ZULME
VE ZALİME KARŞI ULEMÂ
Emirü’l-mü’minin
İmam Ali İbn Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir:
-
Mazluma yardımcı ol, zalime düşman kesil! Batıla yardım eden, hakka zulmeder![180]
Yegâne
hayat nizamı İslâm’a katıksız iman eden ve imanın gereği olan hayat tarzını
yaşayan her muvahhid mü’min müslüman, Emirü’l-mü’minin İmam Ali (r.a.)’ın beyan
ettiklerine gönülden inanmış ve beyan etmiştir... Kıyamete kadar da aynı ilkeye
inanır ve beyan etmeye devam eder... Bu
Üstad
Ebu Ali Dakkak (rh.a.) şöyle söyler:
-
Hak çiğnenirken susan, dilsiz şeytandır.[181]
Batıla,
zulme, haksızlığa ve hayrın ortadan kaldırılmasına ses çıkarmayan, buna razı olanın,
şeytana tabi olduğu apaçıktır... Bu kişi ya cinlerden, ya da insanlardan şeytan
olanların[182]
emrine girmiş ve onlarla beraber hakka ve adalete karşı çıkıp
Muvahhid
mü’minlerden hiçbiri böyle bir zillete düşemez... Hele hele muttaki âlimler,
böyle bir zelil durumu asla kabul edemezler... Onlar, mallarını ve canlarını
verirler de, hak din olan İslâm’dan asla taviz vermezler... Onlar, Allah’ın
dini olan İslâm’ı canlarından daha kıymetli bilir ve her zamanda, her mekânda
onu savunurlar... Onlar, İslâm’ı savunurken, İslâm düşmanları veya adaletten
sapan zalimler tarafından öldürülmenin, en yüce mertebe olan şehadet olduğuna
katıksız iman etmişlerdir... Muttaki âlimler, Allah’dan gereği şekilde
korktukları için, başkalarından asla korkmazlar!..
Cabir
(r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Kıyamet
günü Allah katında şehidlerin efendisi, Hamza b. Abdulmuttalib ile zalim bir
idareciye ayağa kalkarak ona iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve bu yüzden
o idarecinin öldürdüğü kimsedir.”[183]
Ebu
Said el-Hudrî (r.a.)’dan:
Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Cihadın
en efdalı, zalim sultanın veya zalim emirin yanında söylenecek adaletli sözdür.”[184]
Muvahhid
ve muttaki âlimler, peygamberlerin gerçek varisleridirler... Peygamberler
(Allah’ın salat ve selâmı cümlesinin üzerine olsun), nasıl davranmışlar ise,
onların varisleri olan âlimler de o şekilde davranmalıdırlar... Bu, onların
devraldığı mukaddes mirasın vazgeçilmez şartıdır!..
Amr
İbn Abese es-Sülemî (r.a.) anlatıyor:
Ben,
cahiliyyet devrinde iken, bütün insanlığın dalalette bulunduğunu ve hiçbir
doğru yolda olmadıklarını biliyordum. (Çünkü) insanlar, putlara taparlardı.
Derken işittim ki, Mekke’de bir zat (çıkmış) birtakım haberler veriyormuş.
Hemen devemin üzerine atlayarak, O’na geldim. Bir de baktım Rasulullah (s.a.s.)
gizlenmiş. Kavmi, O’nun aleyhinde cüretkâr bir vaziyette... Bunun üzerine
kalbim yumuşadı.
Mekke’de
O’nun yanına girerek, kendisine:
-
Sen, nesin? dedim.
“Ben,
Peygamberim” cevabını verdi.
-
Peygamber, ne demektir? dedim.
Rasulullah
(s.a.s.):
“Beni,
Allah gönderdi” buyurdu.
-
Seni, ne ile gönderdi? dedim.
“Allah
beni, akrabaya yardım edilmesi, putların kırılması, Allah’ın bir tanınması,
O’na, hiçbir şeyin şerik koşulmaması (vazifesi) ile gönderdi.” buyurdu.[185]
İşte
yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in mirası budur!.. Ve işte Rasulullah
(s.a.s.) ve diğer peygamberlerin varisleri olan muttaki ve mücahid İslâm
ulemâsının bu mirasa sahib çıkarken ortaya koydukları tavır!..
Zulme
ve zalime karşı muttaki ulemânın tavrından, örnek olmak üzere birkaç tanesini
burada kaydediyoruz...
1)
Esma’î anlatıyor:
Atâ
b. Ebi Rabah (rh.a.), Emevîlerden Abdulmelik b. Mervan’ın huzuruna çıktı.
Abdulmelik, muhteşem bir vaziyette kürsüsünde oturuyordu. Her kabilenin ileri
gelenleri etrafında toplanmış, bu da Mekke’de hacc mevsimine tesadüf etmişti.
Atâ’yı görünce, hemen O’nu yanına alarak köşküne oturttu ve ne istediğini
kendisinden sordu.
O
da:
-
Ey mü’minlerin emiri, Allah’ın ve Rasulü’nün hareminde Allah’dan kork ve bu harem-i
şerifleri imar eyle! Muhacir ve Ensar çocukları
hakkında da Allah’dan kork! Zirâ sen, bu mecliste onların sayesinde oturdun.
Ayrıca sınır boylarında bulunanların da haklarına riâyet et! Zirâ onlar,
müslümanların kal’asıdır. Müslümanların idaresini araştır. Çünkü onlardan
yegâne mes’ûl olan sensin. Kapındakilerin hakkına riayet et! Kapına gelenlere
kapını kapama, dedi.
Abdulmelik:
-
Başüstüne, senin dediklerini yerine getireceğim, dedi.
Sonra
oradan kalktı ve giderken Abdulmelik kendisini yakalayarak:
-
Senin, bizden istediklerinin hepsi başkaları nâmınadır. Biz, bunlara söz
verdik, fakat kendi nâmına bir istekde bulunmadın. Kendin ne istiyorsun? dedi.
O
da:
-
Hayır, ben, insanlardan bir şey istemem, dedi ve oradan ayrıldı.
Abdulmelik:
-
Zaten seni şereflendiren ve yücelten bu hâlindir, dedi.
. .
Bir
gün Velid b. Abdulmelik, kapıcısına:
-
Kapıda dur ve oradan ilk geçen zatı huzuruma getir, onunla konuşalım, dedi.
Kapıcı,
bir müddet bekledikten sonra oradan Atâ b. Rabah’ın geçmekte olduğunu gördü.
Fakat kapıcı bunu tanımıyordu.
O’na:
-
İhtiyar, Emiru’l-mü’minin seni çağırıyor, içeri buyur, dedi ve Atâ da içeri
girince
-
Ey Velid, sana selâm, dedi.
Velid,
kapıcıya kızdı:
-
Ben sana, bir adam gönder, sohbet edelim, dedim. Sen ise, Allah’ın bana revâ
gördüğü “Emirü’l-mü’minin” ün-vanını bile çok gören bir adamı huzuruma
getirdin, dedi.
Kapıcı
da:
-
Başka bir gelen olmadı, ne yapayım? dedi.
Sonra
da Atâ ile sohbete başladı. Atâ, sohbeti esnasında Velid’e:
-
Cehennemde “Hebheb” adında bir vadi var, zalim hükümdarlar orada yanacaklar,
dedi.
Bun
duyan Velid, kapının eşiği önünde oturuyordu, hemen bayıldı ve yere düştü.
Ömer
b. Abdulaziz:
-
Emir’i öldürdün, dedi.
Bunun
üzerine Atâ, Ömer’in bileğini sıkca kavradı ve:
-
Ey Ömer, iş ciddidir, şakaya gelmez, dedi ve oradan ayrıldı.
Ömer,
diyor ki:
-
Elimi öyle kuvvetli sıkmıştı ki, bir sene acısı elimden çıkmadı.[186]
2)
Ebu Cafer Mansur, (tabiîn’den) asrının büyük âlimi Tavus’u huzuruna davet etti.
Tavus, Malik b. Enes’le (rh.aleyhim) onun yanına gittiler. Bir müddet
beklediler. Sonra Ebu Cafer Mansur, Tavus’a döndü ve:
-
Bana, baban İbn Keysan’dan rivayette bulun, dedi.
Tavus:
-
Ben, babamın Rasulullah (s.a.s.)’den şu hadisi rivayet ettiğini duydum:
”Kıyamet
günü azab yönünden insanların en şiddetlisi, Allah’ın mülkünde idarecilik yapıp
adaletine zulüm karıştıran kişidir.”
Bir
müddet bekleştiler.
Malik
b. Enes:
-
Elbisemin eteklerini, Tavus’un kanıyla kirlenmesinden korkarak topladım.
Sonra
Ebu Cafer, O’na döndü ve:
-
Bana öğüt ver, ey Tavus, dedi:
Tavus:
-
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Rabbinin
Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi?
Yüksek sütunlar sahibi İrem’e?
Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildir.
Ve vadilerde kayaları oyup biçin Semud’a?
Ve kazıklar (ehramlar) sahibi Fir’avn’a?
Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı.
Böylece oralarda fe
Bundan dolayı, Rabbin, onların üzerine bir azab kamçısı çarpıverdi.
Çünkü senin Rabbin, gerçekten gözetleme yerindedir.” (Fecr, 89/6-14)
Malik
b. Enes:
-
Tavus’un kanının bana bulaşması endişesiyle elbisemin eteklerini topladım.
Devamla,
Ebu Cafer Mansur, bir müddet daha konuşmadan durdu. Sonra dönerek:
-
Bana hokkayı veriniz, dedi.
Bir
müddet daha durdu. Hava iyice elektriklenmişti.
Tavus’a
dönerek:
-
Ey Tavus, şu hokkayı bana ver, dedi.
Tavus
vermekten çekindi.
Ebu
Cafer:
-
Niçin onu bana vermiyorsun?
Tavus:
-
Onunla Allah Teâlâ’ya karşı günah olacak bir iş yapmandan korkuyorum. O
takdirde ben, o günahta senin ortağın olmuş olurum, dedi.
Ebu
Cafer bu sözü işitince:
-
Yanımdan kalkınız, dedi.
Tavus:
-
Bugüne kadar emrine karşı gelmemiştim, dedi.
Malik
b. Enes şöyle devam ediyor:
-
Bu zamana kadar Tavus’un bu derece büyüklüğünü
bilmiyordum. Bu şiddetli öğüde karşı Mansur’un cevabı
3)
Haccac, Hasan el-Basrî’yi çağırttı ve:
-
Allah, onları mahvetsin, para uğrunda müslümanları öldürdüler diyen sen misin?
deyince,
Hasan
(rh.a.):
-
Evet, ben söyledim, dedi.
Haccac:
-
Niçin söyledin? diye sordu.
Hasan:
-
Çünkü Allah Teâlâ, bildiklerini söyleyip gizlemeyeceklerine dair âlimlerden
söz almıştır, dedi.
Bunun
üzerine Haccac:
-
Sesini kes, diline sahib ol! Bir daha senden böyle sözler duymayayım, yoksa
kelleni vücudundan ayırırım, dedi.
. .
Halid
ez-Ziyad (rh.a.)’ı Haccac’a getirdiler.
Haccac:
-
Halid sen misin?
-
Evet, benim. Ne soracaksan sor! Çünkü ben Makaam denen mevkide üç hususta Allah’a
söz verdim.
Birincisi:
Sorulana doğru cevab vereceğim.
İkincisi:
Belaya sabredeceğim.
Üçüncüsü
de: Afiyete şükredeceğim, dedi.
Haccac:
-
Benim hakkımdaki görüşün nedir?
-
Sen, Muhakkak ki, yeryüzünde Allah’ın bir düşmanısın. Haramın perdesini yırtan
ve batıl töhmet üzerine kan akıtan bir zalimsin.
-
Hükümdar Abdulmelik b. Mervan hakkındaki görüşün nedir?
-
O, senden daha büyük bir mücrimdir. Sen ise, onun günahlarından birisin.
Bunun
üzerine Haccac:
-
Buna, şiddetli bir işkence yapın, dedi.
Ve
şiddetli işkenceler neticesinde kamışı yukarıdan aşağı ikiye bölerek etlerini
arasına sıkıştırdı ve kamçı ipi ile sıkıca bağlayarak vücudunu didik didik
ederek etlerini parça parça kopardılar. Artık nefes saymakta olduğunu Hac-cac’a
haber verdiklerinde, o:
-
Atın onu sokağa, dedi.
Kendisi,
bu işkenceye karşı kat’iyyen sesini çıkarmadı.
Bu
manzarayı haber veren Cafer diyor ki:
-
Yanına gittim. Benden, bir yudum su istedi ve suyu içince öldü ki, kendisi
henüz 18 yaşında idi. Allah rahmet etsin.[188]
4)Ümmetin
mutlak müctehidlerinden İmam Şafiî (rh.a.) anlatıyor:
Amcam
Muhammed b. Ali bana anlattı ve dedi ki:
Abbasî
halifelerinden Ebu Cafer Mansur’un sohbetinde bulunuyordum. Mecliste İbn Ebi
Züeyb de vardı. Hz. Ali’nin torunlarından Hasan b. Zeyd de Medine valisi idi.
Gıfarîlerden bazıları, vali hakkında şikayette bulunmak üzere Halifeye müracaat
ettiler.
Hasan
b. Zeyd:
-
Bunları, İbn Ebi Züeyb’den sor, ey mü’minlerin emiri dedi.
Halife
de O’na:
-
Ne diyorsun bunlar hakkında? diye sordu.
Bu
zât ise:
-
O adamlar, insanlara eziyet eden ve insanlar için bolca dedi-kodu yapan
kimselerdir, dedi.
Bunun
üzerine Halife, Gıfarîlere:
- Dediğini duydunuz ya! dedi.
Gıfarîler:
-
Bir de Hasan b. Zeyd’den O’na sor, dediler.
Halife
O’na:
-
Hasan b. Zeyd hakkında ne diyorsun? diye sordu.
O
da:
-
Hasan hakkında, haksız hüküm verip nefsinin arzularına uyan bir kimse olduğuna
şehadet ederim, dedi.
Bunun
üzerine Halife, Hasan’a:
-
Söylediğini duydun mu? Bu iyi bir insandır, deyince,
Hasan
halifeye:
-
Bir de kendini O’ndan sor, dedi.
Halife
de, O’na:
-
Benim hakkımda görüşün nedir? diye sordu.
O
zât:
-
Beni affet! Bunu, benden sorma, deyince,
Halife:
-
Allah adına soruyorum, bildiğini söyle, dedi.
O
zât:
-
Sanki kendini bilmiyormuşsun gibi bana Allah adına yemin verdirerek,
soruyorsun, dedi.
Halife
de:
-
Allah adına bildiğini haber ver, diye ısrar
edince,
O
da:
-
Ben şahadet ederim ki, kapında zulüm gözle görülecek şekildedir, deyince,
Ebu
Cafer, yerinde doğruldu ve kalkarak İbn Ebi Züeyb’in kafasına elini koydu, kendisine
doğru çekti ve:
-
Ben bu makamda oturmasam, Fars, Rum, Deylem ve Türk’ün intikamını senden
alırdım, dedi.
İbn
Ebi Züeyb:
-
Ey Mü’minlerin Emiri, Ebu Bekr ve Ömer de (Allah onlardan razı olsun) bu makamda
oturdu, hakkı aldı ve onu müsavî olarak taksim ettiler. Fars ve Rum’un son şehirlerine
kadar zabtettiler, onların burunlarını kırdılar, deyince, Ebu Cafer, İbn Ebi
Züeyb’in başını bıraktı ve:
-
Vallahi, senin doğru konuştuğunu bilmesem senin kelleni vururdum, dedi.
İbn
Ebi Züeyb:
-
Ey Mü’minlerin Emiri, vallahi ben, oğlun Mehdî’den daha çok senin iyiliğini
isteyen bir kimseyim, dedi.
İbn
Ebi Züeyb, oradan ayrıldıktan sonra Süfyan-ı Sevrî ile karşılaştı.
Süfyan:
-
Senin, bu zalime söylediklerinden çok memnun oldum. Fakat “Oğlun Mehdi” sözünden
üzüldüm, dedi.
İbn
Ebi Züeyb:
-
Allah, seni mağfiret etsin, hepimiz hidayette değil miyiz? diye cevab verdi.[189]
5)
Zahir, Şam’da Tatarlara karşı savaşa çıkmak istediğinde âlimlerden harbte kullanmak
üzere halktan mal almanın caiz olduğu hakkında fetva istedi. Bunuş Şam İslâm
hukukçularına yazdı. Onlar, caiz olduğuna dair fetva verdiler.
Bunun
üzerine Zahir:
-
Görüşünü almadığımız başka bir âlim kaldı mı?
O’na:
-
Evet, Üstad Muhyiddin Nevevî görüşünü açıklamadı, dediler.
Zahir,
O’nu istedi.
Muhyiddin
Nevevî, Zahir’e geldi.
Zahir,
O’na:
-
Sen de, diğer İslâm hukukçuları gibi görüşünü açıkla, dedi.
Üstad
Nevevî, görüşünü açıklamaktan çekindi.
Zahir:
-
Görüşünü açıklamamanın sebebi ne? dedi.
İmam
Muhyiddin Nevevî (rh.a.):
-
Ben senin Emir Bunduktar’ın kölesi olduğunu bilirim. Senin hiçbir şeyin yoktu.
Sonra Alla Teâlâ, sana mal-mülk ihsan eyledi. Seni, padişah yaptı. Şu an senin,
bin tane kölen, her bir kölenin altın sırmalı elbiseleri ve ayrıca senin iki
yüz cariyen ve her bir cariyenin de bir sürü mücevheratı olduğunu işittim.
Şimdi sen, bunların hepsini harcar, sadece bukağılarıyla kölelerini ve mücevheratsız
elbiseleriyle cariyelerini bırakırsan, ben de o zaman halktan mal toplamanın
caiz olduğuna dair fetva veririm.
Zahir,
Muhyiddin Nevevî (rh.a.)’ın bu cevabına çok kızdı:
-
Yurdum (Şam)’dan çık! diye haykırdı.
Nevevî:
-
Baş üstüne, diyip Neva’ya gitti.
Fakîhler:
-
O bizim büyük âlimlerimizden, salihlerimizden ve kendisine uyulması gereklilerdendi,
dediler.
Şam’a
gelmesini istedi. O’na, dönmesi için mektub yazdı. Fakat Üstad Nevevî dönmedi
ve:
-
Orada Zahir olduğu müddetçe oraya girmem, dedi.
Bir
ay sonra da vefat etti.
Halife,
özrünün kabülünü istedi. Çünkü O, ilim ve takva yönünden Muhyiddin Nevevî’nin
kim olduğunu ve ne derece büyük âlim olduğunu öğrendi. Fakat Nevevî, direterek
halifenin özrünü kabul etmedi. Bununla, açıkca halifeye bir ders vermek istedi.
Âlimler,
idarecilerin hiçbir müslümana kötülük yapmamalarını istiyorlar.[190]
6)
“Âlimlerin Ahlâkı” adlı kitabın yazarı şöyle anlatıyor:
Bana,
saygıdeğer arkadaşım Muhammed Fehmi Nadur Paşa, Ahmed Bedevi Efendi’den, o da
babasından, babası da dedesinden nakletti. Dedesi, Hidiv İsmail zamanında Ezher
Üniversitesi’nin profesörlerindendi.
Mısırla
Habeşistan arasında harb başladığında ordu komandaları arasındaki ihtilaftan
dolayı Mısır ordusu ardı ardına mağlub oldu. Hidiv İsmail’in buna canı çok sıkıldı.
Sıkıntısı gidermek için bir gün Şerif Paşa ile birlikte çıktı.
Şerif
Paşa:
-
Senin başına bir musibet geldiğinde bu belayı gidermek için ne yaparsın?
Hidiv
İsmail:
-
Ey Efendimiz, başıma bir musibet geldiğinde, Allah Teâlâ beni, en muttaki
âlimlerin tilavet ettikleri “Sahih-i Buharî”ye sığınmamı öğütlüyor. Böylece
Allah Teâlâ, musibetimi giderir.
Hidiv
İsmail, Ezher Üniversitesi’nin rektörü ile konuştu. Rektör, O’nun için ilmi
ile âmil muttaki âlimleri topladı. Ezher Üniversitesi binasındaki eski kubbenin
altında “Sahih-i Buharî”yi okumaya başladılar. Fakat bütün bu olanlar yanında
yenilgiler devam edip gidiyordu.
Yanında
Şerif Paşa olduğu hâlde Hidiv İsmail, âlimlerin yanına gitti ve onlara kızarak
şöyle dedi.
-
Bu okuduğunuz, ya “Sahih-i Buhârî” değil veya siz ilmi ile âmil âlimlerden
değilsiniz. Allah Teâlâ, ne sizin sebebinizle, ne de duanızla belâları ve
yenilgiyi giderecek değildir.
Âlimler,
bu hitab karşısında çok üzüldüler ve mahcub oldular. O anda cemaatın arkasında
bir âlim, O’na şöyle hitab etti:
-
Senin yüzünden bu belâlar, ey İsmail!.. Rasulullah (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu
bize naklonuldu:
“Ya
iyilikle emreder ve kötülükten nehyedersiniz veya Allah Teâlâ, size en
şerrlilerinizi musallat eder. İyileriniz Allah’a dua eder, fakat duaları kabul
olunmaz.”[191]
Diğer
âlimler, korkudan titremeye başladılar. Şerif Paşa ile Hidiv İsmail, bir tek
kelime söylemeden çıkıp gittiler. Âlimler, bunu söyleyen âlimi kınamaya ve azarlamaya
başladılar. Onlar, bu hâldeyken Şerif Paşa geri göndü:
-
Hidiv İsmail’e o sözleri söyleyen âlim kimdir? diye sordu.
O
âlim:
-
Benim, diyerek ayağa kalktı.
Şerif
Paşa, onu aldı ve götürdü. Âlimler onu kınamadan vazgeçip kendisiyle vedâlaşmaya
başladılar. Dönmesini ummuyorlardı bile. Onun, geri gelmesi için dua ediyorlardı.
Şerif
Paşa ile O, Hidiv İsmail’in sarayına gittiler. Hidiv İsmail, selamlığında
oturuyordu. Ön tarafında bir koltuk vardı. Âlim, o koltuğa oturdu.
Hidiv
İsmail.
-
Bana, Ezher Üniversitesi’nde söylediğin sözleri tekrar et, dedi.
Âlim,
söylediği sözleri ve hadisi tekrar etti. Ayrıca hadisin açıklamasını da yaptı.
Hidiv
İsmail, O’na:
-
Ne yaptık ki, bu belâlar başımıza geldi?
Âlim:
-
Ey Efendimiz, kanunlarınız Şer’î ve Medenî diye birbirine karışmadı mı? Faizin
helâllığına dair kanun çıktı. Zinâ, ruhsatlı değil mi? İçki, mübah değil mi? Ve
değil mi?.. Değil mi?..
İnkârı
gayr-ı kabil haramları O’na bir bir saydı ve devamla:
-
Nasıl Allah’tan yardım beklersin, dedi.
Hidiv
İsmail:
-
Ne yapalım? Avrupalılarla karıştık. Bu ise, onların medeniyetidir.
Âlim:
-
O takdirde, Buhârî’nin günahı ve âlimlerin mahareti ne olabilir ki?..
Hidiv
ismail, uzun zaman başını eğerek kaldı, konuşmadı.
Sonra
âlime:
-
Doğru söyledin, doğru söyledin! dedi.
Ayrıca
Hidiv İsmail, o âlime ayda 30 Mısır Lirası maaş bağlanmasını emretti. Daha
sonra âlim, Ezher Üniversitesi’ne döndü. Ondan ümit kesen arkadaşları, sanki
yeniden dünyaya gelmiş gibi sevindiler...[192]
Rabbimiz
Allah’ın:
“Kulları
içinde ise, Allah’dan ancak âlim olanlar içleri titreyerek korkar.”[193]
diye vasıflandırdığı muttaki âlimlerden sunulan birkaç örnekte görüldüğü gibi,
yalnızca Allah’dan korkan âlimler, topluma hidayet rehberleri olabilirler...
Onlar,
Şehid
imamımız İmam Ebu Hanife (rh.a.) korkunun psikolojik ve sosyolojik yönlerini
şöyle beyan eder, “el-Âlim ve’l-Müteallim” adlı eserinde:
“Talebe:
-
Ne kadar güzel söylediniz. Fakat acaba bir şeyden korkan, yahud bir şeyden
menfaat uman kimse, kâfir olur mu?
Âlim
(rh.a.):
-
Korku ve ummak, yahud da iki hâlden birinde bulunur. Bir kimseden uman, yahud
korkan kimse, onun Allah’ın izni olmadan kendisine zarar veya fayda vermeye
muktedir olduğu görüşünde ise, kâfir olur.
Diğer
durumda, bir kimse, hayrı Allah’dan umduğu, yahud Allah’ın kendisini başkalarının
eline düşürmek, yahud bir şeyi sebeb kılmakla vereceği beladan endişe ettiği
için başkasından korkar veya umarsa bu kimse, kâfir olmaz. Çünkü baba,
evlâdının kendisine faydalı olmasını, kişi hayvanının kendisini taşımasını,
komşusunun kendisine iyilik etmesini, devlet başkanının kendisini korumasını umar.
Bu durumda kâfirlik bahis konusu olmaz. Çünkü umduğunu Allah’dan ummaktadır.
Kendisini, evlâdından ve komşusundan faydalandırmasını, içtiği ilaçtan şifa
ihsan etmesini Allah’dan ümit eden kimse kâfir olmaz.
İnsan
bazan şerrden korkar. Allah’ın kendisini kötü şeylerle mübtelâ kılmasından korkarak
kaçar.
Meselâ,
Allah’ın Rasul seçtiği ve kelâmı ile mümtaz kıldığı Hz. Musa (a.s.), Allah ile
arasında hiçbir elçi olmadan:
“Beni,
öldürmelerinden korkarım.” (Kasas, 28/33) demişti.
Peygamber
Efendimiz (s.a.s.), mağaraya saklanmıştı.
Bu
durumda, onlar için küfür, kat’iyyen bahis mevzuu olamaz. Keza insan, yırtıcı
hayvanlardan, yılan yahud akrepten veya evinin yıkılması, sel afeti ve zarar
verecek yiyecek yahud içeceklerden korkar. Bütün bu durumlarda insana küfür
veya şübhe hâli değil, ancak korkmak
arız olmuş olur.
Talebe:
-
Şübhesiz bildiklerimizi söylediniz. Fakat bu mahluklardan, Allah’dan korktuğundan
daha çok korkan mü’minin durumu nedir? Bunu açıklayın.
Âlim
(rh.a.):
-
Mü’minin, Allah’dan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur. Zirâ mü’min
şiddetli bir şekilde hastalandığı, yahud Allah’dan gelen kötü bir musibete
uğradığı zaman bile gizli veya açık olarak:
-
Ya Rabbi, ne kötü yaptın, demez.
Bunu,
içinden de söylemez. Buna mukabil Allah’ı daha çok zikreder.
Eğer
bu musibetin yüzde biri, dünya hükümdarlarından birisinden gelmiş olsa idi, o
kimse, güvendiği kimselere hükümdarın duymadığı yerde onun zulmünü, kalbi ve lisanı
ile ifâdeden çekinmezdi.
Halbuki
mü’min, gizli, aşikar, sıcak, soğuk her yerde Allah’ın emrini gözetir.
Dünya
hükümdarlarının emirleri ise, gizli, açık, isteyerek, yahud istemeyerek her
hâl ve kârda gözetilmez.
Mesela,
bazen mü’minin soğuk bir gecede yıkanması gerekir. Hoşuna gitmese de uykusundan
uyanır, Allah’dan başkasının bilmediği bir durum için ve sırf Allah’dan korktuğu
için gusleder. Kezâ, şiddetli sıcakta, susuzluktan yanıp kavrulduğu hâlde
orucunu tutar. Yanında kimse bulunmadığı hâlde Allah’ın emrini gözetir,
sabreder. Allah’dan korktuğu için feryad etmez.
Buna
mukabil bir kimse, bir hükümdarın huzurunda bulunduğu müddetçe ondan korkar,
fakat uzaklaşınca korkmaz. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, mü’minin, Allah’dan
daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur.”[194]
Enes
b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Ra-sulullah (s.a.s.):
“Âlim,
ilmiyle Allah rızasını aradığında her şey kendisinden saygıyla karışık bir
korku duyar. Fakat ilmiyle mal yığmak, istediğinde kendisi, her şeyden korkar.”[195]
Muttaki
ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyunca icra ettiği ve ümmet için başarılı
olduğu asil vazifesini, bugünde yerine getirmekle mükelleftir... Dünyanın neresinde
olursa olsun, sorumlu muttaki âlimler, mutlaka hep beraber Allah’ın ipi olan
Kur’ân’a sarılacak, Sünnet üzere yaşayacak ve bir araya gelip, bir bilek bir
yürek olarak ümmetin velayet hakkı gereği “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”ı oluşturmaları
gerekir... Yetkili muttaki âlimlerden meydana gelen ümmetin “Ehl-i Hâl
ve’l-Akd”ı “önderliği” gündeme getirerek, koparılmış olan başı, çırpınan başsız
gövdeyle birleştirecektir... Böylece, bir vücudun organları olarak, Rasulullah
(s.a.s.) tarafından tarif edilen muvahhid mü’minlerin her biri, ümmet vücudundaki
aslî yerini almış olacaktır...
Abdullah
b. Amr (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Müslümanlar,
kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el (tek yumruk hükmünde)dirler.”[196]
Ümmetin
velayetini ehline teslim edecek ve hidayet önderleri konumunda olan muttaki
ulemâ, İslâmî ilimlerini çağın sosyal ve fen ilimleriyle birleştirip teknoloji
ile barışık bir hayatı gündeme getirmeleri gerekir... Hayatî her konuda
ilerinin ilerisinde birer önder olan muvahhid âlimler, bulundukları toplumlarda
her yönleriyle örnek şahsiyetler olup her biri birer hidayet rehberleridir...
Allah’ın izni ve yardımıyla ulemânın tevhid ve salih amel üzere insanlara önder
olmaları, karanlığa gömülmüş çağı aydınlatacak ve cahiliyyenin insan fıtratına
aykırı bütün değerlerinden insanları kurtaracaktır!.. Kalblerdeki,
beyinlerdeki ve yaşanan hayattaki bütün cahilî değerler yerlerini, insan
fıtratına uygun Fıtrat Dini olan İslâmî değerlere bırakacaktır... İslâmî
değerler, hayata egemen olacak ve insanlık İslâm’ın aydınlığında, Kur’ân ve
Sünnet rehberliğinde huzur, barış ve saadete kavuşacaktır...
Yaşadıkları
çağda ve toplumda, toplumsal önderlik vazifesini yüklenmiş olan şuurlu ulemâ,
çağından sorumlu olduğu idrakıyla hareket edip, her şeye ve herkese karşıki
görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmalıdır... Görevin şuurlu ve
hakkıyla yapılması, özlenen, arzulanan ve beklenen hayırlı sonucu verecektir.
Çağın
ve ümmetin problemlerini, İslâmî ölçülerde çözmeye ve hayırlı bir sonuca bağlamaya
ehil (Ehl-i Hâl ve’l Akd) olan muttaki ulemâ, mü’min müslümanlara önder olup
her türlü krizden kurtulmaya çalışması gerekir... Ümmetin velayeti, tabii
olarak muttaki ulemâ’ya aiddir... Üstlendikleri velayet hakkını gereği gibi
yerine getirmeleri ve önderlik konusunu asla ihmal etmemeleri lazımdır... Dünya
barışının ve insanlık huzurunun şartı budur!..
Dâvâmızın
başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd etmektir.
[180] Nehcü’l-Belaga, Sh.431.
[181] Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ,
İst.1991,
Sh.258, 3.Baskı.
Not: Üstad Ebu Ali Dakkak’ın bu sözü, halk arasında:
- Haksızlığa karşı susan, dilsiz şeytandır, şeklinde ve hadis
olarak söyleni-
yorsa da, hadis değildir. Rasulullah (s.a.s.)’in hadisleri
arasında böyle bir
söz yoktur ve hiçbir muteber kaynakta yer almadığı beyan
olunmuştur...
[182] Bkz. Nas, 114/6.
[183] İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, C.2, Sh.476,
Hds. 2380(4747). Hakim’in Müstedrek’inden.
İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.4, Sh.506, Hds.8.
[184] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Melahim, B.17, Hds.4344.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.12, Hds.2265.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.20 Hds.4011-4012.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Biât, B.37, Hds.4191.
Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir, C.1, Sh.164, Hds.100.
Kuzâî, A.g.e., Sh.231, Hds.791.
İmam
Suyutî, A.g.e., C.1, Sh.347, Hds.724(1246). Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.3,
Sh.19’dan.
[185] Sahih-i Müslim, Kitabu Sıfatu’l-Musafirin, B.52, Hds.294.
[186] İmam Gazâlî, İhyâu’ Ulumi’d-Din, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst.1987,
C.2, Sh.839-840.
[187] Abdulaziz el-Bedrî, İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, çev. Mehmet
Bıyıklı -
Kemal Solak, İst.1989, Sh.114-116.
[188] İmam Gazâlî, A.g.e., C.2, Sh.842-843.
[189] İmam Gazâlî, A.g.e., C.2, Sh.845-846.
[190] Abdulaziz el-Bedrî, A.g.e., Sh.140-142.
[191] Hadisi, Evsat’ta Taberânî ve Bezzar rivayet etti.
Benzer bir hadis için bkz.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.9, Hds.2259.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.20, Hds.4004.
[192] Abdulaziz el-Bedrî, A.g.e., Sh.142-144. (Âlimlerin Ahlâkı, Sh.101-
102’den).
[193] Fatır, 35/28.
[194] İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, İst.1981, Sh.36-38.
[195] İmam Suyutî, A.g.e., C.3, Sh.8, Hds.2739(5667). Deylemî, Müsnedü’l-
Firdevs’den.
Hadis, zâiftir. Geniş bilgi için bkz.
Münavî, Feyzu’l-Kadir, C.4, Sh.371, Hds.5657.
[196] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.147, Hds.2751.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Diyet, B.31, Hds.2683.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Kaseme, B.8, Hds.4707-4708.
Kuzâî, A.g.e., Sh.59, Hds.118.