İZZETLİ VE ŞEREFLİ ŞAHSİYETLER
“İzzet, Allah’ın, O’nun
Rasulü’nün ve mü’minlerin-dir.”[1]
diye buyuran yegâne Rabbimiz Allah, kendisine ve indirdiklerine katıksız iman
eden muvahhid kullarına şu emri veriyor:
“Ey iman edenler,
Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emr (emir
sahiblerin)e de (itaat edin).”[2]
Cabir b. Abdullah (r.a.)
ve Mücahid (rh.a.) der ki:
- Emir sahibleri
(ulu’l-emr) denilen kimseler, Kur’ân ve ilim ehli olan kimselerdir.
Malik (rh.a.)’iın de
tercihi budur.
Ed-Dahhak’ın şu sözü de
buna yakındır:
- Yüce Allah bununla,
fukahayı ve din âlimlerini kastetmektedir.[3]
İbn Abbas (r.a)’dan naklen
Ali İbn Ebu Talha:
“Sizden olan emir
sahiblerine de itaat edin.” ayet-i kerimesinden din ve fıkıh âlimlerinin
kastedildiğini söylemiştir.
Mücahid, Atâ, Hasan
el-Basrî ve Ebu’l-Âliye de aynı görüşte olup bu ayette, âlimlerin
kastedildiğini söylemişlerdir.[4]
Muvahhid
mü’minlerden olup ümmetin derdiyle dertlenen ve onlarla ilgilenip yol gösteren
muttaki ulemâ, mü’min müslümanların kendilerine itaat edip tâbi olacakları
izzet ve şeref sahibi şahsiyetlerdir!..
“Onlardan öylesi de
vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve
bizi, ateşin azabından koru’ der.”[5]
ayet-i kerimesi, Hasan el-Basrî (rh.a.) ve Süf-yan es-Sevrî (rh.a.)’e göre şu
mânâdadır:
- Dünyadaki iyilikten mak
Muvahhid ve muttaki İslâm
ulemâsı, Âlemlerin Rabbi Allah (Azze ve Celle)’yi en iyi tanıyan, katıksız iman
eden ve imanın gereği olan salih ameli yerli yerinde yapan şahsiyetlerdir...
Çünkü onlar, Allah’dan en çok korkan ve Rabb Allah’ın emirlerine en iyi itaat
eden kişilerdir...
Rabbimiz Allah, muvahhid
ve muttaki âlimlerin bu durumunu şöyle beyan buyurur:
“Kulları içinde ise,
Allah’dan ancak âlim olanlar içleri titreyerek korkar. Şübhesiz Allah, üstün ve
güçlü olandır, bağışlayandır.” [7]
İmam Fahruddin er-Râzî
(rh.a.), bu ayetin tefsirinde şöyle söyler:
“Çekinme ve saygı, saygı
duyulan varlığın tanınmasına, bilinmesine göredir. Âlim olan, Allah’ı bilir ve
O’ndan hem korkar, hem de O’na ümit bağlar. Bu, âlimin derece bakımından,
âbidden daha üstün oluşunun delilidir. Çünkü Hak Teâlâ:
“Sizin Allah katında en
şerefliniz, en muttaki olanınız (Allah’dan en çok korkanınız)dır.”
(Hucurât, 49/13) buyurarak, şerefin ve kıymetin, takvaya göre, takvanın da
ilme göre olacağını beyan etmiştir. O hâlde Allah katında şeref ve kıymet amele
göre değil, ilme göredir. Evet, âlim, ameli bıraktığında (ilmiyle amel
etmediğinde) bu, onun ilmini zedeler. Çünkü onu gören kimse:
- Eğer bilseydi, gereğini
yapardı, der.” [8]
İmam İbn Kesir (rh.a.) de
şöyle demiştir:
“Allah’dan ancak âlim
kulları gerektiği gibi korkarlar. Çünkü güzel isimlerle ve mükemmel sıfatlarla
nitelenen Alîm, Kadîr ve Azîm olan Allah’ın azameti, ne kadar daha mükemmel bir
bilgiyle bilinirse, O’ndan korkup ürpermek de daha muazzam ve daha fazla olur.
Nitekim Ali İbn Ebu Talha,
Abdullah İbn Abbas’ın bu ayet-i kerime hakkında şöyle
dediğini bildirir.
- Allah’ın her şeye gücünün
yettiğini bilen âlim kulları ancak Allah’dan korkarlar.
İbn Lehîa da... İbn
Abbas’dan şöyle dediğini nakleder:
- O’na hiçbir şeyi ortak
koşmayan, helâlini helâl sayan, haramını haram kabul eden, buyruğunu koruyan ve
bir gün mutlaka O’na ulaşacağını kesinkes bilip, yaptıklarından hesaba
çekileceğini kabul edenler, Rahman’ı bilendir.
Said İbn Cübeyr (rh.a.)
der ki:
- Haşyet, seninle Allah
(Azze ve Celle)’ye isyanın arasına giren şeydir.
Hasan el-Basrî (rh.a.) der
ki:
- İman, görmeyerek
Rahman’dan haşyet (korku) edenin imanıdır. Allah’ın teşvik ettiği şeye rağbet
eden ve hoşlanmadığı şeyden kaçınanın imanıdır.
Sonra Hasan el-Basrî:
“Allah’dan ancak âlim
kulları korkar.” ayetini okumuştur.
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)
der ki:
- Bilgi, çok sözden ibaret
değildir. Ancak bilgi, çok haşyetten ibarettir.”[9]
Allah’dan
gereği gibi yalnız âlimlerin korktuğuna dair bir örnek şahsiyeti zikredelim...
Ümmetin mutlak mücte-hidlerinden İmam Muhammed b. İdris eş-Şafiî (rh.a.)’in
şahsiyeti bu konunun en güzel örneklerinden biridir...
İmam Gazalî (rh.a.)
naklediyor:
“İmam Şafiî’nin kuvvetli
zühdüne, Allah’dan son derece korktuğuna ve bütün meşgalesinin ahiret
olduğuna, şu rivayet çok açık bir delildir:
Bir gün Süfyan b. Uyeyne,
rakik bir hadis rivayet ederken, dayanamayan Şafiî bayıldı. Bunu görenler,
Uyey-ne’ye:
- Şafiî öldü, dediler.
Uyeyne:
- Eğer öldü ise, zamanın
en faziletli insanı ölmüştür, dedi.
Bir de, Abdullah b.
Muhammed b. Belva’dan şu rivayet naklonuluyor:
Nebate’nin oğlu Ömer ile
âbid ve zâhidlerden bahsederken, Ömer bana:
- Muhammed b. İdris Şafiî
(rh.a.) kadar şübheli şeylerden kaçınan ve fasih konuşan bir insan görmedim,
dedi.
Yine bir gün ben, Şafiî ve
Lebil’in oğlu Hâris, “Safa Tepesi”ne çıkmış duruyorduk.
Salih el-Mura’nın talebesi
olan Hâris, yanık
“Bu, onların
konuşamayacağı bir gündür.
Ve onlara, özür beyan
etmeleri için izin verilmez.” (Murselat, 77/35-36) ayet-i celilesini okuyunca, İmam Şafiî’ye
baktım. Rengi soldu, tüyleri diken diken oldu, dehşetli bir sarsıntı ile
bayılarak yere düştü.
Ayılınca:
- Allah’ım, yalancılardan
ve gafillerin yüz çevirmesinden sana sığınırım. Allah’ım, âriflerin gönlü sana
eğilir, isteklerin boynu sana karşı zelîl olur.
Ey Rabbim, cömertliğini
bana bağışla, Settâr isminle benim kusurlarımı ört, Lütf-u kereminle
kusurlarımı affet, dedi ve gitti.[10]
İbn Abbas (r.anhuma):
“Kulları içinde ise,
Allah’dan ancak âlim olanlar içleri titreyerek korkar.” (Fatır, 35/28) ayetinin
tefsirinde şöyle dedi:
- Kim Allah’dan korkarsa
o, âlimdir.[11]
Ebu Zerr (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle
buyurur:
“Şübhesiz ben, öyle bir
kelime (ayet) bilirim ki, eğer insanların hepsi onu tutsaydılar, hepsine
yetecekti.”
Sahabîler:
- Ya Rasulullah, hangi
ayettir? dediler.
O (s.a.s.) buyurdu ki:
“Kim Allah’dan korkarsa
Allah, ona bir çıkış yolu ihsan eder.” (Talak, 65/2)[12]
Enes b. Malik (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.):
“Takva ehli de O,
mağfiret ehli de O’dur.” (Müddessir, 74/56) ayeti hakkında şöyle buyurdu:
“Allah Tebareke ve Teâlâ
buyuruyor ki:
- İttika edilmeye
(emirlerine saygı gösterilmeye) ehil (layık) olan Benim! Kim benden ittika eder
(azabımı mucib olan hâl ve hareketlerden sakınır) ve Benimle beraber (başka)
bir ilâh tanımazsa, onu bağışlamaya ehil Benim!”[13]
Görüldüğü gibi, gerçek
âlimler, Âlemlerin Rabbi Allah’ı çok iyi bilip, tanıyıp, katıksız iman
ettikleri için, Allah’dan en çok ittika eden şahsiyetlerdir... Âlimler, yegâne
Rabbimiz Allah’ın azametini, kuvvet ve kudretini çok iyi idrak ettikleri için
Allah’dan içleri titreyerek korkarlar... İşte bu katıksız iman, bu gereği gibi
idrak ve bu gerçek takva âlimleri, Allah’a tam itaata sevk eder... Muvahhid
âlimler, Allah’a itaat ve ibadet etme konusunda çok hassas davranır, yalnız
Allah'dan korkar ve Allah'ın dışında hiçbir kimseden, hiçbir makam ve mevkiden
korkmazlar... Bunun için dosdoğru yol üzere, istikametten sapmadan adil
davranır, zulme ve zalime karşı kesin tavır alır, hakkı savunur, batılı reddeder
ve bütün cahiliyye değerlerini ayakları altına alırlar...
Âlimler, Rabbimiz Allah’ın
şu emrini tam idrak etmiş ve gereği ile amel etmişlerdir:
“Allah,
kuluna kâfî değil mi? Seni, O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar.
Allah, kimi saptırırsa,
artık onun hiçbir yol göstericisi yoktur.
Allah kimi hidayete
erdirirse, onun için hiçbir saptırıcı yoktur. Allah intikam sahibi, güçlü ve
üstün olan değil midir?”[14]
İmam Fahruddin er-Râzî
(rh.a.), bu ayetin tefsirinde şunları beyan eder:
“Örf, batılı savunanların,
hakkı savunanları pek çok tehditle
korkuttuklarını göstermektedir. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk, bu şübhenin belini
de, “Allah, kuluna kâfî değil mi?” buyurarak kırmış ve bu hususu, bir soru
üslûbuyla ele almıştır. Bundan mak
Cenab-ı Allah, bu
mukaddimeyi (girişi) yapınca, buna dayanan matlub neticeyi de bildirmek üzere,
“Seni, O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar.” buyurmuştur. Bu, “Allah
Te-âlâ’nın kuluna yeter olduğu sabit olunca, Allah’dan başkasıyla korkutma,
abes, boş ve asılsız olur.” demektir.”[15]
Kureyşliler Rasulullah
(s.a.s.)’e:
- Eğer ilâhlarımıza
sövmekten vazgeçmezsen, onlar seni deliye çevirir, sana kötülükte bulunurlar,
diyerek tehdid etmişlerdir.
Bunun üzerine bu ayet-i
kerime nâzil oldu.[16]
Allah’a inanmayan ve
Allah’dan gelen ilâhî hükümlere itibar etmeyip Allah’dan korkmayanlar,
Allah’dan başka varlıklardan korkarlar... Allah’a şirk koştukları varlıklardan
korktukları gibi, muvahhid mü’minleri de onlarla korkutup Tevhid akîdesinden
ve İslâm nizamından vazgeçirmeye çalışırlar... Fakat muvahhid mü’minlerin
katıksız iman güçlerinin ve tavizsiz tavırlarının karşısında her zaman yenik
düşmüş ve her zamanda yenik düşeceklerdir... Çünkü Allah, muvahhid mü’min
kullarına kâfîdir... Muvahhid mü’minler, yalnızca Allah’a ibadet eder, yalnızca
Allah’dan yardım diler, yalnızca Allah’dan korkar ve yalnızca Allah’a dayanıp
güvenirler...
Katade diyor ki:
Rasulullah (s.a.s.), Halid
b. Velid’i, müşriklerin “Uzza” putunu diktikleri “Sukam Vadisi”ne gönderdi.
Putun hizmetçisi Halid’i görünce:
- Ya Halid, ben seni,
Uzza’ya karşı gelmekten sakındırırım. Zira bunun öyle bir hışımı vardır ki,
hiçbir şey onun karşısında duramaz, dedi.
Halid, onu dinlemeyerek
ilerledi ve elinde bulunan balta ile putun burnunu dağıttı.
İşte müşrikler,
Rasulullah’ı ve müslümanları, tapmış oldukları putlardan bu şeklide
korkutuyorlardı.[17]
Halid b. Velid (r.a.),
el-Lat ve el-Uzza’ya uğrayıp:
- Seni inkâr ediyorum,
takdis etmiyorum. Çünkü ben, Allah’ın seni tahkir ettiğine inandım, dedi ve
geçti gitti.[18]
Bu konuda şu iki rivayeti
de nakletmek, konunun daha iyi anlaşılmasına vesile olur kanaatindeyiz...
“Rasulullah (s.a.s.),
Halid b. Velid’i Uzza’ya gönderdi. Uzza, Nahle’de idi. Kureyş, Kinane ve
Mudar’ın meydana getirdiği ve tazim ettiği bir ev idi. Onun bakımı ve
per-dedarlığı Beni Haşîm’in halifleri Beni Süleym’den olan Beni Şeyban’da idi.
Onun, Sülemî sahibi,
Halid’in ona doğru yürüdüğünü işitince, üzerine kılıcını astı ve kendisi o evin
bulunduğu dağa çıktı ve şöyle diyordu:
- Ey Uzza, acımasız bir
şekilde Halid’in üzerine saldır.
Silahı at ve süratli bir
şekilde kaç!
Ey Uzza, eğer kişiyi yani
Halid’i katledemezsen,
Acil bir günahla geri dön
veya Nasfanî dinine gir.
Halid, ona vardığında onu
yıktı, sonra Rasulullah (s.a.s.)’e döndü.[19]
Beyhakî, Muhammed b. Ebu
Bekr el-Fakîh kanalı ile Ebu Tufeyl’in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Rasulullah (s.a.s.),
Mekke’yi fethettiğinde Halid b. Velid’i Nahle’ye gönderdi. Orada Uzza putu
vardı. Put, üç mızrak üzerine konulmuştu, mızrakları kesti. Evi yıktı. Sonra
Rasulullah (s.a.s.)’in yanına gitti. Yaptıklarını anlattı.
Rasulullah (s.a.s.):
“Geri dön! Sen, bir şey
yapmış değilsin.” dedi.
Halid, tekrar putun
bulunduğu eve gitti. Putun bakıcıları ve perdedarları Halid’e baktıklarında
var güçleriyle dağa doğru koştular. Koşarken de şöyle diyorlardı:
- Ey Uzza, onu delirt! Ey
Uzza, onu kör et! Yoksa ben, yüz üstü düşüp öleceğim!
Halid, putun yanına
gittiğinde orada, çıplak, saçı-başı dağınık bir kadın gördü ki, saçına, başına,
yüzüne toprak saçıyor. Halid, kılıcıyla üzerine gitti, onu vurdu. Sonra Peygamber
(s.a.s.)’ın yanına döndü. Yaptığını ve gördüğünü haber verdi.
Peygamber (s.a.s.):
“İşte o kadın, Uzza idi.”
dedi.[20]
Bu örneklerden apaçık
anlaşıldığı gibi müşrikler, Allah’a şirk koştukları ilâhlarından Allah’dan
korkar gibi korkuyor ve Allah’ı sever gibi seviyorlardı...
Rabbimiz Allah şöyle
buyuruyor:
“İnsanlar içinde,
Allah’dan başkasını eş ve ortak tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever
gibi severler. İman edenlerin ise, Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür.
O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın
olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.”[21]
Müşrik, kendilerinden
korktukları şeyler ile muvah-hid mü’minleri korkutmak istiyorlardı... Muvahhid
mü-minler, yalnızca Allah’dan korktukları için, başka hiçbir şeyden korkmazlar
ve korkmadılar da!.. Çünkü her mu-vahhid mü’min kendisine farz olan ilmi
öğrendiği ve onunla amel ettiği için âlimdir... Âlimler de yalnızca Allah’dan
korkarlar... Müşrikler, mü’min müslümanları korkutmaya çalışırken, mü’min
müslümanların tavrı, korkusuzluktan yana netleşiyor ve ayet-i kerimede beyan
edildiği üzere şöyle diyorlardı:
“O, beni doğru yola
erdirmişken, siz benimle Allah konusunda çekişip tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O’na şirk koştuklarınızdan ben
korkmuyorum. Ancak Allah’ın benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim ilim
bakımından her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?
Hem siz, O’nun haklarında
hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmaktan korkmazken, ben,
nasıl sizin şirk koştuklarınızdan korkarım? Şu hâlde güvenlik içinde olmak
bakımından iki taraftan hangisi daha hak sahibidir? Eğer bilebilirseniz.”[22]
Gereği gibi yalnız
Allah’dan korkan muvahhid âlimler, Rasullerin varisleri oldukları için,
Rasullerin küfre, şirke ve tuğyana karşı tavırlarının aynısını sergilemektedirler...
On-lar, Allah’ı en iyi tanıyan şahsiyetlerdir... Bundan dolayı Allah’ın
hukukuna son derece riâyet ederler... Kur’ân-ı Kerîm’i anlayarak okur ve
gereğini hayatlarına uygular, Kur-ân’ı hayatlaştırır, hayatı da
Kur’ânlaştırırlar...
Yegâne hayat düsturumuz
Kur’ân-ı Kerîm ve onu okuyup, anlayıp hayatlarını Kur’ân’a göre tanzim eden
şahsiyetlerin vasfını şöyle beyan buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Biz, O’nu (Kur’ân’ı)
hak olarak indirdik ve O, hak ile indi. Seni de, yalnızca bir müjde verici
uyarıp korkutucu olarak gönderdik.
Onu, bir Kur’ân olarak
insanlara dura dura okuman için (bölüm bölüm) ayırdık ve onu safha safha bir
indirme ile indirdik.
De ki: ‘İster Ona inanın,
ister inanmayın. O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman,
çenelerin üstüne kapanarak secde ederler.’
Ve derler ki: ‘Rabbimiz
yücedir. Rabbimizin va’di gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor.’
Çeneleri üstüne kapanıp
ağlıyorlar ve (Kur’ân) onların huşû (saygı dolu korku)larını arttırıyor.”[23]
Malik b. Miğmel (rh.a.)
anlatıyor:
Bir adam, eş-Şa’bî’ye:
- Ey âlim, bana fetva ver!
demişti de O, şöyle karşılık vermişti:
- Âlim dediğin, Allah’dan
(hakkıyla) korkandır.[24]
Mesruk (rh.a.) şöyle
diyor:
- Kişiye ilim olarak
Allah’dan haşyet etmesi (gereği gibi korkması) yeter. Kişiye cahillik olarak da
amelini beğenmesi kâfîdir.[25]
Emirü’l-mü’minin İmam Ali
b. Ebi Talib (r.a.) Cabir b. Abdullah el-Ensarî (r.a.)’a hitaben şöyle demiş:
- Ya Cabir, dünya dört şey
üstünde durur:
Bilgisiyle amel eden,
halka da öğreten âlim.
Öğrenmekten utanmayan,
çekinmeyen bilgisiz.
Varlığında nekeslikte
bulunmayan cömert.
Ahiretini dünyasına
satmayan yoksul.
Âlim, bilgisini yitirirse,
bilgisiz de öğrenmekten çekinir. Zengin, malında nekeslik ederse, yoksul da
ahiretini dünyasına satar.
Ya Cabir, kime Allah’ın
nimetleri çok gelir, kimin malı fazlalaşırsa, insanların ona ihtiyacı artar.
Kim, Allah’ın verdiği nimetlerde kendisine vacib olanı yerine getirirse, o nimetlerin
devamına sebeb olur. Kim vacib olanı ifâ etmezse, o malı-mülkü zevale atmış,
yok etmeye başlamıştır.[26]
Muvahhid mü’minlerin,
muttaki âlimler olması gereklidir... İlmiyle âmil olan izzet ve şeref sahibi
muttaki mü’minler, apaçık düşmanları olan şeytana ve şeytanın taraftarları olan
tağutlar ile onların destekleyicilerine karşı mücadele ve mücahede etmek
yetkisine sahibdirler... Muvahhid âlimler, ilim silahıyla şeytanı ve
şeytanîleri rahatça vurabilir, onların kurdukları tuzakları bozabilirler... Amelden
önce ilim lazımdır... İbadet, ilimsiz olmaz... İlmi olmadan ibadet eden, hem ibadetlerinde
bir çok noksanlık ve sakatlığa girer, hem de şeytana kolayca yenilir... İlim silahını
kuşanmış fakîh âlimler, şeytana ve şeytanîlere karşı verdikleri mücadelelerinde
Allah’ın izniyle hep galib olmuşlardır!..
İbn Abbas (r.a.)’ın
rivayetiyle şöyle buyurur Rasulul-lah (s.a.s.):
“Şeytana, bir fıkıhçı(yı
aldatmak), bin âbid(i aldatmak)tan daha zordur.”[27]
Faydalı ilim, amele
dönüşen ilimdir... Kendisiyle faydalı ve hayırlı amel işlenen ilim, insanlara
fayda veren, dünya ve ahiret kurtuluşuna vesile olan ilimdir... İlimden
faydalanmak, ancak kendisiyle amel edilmekle gerçekleşir... İlmin amele
dönüşmesi, dünya huzur ve mutluluğunu sağladığı gibi, ebedî ahiret saadetini de
sağlar...
Emirü’l-mü’minin İmam Ali
(r.a.) şöyle diyor:
- İlim, amelle eşittir.
Bilen, amel eder. İlim, amele seslenir. Amel cevab verirse ne âlâ, cevab
vermedi mi, ilim de göçer gider.[28]
[1] Munafikun, 63/8.
[2] Nisa, 4/59.
[3] İmam Kurtubî, A.g.e., C.5, Sh.297.
Zübeyr’ubnu
Harb, Kitabu’l-İlm, çev. Prof. Dr. Salih Tuğ, İst. 1984,
Sh.170,
Hbr.62.
[4] İbn Kesir, A.g.e., C.4, Sh.1746.
[5] Bakara, 2/201.
[6] Ebu Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan
Karakaya
- Kerim Aytekin, İst. 1996, C.1, Sh.500.
İmam
Kurtubî, A.g.e., C.3, Sh.121.
İmam
Gazalî, A.g.e., C.1, Sh.25.
[7] Fatır, 35/28.
[8] Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir - Mefatihu’l-Gayb, çev. Prof.
Dr. Suat
Yıldırım,
Vdğ. Ank.1994, C.18, Sh.404.
[9] İbn Kesir, A.g.e., C.12, Sh.6694.
[10] İmam Gazalî, A.g.e., C.1, Sh.67-68.
[11] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.32, Hbr.340.
[12] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, B.24, Hds.4220.
Sünen-i
Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.16, Hds.2728.
Ahmed
İbn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, C.1, Sh.77, Hds.245.
İbn
Kesir, A.g.e., C.14, Sh.7940. İmam Ahmed b. Hanbel (Müsned, C.5,
Sh.178)’den.
[13] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B.70, Hds.3546.
Sünen-i
İbn Mace, Kitabu’z-Zühd B.35, Hds.4299.
Sünen-i
Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.16, Hds.2727.
[14] Zümer, 39/36-37.
[15] Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.19, Sh.191.
[16] Abdulfettah el-Kadî, Esbab-ı Nüzûl, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir,
Ank.1986,
Sh.333.
[17] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, A.g.e, C.7, Sh.172.
[18] Muhammed İbn İshak, Siyer, çev. Sezaî Özel, İst.1991, Sh.253.
[19] İbn Hişam, İslâm Tarihi - Siret-i İbn Hişam Tercemesi, çev. Hasan
Ege,
İst.1985,
C.4, Sh.107-108.
[20] İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye - Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet
Kes-
kin,
İst.1994, C.4, Sh.529-530.
[21] Bakara, 2/165.
[22] En’âm, 6/80-81.
[23] İsra, 17/105-109.
[24] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.29, Hbr.264.
[25] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.34, Hbr.389.
[26] Nehcü’l-Belaga, Sh.417.
[27] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.17, Hds.222.
Sünen-i
Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B.19, Hds.2821.
İmam
Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.141, Hds.37. Beyhakî’den.
İmam Suyutî, A.g.e., C.2,
Sh.34, Hds.1347(2418). Hatib’in Tarih’i ve Beyhakî’nin Şuabu’l-İman’ından.
[28] Nehcü’l-Belaga, Sh.417.