“Bir insanı ihya eden,
bütün insanları ihya etmiş gibi olur.”([1]) gerçeğine
katıksız iman eden muvahhid mü’min-ler, bir insanın hidayetine vesile olmanın,
hoşlarına giden her şeyden, hatta dünya ve içindekilerden hayırlı olduğuna
şübhesiz inanmışlardır...([2])
Âlemlerin Rabbi Allah,
ihya erlerinin önderleri olan Rasullerini, insan kullarını ihya etsinler ve
onları aşağıların aşağısı olan tağuta kulluk yapıp şirke düşmekten, yücelik ve
üstünlük sahibi olan Allah’a kulluk etmeye, yani Tevhid üzere olmaya
yükseltsinler... Onları içine düştükleri zulüm çukurundan
kurtarıp adalet düzlüğüne çıkarsınlar... Onlara en doğrusunu tebliğ edip
anlatsınlar ve doğruya davet etsinler... Onları, vahiy ile aydınlatsınlar,
öğretip eğitsinler...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz
Allah:
“Andolsun
Biz, her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi
için) bir Rasul gönderdik. Böylelikle onlardan kimine Allah, hidayet verdi,
onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da
yalanlayanların uğradığı sonucu görün.”([3])
Muvahhidlerin ve
muttakilerin önderi Rasulullah (s.a.s.), bu ihya hareketinin önderlerinin en
sonuncusu olan Allah’ın Nebîsi ve Rasulü’dür... O (s.a.s.), en son Rasul ve en
son Nebî’dir... O’nun vefatından sonra, insanları ihya vazifesi, O’nun izi
üzere yürüyen ve O’nun Sünneti ile hareket eden muvahhid ve muttaki İslâm
âlimleri tarafından yerine getirilmeye çalışılmıştır...
Yegâne önderimiz
Rasulullah (s.a.s.)’e şöyle hitab ediyor Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ:
“Ey
bürünüp örtünen,
Kalk (ve) bundan böyle
uyarıp korkut!”([4])
Cabir b. Abdillah
(r.anhuma)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Ben, Hira’da i’tikafta
bulundum. İ’tikafımı yerine getirince dağdan aşağıya inip vâdinin içine
girdiğimde nidâ edildim. Önüme, ardıma baktım, sağımdan ve solumdan baktım. Bir
de gördüm ki, o melek, gökle yer arasında bir taht üzerinde oturmuş... Akabinde
Hatice’ye geldim de:
- Beni örtün ve üzerime
soğuk su dökün, dedim.
Bu sırada bana:
“Ya eyyuhe’l-Müddesir=
Ey bürünüp örtünen!
Kalk (ve) bundan böyle
uyarıp korkut! Ve Rabbini büyükle!” indirildi.”([5])
Bu emirden sonra
Rasulullah (s.a.s.), kalkmış ve emrolunduğu gibi dosdoğru olarak insanları
uyarmış, onlara Rabbleri Allah’ın hükümlerini tebliğ edip onları İslâm’a davet
etmiştir... İnsanları ihya hareketine başlayan Rasulul-lah (s.a.s.)’e, bu ihya
hareketinin en yakınlarından başla-masını emreden Allah, şöyle buyurur:
“Allah
ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan
olursun.
(Öncelikle) en yakın
hısımlarını (aşiretini) uyar.
Ve mü’minlerden sana tabi
olanlara (koruyucu) kanatlarını ger.”([6])
Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle
demiştir:
Allah:
“(Öncelikle) en yakın
hısımlarını (aşiretini) uyar!” ayetini indirdiği zaman Rasulullah
(s.a.s.), ayağa kalktı da şöy-le hitab etti:
“Ey Kureyş topluluğu,
müslüman olup nefislerinizi Allah’ın azabından satın alınız. Ben, Allah’ın
azabından hiçbir şeyi sizden men edemem.
Ey Abdi Menâf oğulları,
sizden de ben, Allah’ın azabından hiçbir şeyi def edemem.
Ey Abbas İbn
Abdulmuttalib, senden de Allah’ın azabından hiçbir parçasını men edemem.
Ey Rasulullah’ın halası
Safiyye, senden de ben, Allah’ın azabından bir kısmını olsun def edemem.
Ey Muhammed’in kızı
Fatıma, malımdan ne dilersen iste (veririm, fakat) Allah’ın azabından bir
parçasını bile senden savıp def edemem.”([7])
İnsanı ihya hareketinin
önderi Rasulullah (s.a.s.), insanların yegâne Rabbi ve ilâhı Allah tarafından
müjdeci ve uyarıp korkutucu olarak gönderilmiştir... O (s.a.s.), insanları
İslâm’a tabi oldukları müddetce dünya ve ahiret hayatının güzellikleriyle
müjdelemek, İslâm’ı reddederlerse, dünyada zillet, ahirette ise azab ile
uyarıp korkutmak için vazi-feli kılınmıştır... Yegâne önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), Allah’ın kendisine vermiş olduğu bu vazifesini icrâ ederken, yani
insanları iyiliğe ve doğruya davet edip onlara yol gösterip, onları hayra sevk
etme çalışmasında bulunurken, onlardan herhangi bir ücret taleb etmemekteydi...
O (s.a.s.), kendisini vazifeli kılan Rabbi Allah’dan karşılığını bekli-yordu...
İhya erlerinin örneği Rasulullah (s.a.s.),([8]) kendisinin
varisleri olan muvahhid mü’minler tarafından dikkatli takib edilmiştir...
İslâm tarihi boyunca böyle olmuş ve günümüzde de aynı hâl devam etmektedir...
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“Biz
seni, yalnızca bir müjdeci ve uyarıp korkutucu olarak gönderdik.
De ki: ‘Ben, buna
karşılık, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen (insanlar olmanız) dışında
sizden bir ücret istemiyorum.”([9])
“Şübhesiz,
Biz seni, bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.
Ki, Allah’a ve Rasulü’ne
iman etmeniz, O’nu savunup desteklemeniz, O’nu en içten bir saygıyla
yüceltmeniz ve sabah – akşam O’nu (Allah’ı) tesbih etmeniz için.”([10])
“Ey Peygamber,
gerçekten Biz seni, bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak
gönderdik.
Ve Kendi izniyle Allah’a
çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik).”([11])
Abdullah İbn Amr (r.a.)
şöyle demiştir:
- Şübhesiz Kur’ân’daki şu:
“Ey Peygamber,
gerçekten Biz seni, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.
Ve Kendi izniyle Allah’a
çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak
(gönderdik).”
(Ahzâb, 33/43-46) ayeti, bunu Allah, Tevrat’ta şöyle söylemiştir:
“Ey Peygamber, şübhesiz
Biz seni, bir şahid, bir müjdeci, bir korkutucu olarak gönderdik. Sen, elbette
Benim kulum ve Rasulümsün. Ben sana, ‘el-Mutevekkil’ adını verdim.
Bu Peygamber, kötü huylu,
katı kalbli, çarşılarda bağırgan değildir. O, kötülüğü kötülükle def etmez,
lâkin affeder, yüz çevirip geçer.
Allah, eğrilip sapan
milleti, bu Peygamberin irşadıyla, ‘Lâ ilâhe illallah’ Tevhid sözünü
söylemeleri sûretiyle doğrultmadıkça, O’nun ruhunu almayacaktır. Allah, bu
Tevhid kelimesiyle (yani bunun sihirli te’siriyle) birçok kör gözleri, sağır
kulakları ve kılıflı kalbleri açacaktır.”([12])
İnsanı ihya
vazifesi ile vazifelenen ve Rasulullah (s.a.s)’in varisi olan muvahhid
mü’minler, Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’yle amel edip O’nun ahlâkıyla
ahlâklan-malıdır... İnsanların, “Lâ ilâhe illallah” sözünü kalben tas-dik
edip, dil ile söylemelerine vesile olacak ve bu Tevhid keli-mesinin gereğini
yaşamalarına yardımcı olmak konusunda bütün gayretini sarfedecektir... Kör
gözlerin, sağır kulak-ların ve kılıflı kalblerin açılması için Tevhid gerçeğini,
kafa-lar, çatlatırcasına izah edecek, insanları Kur’ân ile uyara-caktır...
İslâm davetçileri olan ihya erleri, insanları, cahiliy-yet karanlığından
kurtarıp İslâm’ın aydınlığına ulaştırmak için Kur’ân ve Sünnet’in gereği ile
amel etmelidirler... Çünkü onlar, bütün Peygamberlerin (Allah’ın salat ve
se-lâmı cümlesinin üzerine olsun) varisleri ve Rasulullah (s.a.s.)’in
takibçileridirler...
Rabbimiz Allah, Rasulü
Muhammed (s.a.s.)’e ve dolayısıyla O’nu izleyen ihya erlerine şöyle
buyurmaktadır:
“De
ki: ‘Allah, benim ile sizin aranızda şahiddir. Sizi – ve
kime ulaşırsa – kendisiyle uyarmam için bana şu Kur’ân vahyedildi.”([13])
“Rabblerine
(götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla
(Kur’ânla) uyarıp korkut. Onlar için, ondan başka ne velileri vardır, ne
şefaatçıları. Umulur ki, korkup sakınırlar.”([14])
İnsanlar uyarılırken,
içine düştükleri şirk, küfür ve cahiliyyenin korkunç hâli ve gelecekteki cezası
olan yakıcı azabı kendilerine beyan edilirken, ancak iman edenlerin ürperdiği,
kendilerine geldiği, tevbe edip hâllerini düzelttiği görülmektedir... Kâfirler
ve müşrikler, azgınlıklarına devam etmekte, kulakları, gözleri ve kalbleri
İslâm davetine karşı kapalı bulunmaktadır...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz
Allah:
“Sen,
yalnızca gayb ile Rabblerinden içleri titreyerek korkmakta olanları ve
dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip arınırsa, artık o, kendi nefsi
için temizlenip arınmıştır. Sonunda dönüş Allah’adır.”([15])
“Sen,
öğüt verip hatırlat! Çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, mü’minlere yarar
sağlar.”([16])
“Sen,
onların üzerinde bir zorba değilsin. Şu halde Benim kesin tehdidimden
korkanlara Kur’ân ile öğüt ver.”([17])
Mü’min müslümanlar,
kendilerine, Rabblerinin kitabı ve ilâhî mesajı olan Kur’ân ile öğüt veren
önderleri Rasulullah (s.a.s.)’e ve O’nun varisleri olan ihya erlerine kulak
verir, dinler ve itaat ederler... Bundan da anlaşılıyor ki, ihya hareketi önce
mü’min müslüman safların arasında gerçekleştirilmelidir... İslâm daveti,
müşrik ve kâfirlere ulaştırılmadan önce, İslâm davetine icabet eden mü’min
müslümanlar kendi aralarında ihya vazifelerini hakkıyla yapmalıdırlar... Her
yönüyle İslâm’ı temsil edecek kadar olgunlaşan muvahhid mü’minler, küfür
cephesine İslâm’ı götürürken çok etkili olur ve inşaallah kısa zamanda zafere
ulaşırlar... Kendi aralarında problemlerini İslâm ile çözemeyen ve
mes’elelerini hâl etmeyen, dolayısıyla birliklerini, beraberliklerini
sağlamamış ve barışı oluşturmamış olanlar, başkalarına İslâm’ı tebliğ etme
konusunda başarılı olamazlar...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz
Allah:
“Şübhesiz
inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için fark etmez, inanmazlar.
Allah, onların kalblerini
ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde perdeler vardır. Ve büyük azab
onlarındır.”([18])
“Kendilerini
uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir inanmazlar.
Sen, ancak zikre
(Kur’ân’a) uyan ve gayb ile Rahmân olan (Allah)’a karşı içi titreyerek korku
duyan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir bağışlama ve üstün bir ecirle
müjdele.”([19])
“Sen,
artık Allah’a tevekkül et. Çünkü sen, apaçık olan hak üzerindesin.
Çünkü gerçekten sen,
ölülere (söz) dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçan sağırlara da çağrıyı
işittiremezsin.
Ve sen, körleri düştükleri
sapıklıktan çekip hidayete erdirici değilsin. Sen, ancak ayetlerimize iman
edenlere (söz) dinlettirebilirsin. İşte müslüman olanlar, bunlardır.”([20])
“Diri
olanlarla ölüler de bir değildir. Gerçekten Allah, dilediğine işittirir. Sen
ise, kabirlerde olanlara işittirecek değilsin.
Sen, yalnızca bir
uyarıcısın.
Şübhesiz Biz seni, hak ile
bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki,
içinde bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.”([21])
“Şirk
koşmakta olanlar dediler ki: ‘Eğer Allah dileseydi, O’nun dışında hiçbir şeye
kulluk etmezdik, biz de, atalarımız da. Ve O’nsuz hiçbir şeyi haram
kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Şu hâlde Rasullere düşen, apaçık
bir tebliğden başkası mı?”([22])
“De
ki: ‘Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin. Eğer yine yüz çevirirseniz, artık
O’nun (Peygamber’in) sorumluluğu kendisine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da
size yüklenendir. Eğer O’na itaat ederseniz, hidayet bulmuş olursunuz.
Rasul’e düşen, apaçık bir tebliğden başkası değildir.”([23])
Görüldüğü gibi, İslâm
daveti, mü’min müslümanlar arasında
yayılmalı ve bu ihya hareketi canlı tutulmalıdır... İhya erleri,
müslümanların ihtiyaçlı olduğu bir dönemde onlarla uğraşmayı bırakıp kâfir ve
müşriklerin imana gelmelerine vesile olmaya çalışmaları, onları asıl
vazifelerinden alıkoyar... Şu bir inkâr edilemez
İslâm daveti, bu sömürülen
mustaz’aflar arasında yayılır, İslâm, bütün açıklığıyla anlatılır ve kabul
görürse, işgalci müstekbir zalim egemenler artık sömüremeyecekler...
Müslümanlar özlerine, yani, İslâm’a dönecek ve yağmalanan topraklarındaki
servetleriyle değerlerine sahib çıkacaklardır... Gasbedilen ve çalınan mal,
çağdaş hırsız-lardan geri alınıp asıl sahiplerine teslim edilecektir... Bunun
için ihya hareketi, bütün hızı ve canlılığıyla müslümanlar arasında yayılmalı,
kalblerde ve beyinlerde yankı bulup kabul görmelidir...
Önderimiz ve hayat
örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) ile Ashab-ı Kiram’dan Abdullah İbn Ümmü Mektum
(r.a.) arasında geçen olay, kıyamete kadar ibret ve ders veren bir olaydır...
İhya erleri olan muvahhid mü’minlerin, insanı ihya konusunda önce kimlerden
başlanması gerektiğini bu olaydan ders alarak iyi tesbit etmelidirler...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz
Allah:
“Surat
astı ve yüz çevirdi,
Kendisine o kör geldi
diye.
Nerden biliyorsun belki o,
temizlenip arınacak?
Veya öğüt alacak,
böylelikle bu öğüt kendisine yarar sağlayacak.
Fakat kendisini müstağnî
gören (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını sanan) ise,
İşte sen, onda yankı
uyandırmaya çalışıyorsun.
Oysa, onun temizlenip
arınmasından sana ne?
Amma koşarak sana gelen
ise,
Ki o, içi titreyerek korkar
bir durumdadır.
Sen, ona aldırış etmeden
oyalanıyorsun.
Hayır, çünkü o (Kur’an)
bir öğüttür.
Artık dileyen, onu düşünüp
öğüt alsın.” ([24])
Bu ayet-i kerimelerin
“Esbâb-ı Nüzûlü” için kaynak eserlerde şu olay beyan edilir:
“Nebi (s.a.s.), Utbe b.
Rabia, Ebu Cehil b. Hişam, Abbas b. Abdulmuttalib, Ubeyy ve Umeyye b. Halef ile
konuşuyor, onları Allah’a davet edip, onların müslüman olmalarını umuyordu.
Bu arada Abdullah İbn Ümmü
Mektum, Rasulullah (s.a.s.)’e geldi. Âmâ olduğu için, Rasulullah (s.a.s.)’in başkalarıyla
meşgul olduğunu bilmiyordu.
Birkaç defa:
-Ya Rasulullah, Allah’ın
sana öğrettiğinden bana da öğret! dedi.
Bu sözünü tekrarlıyordu.
Sözünü kestiği için
Rasulullah (s.a.s.)’in yüzünde hoşnutsuzluk alâmeti belirdi ve Rasulullah
(s.a.s.) kendi kendine şöyle dedi:
“Şu Kureyş’in ileri
gelenleri şöyle derler:
- O’na uyanlar, ancak
körlerdir, sefil kimselerdir ve kölelerdir.”
Bundan dolayı Rasulullah
(s.a.s.), yüzünü buruşturdu ve İbn Ümmü Mektum’a sırtını çevirip kendileriyle
konuştuğu kimselere yönünü çevirdi.
Bunun üzerine Allah Teâlâ,
bu ayetleri indirdi.
Bu olaydan sonra
Rasulullah (s.a.s.), ona ikram ederdi ve her gördüğünde şöyle derdi:
“Merhaba! Kendisinden
dolayı Rabbimin beni azarladığı kimse.”([25])
Demek ki, İslâm’ı tebliğ
ve İslâm’a davet, dolayısıyla ihya hareketi, mü’min müslümanlar arasında
yayılır, hakikat onlar tarafından idrak edilecek olunursa, diğer insanlara
gitmek daha kolaylaşır... Ümmet, iç problemlerini çözer, ferdî ve ailevî barışı
sağlar ve toplumsal mes’elelerini hâl edecek olduğu takdirde, İslâm’ı temsil
makamına yükselir... O zaman tebliği, gayr-ı müslimler arasında muhatab bulur
ve kabul edilir!..
Rabbimiz Allah, mü’min
müslüman kullarını yeniden iman etmeye, yani imanlarında sabır ve sebat
göstermeye davet etmektedir... Katıksız imanlarının gereği olan teslimiyeti
gösterip salih amel işlemeyi emretmektedir... Mü’min müslümanlar olarak hep
birlikte Allah’ın ipine sarılanlar, bu birlik ve beraberliklerini devam
ettirenler ve bu konuda birbirlerine sabrı tavsiye edenler kurtuluşa ererler...
Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
“Ey iman edenler,
Allah’a, Rasulüne ve Rasulüne indirdiği Kitab’a ve bundan önce indirdiği
Kitab’a iman edin. Kim, Allah’ı, Meleklerini, Kitablarını, Rasullerini ve
ahiret gününü inkâr ederse, şübhesiz uzak bir sapıklıkla sapmıştır.”([26])
“Ey iman edenler,
Allah’dan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa, öylece korkup sakının ve siz,
ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.
Allah’ın ipine hepiniz
sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini
hatırlayın. Hani siz, düşmanlar idiniz. O, kalbleriniz arasını uzlaştırıp
ısındı ve siz, O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam
ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki, hidayete
erersiniz diye, Allah, size ayetleri
böyle açıklar.”([27])
Katıksız iman etmiş
mü’minler, Allah’a tam teslim olmuş müslümanlar olarak, İslâm kardeşliği
bağlarını sapasağlam kılıp ümmet birliğini sağladıkları zaman, iç problemlerini
çözmüş bir hâlde huzur ve barış ortamını oluştururlar... İşte bundan sonra
diğer insanların ihya olması ve hidayeti bulması için ciddî bir çalışmaya
başlayabilirler...
Rabbimiz Allah’ın emri de
budur:
“Sizden
hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran
bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.
Kendilerine apaçık
belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi
olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır.”([28])
Ümmet hayır ve iyilik üzere
olup kötülüklerin bütününden kaçınıp uzaklaştığı takdirde İslâm’ı temsil edebilir...
İslâm’ı temsil edenler, hayra çağırma, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma
vazifesini hakkıyla yapabilir... Ancak onlar, Rasulullah (s.a.s.)’in varisleri
olmaya hak kazanmışlardır... Çünkü Rasulullah (s.a.s.)’in mirası olan “Emr-i
bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” vazifesini gereği gibi yapanlar, O’nun
varisleri olmayı haketmişlerdir...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz
Allah:
“Onlar
ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmî haber
getirici (Nebî) olan Rasul’e uyarlar. O, onlara, ma’rufu (iyiliği) emrediyor,
münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram
kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. O’na
inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve O’nunla birlikte indirilen
nuru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.”([29])
Yegâne önderimiz
Rasulullah (s.a.s.), Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği insanları ihya
vazifesini yerine getirmiş, Onlara İslâm’ı tebliğ ederek, onları İslâm’a davet
etmiş ve kabul edip mü’min müslüman olanlara İslâm’ı öğretip, olgunlaşmaları
için eğitmiştir...
Rabbimiz Allah, Rasulü
Muhammed (s.a.s.)’e hitaben şöyle buyuruyor:
“Ey
Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu vazifeni) yapmayacak
olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni, insanlardan koruyacaktır.
Şübhesiz, Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete erdir-mez.”([30])
“Eğer
seninle çekişip tartışırlarsa, de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi
Allah’a teslim ettim.’ Ve Kitab verilenlerle Ümmîlere de ki: ‘Siz
de teslim oldunuz mu?’ Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete
ermişlerdir. Fakat yüz çevirirlerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ (etmek)’dir.
Allah, kulları hakkıyla görendir.”([31])
“Rabbinin
yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele
et. Şübhesiz senin Rabbin, yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.”([32])
İmam Taberî (rh.a.):
“Ayet-i kerimede zikredilen
“hikmet”den mak
Buna göre ayetin mânâsı:
“Ey Muhammed, Sen, Rab-binin yoluna, Allah’ın Kitabı, Rasulü’nün Sünneti’yle ve
Allah’ın beyan ettiği delil ve öğütlerle davet et.” şeklindedir.
Allah Teâlâ, bu ayet-i
kerimede, davetçinin, hikmetle hareket eden, güzel öğüt veren ve muhatablar
için en uygun yolu seçen bir kimse olmasını emrediyor ve onun, bu yolda
usanmadan çalışmasını tavsiye ediyor.”([33])
Rabbimiz Allah,
buyruklarına devam ediyor:
“Biz,
her ümmete bir ibadet tarzı (mensek) kıldık. Onlar, bu tarz üzere ibadet
etmektedirler. Öyleyse, (din) iş(in)de seninle çekişmesinler. Sen, Rabbine çağır.
Şübhesiz sen, dosdoğru bir hidayet üzerindesin.”([34])
“Allah,
barış-esenlik yurduna (Daru’s-Selâm’a) çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola
yöneltip iletir.”([35])
İhya erleri olan muvahhid
mü’minler, insanların hidayetine vesile olmak konusunda bütün gayretlerini
sarf ederken gayeleri, hem insanların ihya olup hidayet bulmaları, hem de
vazifelerini yaptıklarından dolayı şahidler edinmeleridir... İslâm’ın tebliğ
edilip İslâm’a davet edilenler, davete icabet etmez ve tebliği reddedecek olurlarsa
bile, mü’min müslümanlar vazifelerini yapmışlardır... Daveti reddeden müşrik
ve kâfirlerin, Allah’ın huzurunda hiçbir mazeretleri kalmamıştır...
Ayet-i kerimede bu durum
şöyle beyan olunur:
“Onlardan
bir topluluk: ‘Allah’ın kendilerini yıkıma uğratmak veya şiddetli bir azaba
uğratmak istediği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dediğinde: ‘Rabbimize
mazeret (beyan etmek) için ve bir ihtimal sakınabilirler diye’ dediler.”([36])
Yeryüzünde işlenen çirkin
işlerden, isyandan, tuğyandan ve günahlardan birbirlerini sakındırmayanlar,
Allah’ın lânetine uğrar ve hep beraber helâk olurlar...
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“İsrailoğullarından
inkâr edenlere, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânet edilmiştir. Bu, isyan
etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir.
Yapmakta oldukları münker
(çirkin iş)lerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey, ne
kötü idi.
Onların çoğunun inkâra
sapanlarla dostluklar kurduklarını görürsün. Kendileri için nefislerinin
takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah, onlara gazablandı ve onlar, azabda ebedî
kalacaklardır.
Eğer Allah’a, Peygamber’e,
ve O’na indirilene iman etselerdi, onları dostlar edinmezlerdi. Fakat onlardan
çoğu fasık olanlardır.”([37])
Ebu Ubeyde (b. Abdullah b.
Mes’ud, r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“İsrailoğulları içine (din
bakımından) noksanlık girince adam, (din) kardeşini günah üzerinde görür ve
onu, o günahdan men ederdi. Sonra ertesi gün olunca (günahkâr) kardeşinin (bir
gün önce) işlediğini gördüğü günah, adamı, o (günahkâr) kardeşiyle beraber
yemek yemesine, beraber içmesine ve onunla sıkı-fıkı olmasına mani olmazdı.
Bunun sonucunda Allah, onların bazılarının kalblerini diğer bazılarının
kalblerine karıştırdı. (Yani, günah işleyenler ile onlara arkadaşlık edenlerin
tümünün kalblerini kararttı.) Ve onlar hakkında Kur’an ayetleri indi.
Sonra Rasulu Ekrem
(s.a.s.), (onlar hakkında inen, yukarıda meâlleri verilen Maide, 5/78-81)
ayetleri okudu.
Ravî Ebu Ubeyde demiştir
ki:
-Rasulullah (s.a.s.),
(bunu buyururken) bir tarafa yaslanmış durumda idi. Sonra doğrulup oturdu ve:
“(Siz müslümanlar,)
zalimin kollarından tutup onu (batıldan) hakka çevirmedikçe hayır (azabdan
kurtulamaz ve mazur sayılmazsınız)!” buyurdu.([38])
İbn Mes’ud (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.)’den
bunun bir benzeri rivayet olun-du. Bu rivayette şu ziyade var:
“Eğer nehy-i ani’l-münker
yapmazsanız Allah, kalble-rinizi diğerlerinizin kalbine kavuşturur. Sonra
onlara lânet ettiği gibi, size de lânet eder.”([39])
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), ferdin, ailenin ve toplumun
huzuru için, iyiliğin emrolunarak yaygın hâle gelmesini ve kötülüklerin
imkânlar dahilinde el, dil ve kalben kin güdülerek ortadan kaldırılmasını
emretmektedir… Muvah-hid mü’minler, işlenen bir kötülüğü gördükleri zaman, onu
gidermek için elleriyle müdahale edip karşı çıkmalıdır... Bu-na gücü
yetmiyorsa, dili ile müdahale edip onun kötü oldu-ğunu beyan ederek kötülük
yapanı önlemeye çalışacak.... Buna da imkânı yok ise, kötülükten nefret
edip kalben ona kızacak, bu da imanın en zayıf hâlidir...
Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), kötülüğe, zulme, isyana, tuğyana ve sömürüye karşı çıkma hareketinin
imanın bir göstergesi olduğunu beyan buyurmaktadır... İnsanlık dışı ve İslâm’ın
reddettiği bu olaylara karşı eliyle, diliyle ve kalbiyle mücadele edenlerin
imanın kuvvet derecelerine göre mü’min olduklarını, kötülüklere kalben
kızmayanlarda zer-re kadar iman olmadığını apaçık anlatmaktadır... Bütün tağutî
ideoloji ve egemenlikler, birer şirk ve zulümdür. Allah’a karşı isyan ve
tuğyandır... Her biri kendi çapınca ve egemenlik yetkisince sömürü
düzenleridir... bunların desteklenmesi, onların isyanına ve kötülüklerine az
da olsa yardımcı olunması, onlarla beraber hareket edip onlardan olmaktan başka
bir şey değildir... Çünkü küfre rıza küfür, zulme rıza zulümdür!.. Kötülüğün
işlenmesine razı olmak, ona karşı sesini çıkarmamak, onu işlemek kadar
suçtur... Aksine bir de, kötülük yapanlara, o kötülüğü daha rahat yapmaları
için destek verip yardımcı olmak, o kötülüğü işlemek suçuna aynen iştirak
etmektir...
Yüce hayat nizamı İslâm,
kim tarafından yapılırsa yapılsın her türlü kötülüğü, zulmü, isyan ve tuğyan
sonucu gündeme gelen sömürüyü asla kabul etmez... Bunların yok olması için
mücadele etmeyi bütün muvahhid mü’minlere emreder... Mü’min müslümanların
vazifesi, hayır üzere olup hayra davet etmek, iyiliği emredip, kötülükten alıkoymaktır!..
İnsanı ihya vazifesini
hakkıyla yerine getirmeye çalışan mü’min müslümanlar, yegâne önderimiz
Rasulullah (s.a.s.)’in bu konudaki şu buyruklarının gereğini yapmada gevşek
davranmamalı ve çok hassas olmalıdırlar!..
Ebu Said el-Hudrî
(r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Sizden herhangi biriniz,
bir kötülük görürse onu, hemen eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa,
diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle değiştirsin (buğz etsin).
İmanın en zayıfı da budur.”([40])
Abdullah İbn Mes’ud
(r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu:
“Benden önce Allah’ın
hiçbir ümmete gönderdiği peygamber yoktur ki,
o peygamberin ümmetinden havarîleri ve sünnetine tabi olan, emrine uyan
ashâbı olmasın.
Kıssa şu ki, sonra onların
ardından yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıkları şeyleri yapan birtakım
kötü nesiller meydana çıkar.
İşte kim bunlara karşı
eliyle mücadele ederse o, mü’mindir. Kim onlara karşı diliyle mücadele ederse
o, mü’mindir. Kim onlara karşı kalbiyle mücadele ederse o, mü’mindir. Amma
bunun ötesinde imandan bir hardal tanesi de yoktur.”([41])
Ümmü’l-mü’minin Aişe
(r.anha)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Sizin (halkı hidayete)
davet edip de çağrınıza icabet (veya sizin dua edip de kabul) edilmeme
durumunuz olmadan önce (insanlara) iyi şeyleri emrediniz ve kötü-fenâ şeylerden
men ediniz.”([42])
Rasulullah (s.a.s.)’in
halifesi İmam Ebu Bekr (r.a.) (bir gün) Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra
şöyle demiştir:
-Ey insanlar siz:
“Ey iman edenler,
üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz, doğru yola erişirseniz,
sapan, size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) ayetini okuyorsunuz. (Ve hükmün
genelliğini sanarak iyiliği emretmeyi ve fenâlığı men etmeyi bırakıyorsunuz.)
Halbuki biz, Rasulullah
(s.a.s.)’den şu buyruğu mu-hakkak işittik:
“Şübhesiz insanlar, kötü
bir şeyi görüp de men etmedikleri zaman, Allah’ın onlara umumî bir ceza
vermesi çabuklaşır (veya yakınlaşır).”([43])
Bütün Rasuller ve Nebîler
(Allah’ın salat ve selâmı üzer-lerine olsun), “Din nasihattır”([44])
Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
“(Nuh
dedi ki:) ‘Size, Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. (Ayrıca) size
nasihat ediyor ve sizin bilmediklerinizi ben, Allah’dan biliyorum.”([45])
“(Hud
dedi ki:) ‘Size, Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. Ben, sizin için
güvenilir bir nasihatçıyım.”([46])
“Allah’a
itaat edin, Peygamber’e de itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz, bilin
ki, Rasulümüze düşen, ancak apaçık bir tebliğdir.”([47])
“Rasul’e,
tebliğden başka (yükümlülük) yoktur. Allah, açığa vurduklarınızı da, gizli
tuttuklarınızı da bilir.”([48])
Fıtratlarına ve yaradılış
gayelerine aykırı davranıp kendilerinden ve yegâne Rabbleri Allah’dan
uzaklaşanları, kendilerine gelmeye davet edip kendileriyle barıştırmak lazımdır...
Kendilerini tanıdıktan sonra Rabb
Allah’ı da tanırlar... Bunları Allah’a davet etmek gerek... Nefsini bilen,
Rabbini bilir... Allah’a davet edildiklerinde kabul edenler, uzaklaştı-rıldıkları
fıtratlarına geri döner ve yaratılış gayelerine uygun hareket ederler...
Allah Teâlâ’yı yegâne Rabb ve ilâh olarak tanır ve iman ederler... Bir kul
insan olduğunun far-kına varır, kul gibi oturur, kul gibi yer-içer ve kul olarak
Rabbi Allah’a gereği gibi ibadet eder... Kul olarak haddini bilir, nefsini,
yani hevasını ilâh edinmez ve yeryüzünde mütevazi bir kul olmaya çalışır, diğer
insanlara ilâhlık tas-lamaz... Bundan dolayı insanı ihya ve onu Allah’a davet
et-mek çok önemli bir iştir... Bu iş, muvahhid mü’min şahsiyetlerin
vazifesidir...
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Bir kimse, doğru bir yola
davet ederse, ona tabi olanların ecirleri kadar kendisi için ecir olur. Bu,
tabi olanların ecrinden bir şey eksiltmez.
Her kim bir dalâlete davet
ederse, ona tabi olanların günahları kadar kendine günah olur. Bu, ona tabi
olanların günahlarından hiçbir şey
eksiltmez.”([49])
[1]) Bkz. Mâide, 5/32.
[2]) Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cihad ve’s. Siyer, B. 101, Hds.152.
Sahih-i Müslim, Kitabu Fedaili’s-Sahabe,
B.4, Hds. 34.
İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı
Tercüme ve Şerhi, Çev. İsmail Mutlu, Vdğ. İst.1996, C.3, Sh. 192, Hds. 3203
(7219). Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’den.
[3]) Nahl, 16/36.
[4]) Müddessir, 74/1-2.
[5]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 331, Hds. 444.
Sahih-i
Müslim, Kitabu’l-İman, B. 73, Hds.257.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 70, Hds. 3543.
[6]) Şuarâ, 26/213-215.
[7]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 233, Hds. 291.
Kitabu’l-Vasaya, B. 11, Hds. 16.
Sahih-i
Müslim, Kitabu’l-İman, B. 89, Hds. 348-351.
Sahih-i
Neseî, Kitabu’l-Vesaya, B. 6, Hds.3625-3629.
[8]) Bkz. Ahzab, 33/21.
[9]) Furkan, 25/56-57.
[10]) Fetih, 48/8-9.
[11]) Ahzab, 33/45-46.
[12]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 276, Hbr. 360.
Kitabu’l-Buyu, B. 50, Hbr. 75.
İmam
Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 124, Hbr. 246.
Sünen-i
Dârimî, Mukaddime, B. 2, Hbr. 5-8.
et-Taberî,
A.g.e., C.6, Sh.506.
İbn
Kesir, A.g.e., C.12, Sh. 6556-6557. Ahmed b. Hanbel’den.
[13]) En’âm, 6/19.
[14]) En’âm, 6/51.
[15]) Fatır, 35/18.
[16]) Zariyat, 51/55.
[17]) Kaf, 50/45.
[18]) Bakara, 2/6-7.
[19]) Yasin, 36/10-11.
[20]) Neml, 27/79-81.
[21]) Fatır, 35/22-24.
[22]) Nahl, 16/35.
[23]) Nur, 24/54.
[24]) Abese, 80/1-12.
[25]) İmam
Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzûl, Çev. Dr. Necati Tetik –
Necdet Çağıl, Erzurum, T.Y. Sh. 530.
Abdulfettah el-Kadî, Esbâb-ı Nüzûl, Çev. Doç.
Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, Sh. 416.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri’l-Kur’ân, B.
72, Hds. 3549.
İmam
Malik, Muvatta’, Kitabi’l-Kur’ân, Hds. 8.
[26]) Nisa, 4/136.
[27]) Âl-i İmrân, 3/102-103.
[28]) Âl-i İmrân, 3/104-105.
[29]) A’râf, 7/157.
[30]) Mâide, 5/67.
[31]) Âl-i İmrân, 3/20.
[32]) Nahl, 16/125.
[33]) et-Taberî, A.g.e. C.5, Sh. 249.
[34]) Hacc, 22/67.
[35]) Yunus, 10/25.
[36]) A’râf, 7/164.
[37]) Mâide, 5/78-81.
[38]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4006.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu Tefsiri’l-Kur’ân, B. 6, Hds. 3238.
Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu’l-Melahim, B. 17, Hds. 4336.
[39]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Melahim, B. 17, Hds. 4337.
[40]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 20, Hds.78.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B. 10, Hds. 2263.
Sünen-i
Neseî, Kitabu’l-İman, B. 17, Hds. 4975-4976.
Sünen-i
İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4013.
Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu’l-Melahim, B. 17, Hds. 4340.
[41]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 20, Hds.80.
Ayrıca
bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.1, Sh. 458, 461.
[42]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4004.
[43]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4005.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B. 8, Hds. 2257.
Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu’l-Melahim, B. 17, Hds. 4338.
[44]) Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B.42. (Bab başlığında)
Sahih-i
Müslim, Kitabu’l-İman, B.23, Hds. 95.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-sıla, B.17, Hds. 1990.
[45]) A’râf, 7/62.
[46]) A’râf, 7/68.
[47]) Mâide, 5/92.
[48]) Mâide, 5/99.
[49]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İlm, B. 6, Hds.16.
Sünen-i
Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B. 7, Hds. 4609.
Sünen-i
İbn Mace, Mukaddime, B. 14, Hds. 206.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B. 15, Hds. 2813.
Sünen-i
Dârimî, Mukaddime, B. 44, Hds. 519.
İmam Malik, Muvatta’, Kitabu’l-Kur’ân, Hds.
41.