olmak üzere
kendilerine bol atiyyeler verilen müellefe-i kulûb, birer birer müslüman
olmuş, İslâm’ın nuru ve Peygamber (s.a.s.)’in bereketi ile çok geçmeden eski
düşmanlıkları, muhabbete inkılâb etmiş, kalblerin-de imanın
Iyâd b. Hımar demiştir ki:
Peygamber (s.a.s.)’e bir
deve hediye et(mek iste)miştim. Bunun üzerine (bana):
“Sen, müslüman oldun mu?”
diye sordu.
Ben:
- Hayır, cevabını verdim.
Peygamber (s.a.s.) de:
“Ben, müşriklerin
bağış(larını kabul)den men edildim.” buyurdu.([67])
Hattabî (rh.a.), bu hadisi
açıklarken şu görüşlere yer veriyor:
“Rasul-ü Zişan
Efendimizin, bu hediyeyi reddetmesi iki şekilde tefsir edilmiştir:
1) Bu hediyyeyi
reddetmekle onu, müslüman olmaya davet etmiştir.
2) “Hediyeleşiniz de
aranızda karşılıklı sevgi meydana gelsin.” hadis-i şerifinde açıklandığı üzere
hediyeleşmek, özellikle hediyeyi kabul eden kişide, onu kendisine veren ki-şiye
karşı bir sevgi duygusu meydana getirir. Hz. Peygam-ber, bu hediyeyi alması
neticesinde kalbinde, onu veren müşrike karşı bir sevginin doğmasından korktuğu
için kabul etmeyip reddetmiştir. Çünkü bir peygamberin kalbinin bir müşrike
meyl etmesi asla câiz değildir.
Hz. Peygamber’in,
Habeşistan Kralı Necaşî’den gelen hediyyeleri kabul ettiği bilinen bir gerçek
ise de, o hadiseyle buradaki hadise kıyas edilemez. Çünkü Necaşî, Ehl-i Kitab
idi. Bilindiği gibi, Ehl-i Kitab’ın yiyecekleri bize helâl kılındığı gibi,
onların kadınlarını nikâhlamamız da helâl kılınmıştır. Müşrikler ise, böyle
değildir.”
Gerçekten Hz. Peygamber’in,
Eyle Melikinden hediye olarak gelen bir katırı, Ükeydir’den gelen ipek cübbeyi,
Rum Padişahı’ından gelen boyalı ipek bir elbiseyi kabul ettiği de
bilinmektedir.([68])
Rasulullah (s.a.s.),
kendileriyle siyasî anlaşmalar yaptığı ve barış içinde bulunduğu müşriklerden
hediye kabul etmiş ve kendilerine hediye göndermiştir...
Ebu Ömer İbn Abdilber,
"el-İstiâb"da şöyle der:
- Rasulullah (s.a.s.), Amr
b. Ümeyye ed-Damrî’yi bir hediye ile Mekke’ye Ebu Süfyan b. Harb’e gönderdi.
Ebu Ubeyd Kasım b. Sellâm,
şu rivayeti nakleder:
- Bu hediye, Acve hurması
idi. Rasulullah (s.a.s.), Ebu Süfyan’a yazarak, kendisinden işlenmiş bir deri
istemiş, o da, deriyi hediye etmişti.
Ebu Ubeyd şöyle der:
- Bu hediye olayı, Mekke
fethi öncesinde Mekkeliler ile Rasulullah (s.a.s.) arasındaki anlaşma
dönemindeydi.([69])
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), müşriklikten tamamıyla vazgeçip gereği üzere iman etmiş olanlardan
hediye kabul etmiştir...
İbn İshak dedi ki:
- Ferve b. Amr b. Nahire
el-Cüzâmî en-Nüfasî, Rasulullah (s.a.s.)’e müslüman olduğuna dair bir elçi gönderdi
ve O’na beyaz bir katır hediye etti.
Ferve, Bizans’a yakın
Arablar üzerine Bizans’ın amili (valisi) idi.([70])
Rasulullah (s.a.s.),
hediyeyi kabul etti ve elçiye beşyüz dirhem hediye verdi.([71])
İnsanı ihya hareketinde ve
İslâm’a davet konusunda hediyeleşmek, bu delillerden de anlaşıldığı gibi çok
önemlidir... İhya erleri olan muvahhid mü’minler, bunu ihmal etmeden
zamanında ve yerinde değerlendirmelidirler...
5) Sert Davranıştaki
Hikmet
İnsanların ihya konusu,
bir öğretim ve eğitim konusudur... İnsanları iyilikle ve güzellikle eğitim
onlara doğruları ve hayatın gerçeğini öğreten bir muvahhid şahsiyet,
muha-tablarını iyi tanıdığından dolayı onlara, ne zaman ve nasıl davranacağını
da iyi bilir... Zaman olur, muhatabına göre yumuşak davranır ve muhatabını o
şekilde eğitip, kendisine
Rabbimiz Allah, en son
Rasulü ve en son Nebîsi Muhammed (s.a.s.)’e([72]) hitaben
şöyle buyurur:
“Ey
Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara karşı sert ve
caydırıcı davran. Onların barınma yerleri cehennemdir, ne kötü bir yataktır
o.”([73])
Rasulullah (s.a.s.)’e
yapılan bu hitab ve verilen görev, O’nun varisleri olan bütün ümmetin mü’min
müslüman ferdlerini kuşatıcıdır... Rasulullah (s.a.s.), mü’minlerle birlikte,
mü’minler de Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ni işleyerek bu cihadı devam
ettirdiler ve bu sert tavrı gerçekleştirdiler... Onlardan sonra muvahhid
mü’minler, onların izini takib etmelidirler... Çünkü muvahhid mü’minlerin muhatabı
olan kâfir ve münafıklar, ancak böyle bir tavırdan anlar ve derslerini
alırlar... Onların karakterlerine göre tavır almak ve anlayacağı dilden
konuşmak, bir eğitimciye düşen vazifedir...
İbn Abbas (r.anhuma) der
ki:
- Hz. Peygamber, kâfirlere
karşı kılıçla, münafıklara karşı dil ile ileri derecede azar ve sert sözler
söylemek suretiyle cihad etmekle emrolunmuştur.
İbn Mes’ud (r.a.) şunları
söylemiştir:
- Münafıklara karşı elinle
cihad et, gücün yetmezse dilinle. Buna da gücün yetmezse, onlara karşı sen de
surat as, yüzünü ekşit.
el-Hasen (rh.a) der ki:
- Onlara, hadlerini
uygulamak suretiyle ve dil ile münafıklarla cihad et.
Katâde (rh.a.) de, bu
görüşü tercih etmiştir. Çünkü münafıklar, hadleri gerektirici suçları en çok
işleyen kimselerdir.([74])
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Ayetlerimiz
konusunda alaylı tartışmalara dalanlar – Onlar, bir başka söze geçinceye kadar
onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlama-dan
sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma.”([75])
“O,
size Kitab’da: ‘Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay
edildiğini işittiğiniz de, onlar, bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla
oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz, diye indirdi. Doğrusu Allah,
münafıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde toplayacak olandır.”([76])
Yegâne Rabbimiz Allah
Teâlâ’nın bu emri, her ihya eri muvahhid mü’min tarafından noksansız
uygulanmalıdır... Bu sert tavır, başlı başına bir tebliğ ve mü’minlerden, kâfir
ile münafıklara, çok anlamlı bir derstir...
Yegâne hayat nizamı İslâm,
“Sezar’ın hakkı Sezar’a, Allah’ın hakkı Allah’a” demez!.. İslâm, yalnızca
Allah’ın hak olduğunu ve bütün hakların Allah’dan geldiğini beyan eder...
İnsanın hakkını, onu yaratan ve yegâne Rabbi Allah belirler... Allah’dan başka
hak beyan eden yoktur... Bütün izzet kendisine aid olan Allah,([77]) insan
kullarının hakkını en adil ve en iyi şekilde beyan buyurmuştur...
“İşte
böyle, hiç şübhesiz Allah, hakkın kendisidir.”([78])
“De
ki: ‘Hak, Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”([79])
“De
ki: ‘Ey insanlar, şübhesiz size Rabbinizden hak gelmiştir.”([80])
“Hak,
Rabbinden (gelen)dir.”([81])
Rabbimiz Allah’ın bu
ayetlerinden apaçık anlaşıldığı gibi, “Sezar’ın da hakkını belirleyen Allah
Teâlâ’dır, Sezar’ın yönettiği insanların da hakkını belirleyen Allah
Teâlâ’dır.” Sezar’ın, Allah’ın kendisi için beyan ettiği haktan başka bir hakkı
yoktur... Çünkü Sezar, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ın([82]) bir
insan kuludur ve yaratılış gayesi([83]) şirk
koşmadan Allah’a ibadet etmektir... Sezar’ın, Allah’ın bir insan kulu olarak
vazifesi, her kul insan gibi Rabbi Allah’a, ibadet etmekte hiç kimseyi ortak
etmemesidir...([84]) Sezar,
ancak Âlemlerin Rabbi Allah’ın, kendisine tayin ettiği hak kadar hak sahibidir...
Yoksa onun, kendisine Rabbimiz Allah’ın verdiği hakdan başka bir hakkı
yoktur!.. Sezar’a, Âlemlerin Rabbi Allah’ın verdiği hak ve değer kadar, hak ve
değer verilmelidir!..
Yegâne hayat
nizamı İslâm’da, “Sağ yanağına vurana, sol yanağını çevir” anlayışı da
yoktur... Böyle bir anlayış ve uygulama, insanın fıtratına ve insan olarak
temel haklarına aykırıdır... Başlı başına bir zulüm olan bu anlayış, aynı zamanda
zulme ve zalime rıza göstermektir... İslâm, zulmün her türlüsünü yasaklamış,
kim olursa olsun zalimi reddetmiştir... Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
“Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin
Allah’dan başka veliniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.”([85])
“Bunlar,
Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse, gerçekten o, kendi
nefsine zulmetmiş demektir.”([86])
Ebu Zerr (rh.a.)’dan:
“(Allah) buyurdu ki:
- Ben, zulmü kendime haram
kılmışımdır. Onu, sizin aranızda da haram kıldım. Bundan dolayı birbirinize zulmetmeyin!”([87])
Hakikat bu olduktan sonra,
her kim ki, Allah’ın sınırlarını çiğner ve Allah’ın insan kullarının temel
hak ve hürriyetlerine tecavüz ederse, ona karşı sert davranılır, hakk ettiği
ceza verilir... Onun işlediği suça karşılık, kendisine verilen cezada, hem
onun için, hem diğer insanlar için ibret, ders ve hayat vardır...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
“Ey
temiz akıl sahibleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, sakınırsınız.”([88])
“Ey
iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre
karşı özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi
katilin) lehine, onun (maktulün) kardeşi (varisi veya velisi) tarafından
bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve) onu (maktulün varis
veya velisine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinden bir hafifletme ve
bir rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için elem
verici bir azab vardır.”([89])
Ferdin temel hak ve
hürriyetlerine tecavüz eden, toplumsal huzuru bozan ve insanlık barışını
tehdid eden her hâl ve harekete karşı sert tavır takınılmakla beraber, affetme
ve ıslah yolunu seçmeyi de emreder İslâm... Çünkü İslâm’ın gayesi, ihya
etmektir... Öldürmek değil diriltmektir!.. Dirilmeyi reddeden ve Allah’ın
sınırlarını çiğnemekten, insanın temel haklarına tecavüz etmekten
vazgeçmeyenler için konulup uygulanan ceza, insanlık âleminin, barışı, sağlığı
ve selâmeti içindir...
Şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
“Kim
zulme uğradıktan sonra nusret bulur (hakkını alır)sa, artık onlar için
aleyhlerinde bir yol yoktur.
Yol, ancak insanlara
zulmeden ve yeryüzünde haksız yere tecavüz ve haksızlıkta bulunanların
aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azab vardır.”([90])
“Kötülüğün
karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Amma kim affeder ve ıslah
ederse (diriliği kurup sağlarsa), artık onun ecri Allah’a aiddir. Gerçekten O,
zalimleri sevmez.”([91])
Rabbimiz muvahhid
mü’minlerin vasıflarını şöyle beyan buyurur:
“Muhammed,
Allah’ın Rasulü’dür. Ve O’nunla birlikte olanlar da, kâfirlere karşı zorlu,
kendi aralarında ise merhametlidirler.”([92])
“Ey
iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidad eder)se, Allah
(onların yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği,
mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise, güçlü ve onurlu, Allah
yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir.
Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu, dilediğine verir. Allah, (rahmetiyle) geniş
olandır, bilendir.”([93])
Yegâne önderimiz ve hayat
örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in uygulamalarında bu sert tavrın birçok örnekleri
vardır...
Tebuk Seferine katılmayan
ve bu konuda herhangi bir ciddî özürleri olmayan üç sahabî için ortaya konulan
sert tavır, bu konunun güzel örneklerinden biridir... Başta Ra-sulullah
(s.a.s.) olmak üzere bütün mü’min müslümanla-rın kendileriyle görüşmeyerek,
selâm vermeyerek ve selâm-larını almayarak gündeme getirdikleri protesto, o
üç mu-vahhid mü’minin bu hâtâlarından dolayı nasuh tevbesiyle tevbe etmelerine
vesile olmuştur... Allah (Azze ve Celle), on-ları affetmiştir... Allah,
onlardan razı olsun...([94])
Bu üç muvahhid şahsiyetten
Ka’b b. Malik (r.a.), bu olayı anlattığı uzun bir beyanında şunları söyler:
- Rasulullah (s.a.s.),
kendisinden seferden geri kalanlar arasında işte şu üçümüzle konuşmaktan
müslümanları nehyetti. İnsanlar da, bizden çekindiler ve bize yüzlerini
ekşittiler. Hatta bana, yeryüzü yabancılaştı. Bu,
- Acaba Rasulullah,
selâmıma karşılık vererek dudaklarını hareket ettirdi mi, yahut ettirmedi mi?
derdim.
Sonra namazı Rasulullah’ın
yakınında kılardım da gizlice O’nu gözetlerdim. Namazıma yöneldiğim sıra O,
bana doğru dönerdi. Fakat ben, O’nun tarafına bakınca da yüzünü benden
çevirirdi.
Nihayet insanların yüz
çevirmelerinden de cefâsından ızdırâb çektiğim bu hâl uzayınca, bir gün gittim.
Tâ Ebu Katâde’nin bahçe duvarından aştım. Ebu Katâde amcamın oğlu ve insanlar
arasında beni en çok seven bir kimse idi. Vardım O’na, selâm verdim. Vallahi,
selâmımı almadı.
Ben:
- Ya Ebu Katâde, Allah
adına and vererek sana soruyorum. Benim Allah’ı ve Rasulü’nü sever bir kimse
olduğumu bilir misin? dedim.
Sustu, cevab vermedi. Ben,
tekrar and verip Allah aşkına sordum. Yine sustu. Ben, üçüncü bir kerre daha
Allah’a and verdim. Bu defa:
- Allah ve Rasulü en iyi
bilendir! dedi.
Bunun üzerine gözlerimden
yaş boşandı. Döndüm, duvardan aştım.([95])
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.),
(dışarı) çıkmıştı. Yüksek bir kubbe gördü:
“Bu nedir?” diye sordu.
Ashab, O’na:
- Bu, Ensar’dan falan
zâtındır, dediler.
Rasulullah (s.a.s.), sükût
etti. Bunu, içinde taşıdı. Bu kubbenin sahibi, Rasulullah (s.a.s.)’e gelip selâm
verdiğinde Rasulullah (s.a.s.), onun selâmını almaktan kaçındı. O zât, tekrar
tekrar selâm verdi. Rasulullah (s.a.s.)’in gazablandı-ğını, selâmını almaktan
çekindiğini anlayınca, Rasulullah (s.a.s.)’in Ashabına bunu anlattı ve:
- Vallahi ben, Rasulullah’ın
bu durumu nedendir anlayamadım, dedi.
Ashab:
- Rasulullah, dışarı
çıkmıştı, senin kubbeni gördü, dediler.
Adam, hemen kubbesine
döndü, toprakla düz bir hâle gelecek şekilde onu yıktı.
Bir gün Rasulullah
(s.a.s.), yine gezmeye çıkmıştı, kubbeyi göremedi.
Ashabına:
“O yüksek kubbe ne oldu?”
diye sordu.
Ashab:
- Sahabî, sizin kendisinin
selâmını almadığınızdan şikayet etti, biz de sebebini ona haber verdik.
Sahibi, onu yıktı, dediler.
Bunun üzerine Rasulullah
(s.a.s.):
“Kendisine mutlaka lazım
olan hariç, her binâ, sahibine vebaldır.” buyurdu.([96])
En hayırlı nesil olan
Ashab-ı Kiram (Allah, onlardan razı olsun), önderimiz Rasulullah hatasından
vazgeçmeyenlere karşı en sert tavır sergilemişlerdir…
Salim b. Abdullah (rh.a.)
anlatıyor:
Abdullah b. Ömer (r.anhuma)
şöyle demiştir:
Rasulullah (s.a.s.):
“Kadınlarınız, mescidlere
gitmek için sizden izin istedikleri vakit onları, mescidlerden menetmeyin!”
buyururken işittim.
Bunun üzerine (oğlu) Bilâl
b. Abdullah:
- Vallahi biz, onları
pekâlâ menederiz, dedi.
Bu sözden sonra Abdullah,
ona dönerek kendisine öyle çirkin bir sövdü ki, ona, öyle sövdüğünü hiç
işitmemiştim.
Abdullah:
- Ben sana, Rasulullah
(s.a.s.)’den hadis haber veriyorum, sen
hâlâ:
Vallahi biz, onları
menederiz, diyorsun, dedi.([97])
Rivayete göre ona, üç defa
lânet etmiş ve ölünceye kadar konuşmamış.([98])
Said b. Cübeyr (rh.a.)
anlatıyor:
Abdullah b. Müğaffel’in
bir yakını taş atmış, o da, kendisini menetmişti ve:
- Şübhesiz, Rasulullah
(s.a.s.) taş atmaktan menetmişti ve:
“Bu taşlar, ne av avlar, ne
düşman bozar. Lâkin bunlar, dişi kırar ve gözü çıkarır.” buyurmuşlar, demiş.
Fakat yakını, taş atmayı
tekrarlamış, o da:
- Ben sana, Rasulullah
(s.a.s.)’in bundan nehiy buyurduğunu anlatıyorum, sonra sen (yine) taş
atıyorsun!
Seninle ebediyen konuşmam!
demiş.([99])
Bu sert tavırlı
örneklerdeki hikmeti idrak eden ihya erleri olan muvahhid mü’minler, insanları
ihya hareketleri ve İslâm’ın davetleri sırasında gerekirse, aynı tavırları
sergi-lemeleri faydalı olabilir… Buna, hareketin içinde olan muvahhid mü’min,
firaset ve basiretiyle karar verebilir!..
[1]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B. 12, Hbr.
10.
Sahih-i Müslim, Kitabu’s
Sıfati’fl-Münafikin, B. 19, Hbr. 82.
[2]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B. 13, Hbr. 12.
Sahih-i Müslim, Kitabu
Sıfatu’l-Münafikin, B. 19, Hbr. 83.
[3]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 23,
Hds. 4842.
[4]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Hacc, B. 42, Hds.
67.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Hacc, B. 70,
Hds. 405-406.
[5]) İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, C. 5, Sh.
170-171. İmam Ahmed b. Hanbel’den.
İbn Hişam, A.g.e., C. 4, Sh. 314.
İbnü’l-Esir, A.g.e., C. 2, Sh. 264.
Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi,
Çev. Zakir Kadirî Ugan – Ahmet Temir, İst. 1992, C. 5, Sh. 764, Vd.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim
Tefsiri, C. 7, Sh. 3465 – 3466.
[6]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Daavat, B. 69,
Hds. 3712.
İmam-ı Buhârî, Halku Efali’l-İbad –
Hadis-i Şerifler Işığında ilâhî Kelâ-mın Müdafası, Çev. Yusuf Özbek, İst. 1992,
Sh. 35, Hds. 107.
[7]) M. Yusuf Kandehlevî, Hayatu’s-Sahabe, Çev.
Ahmet Meylânî, Ank. T.Y. C. 1, Sh.
74-75. El-İsabe, C. 1, Sh. 337 (İbn Huzeyme)’den.
[8]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Edeb, B. 56, Hds.
3810.
[9]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Hacc, B. 4, Hds. 6.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Menasık,
B. 8, Hds. 2901.
Sünen-i Neseî, Kitabu
Menasiku’l-Hacc, B. 4, Hds. 2618.
[10]) Sünen-i Neseî, Kitabu’s-Siyam, B. 43, Hds.
2221.
[11]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer,
B. 1, Hds. 4.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.
29, Hds. 110.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Fedaili’l-Cihad, B. 1, Hds. 1669.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Cihad, B. 17,
Hds. 3114.
[12]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Edeb, B. 1, Hds. 3.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri
ve’s-Sıla, B. 1, Hds.5.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.
31, Hds. 2529.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B.
2, Hds. 1722.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Cihad, B. 5,
Hds. 3089.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, Müsned, Sh.
264, Hds. 448/2.
[13]) Sahih-i Müslim, Kitabu Fedaili’s-Sahabe, B.
3, Hds. 27.
[14]) Bkz. Kasas, 28/56.
[15]) En’âm, 6/51.
[16]) Fatır, 35/18.
[17]) Yasin, 36/11.
[18]) Kaf, 50/45.
[19]) Âl-i İmrân, 3/176-177.
[20]) Zuhruf, 43/40.
[21]) Neml, 27/79-81.
[22]) Necm, 53/29.
[23]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B. 12, Hds.
11.
Kitabu’l-Edeb, B. 80, Hds. 150.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad
ve’s-Siyer, B. 3, Hds. 6.
Kitabu’l-Eşribe, B. 7, Hds. 70-71.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.
20, Hds. 4835.
[24]) Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağazî, B. 62,
Hds. 345.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman,
B. 7, Hds. 29-31.
[25]) Bakara, 2/185.
[26]) Bakara, 2/286.
[27]) Nisa, 4/28.
[28]) Hacc, 22/78.
[29]) İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 123, Hds.
245.
[30]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B. 34, Hds.
39.
Kitabu’s-Savm, B. 1, Hds. 1.
Kitabu’ş-Şehadet, B. 27, Hds. 40.
Kitabu’l-Hıyel, B. 3, Hds. 4.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 2,
Hds. 8-10.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, B.
1, Hds. 391.
Kitabu’s-Siyam, B.
1, Hds. 2092-2096.
Sünen-i Neseî, Kitabu’s-Salat, B. 4,
Hds. 457.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Salat, B.
208, Hds. 1586.
İmam Malik, Muvatta, Kitabu
Kasri’s-Salat, Hds. 94.
Muhammed b. İdris eş-Şafiî, A.g.e.,
Sh. 73, Md. 344.
[31]) Âl-i İmrân, 3/159.
[32]) Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 7, Sh. 153.
[33]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 276,
Hbr. 360.
Kitabu’l-Buyu, B. 50, Hbr. 75.
Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 2, Hbr.
5-8.
İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 124,
Hbr. 246.
[34]) Fussilet, 41/34-35.
[35]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, 41- Hâmim,
es-Secde (Fussilet) Sûresi.
[36]) Mü’minun, 23/96.
[37]) İsra, 17/53.
[38]) İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri,
C.9, Sh. 4780.
[39]) Bkz. İmam Kurtubî, A.g.e., C. 5, Sh.
538-543.
İmam Nevevî, el-Ezkâr –
Peygamberimizin En Güzel Duaları ve Zikirleri, Çev. A. Fikri Yavuz, Konya,
1992, Sh. 594-595.
[40]) Nisa, 4/148-149.
[41]) En’âm, 6/108.
[42]) Bkz. Mümtehine, 6/4.
[43]) Bkz. Nahl, 16/120.
[44]) Bkz. Hacc, 22/78.
[45]) Hud, 11/75.
[46]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağazî, B. 70, Hds.
369.
Kitabu’s-Salat, B. 76, Hds. 107.
Kitabu’l-Husumât, B. 6, Hds. 12.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad
ve’s-Siyer, B. 19, Hds. 59.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.
14, Hds. 2679.
Sünen-i Neseî, Kitabu’t-Tahare, B.
127, Hbr. 191.
[47]) Ahmed Davudoğlu, A.g.e., C. 8, Sh. 525.
[48]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Humus, B. 19, Hds.
56.
Kitabu’l-Edeb, B. 68, Hbr. 114.
Kitabu’l-Libas, B. 18, Hbr. 27.
Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.
44, Hbr. 128.
[49]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Mesacid, B. 7, Hds.
33.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, B.
166-167, Hds. 930.
Sünen-i Neseî, Kitabu’s-Sehv, B. 20,
Hds. 1218.
[50]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B. 85’in
devamı, Hds. 2622.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Buyu, B.
54, Hds. 1305.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Ticare, B.
67, Hds. 2299.
[51]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.6, Hds.
4788.
[52]) Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Salat, B. 26, Hds. 118.
[53]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B. 5, Hds.
19.
[54]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tereccul, B. 8,
Hds. 4182.
Kitabu’l-Edeb, B.
6, Hds. 4788.
[55]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfati’l-Cenne, B.
3, Hds. 2647.
[56]) İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred B. 123, Hbr.
244.
[57]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 128,
Hbr. 165.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.
5, Hbr. 4787.
[58]) İmam Gazalî, İhyâu Ulumi’d-Din, C. 2, Sh.
819.
Ayrıca bkz. Ahmet Rıfat, Tasvir-i
Ahlâk, Hazr. Hüseyin Algül, İst. T.Y. Sh. 257.
[59]) İmam Malik, Muvatta’, Kitabu Hüsni’l-Hulk,
Hds. 16.
[60]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 22, Hds.
93-94.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.
142, Hds. 5193.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İsti’zan
ve’l-Adab, B. 1, Hds. 2828.
Kitabu’l-Edeb, B. 11, Hds. 3692.
İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 448,
Hds. 980.
[61]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Velâ ve’l-Hibe, B.
6, Hds. 2213.
İmam Suyutî, A.g.e., C. 2, Sh. 253,
Hds. 1812 (3379). Taberânî’nin Mu’cemu’l-Kebir’inden.
[62]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Hibe, B. 9, Hbr.
19.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-İcare, B.
80, Hbr. 3536.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s.
Sıla, B. 34, Hbr. 2019.
[63]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Hîbe, B. 1, Hds. 3.
Kitabu’n-Nikâh, B. 74, Hds. 109.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Ahkam, B.
10, Hds. 1353.
[64]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedail, B. 14, Hbr.
58.
[65]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedail, B. 14, Hbr.
59.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zekat, B.
30, Hds. 661.
[66]) Ahmed Davudoğlu, A.g.e., C. 10, Sh. 93.
[67]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Harac, B. 33-35,
Hds. 3057.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Siyer, B.
23, Hds. 1625.
İmam Tirmizî (rh.a)’in notu:
“Rasulullah (s.a.s.)’in müşriklerin
hediyelerini kabul ettiği rivayet edil miştir. Bu hadiste ise, kerâhiyet
zikredilmiştir ki, bunun, müşriklerin hediyelerini bir müddet kabul ettikten
sonra vuku’ bulduğu ve artık onların hediyelerini kabulden menedildiği
muhtemeldir.”
[68]) Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Hazr.
Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, İst.
1991, C. 11, Sh. 380.
[69]) Muhammed Abdülhay el-Kettânî,
et-Terâtîbu’l-İdariyye – Hz. Peygamber’in Yönetiminde Sosyal Hayat ve
Kurumlar, Çev. Ahmet Özel, İst. 1990, C. 1, Sh. 273.
[70]) İbn Hişam, A.g.e., C. 4, Sh. 328.
İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, C.
5, Sh. 200.
[71]) et-Kettânî, A.g.e., C. 1, Sh. 276.
[72]) “Muhammed, sizden erkeklerinizden
hiçbirinin babası değildir. Ancak O, Allah’ın Rasulü ve Nebîlerin sonuncusudur.
Allah, her şeyi bilendir.” Ahzab, 33/40.
Enes b. Malik (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Risalet de, Nübüvvet de sona
ermiştir. Benden sonra ne Resul, ne de Nebî vardır.”
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’r-Ru’ya, B.
2, Hds. 2374.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu
Tabiri’r-Ru’ya, B. 1, Hds. 3896.
Sünen-i Dârimî, Kitabur-Ru’ya, B. 3,
Hds. 2144.
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim
Tefsiri., C. 12, Sh. 6549. İmam Ahmed b.
Hanbel’den.
[73]) Tevbe, 9/73. Tahrim, 66/9.
[74]) İmam Kurtubî, A.g.e., C. 8, Sh. 321.
[75]) En’âm, 6/68.
[76]) Nisa, 4/140.
[77]) “Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet
Allah’ındır.” Fatır, 35/10.
[78]) Hacc, 22/6.
[79]) Kehf, 18/29.
[80]) Yunus, 10/108.
[81]) Âl-i İmrân, 3/60.
[82]) “Şu hâlde bil, gerçekten, Allah’dan başka
ilâh yoktur.” Muhammed, 47/19.
[83]) Bkz. Zariyat, 51/56.
[84]) Bkz. Kehf, 18/110.
[85]) Hud, 11/113,
[86]) Talâk, 65/1.
[87]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.
15, Hds. 55.
İmam Buhârî, Edebü’l-Müfrde, B. 225,
Hds. 490.
[88]) Bakara, 2/179.
[89]) Bakara, 2/178.
[90]) Şura, 42/41-42.
[91]) Şura, 42/40,
[92]) Fetih, 48/29.
[93]) Mâide, 5/54.
[94]) Bkz. Tevbe, 9/117-118.
[95]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağazî, B. 81, Hds.
411.
Kitabu't-Tefsir, B.158, Hds. 196.
Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Tevbe, B. 9,
Hds. 53.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu
Tefsiri’l-Kur’ân, B. 10, Hds. 3299.
İbn Hişam, A.g.e., C. 4, Sh. 235-243.
[96]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 169,
Hds. 5237.
[97]) Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Salat, B. 30, Hds.
135-140.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.
117, Hds. 167.
Kitabu’l-Cuma, B. 12, Hds. 22-23.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 2,
Hds. 16.
[98]) Ahmed Davudoğlu, A.g.e., C. 3, Sh. 203,
Dipnot: 47.
[99]) Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Sayd ve’z-Zebaih,
B. 10, Hds. 56.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.
178, Hds. 5270.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 2,
Hds. 17.
İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 404,
Hds. 905.