BU, BÖYLEDİR!..

(2)

 

 

 

 

ÖNSÖZ

 

 

 

Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla...

Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur... Salat ve Selâm olsun Rasulullah’a, Âline, Ashabına ve kıyamete kadar O’nun izinde giden muvahhid mü’min müslümanlara...

“Dâvâ Dersleri” serimizin, “Bu, Böyledir!..” ismini verdiğimiz beşinci kitabın ikinci cildi olan bu eserimizde, yirmi konu yer almaktadır... İmam Buhârî (rh.a) ve İmam Müslim (rh.a)’in “Sahih”lerinden seçtiğimiz mutefekun aleyh olan kırk hadisi, ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerle yorumlamaya gayret ettik... Kırk hadis ve kırk konudan oluşan bu eserimizin birinci cildinde yirmi hadis ve yirmi konu yer almıştı... Geri kalan yirmi hadis ve yirmi konu da bu ciltte yer aldı.

Egemen tağutlar tarafından işgal edilmiş İslâm topraklarında esaret altındaki mazlum ve mustaz’af mü’min müslümanların zilletten kurtulup izzet üzere bir hayata kavuşmaya vesile olur umuduyla kaleme aldığımız eserimizde, başta Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye olmak üzere en sağlam kaynaklardan hareket ettik... Mazlum ve mustaz’af bir ümmetin mü’min müslüman bir ferdi olarak arzu ettik ki, değerli okuyucu, bu satırların yazarının ifadelerinden ziyade, Rabbimiz Allah’ın ve Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in kelâmıyla emir ve hükümleriyle hemdem olsun... Onları okusun, iyice öğrensin, idrak edip şuurlansın istedik... Okuyucuyu, İslâm’ın ana kaynaklarıyla tanıştırmaya çaba gösterdik... Bu arada delil olarak zikredilen ayetler ve hadisler hakkında, ümmetin rehberleri olan Peygamberlerin varisleri İslâm ulemâsının görüşlerini de nakletmede fayda umduk...

Okuyucunun yalnız başına bu eseri okuması faydalı olacağı gibi, dileyenlerin bir araya gelip beraberce okumaları, incelemeleri ve konular ile zikredilen deliller üzerinde düşünmeleri daha faydalı olur kanaatindeyiz!... Böylece hem fikir birliği oluşur, hem de mes’elelerin daha iyi anlaşılmasına vesile olunur...

İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen tağutların esaretinde yaşayan mü’min müslümanların en büyük düşmanı: Cehalettir... Egemen tağutların, cahiliyye düzenlerinin gereği bilgisiz bıraktıkları mü’min müslümanlar, okumak, araştırmak, bilmek, öğrenmek, idrak edip şuuruna vardıkları hakikatları hayata uygulamaya başladıkları zaman bir çok şeyin arzu edildiği şekilde değiştiğini göreceklerdir!.. Bundan dolayı bilmek ve bildiğiyle amel etmek gerekir!...

Rabbimiz Allah, toplumsal değişimi şarta bağlamıştır... Bu, Allah’ın Sünneti’dir ve Sünnetullah’da hiç bir değişme olmaz!... (Fetih, 48/23. Enfâl, 8/38. Fatır, 35/43.)

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Bir toplum, kendinde olan durumu değiştirmedikçe, hiç şübhe yok ki, Allah da, o toplumda olan hâli değiştirmez.” (Ra’d, 13/11)

“Bunun sebebi şudur: Bir Kavim, nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah, onlara ihsan ettiği nimeti değiştirici değildir ve şübhesiz ki Allah, her şeyi işitendir, bilendir.” (Enfâl, 8/53)

Bu toplumsal değişim, Sünnetullah gereği daha önceki toplumlarda nasıl olmuşsa, yine öyle olur!... Nasıl ki, Allah’ın emrettiği yolda ve Rasulullah (s.a.s.) önderliğinde ilk İslâm hücresi oluşup Mekke’de ve Medine’de inkılab gerçekleşmiş ise, çağlar içinde aynı iman ve aynı usûl ile yine gerçekleşir... Bundan dolayı kadın olsun, erkek olsun ferd ferd her mü’min müslüman bu inkılabı, önce kendi nefsinde gerçekleştirmelidir!..

Eserde anlatılan bütün doğrular, hiç bir noksanı olmayan yegâne hayat nizamı İslâm’a aiddir... Her hangi bir noksanlık var ise, bizden kaynaklanmakta olup bundan dolayı Rabbimiz Allah’ın affına sığınırız...

Dâvâmızın başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdetmektir.

 

KUL SADİ YÜKSEL

3 Rebiu’l-Evvel 1420

17 Haziran 1999

Ihlamur Kuyu/Ümraniye

 

 

 

 

 

 

 

(21)

 

DİNDE FAKÎH OLMAK

 

 

Muaviye b. Ebu Süfyan’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah, her kimin hayrını dilerse ona, din hususunda büyük bir anlayış verir (dinde fakîh kılar).” (1)

İnce ve tam bir anlayış ve kavrayış olan tefakkuhu dile getiren bu hadis hakkında şarih, şunları kaydetmektedir:

“Hadisde geçen “Fıkıh” kelimesi, Arab dilinde anlamak, bilmek demektir. Din lisanında ise, Şeriat ilmine tahsis edilmiştir. Şer-i Şerife “Fıkıh” adının verilmesinin sebebi ise, Şer’î hükümlerin bir takım kaideler, deliller, kıyaslar, derin ictihadlar ile ve büyük bir anlayış kabiliyeti ile meydana çıkarılmasıdır.

Kastalânî:

— Hadiste, fıkıh kelimesinin lugat mânâsı ile yorumlanması daha uygundur. Çünkü dinî ilimlerin hepsine şâmil olmuş olur. Aksi takdirde yalnız Şerîat ilmine münhasır kalır, der.

Sindî diyor ki:

— Din hususunda fıkıh bilgisi, kalbe Allah korkusunu veren ve korkunun etkisini kişinin dış organlarında gösteren öyle bir ilimdir ki, artık sahibi, kendi çevresini uyarmağa girişir.

Tevbe Sûresi’nin (Meâli aşağıya alınan) 122. ayeti buna, işaret buyurur:

“Bununla beraber mü’minlerin hepsinin toplanıp birden savaşa gitmeleri doğru değildir. Her kabileden büyük bir kısım savaşa çıkmalı. Onlardan bir kısmı da, din hususunda fıkıh bilgisini öğrenmek ve kabileleri savaştan geri döndüğü zaman, onları Allah’ın azabı ile korkutmak için geri kalmalıdır. Olur ki, Allah’ın azabından sakınırlar.” (Tevbe, 9/122)

Dârimî’nin İmran’dan rivayet ettiğine göre kendisi, Hasan hazretlerine bir mes’ele ile ilgili olarak:

— Ya Eba Said, fıkıhçılar böyle söylemiyorlar? deyince,

Hasan:

— Vah, vah! Sen, şu ana kadar tek bir fıkıhçı gördün mü? Fıkıhçı, ancak dünyayı bırakan, ahirete gönül veren, dinî hususlarda basiret sahibi olan ve Rabbine ibadet etmeye devam eden kimsedir, dedi.

Hadislerde geçen “Hayır” ile büyük hayır veya hayırların hepsi kasdedilirse, fıkıh bilgisi olan kimsenin büyük hayra veya hayırların hepsine mazhar olduğu, fıkıh bilgisi olmayan kimsenin bu büyük hayırdan mahrum kaldığı veya hayırların hepsini alamadığı ifade edilmiş olur.”(2)

Rabbimiz Allah, hangi mü’min müslüman kulunun hayrını dilerse onu, dinde fakîh kılar... Rabbimiz Allah’ın dinde fakîh kıldığı kişiler, O’nun mü’min ve müttaki kullarıdır... Çünkü müttaki mü’minler, en hayırlı yol olan İslâm üzeredirler... Onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdırlar... Çünkü en hayırlı önder kul olan Rasulullah (s.a.s.)’in izi üzere devam eden ümmetidirler...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“İman edip salih amellerde bulunanlar ise, işte onlar da, yaratılmışların en hayırlılarıdır.” (3)

O müttaki mü’minler, Allah’ın dinine yardım etmiş, Allah da onlara yardım edip ayaklarını sabit kılmıştır... (4) Onlar, katıksız bir iman ile inanıp emrolundukları vazifelerini hakkıyla yerine getiren, yalnız ve yalnız Allah’a ibadet eden,(5) Allah’ı razı etmiş ve Allah’dan razı olan salih kullardır...(6)

Rabbimiz Allah, hayr üzere olan ve olmaya devam eden kullarının hayrını diler... Onları, hayır üzere sabit kılar, onları sever ve onları korur... Allah, mü’min müslümanların yegâne yardımcısıdır...

“İşte böyle, çünkü Allah, iman edenlerin velisidir. Kâfirlerin ise, velisi yoktur.” (7)

“İman edenlere yardım etmek ise, bizim üzerimize bir haktır.” (8)

“Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlânız O’dur. İşte ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcı.” (9)

“Allah ise, müttakilerin velisidir.” (10)

Böyle buyuruyor Rabbimiz ve Mevlâmız Allah... Allah, mü’min müttaki kullarının velisi, yani dostu ve yardımcısıdır... Allah, onları sever, onlar da Allah’ı severler... Allah, onlar için hayır diler ve onları dinde fıkıh kılar... Kendilerine ince ve derin bir anlayış verir... Onları kollayıp korur...

Katade b. en-Numan (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah, bir kulu sevdiği vakit onu, dünyadan korur. Tıpkı sizden birinizin hastasını sudan korumaya devam etmesi gibi.” (11)

Yegâne Rabbimiz Allah, hayır üzere olan mü’min müttaki kullarının hayrını dilediği takdirde onu, tefekkuh ehli kılar... Ona bu ince anlayışı vermekle beraber, ilim elde etme yollarını açar ve kolaylaştırır. Onu, Peygamberlerin (Allah’ın salat ve selâmı cümlesinin üzerine olsun) bıraktığı ilim mirasına varis kılar... O mü’min müttaki kul, ilmi tahsil ederek elde ederken, ayrıca o ilmin inceliklerini ve hikmetlerini de elde eder... Sadece malumat sahibi olmaz, öğrendiklerinden, bildiklerinden faydalanır ve faydalandırır... İlmi, yerli yerinde kullanır, onu, kendisi ve insanlık âlemi için faydalı hâle getirir... İlmi, kendisiyle salih amel edilen bir hâle getirir... İlim odur ki, dünyada ahiret için kullara faydalı olsun yoksa faydasız ilimden her zaman Allah’a sığınmak gerek... Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle yapardı... Faydasız ilim, yani ferde ve topluma, maddî ve mânevî zararlı olan bilgiden Allah’a sığınırız...

Zeyd b. Erkam (r.a.) şöyle demiştir:

— Size ancak Rasulullah (s.a.s.)’in söylediği gibi söylüyorum.

O:

“Allah’ım, ben aczeden, tenbellikten, korkaklıktan, cimrilikten ihtiyarlıktan ve kabir azabından sana sığınırım. Allah’ım, nefsime takva ver ve onu pâk eyle, onu, pâk edecek yegâne Sen varsın. Onun, velisi ve Mevlâsı Sensin!

Allah’ım, ben, fayda vermeyen ilimden, korkmayan kalbden, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sonra sığınırım.” derdi. (12)

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Cabir (r.a.)’ın rivayetiyle ümmetine şöyle buyurur:

“Allah’dan faydalı ilim isteyiniz ve (sahibine) fayda sağlamayacak ilimden Allah’a sığınınız.” (13)

Dünyada, insanların yaradılış gayelerine uygun yaşamaları, huzur ve saadet içinde olmalarını sağlayacak ilim, faydalı ilimdir... Bu ilim, Peygamberlerin bıraktığı, miras olarak mü’min müslümanlara emanet ettikleri ilimdir...

Ebu’d-Derda (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“... Muhakkak âlimler, peygamberlerin varisleridir. Şübhesiz peygamberler, ne altın, ne de gümüşü miras bırakırlar. Peygamberler, miras olarak, ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim, peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.” (14)

Peygamberlerin, hasseten son peygamber Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in mirasına sahib olanlar, mirası kendilerine bırakan yüce şahsiyetten emanet olarak aldıkları mirası, şartlarına riâyet ederek devam ettirmelidirler... Rasulullah (s.a.s.)’e varis olmanın gereği budur!... Rasulullah (s.a.s.)’in mirasını yüklenen muvahhid mü’minler, mirasa ihanet etmeden, sadık bir varis olarak sahib çıkmalı ve hakkıyla gereğini yapmalıdırlar...

İlim mirası,dindir... Mü’min müslümanlar, dinleri konusunda tavizsiz ve çok hassas olmalıdırlar...

Muhammed b. Sîrîn (rh.a.)’in beyanıyla:

“Şübhesiz ki, bu ilim, dindir. Öyle ise, dininizi kimlerden aldığınıza dikat edin!...” (15)

Ümmetin imamlarından İmam Mâlik (rh.a.)’in bu konudaki hassasiyeti takdire şayandır...

Şöyle diyor İmam Mâlik (rh.a.):

— Bu ilim, dindir. Binaenaleyh dininizi kimden aldığınıza dikkate din! Vallahi ben, şu direklerin yanında, “Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu, diyen yetmiş kişiye yetiştim. Fakat onlardan hiç bir şey almadım. Halbuki bu zevatın her biri, kendisine beytü’l-mal güvenilecek kadar emin insanlardı. Onlardan hadis almayışımın sebebi, hadis ilmine ehil olmamalarıdır.” (16)

Allah (Azze ve Celle)’nin dinde fakih kıldığı, derin ve ince anlayışa sahib olan mü’min müslümanlar, ilimden kendilerine ulaşan herhangi bir şeyin, illetini ve hikmetini çok iyi kavrayan şahsiyetlerdir... İlim-irfan sahibi bu değerli şahsiyetler, Allah’ın kendilerine bahşetmiş olduğu keskin firaset ve basiretle, mes’elenin inceliklerini kavrar ve hassas noktalarını anlarlar...

Zeyd b. Sabit (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

“Benim sözümü işitip de (başkasına) tebliğ eden adamın yüzünü, Allah ağartsın. Çünkü fıkıh (kaynağı olan hadisleri) ezberleyen nice adamlar, fakîh değildir. Ve fakîh olan (hadis) hafızları, kendilerinden daha kuvvetli fakîhlere (hadisleri) iletebilirler.” (17)

Gerek Daru’l-İslâm’daki İslâm toplumunu, gerekse işgal altındaki İslâm topraklarında, yani Daru’l-Harb’e dönüşmüş İslâm beldelerinde İslâm Cemaatını yönetecek mü’min müslüman şahsiyetlerin, ilmiyle âmil âlimler olması tercih olunur!... Böyle bir tercih, ümmet için birlik, beraberlik, huzur ve selâmet kaynağıdır... Bu tercihi ciddiye almamak veya ihmal etmek, bir çok fitnenin sebebi olur...

Temim ed-Dârî, - Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)’dan şu ince görüşü rivayet eder...

İmam Ömer (r.a.) şöyle buyurdu:

— Kim ki, topluma bilgi sahibi olanı başkan (emir) yaparsa bu, hem o, hem de onlar için dirlik (vesilesi) olur. Kim ki, topluma bilgisiz olanı başkan (emir)yaparsa bu, hem o, hem de onlar için helâk (sebebi) olur.” (18)

Âlemlerin yegâne Rabbi Allah, mü’min müttaki kullarından dilediğini dinde fakîh kılar, amma mü’min müttaki kulların da, dinde fakîh olmak için tüm imkânlarını kullanarak, gereği üzere çaba harcaması lazımdır... İlim, şartlarına uyularak elde edilir... Elde edilen bu ilmin, faydalı olması ve derin bir kavrayışa sahib olmak için Rabbimiz Allah’dan yardım taleb edilir... Allah rızasını kazanmak, faydalanmak ve faydalandırmak, yani kendisiyle kulluğun gereği kolan ameli yapmak için ilim taleb edip bu uğurda cehd ederek gayret gösterenlere Allah, ummadıkları yerden rızıklandırır... Çünkü o mü’min müttaki kulun, tüm gayreti Allah yolunda ve Allah için olmaktır...

İslâm Milleti’nin imamlarından Şehid İmam Ebu Hanife (rh.a.) şöyle anlatır:

(Hicretin) sekseninci yılında doğdum. Doksan altı senesinde onaltı yaşındayken babamla Hacca gittim.

Mescid-i Haram’a girdiğimde kalabalık bir ders halkası gördüm.

Babama:

— Bu halkanın öğretmeni kim? diye sordum.

Babam:

— Peygamberimiz (s.a.s.)’in arkadaşı Abdullah b. el-Haris b. Cez’ el-Zebîdî’dir, dedi.

İlerledim. İyice yaklaştım. Şöyle dediğini işittim:

— Rasulullah (s.a.s.)’den duydum.

Buyurdu ki:

“Allah’ın dinini anlamada üstün başarı gösteren kimsenin, dünya ve ahiret ile ilgili neyi varsa, Allah Teâlâ karşılar ve ona ummadığı yerlerden rızık verir.” (19)

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Rabbimiz Allah’ın buyurduğunu açıklıyordu... Malum olduğu üzere Rabbimiz Allah, Rasulü (s.a.s.)’e Kur’ân’ı açıklama vazifesini vermiştir... (20) Rasulullah (s.a.s.)’in vazifesi, kendisine inzâl edilen Kur’ân-ı Kerim’i kullara açıklamak ve nasıl uygulanacağını yaşayarak gösterip örnek olmaktı...(21)

Rasulullah, (s.a.s.), Kalî, Fiilî ve Takrirî Sünnetiyle Rabbimiz Allah’ın Kelâmı ve emirlerin olan Kur’ân-ı Kerim’i insanların anlayacakları şekilde açıklıyordu... O’nun ahlâkı, Kur’ân’ın kendisiydi... Böyle açıklamıştı mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)!... (22)

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şübhesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah, ihsan edenlerle beraberdir.” (23)

Meşhur müfessirlerden İbn Kesir (rh.a.), bu ayetin tefsirinde şunları kaydeder:

“Bizim uğrumuzda mücahede edenleri” ayetinde, Allah Rasulü (s.a.s.), Ashab’ı ve kıyamet gününe kadar O’na tabi olanlar kasdedilmektedir.

“(İşte onları) elbette yollarımıza eriştiririz (dünyada ve ahirette yollarımızı onlara gösteririz.).”

İbn Ebi Hatim der ki:

— Bize babamın... Akkâ ahalisinden Ebu Ahmed Abbas el-Hemedanî’den rivayetinde göre, O:

“Bizim uğrumuzda mücahede edenleri, elbette yollarımıza eriştiririz. Şübhesiz ki Allah, ihsan edenlerle beraberdir.” ayeti hakkında şöyle demiştir:

— Bildikleri ile amel edenleri Allah, bilmediklerine eriştirecektir.

Ahmed İbn Ebu el-Havarî der ki:

— Bunu, Ebu Süleyman ed-Dârânî’ye naklettim de çok hoşuna gitti ve şöyle dedi:

— Kendisine bir hayır ilhâm edilene, eserde (Şer’î bir haberde) işitinceye kadar onu işlememesi yaraşır. Haberde işittiği zaman, onunla amel eder ve Şeriat’ın haberi, yapmakta olduğuna muvâfık düştüğü zaman Allah’a hamdeder. (24)

Bildikleriyle amel edenleri Allah’ın, bilmediklerine eriştirmesi, Rabbimiz Allah’ın hayrını dileyip dinde fakîh kıldığı mü’min müttaki kulları için bir ilâhî ihsandır!.. (25)

Kendisine farz-ı ayn olan ilimleri elde eden mü’min müttaki kul, bunlarla amel eder, Allah’a karşı kulluk vazifelerini hakkıyla yerine getirirse, kendisinden istenen ve bekleneni gereği gibi yapmış olur...

Kendisine verilmiş imkânları yerinde kullanan ve bildiği ile âmel eden mü’min kişiye Allah, O’nun ihtiyacı olan bilmediklerini çeşitli vesileler ile öğretir... Çünkü o kul, sahib olduğu nimetin kıymeteni bilen ve yerli yerinde değerlendiren kâmil bir kuldur... Kişi, önce Rabbi Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetin hakkını verecek ki Allah (Azze ve Celle), onun üzerinde nimetini ziyadeleştirsin ve ona, yeni yeni nimetler bahşetsin...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“Ve yine hatırlayın ki, Rabbiniz şunu belirtmiştir: ‘Andolsun ki, şükrederseniz elbette size daha çok (nimet) veririm (arttırırım). Nânkörlük ederseniz, hiç şübhesiz Benim azabım çok şiddetlidir.” (26)

Rabbimiz Allah’ın kendisine verdiği ilim nimetinin hakkını verene Allah, onun için nimetini fazlalaştırır... Bildiğinin hakkını vermek de, onunla amel etmek ve kulluk vazifelerini tam yapmak demektir.

Yezid b. Seleme el-Cu’fî (r.a.) dedi ki:

Yezid b. Seleme (kendisini kasdediyor):

- Ya Rasulullah, senden bir çok hadisler işittim. Sonraki hadisin, öncekini unutturmasından endişe ediyorum. Bana (içinde bir çok hususları) toplayan bir tabirle konuşunuz, dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Bildiğin hususlarda Allah’ın emirlerine muhalefet etmekten sakın!” buyurdu. (27)

Müttaki mü’min, bildiklerini öncelikle kendi nefsine karşı gizlemeyecek, kendisine ihanet etmeyecek ve bildikleriyle amel etmeye çalışacaktır... İnsanların kendisine sordukları şeylerin cevabını biliyorsa, onlardan ilmi saklamayacak ve bildiklerini kendilerine söyleyecektir... İlmin yayılmasını sağlayacak, tüm imkânlarını kullanarak insanlara ulaştırıp, onların ilimden faydalanmalarına ve hidayet bulmalarına vesile olacaktır... İlmin saklanmasının ağır vebâl olduğuna inanacak ve bundan alabildiğince kaçınacaktır...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

“Hıfzettiği bir ilim kendisine sorulup da onu gizliyen her adam, kıyamet günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu hâlde (mahşere) getirilir.” (28)

İlmin gizlenmesinin ağır suç olduğunu, Rabbimiz Allah şöyle beyan buyurur:

“Gerçek, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için kitabta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar, işte onlara, hem Allah lânet eder, hem de lânet ediciler lânet eder.

Ancak tevbe edenler, (kendilerini) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar (a gelince), artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.” (29)

İlim, gerçekten ihtiyaç sahibi olanlardan ve işin gerçek ehli durumunda bulunanlardan saklanmayacaktır, fakat ehil olmayanlara da ilimden bir şey öğretilmeyecek, eşkiyanın eline silâh verilmeyecektir... İlim, bir emanettir!... Emanetin ehline verilmesini, Rabbimiz Allah emretmektedir... Çünkü emanet, ehliyet sahibi olanlara verilir...

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Şübhesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiblerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmetiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” (30)

Enes b. Malik (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer.” (31)

Allah’ın, hayrını dilediği ve dinde fakîh yaptığı müttaki mü’min, gerek kendisi, gerekse toplum için lehde ve aleyhde olan şeyleri bilen, iyiliği emr ve kötülükten nehyeden kişidir... İlmin kıymetini ve sorumluluğunu bilen bir şahsiyettir... Ulu-orta konuşmayan, konuştuğu  vakit hayır söyleyen veya susan, bilmediği, delillendiremediği şeyleri söylemeyen, dinde delilsiz ve kendi kanaatı ile hareket etmeyen bir karektere sahibdir...

İslâmî mes’elelerde, ilimsiz ve delilsiz konuşmanın sorumluluğunu bilen, bundan dolayı ehli olduğu mes’eleleri anlatan, bilmediği konuları bilenlere havale eden muvahhid mü’min şahsiyet, ilimsiz konuşanların hem dal, hem de mudîll, yani hem sapan, hem de saptıran olduğunun farkında olmalıdır... Böyle bir durum, hem ferd, hem de toplum için büyük bir felâkettir....

Abdullah b. Amr b. el-As (r.a.) şöyle demiştir:

(Vedâ Haccı’nda) Rasulullah (s.a.s.)’den işittim, şöyle buyuruyordu:

“Allah ilmi, kullarından çekip çıkarmak (yani silmek) süretiyle değil, âlimleri kabz etmek süretiyle kabz edecektir. Nihayet hiç bir âlim kalmayınca halk, bir takım cahil kimseleri kendilerine başkanlar edinirler. Bunlara, bir takım sualler sorulur, onlar da, ilimleri olmadığı hâlde fetva verirler de, hem kendileri dalâlete düşerler, hem de halkı dalâlete düşürürler!” (32)

Mü’min müttaki kul, kıyamet günü öğrendiği ilmin hesabını vereceği ve hesaba çekileceğinin şuurunda olan olgun bir kişiliğe sahibdir... Öğrendiği ilim ile nasıl amel ettiğinin hesabını vereceğini bilen mü’min müttaki kul, Allah’ın izni ve yardımıyla elde ettiği ilmi, Allah’ın rızasını kazanmak için faydalı yerlerde harcar... Bunun için de, mes’elelerin inceliğini, ilet ve hikmetini bilen fakih olması gereklidir...

Sorumsuzca ve ilmin müsrifi olanlar, büyük bir suç işlemekte olduklarının farkındalar mı acaba?.. Öğrendikleri ilmin sorumluluğunu yerine getirmeyenler ve onu yanlış yerlerde kullananlar, ne korkunç bir felaket içinde olduklarını biliyorlar mı acaba?.. Sadece kendilerine değil, tüm insanlık âlemine zarar veren bir tutum içinde bulunduklarını ne zaman hatırlayacak ve bu suçu işlemekten  ne zaman vazgeçecekler?..

İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“İnsanoğluna beş şeyden hesab sorulmadıkça, onun ayakları kıyamet gününde Rabbinin katındn ayrılmayacaktır:

Ömrünü nerede tükettiğinden,

Gençliğini nerede yıprattığından,

Malını nereden kazanıp, nereye harcadığından,

Ve öğrendiği ilimde nasıl davrandığından.” (33)

Ebu Bekre (r.a.)’ın rivayetiyle ümmetine şu tavsiyede bulunur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

“Ya ilim öğreten, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun!” (34)

Rabbimiz Allah’ın hayırlarını dileyip dinde fakîh kılmış olduğu mü’min müttakî kullar, yalnız ve yalnız Allah’dan korkan kişilerdir... Çünkü Allah’ı en iyi tanıyan, bilen ve inanan âlimlerdir...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“Kulları içinde ise, Allah’dan ancak âlim olanlar içleri titreyerek korkar. Şübhesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır.” (35)

Sa’d b. İbrahim’e sordular:

— Medinelilerin en fakîhi kimdir?

O da:

— Rabbinden en fazla korkanları (en müttakileri), cevabını verdi. (36)

Emiru’l-Mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (k.v.) şöyle diyor:

— Gerçek fakîh, insanları, Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmeyen, onlara, Allah’a isyan hususlarında kolaylık tanımayan, onları, Allah’ın azabından emin kılmayan, Kur’ân’ı, onu istemeyip başkasına meylederek terk etmeyen kimsedir.

Durum şu ki:

Kendisinde ilim olmayan ibadette, kendisinde anlama olmayan ilimde, kendisinde düşünme olmayan okumada hiç bir hayır yoktur. (37)

Bu konuda, Ümmetin imamlarından İmam Hasan Basrî (rh.a.)’ın, hayra ulaştırılan ve dinde fakîh olan kişiler için söylediklerini hatırlatarak sözümüzü bitirelim:

“Fakîh, ancak dünyayı bırakan, ahirete gönül veren, dinî hususlarda basiret sahibi olan ve Rabbine ibadet etmeye devam eden kimsedir.” (38)

Bu, böyledir!..

 

 

 

 

 

 

 

(22)

 

FITRATA DÖNÜŞ

 

 

 

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Her çocuk ancak fıtrat üzere dünyaya getirilir. Bundan sonra annesi-babası (Yahudî ise) onu Yahudî yaparlar, (Hristiyan ise) onu Hristiyan yaparlar, (Mecusî ise) onu Mecusî yaparlar.

Nitekim kusursuz doğan bir hayvan yavrusu içinde siz, kulağı, dudağı, burnu ve ayağı kesik olanı hiç görüyor musunuz?”

Bundan sonra Ebu Hüreyre (r.a.), şu ayeti söyledi:

“O hâlde sen, yüzünü bir muvahhid (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’’ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/30) (1)

Aynı hadisin, Sahih-i Müslim’deki iki ayrı rivayetini burada zikretmek, konunun anlaşılmasına açıklık kazandıracaktır.

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Hiç bir doğan çocuk yoktur ki, fıtrat üzere doğmuş olmasın. Sonra annesi-babası onu, Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır ve Müşrikleştirir.” (2)

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“....... Eğer annesi-babası müslüman iseler, çocuk da müslüman olur...” (3)

Hadisin yorumuna geçmeden önce bu konuda İslâm ulemasının beyanına bakalım ... Hadisin şerhinde şu görüşlere yer verilmektedir:

“Fıtrat: Her çocuğun doğduğu zaman aldığı sıfattır. Bu hadislerde murad ne olduğu ihtilaflıdır.

Hafız İbnü Hacer:

— En meşhur kavle göre fıtrattan murad, İslâm’dır, diyor.

Ma’zirî’nin beyanına göre bazıları:

— Fıtrat: Çocuklar, babalarının sulblerinde iken kendilerinden alınan sözdür. Onlar, bu hâl üzere doğarlar ve anneleri-babaları değiştirinceye kadar bu hâl üzere devam ederler, demiş.

Bir takımları:

— Fıtrat: Doğacak çocuk hakkında Allah tarafından verilen saadet veya şekavet hükmüdür, mütaalasında bulunmuşlardır.

Nevevî’ye göre ise, bu hususta esah olan mânâ şudur:

Her çocuk, müslümanlığı kabule müheyya (hazırlanmış) olarak dünyaya gelir. Hangi çocuğnu annesi-babası müslümansa, o, dünya ve ahiret ahkâmı hakkında müslüman sayılır ve müslüman olarak devam eder. Annesi-babası kâfir olan çocuk, dünya hükümleri hakkında kâfir sayılır. İşte annesinin-babasının onu, Yahudileştirmesinden, Hristiyanlaştırmasından, Mecusîleştirmesinden murad budur. Yani çocuğa annesinin-babasının hükmü verilir. Çocuk, bu hâl üzere buluğa ererse, küfrü de devam etmiş sayılır. Ezelde saadeti mükadderse, müslüman olur. Değilse, küfrü üzere ölür.” (4)

“Din Duygusu:

Bu hadis-i şerifin talim buyurduğu en büyük bir hakîkat da, insanlarda din duygusunun ve hakîkat aşkının fıtrî oluşu ve akıllara hayret veren şu hayatın ve haricî, dahilî bir takım ihtisasatla mücehhez bulunan şu muazzam binâ-yi beşerin, o necib din duygusu üzerine kuruluşudur. Bu hakikatı, gerek mevzûu-bahsimiz olan hadis-i şerifteki peygamberimizin mübarek sözlerinden, gerek istidlâlen zikredilen (Fıtratullah) ayet-i kerimesinden öğrenmiş bulunuyoruz.

Ehl-i tefsîr, ayet-i kerimedeki “Fıtrat”ı, Din-i Hakk’ı kabule isti’dâd ve kâbiliyet ma’nâsına hamlederler ki, nazmın muktezası budur, hilkat-i asliyye demektir.

İbn Atiyye diyor ki:

— Fıtrat lafzının şâyân-ı i’timâd tefsiri, nevzâdın masnûât-ı ilâhiyyeyi temyîze, şuûnât-ı kevniyyeyi tefrika müstaid bir hey’et ve kabiliyyette yaratılışıdır. Bu kabiliyyet inkişâf ettikçe, nevzâd, halıkını bilir ve bulur, şerâyi’deki hüsnü idrak eder...” (5)

Bu konuda, bazı İslâm âlimlerinin görüşlerini naklettik... Gerek hadis-i şeriften, gerekse İszlâm ulemasının görüşlerinden anlaşılan odur ki, insanoğlu, İslâm Dini’ni kabule hazır olarak dünyaya gelmektedir... Halikimiz, Rabbimiz, İlâhımız ve Melikimiz Allah Teâlâ, insan kullarını, fıtrat dini olan İslâm üzere yaratmıştır.

İmam Buhârî (rh.a.)’in beyanıyla: “El-Fıtratu, el-İslâm mânâsınadır.” (6)

Mü’min müslüman bir anne ve babadan olsun veya kitablı, ya da kitabsız gayr-ı müslim bir anne ve babadan olsun, her dünyaya gelen insanoğlu bu fıtrat üzere doğmaktadır... Bebeklikten itibaren onunla meşgul olan annesi, babası, yakın çevresi, eğitim ve öğretim kurumları ile egemen devlet gücü onu, kendileri gibi yetiştirmeye ve eğitmeye gayret ederler... Eğer anne, baba, yakın çevre, eğitim ve öğretim kurumları ile egemen devlet gücü İslâm ise, o çocuk hiç zorlanmadan fıtratına uygun bir ortamda müslüman olarak hayatına devam edip büyür... Yok eğer onun yetişmesi ve yönlenmesinde etkin olan bu nesneler, kitablı veya kitabsız gayr-ı müslim iseler, o çocuk, fıtratına aykırı olarak ve zorlanarak onlara tabi olur ve onlar gibi olmaya başlar... Onlar, fıtrat üzere doğan bu insan yavrusunu fıtratına aykırı olarak, kendi gayr-ı İslâmî ideolojilerine ve batıl akîdelerine göre yetiştirirler... Yahudî, Hristiyan, Mecusî, müşrik ve çağdaş ideolojilerden birisine mensub kılarlar... Onun fıtratını bozar ve kendisini Allah’ın dininden uzaklaştırarak, beşerî ve tağutî akîdelere inanmaya, bu akîdelerin gereği gibi yaşamaya zorlarlar!...

İnsanlık âleminin çekirdeği olan ilk insan topluluğu da, anneden yeni doğan çocuğun fıtrat üzere olduğu gibi, fıtrat dini üzere idiler... Onlar, bir tek ümmet idi. Akîdeleri, Tevhid’den başkası değildi...

İlk insan topluluğu, Tevhid Akîdesi gereği yegâne Rableri Allah’ın emrettiği şekilde kulluğun gereği gibi amel etmeye devam ederken, aralarında çıkan fikir ayrılıkları sonunda parçalanıp fırka fırka oldular... Önceleri hak üzere iken, bu fikir ayrılıkları sonucu batıl fırkası da oluşmuş oldu... Birileri, fıtratlarına aykırı olan batıl bir yol tuttular ve fıtrat dininden ayrılmış oldular... Onlardan dünyaya gelen yeni nesli de, kendileri gibi batıl, küfür ve şirk üzere yetiştirmeye gayret ettiler...

Rabbimiz, bu konuda şöyle buyurur:

“İnsanlar tek bir ümmetten başka değildi, sonra anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu.” (7)

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), Tevhid üzere ve tek ümmet olup anlaşmazlığa düşerek parça parça olan ve şirke düşen kullarını uyarmak, tekrar Tevhid’e dönmelerini sağlamak için Peygamberini ve beraberlerinde kitablar gönderdi...

Bu konuyu şöyle beyan buyurur Rabbimiz:

“İnsanlar, tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler, O, (Kitab) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya iletir.” (8)

Dünya hayatı, Rabbimiz Allah’ın kullarını imtihan ettiği bir yerdir... Allah dilerse, kulların tümünü yine tek bir Tevhidî Ümmet yapar, fakat Sünnetullah gereği imtihan olanlar, serbest bırakılmışlardır!.. Bu serbestlik, imtihanın bir gereğidir...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

“... Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı, ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (9)

Fıtrat üzere, yani İslâm’ı kabule hazır doğan çocuğun üzerinde etkin olan yetkililer, kitablı veya kitabsız gayr-ı müslim olurlarsa, çocuğun fıtratını bozup İslâm dışı bir hayata mecbur kılacaklarını beyan ettik... Bunlar, doğurmak istedikleri veya doğurdukları çocukları, kâfir ve müşrik yapmak için doğuruyorlardı... Fıtrat üzere doğanları, telkinle, eğtim ve öğretimle, olmazsa baskı ile fıtrattan uzaklaştırıyor ve kendilerine benzetiyorlardı...

Bu korkunç hakikatı, onların aralarında dokuzyüzelli yıl yaşayıp (10) kendilerine bir çok kerreler deneyen, gizli gizli, açık açık Tevhid’e davet eden (11) Ulu’l-azm peygamberlerden olan Nuh (a.s.)’ın duasından anlıyoruz...

“Nuh: ‘Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden, yurt edinen hiç kimseyi bırakma’ dedi.

‘Çünkü Sen, onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp saptırırlar ve onlar, kötülükte sınırı aşan (facir) kâfirden başkasını doğurmazlar.” (12)

Kişinin annesi, babası, yakın çevresi, eğitim kurumu, otoriter devlet ve egemen kültür, yani içinde yaşadığı ortam ve toplum onu, maddî ve mânevî etkiler, yoğurur, yetiştirir... Bunlar, hangi akîdenin, hangi ideolojinin ve hangi dinin mensubları ise, çocuk ona göre şekil alır... Tâ ki, kendisini, bunlardan daha çok etkileyen ve onların fikirleriyle hareketlerini bastıran çok güçlü bir akîde, çok kuvvetli bir fikirle karşılaşıncaya kadar bu, böyle devam eder...

Esved İbn Serî (r.a.) şöyle anlatır:

Allah Rasulü (s.a.s.)’e geldim ve O’nunla beraber savaştım. Bir de binit ele geçirdim. O gün insanlar, o kadar çok kişi öldürdüler ki, çocukları bile öldürdüler.

Bu, Allah Rasulü (s.a.s.)’e ulaştığında:

“İnsanlara ne oluyor ki, bu gün ölümü geride bırakmışlar da soylarını doğruyorlar.” buyurdu.

Bir adam:

— Ey Allah’ın Rasulü, bunlar, müşriklerin çocukları değil mi? diye sordu da, Efendimiz:

“Uyanık olunuz! Sizin hayırlılarınız ancak müşriklerin çocuklarıdır.” buyurdu.

Sonra da:

“Zürriyeti öldürmeyiniz, zürriyeti öldürmeyiniz.” deyip şöyle devam etti:

“Dili ile ifade edebileceği zamana kadar her insan, fıtrat üzere doğar. Sonra annesi-babası onu, Yahudileştirir veya Hristiyanlaştırır.” (13)

Cabir İbn Abdullah (r. anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Her doğan, fıtrat üzere doğar. Bu, dili ile ifade edeceği zamana kadardır. Dili ile ifade edebildiği zaman ise, ya şükreden veya nânkör olur.” (14)

Fıtrat, insanların üzerinde yaratıldığı değişmez hakikattır... Bu da, Allah’ın dini İslâm’dır... İslâm, fıtrat dinidir ve insanoğlu fıtrat üzere yaratılmıştır... İnsan, İslâmsız olduğu vakit, fıtratı değişmiş ve bozulmuş olur... İslâm üzere yaşadıkca ve onu etkileyen tüm birimler İslâm üzere oldukça o, fıtrat üzere sağlıklı ve olgun bir şahsiyet elde eder... Balığın en sağlıklı yaşamasına vesile olan su ortamında yaşadığı gibi, fıtrat üzere olanın hayatı, iyilik, güzellik, doğruluk, mutluluk ve sıhhat üzere devam eder... Fıtrattan, yani İslâm’dan uzaklaştırılan ve fıtratı bozulan insanlar ise, en sıcak iklimde sudan çıkarılıp kızgın kumların üzerine atılan balık misalidirler!...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın, “Fıtrat Hadisi”ni rivayet ettikten sonra delil olarak okumuş olduğu Rum Sûresi’nin otuzuncu ayet-i kerimesi, bu hakikatı apaçık beyan etmektedir... Allah’ın kulu olan insan, bir hanif, bir muvahhid olarak tüm varlığıyla Allah’ın fıtrat dinine dönmelidir... İslâm’a teslim olmalı ve gereğini yapmalıdır... Çünkü insanlar, bu din üzere, bu plan ve proğram üzere yaratılmışlardır... Dosdoğru ayakta duran din, fıtrat dini olan İslâm’dır... Kim ki, ona tabi olur ve gereği gibi yaşarsa, o, doğruluğu ve canlılığı bulmuş, mutlu bir hayata kavuşmuştur... Bu hakikatta hiç bir değişme olmaz... Çünkü bu Sünnetullah’dır... Sünnetullah’da ise, değişme olmaz!..

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Sen, Allah’ın Sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve Sen, Allah’ın Sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” (15)

Meşhur tefsir âlimlerinden Fahruddin er-Râzî (rh.a.), şunları beyan eder:

“Daha sonra Allah Teâlâ:

“O hâlde sen, yüzünü bir muvahhid olarak, dine, Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtratına çevir. Allah’ın yaratmasında değişiklik yoktur.” buyurmuştur.

Bu, şu mânâyadır:

İş ortaya çıkıp, vahdaniyyet zahir olup, müşrikler hidayeti bulmadığına göre, onlara iltifat etme. Kendini dine çevir.

Ayetteki: “O hâlde sen, yüzünü bir muvahhid (hanîf) olarak dine çevir.” ifadesi, her şeyinle, bütün varlığınla dine yönel, demektir. Burada Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kendisini, “yüz” kelimesi ile ifade etmiştir. Bu, tıpkı: “Her şey helâk olucudur, ancak O (Allah’ın) yüzü müstesna...” (Kasas, 28/88) ayetinde olduğu gibidir. buradaki yüz, Cenab-ı Hakk’ın zatı ve sıfatları mânâsınadır. Ayetteki “hanîf” kelimesi, dinin dışında kalan herşeyden meyledici, yüz çevirici olarak demektir. Yani, “O dine yönel ve başka her şeyden dön.” Yani, “Kalbinde, kendine meyledeceğin başka hiç bir şey kalmasın” demek olup, mânâ olarak: “Müşriklerden olmayın.” (Rum, 30/31) ifadesine yakındır.

Daha sonra Allah Teâlâ, “Fıtratallah” buyurmuştur. Bu, “Allah’ın tevhidine yapış.” Çünkü Allah insanları, O Tevhid (inancı) üzerine yaratmıştır. Zira O, onları Hz. Âdem (a.s.)’ın sulbünden alıp, “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” demiş, bunun üzerine onlar da: “Elbette Rabbimizsin  “ demişlerdir, demektir. (A’raf, 7/172) (16)

Yegâne Rabbimiz Allah, birer muvahhid olarak tüm varlığımızla dine, yani İslâm’a bağlanmamızı emrettikten sonra şöyle buyurur:

“Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın.’

(O müşrikler ki,) kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça parça olmuşlardır. Ki, her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır.” (17)

“Gönülden katıksız bağlılar olarak” yani imanına hiç bir katkı katmadan, şirkten, küfürden, bid’at ve hurafeden tamamen arınmış olarak Allah’a yönelmek ve salih amel işleyip müttaki olmak, ayrıca müşriklerden olmamak ve dinlerini fırka fırka yapmayanlardan olmak, “misak” anında Rabbimiz Allah’a verilen sözün gereğidir!...

Âlemlerin Rabbi Allah ile yalnızca kendisine ibadet etmeleri için yarattığı (18) kulları arasında sözleşme olan “Misak”ı, şöyle beyan buyurur Rabbimiz Allah:

“Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: ‘Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) onlar: ‘evet (Rabbimizsin), şahid olduk, demişlerdi. (Bu,) kıyamet günü: ‘Biz, bundan habersizdik’ dememeniz içindir.

Ya da: ‘Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu. Biz ise, onlardan sonra gelme bir kuşağız. İşleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helâk mı edeceksin’ dememeniz için.

İşte Biz, ayetleri böyle birer birer açıklarız. Umulur ki, dönerler.” (19)

Her ne kadar içinde dünyaya geldiği ortam ve toplum şirkin egemen olduğu bir toplum ise de, Rabbimiz Allah, onlara Peygamberini ve ilâhî mesajı olan Kitabını gönderip onları şirkten, küfürden ve her türlü sapıklıktan vazgeçip Tevhid’e dönmeleri için uyarmakta ve yol göstermektedir... Bu mesajı anlamak, idrak etmek, hakikatı duymak, görmek ve gereğini yapmak için de, tüm imkânları yaratmıştır Rabbimiz Allah!...

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Allah sizi, annelerinizin karnından hiç bir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki, şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.” (20)

“Şübhesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu, işiten ve gören yaptık.

Biz ona, yolu gösterdik, (artık o,) ya şükredici olur, ya da nânkör.” (21)

“Biz ona, iki yol-iki gaye gösterdik.” (22)

“(Fir’avn onlara) dedi ki: ‘Sizin Rabbiniz kim ey Musa?’

Dedi ki: ‘Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolu gösterendir.” (23)

“De ki: ‘Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu hâlde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbim daha iyi bilir.” (24)

“Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene,

Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı İlhâm edene (andolsun).

Onu arındırıp temizleyen gerçekten felah bulmuştur.

Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır.” (25)

“Yeryüzünde, kesin bir bilgiyle inanacaklar için ayetler vardır.

Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?” (26)

Rabbimizin ve O’nun emriyle Peygamberlerinin bunca yol göstermesinden, bilgilendirmesi ve aydınlatmasından sonra, insanlara her hangi bir itiraz kapısı açık kalmamıştır... Onlar, içinde bulundukları cahiliyye ve şirk toplumunu ve de müşrik atalarını bahane edip yakalarını kurtaramazlar...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, derler ki: ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?” (27)

Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (akîdeye/geleneğe) uyarız’ derler. (Peki,) ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulmamış idiyseler?” (28)

“Hayır, dediler ki: ‘Gerçekten atalarımızı bir ümmet (belirli bir din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izleri (eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş (kimse)leriz.” (29)

İnsanlar, Allah’ın kendilerini uyarmak ve müjdelemek için, onlara örnek olsun ve onlar, ona tabi olup kurtulsun diye gönderdiği Peygamberlerine tabi olmayanlar, inzâl buyrulan vahye teslim olmayanlar, fıtrata dönemez ve değişemezler... Bunların, kişiliklerin bozulmasında etkin olan müşrik ve kâfir etkenlerden kurtulması için gayret etmesi gerekir... İnsanlardaki, küfürden imana, şirkten tevhide dönüş arzusu ve çabası, onları, Allah’ın izniyle değiştirip fıtrata dönmelerini sağlayacaktır... Atalarını üzerinde buldukları gayr-ı İslâmî her türlü şirk ideolojilerini red ve terk ederek, İslâm hidayetini gönül kapılarını açanlara Allah, hidayeti nasib ederek, iman üzere kurtulmaları gerçekleşmiş olur... Eğer özlerinde bu değerler değişimi isteği yok ise ve bu uğurda bir çalışmaları yoksa Allah, onları değiştirici değildir... Bu, değişmeyen bir Sünnetullah’dır...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz.” (30)

“Nedeni şu: Bir Kavim (toplum) kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Alah, şübhesiz işitendir, bilendir.” (31)

İnsan, fıtratında olan fıtrî karekterini bozmadıkca ve onun üzerine olduğu müddetçe, hayatı boyunca çok faydasını görür... Elbette iman ile beraber gündeme gelen bu fıtrî güzellikler, ahiret hayatı için de faydalı olur...

Hakim b. Hızâm (r.a.) anlatır:

Ben:

— Ya Rasulullah, cahiliyyet devrinde kendileriyle ibadet edegelmekte olduğum sadaka vermek, köle azad eylemek, hısımlık bağını devam ettirmek, nev’înden bir takım işler hakkında ne düşünürsün? Bu işlerde benim için bir ecir ve sevab var mıdır? dedim.

Rasulullah (s.a.s.):

“Sen, geçmiş olan hayırların üzerine İslâm’a girdin.” buyurdu. (32)

Fıtrat dini İslâm’a inanmayan ve teslim olmayan müşriklere, her hangi bir sıkıntı geldiğinde veya herhangi bir felakete uğradıklarında, küllenmeye terk ettikleri fıtratın üstünde külleri temizleyip apaçık ortaya çıkardıklarına binlerce şahid olunmuştur... Sıkıntı ve felaket anlarında fıtratlarına dönüp Rableri Allah’a yalvaran kişilerden o felaket ve sıkıntı kaldırıldığında yine ihanete dönüp şirk koşarlar...

Rabbimiz şöyle beyan eder bu hâlet-i ruhiyyeyi:

“Onlar, gemiye bindikleri zaman, dini yalnızca O’na hâlis kılan gönülden bağlılar olarak, Allah’a yalvarıp yakarırlar. Amma onları karaya çıkarıp kurtarınca hemen şirk koşarlar.

Kendilerine verdiğimiz (nimetler)e nânkörlük etsinler ve yararlanıp metalansınlar diye. Ancak onlar, yakında bileceklerdir.” (33)

“Hayır, gerçekten insan azar.

Kendisini müstağnî gördüğünden.” (34)

“Kendisine bir şerr (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.” (35)

“İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize dua eder. Zararını üstünden aldığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Bizi hiç çağırmamış gibi döner gider. İşte ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir.” (36)

İşgal altındaki İslâm topraklarında zalim tağutların egemenliğindeki mustaz’af mü’min müslümanlar, kendilerine dayattırılan gayr-ı İslâmî şirk ideolojilerinden kaynaklanan akîdeleri, fikirleri, düşünceleri ve hâl ile hareketleri reddedip yalnız ve yalnız Allah’ın fıtratta var ettiği fıtrat dini İslâm’a sarılmalıdırlar... Yeniden İslâm’a dönüp, yeni baştan bir şahsiyet olarak yapılanmalıdırlar... Gökler, yer ve ikisi arasındakilerin, Âlemlerin Rabbi Allah’a teslimiyetleri gibi teslim olmalıdırlar... Ulu’l-azm peygamberlerden İbrahim (a.s.) gibi bir teslimiyet ile teslim olmak gerekir... Çünkü İbrahim (a.s.) ve O’nunla beraber iman etmiş olan müvahhid mü’minler, kendilerinden sonra gelen bütün mü’minler için örnektirler... (37)

Şöyle buyurur Rabbimiz:

“Sonra duman hâlinde olan göğe yöneldi. Böylece ona ve yere dedi ki: ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin.’ İkisi de: ‘isteyerek (itaat ederek) geldik’ dediler.” (38)

“Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz O’nu, dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O, salihlerdendir.

Rabbi, O’na: ‘Teslim ol’ dediğin de (O:) ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ demişti.

Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakub da: ‘Oğullarım, şübhesiz Allah sizlere bu dini seçti. Siz de ancak müslüman olarak can verin’ (diye benzer bir vasiyette bulundu).

Yoksa siz, Yakub’un ölüm anında orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: ‘Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?’ dediğinde, onlar: ‘Senin İlâhına ve ataların İbrahim, İsmail veİshak’ın ilâhı olan bir tek İlâh’a ibadet edeceğiz. Bizler, O’na teslim olduk’ dediler.” (39)

Rabbimiz Allah, egemen tağutların zulmü ve sömürüsü altında bulunan mü’min müslüman kullarının, yeniden sımsıkı olmak kaydıyla kendi ipi olan Kur’ân’a sarılmalarını, (40) Rasulullah (s.a.s.)’i örnek edinip (41) çalışmalarını emrediyor...

Ve şöyle buyuruyor Rabbimiz:

“Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da, onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların tâ kendileridir.” (42)

İşgal edilmiş ve Daru’l-Harb’e dönüştürülmüş ülkelerinde, egemen tağutların zulmü altındaki mazlum mü’min müslümanlar, bu zilletten, bu horlanmışlıktan ve bu sömürüden, fıtrata dönüp İslâm’a sarılmakla kurtulacaklardır... Daha önce böyle bir hayatın bir benzerinden kendilerini, Allah’a dönmek ve İslâm’a sarılmakla kurtaran mü’min müslümanlar, Allah’ın izni ve yardımı ile yine aynı sapasağlam kulpa yapışmakla kurtulacaklardır... Fıtrat üzere doğanları, fıtratlarını bozup şirk ideolojilerinin mahkumiyetine zorlayan zorbaları ve yeryüzünde fitne çıkaranları yok etmek için mü’min müslümanların elbirliği etmeleri gerekir!..

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şübhesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.”(43)

“Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o, kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır.” (44)

“Şübhesiz, sana bu kitabı hak ile indirdik. Öyleyse Sen de, dini yalnızca O’na hâlis kılarak Allah’a ibadet et.

Haberin olsun hâlis (katıksız) olan din, yalnızca Allah’ındır.” (45)

“De ki: ‘Rabbim, adaletle davranmayı emretti. Her mescid yanında (cecde yerinde) yüzlerinizi O’na doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak dua edin. Başlangıçta sizi yarattığı gibi döneceksiniz.” (46)

İşgal edilmiş İslâm topraklarında zorba zalim egemenler tarafından değiştirilmeye çalışılan ve şirke ayarlı ideolojilere tabi kılınmaya uğraşılan mü’min müslümanlar, yeniden canlanacak, İslâm’la hayat bulacak, fıtrat dinine yüzünü döndürüp herşeyiyle teslim olacak ve değişecektir... Şirk ve küfür değerlerini tamamen reddedecek ve hayatta tek ölçüsü İslâm olacaktır... Hayat nizamı olan İslâm ile yeniden hayat bulacaktır!...

Bu, böyledir!...

 

 

 

 

 

 

(23)

 

HELÂL VE HARAM SINIRI

 

 

 

Numan b. Beşir (r.a.)’dan.

Rasululah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Helâl belli, haram da bellidir. İkisi arasında (helâl mı, haram mı, belli olmayan bir takım) şübheli şeyler vardır ki, çok kimseler, bunları bilmezler. Her kim şübheli şeylerden sakınırsa, ırzını da, dinini de tertemiz tutmuş olur.

Her kim şübheli şeylere dalarsa, (içine girmek yasak olun) koruluk etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi, çok sürmez içereriye dalabilir.

Haberiniz olsnu, her devlet başkanının kendine mahsus bir koruluğu olur. Gözünüzü açın, Allah’ın yeryüzündeki koruluğu da, haram ettiği şeylerdir.

Haberiniz olsun, bedenin içinde bir lokmacık et parçası vardır ki, iyi olursa bütün beden iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozulur. İşte o (et parçası), kalbdir.” (1)

İbnü’l-Arabî (rh.a.):

“Bütün hükümleri, yalnız bu hadisten çıkarmak mümkündür.” demiştir.

Bu sözü izâh eden Kurtubî (r.a.) de:

“Çünkü bu hadis, helâl, haram ve sair hükümlere, bütün amellerin kalbe bağlı olduğuna tafsilatıyla şâmildir. İşte bu cihetle bütün ahkamın ona ircaî mümkün olur.” şeklinde mütaalada bulunmuştur. (2)

“Helâl bellidir, haram da bellidir.” Çünkü neyin helâl, neyin haram olduğu Allah ve Rasulü (s.a.s.) tarafından apaçık ve birer birer beyan edilmiş, mü’min müslümanlara öğretilmiştir... Helâlın nasıl işleneceği ve haramdan nasıl kaçınılacağı bildirilmiş, muvahhid mü’minler bu konuda uyarılmışlardır...

Şöye buyuruyor Rabbimiz Allah:

“De ki: ‘Gelin, size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin –sizin de, onların da rızıklarını Biz vermekteyiz.– Çirkin kötülüklerin (fuhuşun) açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olmak dışında, Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti. Umulur ki, akıl erdirirsiniz.” (3)

“Ölü eti, kan, domuz eti, Allah’dan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yüksek bir yerden düşmüş, boynuzlanmış, yırtıcı bir hayvan tarafından yenmiş –(henüz canlıyken yetişip) kestikleriniz hariç– dikili taşlar üzerine boğazlanan (hayvanlar) ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar, fısktır (günahla yoldan sapmalıdır).” (4)

“Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyle ise, bun(lar)dan kaçının. Umulur ki, kurtuluşa erersiniz.” (5)

“Zinaya yaklaşmayın, gerçekten o, çirkin bir hayasızlık ve kötü bir yoldur.” (6)

“De ki: ‘Rabbim, yalnız çirkin hayasızlıkları –onlardan açıkta olanlarını ve gizli olanlarını– günah işlemeyi, haklı nedeni olmayan isyan ve saldırıyı, kendi hakkında isbatlayıcı bir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmşıtır.” (7)

El-Miktam b. Ma’diyekrib (r.a.)’ın rivayetiyle yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Dikkat! Kendisine, benden bir hadis ulaşacak ve koltuğuna gerilmiş olduğu hâlde:

— Bizimle sizin aranızda Allah’ın Kitabı vardır. Bu Kitab’da neyi helâl bulursak, onu helâl kabul eder ve neyi haram bulursak, onu haram kabul ederiz! diyecek olan bir adam çıkacak mı?

Oysa Rasulullah’ın haram kıldığı şey, Allah tarafından haram kılınan şey gibidir.” (8)

İmam Ebu Davud (rh.a)’in rivayeti daha tafsilatlıdır... O’nun rivayet ettiği hadisi de burada anmak, konunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır...

Mikdam b. Ma’diyekrib (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Dikkat! Bana Kur’ân verildi. Kur’ân’la beraber onun bir benzeri daha verildi.

Dikkat! Yakında midesi tok, rahat koltuğunda oturan bir kimse şöyle der:

— Şu Kur’ân’a sıkı sarılın. Onda, helâl bulduğunuzu helâl sayın. Haram bulduğunuzu da haram sayın.

Dikkat! Size ehli eşeklerin eti helâl değildir. Yırtıcı hayvanlardan, parçalayıcı dişi olanların eti helâl değildir. Kendileri ile aranızda anlaşma bulunan kimselerin getirdiklerini almanız, size helâl değildir. Ancak sahibinin ona ihtiyacı yok ise, o zaman helâl olur.

Bir kimse, bir kavme misafir olarak inerse onu, ağırlamaları gerekir. Eğer onu ağırlamazlarsa, o şahsın, onları takib ederek ağırlamayana misilleme olarak cezalandırma, misafir etmeme hakkı vardır.” (9)

Önderimiz Rasulullah (s.a.v.)’in beyanlarından apaçık belli olan odur ki, Rasulullah (s.a.s.), Kur’ân-ı Kerim’de mücmel olarak beyan edilen şeyleri, müfassal olarak açıklama yetkisine sahibtir... Bu yetki, Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) tarafından kendisine verilmiş ve Rasulullah (s.a.s.)’in Peygamberlik vazifesidir...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“... Sana da Zikr’i (Kur’ân’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirilen (emir ve nehy) i açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler diye.” (10)

“Rasul, size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’dan korkun. Şübhesiz Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.” (11)

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Size, ne emrettimse onu alınız (ona sarılınız) ve sizi neden nehyettimse ondan vazgeçiniz.” (12)

Yine Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdular.

“Sizler, sizi bırakıp teklif etmediğim hususlarda beni, kendi hâlime bırakınız. Sizden evvelki ümmetler, ancak çok sual sormaları ve peygamberlerine karşı ihtilafları sebebiyle helâk olmuşlardır.

Ben, sizleri bir şeyden nehyettiğim zaman, ondan sakının. Sizlere bir şeyi emrettiğim zaman da emrimi tutunuz. Gücünüzün yettiği kadar onu yerine getiriniz.” (13)

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in haram kıldığı şey, Allah’ın haram kıldığı şey gibidir... Çünkü O (s.a.s.), Kur’ân-ı Kerim’i tafsilatiyle açıklamakla vazifelidir... Yeryüzünün en hayırlı nesli olan Ashab (Allah cümlesinden razı olsun), bu hakikatı, bu şekilde anlamış, inanmış, amel etmiş ve beyan etmiştir...

En hayırlı nesil olan Ashab’dan Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir:

— Allah, şu kadınlara lânet etmiştir:

Bedenlerine düğme yapanlar, yaptıranlar, yüzünün tüylerini yolanlar, seyrek dişli güzel görünmek için dişlerinin arasını yontan sırıtkanlar, Allah’ın yarattığını değiştirenler.

Abdullah’ın bu hadisi, Esedoğullarından Ümmü Yak’ub denilen bir kadının kulağına ulaştı. (Bu kadın, Kur’ân okur, anlardı.) Hemen İbn Mes’ud’a geldi ve:

— Senin, şöyle şöyle kadınlara lânet ettiğin haberi bana ulaştı, dedi.

İbn Mes’ud da, ona:

— Ben, Rasululah (s.a.s.)’in lânet ettiği kimselere niye lânet etmeyeyim? Ve Allah’ın Kitabı’nda var olan kimselere niye lânet etmeyeyim? dedi.

Kadın:

— Andolsun ki, ben Mushaf’ın iki kabı arasında ne varsa okudum, fakat senin söylemekte olduğun şeyi onda bulamadım, dedi.

İbn Mes’ud da, ona:

— Yemin olsun eğer sen, onu okumuş isen, elbette onu bulmuşsundur. Allah Teâlâ’nın:

“Rasul, size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının.” (Haşr, 59/7) buyurduğunu okumadın mı? dedi.

Kadın:

— Evet, dedi.

İbn Mes’ud:

— Şübhesiz ki, Rasulullah, ondan nehyetti, cevabını verdi.

Kadın:

— Ben, senin ehlin (Zeyneb bintu Abdullah es-Sakafîye’nin) bunu yapmakta olduğunu görüyorum, dedi.

İbn Mes’ud:

— Ehlime git ve ona bak! dedi.

Kadın, ona gitti, baktı, fakat düşünmüş olduğu hâcetinden bir şey göremedi. (Dönüp bunu, İbn Mes’ud’a bildirince,)

İbn Mes’ud:

— Eğer eşim böye yapmış olsaydı, O, bizimle arkadaşlık edemezdi, dedi. (14)

Helâl belli, haram da bellidir... Çünkü Allah ve Rasulü (s.a.s.), bunları apaçık beyan etmişlerdir... Yegâne Rabbimiz Allah’ın ve O’nun yetkili kılıp vazifelendirdiği Resulü (s.a.s.)’in helâl kıldığını kim haram kılabilir veya haram kıldığını kim helâl kılabilir?.. Yeryüzünde bunu yapacak olan, azgın egemen ve zalim bir tağuttan başkası değildir!... Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in haram kıldığını, yani yasakladığını helâl, yani serbest, helâl kıldığını da haram kılan ve bunu yasallaştırıp emnyet güçleriyle koruyan kimse veya kimseler, Allah’a karşı baş kaldıran, O’nun hükümlerini çiğneyen azgın tağuttan başkası olabilir mi?

İman etmek ve mü’min müslüman olmak isteyenler, önce bu zorba, azgın, zalim tağutu inkâr ve reddetmelidirler... Tağut reddolunduktan sonra iman gerçekleşebilir...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, O, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” (15)

“Andolsun, Biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının.’ (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik...” (16)

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağutun önünde muhakeme olmayı istemektedirler. Oysa onlar, onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da, onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.” (17)

Tağutların egemen olduğu İslâm topraklarında esaret altındaki insanlar, tağutun izin verdiği kadar Allah’ın hükümlerine uymak ve hayatî konularda tağutun yasalarına arzu edip kabullenerek itaat etmek ile iman iddiasını boşa çıkarırlar... O kişilerin böyle davranması, imanlarına şirk karıştırmalarını gündeme getirir... Şirk karışmış iman da, kabul edilen iman değildir... Bu tip insanlar, Rabbimiz Allah’ın şu ayet-i kerimesinde vasıflarını beyan buyurduğu insanlardır:

“Onların çoğu Allah’a iman etmezler de, ancak şirk katıp dururlar.” (18)

Muvahhid mü’minlerin üzerine anın vacibi olan vazifelerinden birisi de, bu tip insanları yermek ve dışlamak değil, onlara İslâm’ı tebliğ edip kendilerini yegâne hayat nizâmı olan İslâm’a davet etmek, onların hidayetine vesile olmaktır!... Onların uyanmasına ve tevhid ile tanışmasına vesile olmak için tüm imkânları seferber etmek gerekir... Bu çalışma, Allah yolunda cihadın tâ kendisidir!... Rabbimiz Allah’ın emrettiği ve bu emri yerine getirenleri övdüğü bir cihad faaliyetidir bu çalışma!...

Şöyle buyurur Rabbimiz:

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.” (19)

“Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve: ‘Gerçekten ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (20)

İşgal altındaki İslâm topraklarında egemen olan tağutların esaretinde yaşayan insanların, hidayet bulmasına ve dolayısıyla tağutları reddetmesine vesile olmak kadar güzel bir şey var mıdır?.. Tağutu reddedip yalnız Allah’a kul olan mü’min müslümanların çoğalması, kurtuluşun bir fecr-i sadıkıdır ki, aydınlığın karanlığı, nurun zulematı kovup zaman ve mekânı ihatası gerçekleşir...

Helâl ve haram sınırlarını ancak Allah ve Rasulü (s.a.s.) tayin eder... Bundan başka, helâl ve haram tayin etmek hakkı hiç kimseye tanınmamıştır... Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in çizdiği sınır aşılmamalıdır...

Rabbimiz, bu konuda mü’min müslümanları uyarıyor ve Allah’ın tayin ettiği sınırlara dikkat edilmesini emrediyor:

“Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse, gerçekten o, kendi nefsine zulmetmiş olur.”(21)

“Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, (sakın) onlara yaklaşmayın.” (22)

“İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah’ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar, zalimlerin tâ kendileridir.” (23)

Allah’ın sınırlarını gözetmek ve korumak muvahhid, mü’minlerin imanı gereğidir... Allah’ın sınırları, indirdiği emir ve hükümlerdir... Yaklaşmayın, yapmayın, aşmayın ve geçmeyin diye mü’min kullarını nehyettiği şeylerin bütünüdür Allah’ın sınırları!...

Rabbimiz şöyle buyurdu:

“Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslâm uğrunda) seyahat edenler, rukû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar, sen, (bütün) mü’minleri müjdele.” (24)

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) bu mü’min kullarına hitaben şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helâl kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şübhesiz Allah, haddi aşanları sevmez.” (25)

“De ki: ‘Allah’ın, kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?’ De ki: ‘Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet günü ise, yalnızca onlarındır. Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.” (26)

Selman-ı Farisî (r.a.) şöyle demiştir:

Raslullah (s.a.s.)’e, sade yağ, peynir ve Fira (yani yabanî eşek veya deriden ma’mul elbise)’nın hükmü soruldu.

Rasulullah (s.a.s.):

“Helâl, Allah’ın, Kitabın’da (açık veya kapalı olarak) helâllığını bildirdiği, haram da, Allah’ın, Kitabı’nda (açık veya kapalı olarak) haramlığını bildirdiği şeydir. Kitab’ın (veya Allah’ın) söz etmediği (yani helâl veya haram olduğunu belirtmediği) şey de, Allah’ın afiv ettiği (yani mübah kıldıı) şeylerdendir.” (27)

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Ey insanlar, şübhesiz ki Allah, Tayyib’dir. Tayyib’den başka bir şey kabul etmez. Allah, mü’minlere de, Rasullere emrettiği şeyi emreder:

“Ey Rasuller, helâl olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun. Çünkü Ben, sizin yaptıklarınızı pekâlâ bilirim.” (Mü’minun, 23/51) (Başka bir ayette) “Ey iman edenler, size verdiğimiz rızıkların helâl, hoş olanlarından yiyin.” (Bakara, 2/172) buyurmuştur.” dedi.

Sonra şunları söyledi:

“Bir kimse (Hakk yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza-toprağa bulanmış bir hâlde ellerini semaya uzatarak:

— Ya Rabbi, ya Rabbi diye dua eder.

Halbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, (hasılı) kendisi haramla beslenmiş olursa, böylesinin duâsı nasıl kabul edilir?” (28)

Şu hadisi de, burada anmak, yerinde bir hareket olur inşaallah!..

Ka’b  b. Ucre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ey Ka’b b. Ucre, bilmiş ol ki, haramdan gıdasını alıp büyüyen bir ete ancak ateş evlâdır.” (29)

Rabbimiz Allah, helâl ve temiz nimetlerini mü’min müslüman kulları için rızık kılmış, bu tertemiz rızıkdan yemelerini ve harammlardan uzak durmalarını emretmiştir... Helâl kılınmış temiz nimetler, insanın fıtratına en uygun olan yiyeceklerdir... İnsan fıtratına uygun olduğu için gerek vücud, gerekse ruh için sağlıklı yaşamanın vesilesidir...

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Öyleyse Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helâl (ve) temiz olanlarını yiyin. Eğer O’na kulluk etmekteyseniz, Allah’ın nimetine şükredin.

O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’dan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla: Şuna helâl, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şübhesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” (30)

İmam Nevevî (rh.a.) şöyle demiştir:

“Eşya, helâl, haram ve şübheli şeyler olmak üzere üç kısımdır. Helâlın hükmü meydandadır, gizli bir tarafı yoktur. Ekmek ve meyve yemek, konuşmak, yürümek ve saire bu kabildendir. Haramın hükmü de açıktır. İçki içmek, kan dökmek, zinâ etmek, yalan söylemek ve saire gibi.

Şübheli şeylere gelince:

Bunlardan murad: Helâl veya haram olduğu açık açık belli olmayan şeylerdir. Bundan dolayıdır ki, bunların hükmünü çok kimseler bilmez. Fakat ulema, ya nasla, ya kıyas ve istishab gibi bir delille bunları bilirler. Bir şey, helâl ile haram arasında tereddüte kalır da hakkında nas veya icma bulunmazsa, o mesele hakkında müctehid ictihad eder ve onu, Şer’i bir delille helâl veya haramdan birine katar. Bundan sonra o şey, helâl veya haram hükmünü alır. Bazan mes’elenin delili de ictihaddan hâli kalmaz. Bu takdirde vera ve takva, o şeyi yapmamayı gerektirir.” (31)

İmam Kurtubî (rh.a) de şunları beyan eder:

“Şübhesiz ki, ortada açık açık helâl ve haram kılınmış şeylerle, helâl veya haram hükmü verilmesi tereddütlü olanlar vardır. İşte deliller, bunlar hakkında birbirlerine muârıza etmektedir. Müştebihat (şübheli şeyler) de bunlardır. Bunların hükmü ihtilaflıdır.

Bazıları:

— Haramdır, çünkü harama götürür, demiş.

Bir takımları:

— Mekruhtur, vera’ ve takva bunların terkini icab eder, mütaleasında bulunmuş, bunlar hakkında haram veya mekruh hükmü verilmeyeceğini söyleyenler de olmuştur. Doğrusu, ikinci kavildir. Çünkü Şeriat, onları haram olmaktan çıkarmıştır. Bunlar, şübhe götüren şeylerdir.

Peygamber (s.a.v.):

“Sana şübhe veren şeyi bırak, şübhe vermeyini yap!.” (32) buyurmuştur ki, vera’ da budur.” (33)

Değerli İslâm ulemasının beyanıyla şübheli şeylerin hükmü böylece açıklanmış oldu. Şübheli şeylerden kaçınan, hem dinini, hem de ırzını tertemiz tutmuş olur. Din sözü, Allah’a aid olan şeyleri kapsarken, ırz kelimesi ise, insana tealluk eden şeylere işaret etmektedir.

Burada, şunu da hatırlatmak gerekir ki, şübheli şeylerden kaçınmak adına vesvese hastalığına yakalanmamaya dikkat edilmelidir...

“Vukuu ihtimalden uzak olan şeyleri caiz görerek üzerinde durmak ise, kaçınılması istenen şübheli şeylerden değil, vesvese kabilindendir. Belki mahremi vardır endişesiyle büyük şehirden evlenmemek, ihtimal pislik karışmıştır diye ovadaki suyu kullanmamak, görmeden pislik bulaşmış olabilir düşüncesiyle elbiseyi yıkamak ve sair buna benzer şeyler hep vesvese olup, vera’ ve takva ile alakası yoktur. Bu gibi şeyler, Şeriatın maksadlarını bilmemekten ileri gelir.” (34)

Takva, dinde aşırı gitmeden ve vesvese hastalığına yakalanmadan dindeki hassasiyeti korumak gereğidir...

Atiyye es-Sa’dî (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Kul, mahzurlu olan şeye düşmekten çekinerek, mahzurlu (sakıncalı) olmayan şeyi bırakmadıkça takvalı kişilerden olmak derecesine ulaşmaz..” (35)

Takva sahibi muvahhid mü’minler, hangi şartlarda ve hangi ortamda olurlarsa olsunlar, helâl lokmaya azamî derecede dikkat ederler... İster mü’min müslümanarın bütün emniyetlerinin sağlandığı Daru’l-İslâm’da olsun, isterse işgal sonucu Daru’l-Harb’e dönüşmüş İslâm beldelerinde olsun, mü’min müslümanların vazifesi, imkânlar dahilinde Allah’a kul olmaya devam etmek, haramlara yaklaşmamak ve helâl rızık ile meşgul olmakdır... Muvahhid mü’minler, zaruret hâlinde ölmeyecek kadar, haram kılınan yiyeceklerden yemesinin dışında haramlara yaklaşmamalıdırlar... Hangi ülke ve hangi toplumda olursa olsun müttaki mü’min, bu hâl ve bu tavır üzere olmalıdır!... İslâm üzere yaşamalı ve helâl lokma yemelidir...

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Her kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, mutlaka cennete girer.”

Bunun üzere bir adam:

— Ya Rasulullah, bugün halk arasında bu (vasıfta kişiler) pek çoktur, dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Benden sonraki asırlarda da bulunacaktır.” (36) buyurdu.

Müslümanlar arasında helâl-haram sınırlarını ortadan kaldırıcı, sınırlara tecavüz edici ve dolayısıyla helâlı haram, haramı helâl edici hiç bir anlaşma, görüşme ve şart gündeme gelmesi caiz değildir... Dinini ve ırzını tertemiz kılmak için şübheli olanlardan bile kaçıran müttaki müslümanlar, helâl-haram sınırlarını hiçe sayıcı hiç bir hareketin içinde bulunamazlar...

Amr b. Avf el-Müzenî (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Müslümanlar arasında sulh caizdir. Ancak helâlı haram kılan ve haramı helâl kılan sulh müstesnadır ve müslümanlar şartlarına bağlıdırlar. Ancak helâlı haram kılan veya haramı helâl kılan şart müstesnadır.” (37)

Bütün bu bilgilerden sonra, işgal edilmiş İslâm topraklarındaki mustaz’af mü’min müslümanların durumunu tekrar gözden geçirmek gerek... Egemen tağutlar tarafından Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in koyduğu sınırlar tecavüze uğranıp çiğnenmiş, helâller haramlaştırılırken tüm haramlar helâl kılınmış, hatta egemen güçlerin emniyet güçleri tarafından koruma altına alınmış, insanlar harama teşvik edilerek, onların bu haramları işlemeleri için her türlü imkân sağlanmıştır... Zinâdan faize, hırsızlıktan kumarın her çeşidine, insanların haklarının gasbedilmesinden içkinin her türlüsüne, şirkin hakimiyetinden tağutların hükümlerine boyun eğilip itaat edilmesine kadar her türlü zulmün, sömürünün ve işkencenin işlendiği işgal altındaki İslâm topraklarında hayat nasıl olur?!... Düşünme kabiliyetini, tüm bu olumsuzluklara rağmen kaybetmemiş, düşünebilenler, bulabilirlerse sakin bir ortamda sakin bir kafa ile başlarını iki elleri arasına alıp uzun uzun ve de derin derin düşünmelidirler!...

Allah’ın affetmediği ve Allah’a karşı işlenen en korkunç suç olan şirk, (38) tüm kurum ve kuruluşlarıyla egemen olduğu işgal olan İslâm topraklarında, haramların her türlüsü yasallaşmış ve egemen güçler tarafından  işletilmektedir...  Böyle bir ortamın, İslâm ile yer değiştirmesi nasıl gerçekleşir?.. Şirkin yerine Tevhid, küfrün yerine iman, haramların yerine helâller nasıl geçebilir ve bu değişim ne ile gündeme gelir?.. Düşünme kabiliyetini yetirmeyenler, bunu tekrar tekrar düşünmeli ve kötülüklerin yok olması, iyiliklerin hayata hakim kılınması için çözüm üretmelidirler!..

İslâm inkılâbı, bir değerler inkılâbıdır... İslâm inkılabı, bir değerler değişimi ınkılâbıdır!... Şirk ve küfür değerlerinin, İslâm değerleriyle yer değiştirme inkılâbıdır İslâm inkılâbı!... Haramların helâllere yenik düştüğü ve yerini helâllere terk ettiği bir inkılâbdır İslâm inkılâbı!.. Tebliğ ve davet inkılâbıdır bu!... İnsanları irşad etmek, onları uyarmak, uyandırmak, bilgilendirmek ve şuurlandırmak inkılâbdır İslâm inkılâbı!... İnsanların, kullara kul olmasından kurtulup hayatlarının her biriminde Rableri Allah’a kul olması sağlama çalışmasıdır İslâm inkılâbı!... Bütün kötülük odakların yok olması, iyiliğin, güzelliğin ve hayrın egemen olması çabasıdır İslâm inkılâbı!... İnsanların, yaratılış gayelerine uygun yalnızca Allah’a ibadet edecekleri bir ortamın sağlanması gayretidir İslâm inkılâbı!... Zulmün ve sömürünün her türlüsünün ortadan kaldırıldığı, hakkın ve haklının galib geldiği bir cihadın anlamıdır İslâm inkılâbı!.. Ve İslâm inkılâbı, bir değerler değişimi inkılâbıdır!... Ve İslâm inkılâbı, gönüllerin fethi inkılâbıdır!...

Hangi ortam ve hangi toplumda olursa olsun müttaki mü’min, yapacağı her hayırlı işi, mütmain bir kalb ile gerçekleştirecektir... Muvahhid mü’minler, yaptıkları işlerin hayırlı mı hayırsız mı, olumlu mu olumsuz mu, iyi mi  kötü mü olduğunu, önce değişmez İslâm ölçüsüne havale edecek, oradan onay alacaktır... Onay aldıktan sonra tekrar imanın ihata ettiği kalbine danışacak, oradan da sıhhatli bir onay aldıktan sonra niyetlendiği işi gerçekleştirecektir... Fetva, anlatışa göre verilir... Dil neyi gündeme getirirse, fetva o yönden olur... Eğer dil ile kalb bütünlüğü oluşmuş ise, fetva yerinden verilmiştir... Yok eğer dil, kalbtekini anlatmaz, kalbe mühalefet ederse, verilen fetva yerini bulmaz, kalb onu kabul etmez... Verilen fetva, kalbe havale edilmeli ve oradan onay alınmalıdır... Muvahhid mü’minin kalbi, imanın mekânı olduğu için, her şeyi katıksız iman ölçüsünce değerlendirir!... Tevhide, imana, topyekün İslâm teslim olmuş bir kalb, muvahhid mü’mini, haramlardan uzaklaştırdığı gibi, şübhelerden de arındırır ve Allah’ın izniyle dinini ve ırzını tertemiz bir hâle getirir!...

Vâbisa (r.a.)’dan.

O, Rasulullah (s.a.s.)’e iyilik ve kötülük hakkında soru sormayı içinden geçirerek geldi.

Rasulullah (s.a.s.) sordu:

“Sen mi söyleyeceksin, yoksa ben mi sana haber vereyim?”

— Sen, bana haber ver, dedi.

“Sen bana, iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sormak için geldin değil mi?”

Adam:

— Evet, dedi.

Bunun üzerine üç parmağını bir araya toplayıp göğsüme koydu ve buyurdu ki:

“Evet vâbisa, kendi nefsine sor, kendi nefsine sor! ---üç kere tekrarladı– iyilik, ruhunun yatıştığı (mütmain olduğu) şeydir. Kötülük ise, insanlar sana fetva verseler de, içini kazıyan ve göğsünde tereddüt duyduğun şeydir.” (39)

Rasulullah (s.a.s.)’in hadislerinden ilhamla Hassan İbn Ebi Sinân (rh.a) şöyle demiştir:

— Ben, takvadan kolay bir şey görmedim:

“Seni şübheye düşürecek şeyi, sana şübhe vermeyecek şeye terk et!” (40)

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in beyanıyla:

“Gözünüzü açın, Allah’ın yeryüzündeki koruluğu da, haram ettiği şeylerdir.”

Bundan dolayı Allah’ın sınırlarını çiğnememeli ve çiğnetmemelidir mü’min müslümanlar!... Helâl ile haram arasındaki şübheli olan sınıra yaklaşmamalı ve bu sınıra tecavüz eden egemen müstekbir güçlere karşı gerekli tavrını sergilemelidir... Helâl ve haramın belli olan sınırlarını ortadan kaldıran, helâlleri yasaklayan ve haramları koruyan egemen tağutlara karşı, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in emrettiği şekilde davranmalıdır... Bu tavır, Allah’a gerçek kul, Rasulullah (s.a.s.)’e gerçek ümmet olmanın vazgeçilmez ilkesidir...

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in kalbin itminan bulması veya rahatsız olması hakkındaki bir hadis-i şeriflerini hatırlatarak konuyu bağlayalım...

Nevvas b. Sem’ân el-Ensarî (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdular:

“İyilik, ahlâkın güzelliğidir. Günah ise, kalbinde gıcık yapan ve başkalarının müttali olmasından hoşlanmadığın şeydir!.” (41)

İşte kişinin kendisini tartacağı en ideal ölçü budur... Bu ölçüye göre her mü’min müslüman, kendisini hesaba çekip, nefs muhasebesini yapabilir!..

Bu, böyledir!..

 

 

 

 

 

 

 

 

(24)

 

İSLÂM: HAYATI DÜZENLEYEN

YEGÂNE NİZAM!

 

 

 

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdular:

“Müslümanın, müslüman üzerindeki hakkı beştir:

Selâmı karşılamak,

Hastayı ziyaret etmek,

Cenazelerin ardından gitmek,

Da’vete icabet eylemek,

Ve aksırana dua etmek.” (1)

Yalnız ve yalnız yegâne hayat nizamı olan İslâm, insan hayatının her birimine hakim olup, maddî ve mânevî tüm ihtiyaçlarını karşılamış, bütün problemlerini çözmüştür... Fıtrî olan insanın hayatını tabiî bir şekilde tanzim etmiştir... İnsan hayatını, en güzel şekilde düzenleyen İslâm, her şeyi yerli yerinde gündeme getirmiş, iyilik ve hayır üzere gerçekleştirmiştir... Hayatın hiç bir yanını ihmal etmemiş, ferdden devlete, küçük el tezgâhından dev fabrikalara, eğitimden hukuka, küçükten büyüğe, gençten ihtiyara, kadından erkeğe, köyden şehire, işçiden işverenine tüm ihtiyaçları karşılamış ve en güzel bir biçimde düzenlemeler yapmıştır... Yalnızca Allah’a kul olmak ve kulluğun gereği olan vazifeleri yapmak üzere her neye ihtiyaç varsa, İslâm, onların hepsini karşılamıştır... Kişisel ve sosyal boyutlarıyla tüm hayatî konuları ele almış, insanın tabiatına uygun bir şekilde çözümler üretmiştir... Doğuşundan kıyamete kadar, kendinde hiç bir değişme olmayan ve olmayacak İslâm, her çağın ve çağlar üstünün nizamıdır!... Hayatın her sahasında insanı terbiye eden, öğreten ve eğiten eşsiz bir nizamdır!..

Yukarıda zikredilen hadisten de anlaşıldığı gibi İslâm insanı, gerek ferdî, gerekse toplum planında yetiştiren fıtrî ve tabiî bir sistemdir... İslâm, yalnızca vicdanî bir düzen değil, insanlar arası tüm ilişkileri düzenleyen ilâhî bir nizamdır... Hakkı ve adaleti dipdiri ayakta tutan, her hak sahibine hakkını tamtamına veren, zulmü, sömürüyü ve ezilmişliği kökten kaldıran bir nizamdır... İnsan, İslâm içindir, İslâm da insan içindir... İnsan, İslâm’sız olunca, İslâm’sız kalınca ve İslâm’ı terk edince, kendini unutur ve insan olmaktan çıkar... Çünkü insan, İslâm ile insan olur... İslâm ile insan kalır, insan!...

İnsanı yaratan Rabbimiz Allah, insanın, insan olması ve insan kalması için tabi olacağı nizamı da var etmiştir.... İnsanın, havaya, suya, yiyecek ve giyeceği duyduğu tabiî ihtiyaç gibi, kendisine muhtaç olduğu nizam İslâm’dır... Çünkü İslâm, hayat nizamıdır... İnsan olana yakışan hayat ilkelerini en mükemmel ölçüde düzenleyen yegâne ve eşsiz nizam İslâm’dır!...

El-Berâ İbn Âzib (r.a.) şöyle demiştir:

— Rasulullah (s.a.s.) bize, yedi şeyi işlememizi emretti, yedi şeyden de bizi nehy eyledi:

Rasulullah bize, cenazeler ardından gitmeyi, hastayı ziyaret etmeyi, dâvetçiye icabet etmeyi, zulme uğramışa yardım etmeyi, yemini kabul etmeyi, selâmı karşılamayı ve aksırana dua etmeyi emreyledi.

Yine Rasulullah bizi, gümüş kap (kullanmak)tan, altın yüzükten, harir, dibac, kassıyy, istebirak (denilen ipekli kumaşları kullanmak)tan da nehyetti. (2)

Rasulullah (s.a.s)’in beyanında görüldüğü gibi İslâm, hem toplumsal, hem de ferdî hayatı tanzim etmektedir... İslâm, hayatın tâ kendisidir... İslâmsız bir hayattan söz edilemez... Çünkü insanların ömrü İslâmsızlaştığı zaman, insana layık bir hayat gündeme gelmez...

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s), önce insanlar arası barışın, sevginin ve saygının işareti olan selâmdan başlamıştır...

 

1) Selâm:

Selâm verip selâm almak, insanlar arası ilişkilerin en güzel tarafıdır... Selâm alış verişi, insanlar arasında barışın olduğu, düşmanlıkların kalktığı, sevginin yaygınlık kazandığı ve selâmetin oluştuğu ciddî bir göstergedir...

Berâ (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurur:

“Selâmı (insanlar arasında) yayın, selâmet bulursunuz!” (3)

İnsanların arasında selâmı yaymak, selâmetin, huzurun ve mutluluğun yayılmasını gerçekleştirmek demektir... Birbirbirlerine selâm veren ve verilen selâmı alanlar, barış içinde kardeşçe yaşıyorlar demektir... Böyle davranan bir toplumun ferdleri arasında bir proplemin olmayışı, karşılıklı haklarına dikkat edişleri ve birbirlerine karşı muhabbetli oluşları gündeme gelmiştir demektir... Bu barışı, bu huzuru ve bu selâmeti sağlayan ve sağlayacak olan tek nizam İslâm’dır... İslâm’dan başka herhangi bir beşerî düzen ve tağutî ideoloji böyle bir ortamı sağlayamaz, sağlayamamıştır da!... Doğru beyan edilen tarih, bu hakikatın apaçık şahididir!...

 

2) Hastayı Ziyaret Etmek:

Hayatını İslâm’a tabi kılmış faziletler ve faziletliler toplumunda, insanlar arası tüm ilişkileri tanzim eden hayat nizamı İslâm, bol günde de, dar günde de insanların birbirinin yanında olmasını karara bağlamıştır... Muvahhid mü’minlerin birbiri üzerindeki haklarından birisinin, dar günlerinde, yani herhangi bir hastalık veya felaket zamanında birbirlerine yardımcı olduğunun gerçeğidir... Hasta kardeşini ziyaret eden mü’min müslüman, o kardeşinin hâlini, hatırını sormuş, acılarına ortak olmuş, dertlerini paylaşmış, maddî ve manevî yardımcı olup gönlünü ferahlandırmıştır... Allah’ın izniyle hastaya hayat sevinci vermiş ve ona acılarını unutturmuştur... Bu arada kendisi de ders ve ibret almış, sıhhatinin kıymetini bilmeye çalışmış, dünyaya aşırı bağlanma isteği körelmiş ve ahirete hazırlanmanın gereğini gündeme getirip hesaba çekilmeden, kendisini hesaba çekmeye başlamıştır.... Allah’ın emrettiği ve önder Rasulullah (s.a.s.)’in beyan ettiği ölçüde gerçekleşen bu ziyaret, hem ziyaret edilen hasta açısından, hem de ziyaret eden açısından çok fayda oluşturmuştur... Böylece bol günlerinde beraber olan gerçek dostlar, dar günlerinde de beraber olmuş, hatta bol günlerden daha da sıkı bir dostluğa, saygı ve sevgiye dayalı kardeşliği diri tutmuşlardır... Gerçek dostluk ve kardeşlik, dar günlerde gerçekleşendir... Böylece, insanlar arası ilişkiler daha da pekişmiş ve toplumsal huzur sağlanmış olur...

İslâm, hem bol günlerdeki, hem de dar günlerdeki ilişkileri tanzim edip, mü’min müslümanların İslâmî ölçülerdeki razılıklarını, Allah’ın razılığı olduğunu beyan etmiştir!...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Şübhesiz Allah (Azze ve Celle), kıyamet gününde:

— Ey Âdemoğlu, Ben, hasta oldum da sen, Beni dolaşmadın, diyecek.

Âdemoğlu:

— Ya Rabbi, ben, Seni nasıl dolaşabilirim? Sen, Âlemlerin Rabbisin, cevabını verecek.

Teâlâ Hazretleri:

— Bilmez miydin ki, filan kulum hasta oldu? Sen, onu dolaşmadın. Bilmez miydin ki, onu dolaşmış olsaydın Beni, onun yanında bulurdun? buyuracak.

— Ey Âdemoğlu, senden yiyecek istedim. Beni doyurmadın, diyecek.

Âdemoğlu:

— Ya Rabbi, Seni nasıl doyurabilirim ki? Sen, Âlemlerin Rabbisin, diyecek.

Teâlâ Hazretleri:

— Bilmez misin ki, falan kulum senden yiyecek istedi, sen, onu doyurmadın? Bilmez misin ki, onu doyurmuş olsan bunu, benim nezdim de bulacaktın? buyuracak.

— Ey Âdemoğlu, senden su istedim, Beni sulamadın, diyecek.

Âdemoğlu:

— Ya Rabbi, ben, Seni nasıl sularım? Sen, Âlemlerin Rabbisin, cevabını verecek.

Teâlâ Hazretleri:

— Filan kulum, senden su istedi, ona su vermedin. Onu sulamış olsaydın bunu (n karşılığını) Benim nezdimde bulacaktın, buyuracaktır.” (4)

Allah’ın ihtiyaç sahibi olan mü’min müslüman kullarına yapılacak her hangi bir yardım veya herhangi bir hizmet, Allah’ın rızasını kazanmaya bir sebeb olur... Mü’min kullar arasındaki yardımlaşmayı emreden Allah olduğu için, böyle bir yardımı gerçekleştirenler Rabbimiz Allah’ın emrini yerine getirmiş olurlar... Allah (Azze ve Celle), emrettiklerini gereği gibi yerine getiren kullarını sever ve onlardan razı olur... Her zaman onlara yardım e-der, onları yalnız bırakmaz ve onlarla beraberdir...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidad eder) se, Allah (yerine) kendisinin onlar sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise, güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir.” (5)

“Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O’ndan razı (hoşnud, memnun) kalmışlardır.” (6)

“Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları, karanlıklardan nura çıkarır.” (7)

“Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslâm’a ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da, size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (8)

“Şüphesiz Allah, korkup sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir.” (9)

“Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.” (10)

Gereği gibi İslâm’a ve mü’min müslümanlara yardım etmek, Allah’ın emrini yerine getirmek olduğundan dolayı, Allah’ın yardımı hak edilmiş olur... O’nun emrine tabi olup Rasulü Muhammed (s.a.s.)’in Sünneti’ni takib etmek, O’nun rızasını kazanmaya sebebtir ve Allah’ın, mü’min müslüman kulundan razı olmanın şartı da budur!...

Allah’ın veli kulları olan mü’min müslümanların arasındaki ziyaretleşmeler ve kardeşlik bağlarının kuvvetlendirilmesi, Allah’ın razı olduğu faziletli amellerdendir... Bu ziyaretleşmeler, mü’min müslümanlar arasındaki sevgi, saygı ve yardımlaşmayı güçlendirir. Aralarındaki bu güçlü bağ, kopması imkânsız bir kulp hâline gelir... Bu durum, ümmetin birlik ve beraberliğini sağlar...

Sevban (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.v.):

“Gerçekten müslüman, kardeşi müslümanı dolaştığı vakit, dönünceye kadar cennetin hurmalarındadır.” (11)

Yine Sevban (r.a.) rivayet eder:

Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurur:

“Her kim bir hastayı dolaşırsa, dönünceye kadar cennet hurmalarındadır.” (12)

Âlemlerin Rabbi Allah, her kulunun ne yaptığını, ne düşündüğünü, ne söylediğini, bilen, gören ve duyandır... İster mü’min olsun, ister müşrik, ister müslim olsun, ister kâfir, hangi hâlde olursa olsun kullarından haberdar olan Allah, kulları O’nu reddetseler, O’nun farkında olmasalar da O, onları biliyor, görüyor ve duyuyordur... Onlara şah damarlarından daha yakın ve onlarla beraberdir!... Mü’min müslümanlar, bu hakikatın farkında olup buna iman etmiş ve Rableri Allah’ın onları görüyor, biliyor ve duyuyor olduğuna yakîn derecede inanmış, mühsinlerden olmuşlardır... Rabbleri Allah’ın her zaman onlarla beraber olduğunun farkına varmış ve her hâllerinde Allah’ın huzurunda olduğunu idrak etmiş, hâlin ve anın edebine dikkat ederek, kulluk vazifelerini yerli yerinde yapmaya gayret etmişlerdir...

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Allah’ın, görlerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur. Beşin altıncısı da mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yapmakta olduklarım kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Hiç şübhe yok Allah, her şeyi bilendir.” (13)

“Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin, önceden kendiniz siçin hayır olarak neyi takdim ederseniz onu, Allah katında bulacaksınız. Hiç şübhesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.” (14)

“Gerçek şu ki Allah, zerre ağırlığı kadar haksızlık yapmaz. (Bu ağırlıkta) bir iyilik olursa onu, kat kat kılar ve kendi yanında pek büyük bir ecir verir.” (15)

Mü’min müslümanlar, bu kesin ve katıksız inanç ile iman ederler ve tüm sosyal ilişkileri, insanlar arası tüm hukuku, Allah’ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti ölçüsünce yaparlar... Yardımlaşmaları, hizmetleri, sevgi ve nefretleri, bu çerçevede gündeme gelir...

Muvahhid mü’minler Allah’ın arzında, Allah’ın kulları arasındaki ilişkilerin Allah’ın mülkü, yani hakimiyeti gereği gerçekleşmesini ister, her iyiliği Allah’ın rızasını için yapar, her kötülüğü ve kötüleri Allah’ın rızası için terk edip onlardan uzaklaşırlar... Mü’min müslümanların hayattaki değişmeyen ölçüleri İslâm ve vazgemedikleri arzuları Rabbleri Allah’ın rızasını kazanmaktır...

Ayet-i kerimelerde, mü’min müslümanların izzet ve şerefli şahsiyetlerinin bir yönü şöyle beyean buyrulur:

“Kendileri, ona karşı duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler.

‘Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yedirmekteyiz. Sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne de teşekkür.

Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkmaktayız.’

Artık Allah da, böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir.” (16)

Mü’min müslümanlar, toplumsal ilişkileri, Allah’ın hükümlerine ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ne göre düzenlemek zorundadırlar... Bu zorunluluk, onların imanlarından ileri geliyor... Çünkü böyle bir düzenleme imanî bir mes’eledir... Gerek akîdenin sıhhati, gerekse amelin salih olmasının şartı budur... Muvahhid mü’minler, gerek şahıslarıyla, gerek aileleri ve gerekse toplumlarıyla ilgili bütün mes’eleleri İslâm ahkamına göre düzenler, İslâm’ın dışında hiç bir beşerî ideolojiye ve siyasî düzene göre düzenleyemezler... Eğer hem İslâm, hem de tağutî ideolojilere tabi olurlarsa, iman ile şirki karıştırmış, imanlarını şirke, şirki imanlarına bulaştırmış ve akîdelerini bozmuş olup imanlarını sakatlamışlardır... Çünkü imanlarına şirk karıştıranların imanları, kabul olunan imanın vasfını kaybetmiş ve şirk önplana çıkmıştır... Muvahhid mü’minler gibi iman ettikleri zannederler, amma savundukları ideolojileri şirkten, hâl ve hareketleri küfürden ibarettir...

Onların durumunu şöyle beyan buyurur Rabbimiz Allah:

“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.

Onların çoğu Allah’a iman etmezler de ancak şirk katıp dururlar.” (17)

İmanlarına şirk karıştıranlar, hem Fir’avn’ın hükümlerini kabul edip onunla amel eden, hem de Musa (a.s.)’ın getirdiği dinden olduklarını iddia edenlerdir. Onlar, hem Ebu Cehil’in kanunlarına tabidirler, hem de Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in dininden olduklarını söyleyenlerdir... Müslümanları aldatmak için onlardan görünmeye çalışan, sözleriyle onlardan olduklarını beyan edenler, kendi kendileriyle, reisleri, başkanları, şefleri ve liderleriyle başbaşa kaldıklarında, içlerindeki kini kusan, mü’min müslümanlara karşı olan düşmanlıklarını ortaya koyanlardır!...

Onlar için de şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki; “Biz, Allah’a ve ahiret gününe iman ettik, derler, oysa inanmış değildirler.

(Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.

Kalblerinde hastalık vardır. Allah da, hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır.” (18)

“İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İman ettik’ derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: ‘Şübhesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz.’

(Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır.” (19)

Mü’min müslümanlar, bol ve neşeli günlerinde olsun, dar ve kederli günlerinde olsun, her hâllerinde Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in emrettiği gibi davranırlar... Bol günlerinin dostları, dar günlerinin de dostlarıdırlar... Sağlıklı zamanlarında kardeşleriyle beraber olan mü’min müslümanlar, hastalık ve felaket anlarında da onların başucunda olup keder ve acılarını paylaşmak üzere beraber bulunurlar... Bunu, dünyalık bir beklenti, bir menfaatlanma anlayışı ile değil, Allah ve Rasulü (s.a.s.) emretti diye yapar, karşılığını Allah’dan bekler ve bekledikleri de, yalnızca Allah’ın rızasıdır...

(Rasulullah’ın azadlısı) Sevban (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.):

“Bir kimse, bir hastayı dolaşırsa, cennetin hurfesinde olur.” buyurmuş.

— Ya Rasulullah, cennetin hurfesi nedir? diye sorulmuş.

“Onun devşirilmiş yemişidir.” buyurmuşlar. (20)

Emiru’l-Mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir:

Ben, Rasulullah (s.a.s.)’den işittim. Buyurdu ki:

“Hasta ziyaretçisi olarak müslüman kardeşinin yanına varan bir kimse, hastanın yanında oturuncaya kadar cennet meyvelerini kopara kopara (veya cennet meyveleri içinde) yürümüş olur. Oturduğu zaman rahmet onu kaplar. Eğer ziyareti sabahleyin olursa, geceleyinceye kadar yetmiş bin melek ona dua ve istiğfar eder. Ziyareti akşam olursa, sabahlayıncaya kadar yetmiş bin melek ona dua ve istiğfar eder.” (21)

Enes (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Kim abdest alır, abdestini güzel yapar, sevab alacağına inanarak hasta müslüman kardeşini ziyaret ederse, cehennemden yetmiş yıllık mesafe uzaklaştırılır.” (22)

Herhangi bir sebebten ve herhangi bir hastalığa yakalanmış olan mü’min müslümanı ziyaret eden mü’min müslümana, Allah tarafından verilen sevab böylece beyan edilmiştir... Ziyaret eden bunca sevab alırken, ziyaret edilen de sevinir, felahlanır, acı ve sızılarını bir an bile olsa unutur, hayattan küsmüşlüğü, hayat sevincine döner, hastalığa karşı direnç sağlar ve hastalığı yenmeye gayret e-der... Bu ziyaretleşme ve dualaşmalar, hastayı ruhen, mânen tedavi eder, Allah’ın izniyle sıhhat bulmasına vesile olur...

Bundan dolayı hasta ziyareti hep tavsiye edilip, sağların hastaları ziyaret etmeleri teşvik edilmiştir....

Hastalanan kişinin tedavi olması nasıl emredilmiş ise, o tedavinin bir çeşidi olan hasta ziyareti de öylece emrolunmuş ve müslümanın diğer müslümanlar üzerindeki haklarından birisi olduğu beyan edilmiştir...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah, indirdiği derde, muhakkak şifâsını da indirdi.” (23)

Üsame b. Şerik (r.a.), şöyle demşitir:

Rasulullah (s.a.s.)’e gelmiştim. Rasulullah (s.a.s.)’in Ashabı, sanki başlarında kuş varmışcasına (sessiz sakin bir durumda) idiler. Selâm verdim, sonra oturdum. Şuradan, buradan Bedevîler geldi ve:

— Ya Rasulullah, (hastalıklara karşı) tedavi olalım mı? dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

— “Tedavi olunuz! Gerçekten Aziz ve Celil olan Allah, ne  kadar  hastalık  komuş ise, onun  için ilaç da koymuştur. Yalnız bir hastalık var ki, onun tedavisi yoktur. O da İhtiyarlıktır.” buyurdular. (24)

Hasta olanlara tedavi emredilirken, tüm tedavi yolları ve imkânların oluşumu da bu emrin içindedir... Hastahânelerin mükemmel bir şekilde kurulmas,ı ilâç fabrikaların yapılması, doktor ve eczane uzmanlarının en iyi derecede yetiştirilmesi de bu emre dahildir... Mü‘min müslümanlardan olup bu işlerle görevli olan doktorlar, eczahâne uzmanları, hasta bakıcılar ve hastahânenin diğer personeli çok iyi yetiştirilmeli ve onlara en iyi imkânlarda hastahâneler ile eczahâneler ve onların yan kuruluşlarına imkân sağlanmalıdır... Hedef, önce Allah rızasını kazanmak, bu rıza doğrultusunda insan ve insan sağlığı olmalıdır... Bu konuda para, çok geri plana atılmalı, para insana tercih edilmemelidir... İnsan, madde için değil, madde, insan için olmalıdır...

İslâm’ın, her kurum ve kuruluşuna, ferdden devlete kadar hakim olduğu Daru’l-İslâm’da, sağlık hizmetleri, çağın teknolojisinin en iyi olan imkânlarından faydalanılarak gerçekleştirilmelidir... Hayatın her sahasında olduğu gibi, sağlık sahasında da mümin müslümanlar geri kalmamalı ve en ileri derecede olmalıdırlar... Mü’min müslümanlar, her çağda ilerici oldukları gibi, İslâm’dan taviz vermeden bu çağda ve gelecek çağlarda da en ilerde olan ilericiler olmalı ve geri kalmanın şeytandan olduğunu, tağutlardan geldiğini, onların birer tuzağı, birer şeytanî planı olduğunu sezmeleri gerekir... Mü’min müslümanlar, Allah’ın emrettiği ve Rasulullah (s.a.s.)’in gösterdiği gibi davrandıkça, hiç bir zaman gerici olmamış, çağının gerek fikirde, gerek harekette ve gerekse teknolojide en ileri şahsiyetleri olmuşlardır... Müstevli gayr-i müslimlerin işgal ettikleri İslâm topraklarında emperyalist sömürü ve zalimlerin esaretinde bulunan mü’min müslümanların ilerlemeleri için tüm imkânları ellerinden alınmış ve mustaz’af hâline getirilmiştir... Gerici ve cahiliyyenin en koyusunun içinde bulunan, çağın en yobaz anlayışının egemen güçleri tarafından esir edilen mü’min müslümanlardan hangi ilerleme beklenebilir ki?!..

Çağın ilerici diye görülen gerici, sömürünün ve zulmün her türlüsünü işgal ettikleri topraklarında mü’min müslümanlara revâ gören emperyalist zalimlerin esaretinden kurtulamayanlardan hangi ileri atılım istenir ki?!...

Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanabilen her insanın ortak görüşü ve kabul ettiği fikir: Önce hürriyet, sonra teknolojik ilerleme.... Köleler ve esirler ne kadar gayret sarfedip çalışacak olurlarsa olsunlar, ancak efendilerinin öngördüğü şekilde değerlendirilirler... Çalışmaları, kendilerini sömüren efendileri tarafından yönlendirilir. Eğer efendilerinin işine gelmezse, en faydalı bir çalışma da olsa, insanlığın acilen ihtiyacı olan bir buluş da olsa, o çalışma durdurulur ve ört-bas yapılır, gün yüzüne çıkarılmaz... Bundan dolayı önce gerçek mânâda hürriyet ve bağımsızlık gündeme gelmelidir....

İslâm topraklarını işgal edip Daru’l-İslâm’ı, Daru’l-Harb’e dönüştüren müstekbir emperyalistlerin kanlı elleri, mü’minlerin yakasından çektirilmeli, gerçek hürriyet ve bağımsızlığın gerçekleşmesi gereklidir!... Ondan sonra hür vatanlarında, hürriyetlerine ve bağımsızlıklarına kavuşmuş olan mü’min müslümanlar, yeniden İslâm’a dönüşlerinden dolayı tüm dünya halklarına medeniyetin ve ilerlemenin ne demek olduğunu gösterirler!... Bu nimeti, tüm insanlıkla paylaşır, dünya huzur ve barışını sağlamaya çalışır, Rabbleri Allah’a tevekkül eder, emirleri doğrultusunda hareket ederek, O’nun izniyle bu güzel hareketi gerçekleştirirler...

Allah’ın izniyle bu çok kolaydır, amma önce zor olanını başarmak lazım: Gerçek bir hürriyet ve bağımsızlık!...

Mü’min müslümanlar, hangi durumda olurlarsa olsunlar, o anda kendilerine Allah’ın ne emrettiğine bakmalı ve Rasulullah (s.a.s.) örneğinde olduğu gibi hareket etmelidirler... Yegâne hayat nizamı İslâm’ın cevab vermediği hiç bir soru ve çözmediği hiç bir problem yoktur...

Ebu Musa el-Eş’arî (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Açları doyurun, hastaları ziyaret edin, esirleir hürriyete kavuşturun!” (25)

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyuruyor!... Canımızdan çok sevdiğimiz ve annemiz, babamız kendisine fedâ olsun ulu önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyuruyor!...

“Açları doyurun, hastaları ziyaret edin, esirleri hürriyete kavuşturun!”

O yüce Önder (s.a.s.)’in ümmetinden olan mü’min müslümanların acilen gündemlerine almaları gerekeli olan anın vacibi bu üç vazifelerine karşı çok hassas olmalıdırlar!...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdular:

“Kim hastayı ziyaret ederse, gökten bir melek:

— Güzel ve hayırlı bir iş yaptın. Yürüyüşün güzel ve hayırlı oldu. Kendine cennetten bir köşk hazırladın, diye nidâ eder.” (26)

Hasta olan mü’min kardeşini ziyaret eden mü’min müslümanlar, ona dua etmeli, onu umutlandırmalı, gönlünü alıp ferahlandırmalıdır... Herhangi bir ihtiyacı olup olmadığı sorulmalı, kendisine veya ailesine gerekli yardım yapılmalıdır...

Es-Saib İbn Yezid (r.a.) şöyle anlatır:

(Çocukluğumda) teyzem, beni Rasulullah (s.a.s.)’in yanına götürdü de:

— Ya Rasulullah, benim kızkardeşimin şu oğlu hastadır, dedi.

Rasulullah, benim başımı eliyle sıvazladı ve bana bereket duası yaptı. Sonra abdest aldı. Ben, O’nun abdest aldığı sudan içtim ve arka tarafında durdum da sırtında, iki kürekleri arasında gerdek çadırının kocaman düğmeleri gibi Peygamberlik mührünü gördüm. (27)

Ümmü’l-Mü’minin Aişe (r.a.) şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.), bir hasta ziyaretine vardığında veyahud bir hasta, Rasulullah’a getirildiğinde şöyle dua ederdi:

“Ey insanların Rabbi, şu hastanın hastalığını gider. Şifâ ihsan eyle. Rabbim, ancak Sen sağlık verirsin! Senin şifândan başka hiç bir şifâ yoktur. Rabbim, bu hastaya öyle şifâ ver ki, o şifâ, hasta üzerinde hastalık izi ve eseri bırakmasın!” (28)

Abdullah İbn Amr (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Bir adam, bir hastayı ziyarete geldiği zaman:

— Ey Allahım, bu kuluna şifâ ver. Senin (rızan) için düşman(ların)la savaşır ve cenaze (namazı kılma)ya gider, diye dua etsin.” (29)

Mü’min müslümanlar, gerek evlerinde, gerekse hastahânelerde yapacakları hasta ziyaretlerini, gayr-ı müslimlerin iman etmesi ve hidayet bulmasına, müslümanların da günahlarında tevbe edip salih bir kul olmasına vesile kılmalıdırlar... Hastalık hâlinde olan insanlar, ince ruhlu, hassas duygulu olurlar... O anda kendilerine hatırlatılan İslâm hakikatını kavrayabilir ve hidayete erebilirler... Günahlarından tevbe edip hatalarından vazgeçebilirler... Hasta ziyaretinde bulunanlar, hasta olanlara bu konuda yardımcı olmaya gayret etmelidirler... Mutad (peryodik) bir şekilde gerçekleştirilen hastahâne ziyaretleri, hastalara ikramda bulunup gönüllerini almak şeklinde gündeme geldiği takdirde, inşâllah bir çok kulun hidayetine vesile olunabilinir... Özellikle “Allah’a davet” eden İslâm davetçileri, bu vazifeyi ihmal etmeden, yerli yerinde ihyâ edip gerçekleştirmelidirler... Unutmayalım ki, bir kişinin hidayetine vesile olmak, dünyalık olarak çok hoşa giden en kıymetli şeylerden daha kıymetli ve hayırlıdır!... (30)

Enes b. Malik (r.a.) şöyle anlatıyor:

Bir Yahudî çocuğu vardı. Rasulullah’a hizmet ederdi. Bir ara çocuk hastalandı. Rasulullah (s.a.s.) ona, hasta ziyaretine geldi ve başının yanında oturdu. Ve çocuğa hitaben:

“İslâm’a gir (müslüman ol!)! buyurdu.

Çocuk yanında bulunan babasının yüzüne baktı.

Babası:

— Ebu’l-Kasım’a itaat et (O’nun emrini kabul et), dedi.

Bunun üzerine o çocuk, hemen (şehadet kelimesini söyleyip) müslüman oldu.

Müteakiben Rasulullah, hastanın yanından çıkarken:

“Bu çocuğu (benim vasıtamla) cehennem ateşinden kurtaran Allah’a hamd olsun!” buyurdu. (31)

Katıksız iman ve salih amel sahibi muvahhid mü’min bir kul, hastalandığı veya Allah yolunda sefere çıktığı zaman, sıhhatli bulunduğu zaman ve mukim iken yaptığı ibadetin bir benzeri, Allah’dan bir bağış olarak onun lehine yazılır... Bu müjdeyi bize, sadık ve emin olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.) vermektedir...

Ebu Musa (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Bir kul, hasta olduğu yahud yolculuk ettiği zaman, mûkim ve sıhhatte iken işlemekte olduğu ibadetin benzeri, o gazî ve hasta lehine yazılır.” (32)

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in verdiği emir gereği, anın vacibi olarak yapılması gereken, esaret altındaki İslâm Milleti’nin bir an önce hürriyetine kavuşması, hastalığının tedavisi, emperyalistler tarafından aldığı maddî, manevî ve kültürel yaralarının sarılması, sömürücü müstekbirler tarafından aç-susuz bırakılıp tüm servetleri soyulmuş bir hâlden kurtulup yoksullarının doyrulması gerekir!.. Bunun nasıl gerçekleştirileceğinin yolunu, metodunu, zaman ve zeminini, mü’min müslümanlar, kendi şahsî kaatleriyle tesbit edemezler, etmeye de hak ve yetki sahibleri değildirler... Bu mes’elede söz sahibi, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’dir... Allah ve Rasulü, bir konuda bir hüküm beyan buyurdular mı, kadın olsun, erkek olsun tüm mü’minler itiraz etmeden ve muhayyer olmadan tabi olmak meccburiyetindedirler... (33) İslâm, Rabbanî olduğu gibi, Onun mücadele metodu da Rabbanîdir... Bundan dolayı, hayatın her mes’elesinde olduğu gibi, hürriyet mücadelesinde de Allah ve Rasulü (s.as.)’in emirlerine tam teslimiyet gerçekleşmelidir... Çağı bahane ederek, zamanın ve mekânın değişmesini öne sürerek, kendi kanaatlerini gündeme getirip İslâm’a aykırı olan çözümlere itibar edilmez!...

Yegâne hayat nizamı İslâm, her çağın problemlerini çözücü görüşü beyan etmiştir!... Eğer bu çözüm, İslâm’a inandıklarını beyan edenler tarafından zor görülüyor ve taviz üste taviz verilen kendi kanaatleri kolay geliyorsa, onlar da kolayı tercih ediyorlar ise, bu sapmadan dolayı kendileri sorumludurlar!... İslâm’ın sunduğu çözümü kabul etmemiş, onun gereğini yapmamış, ya gayr-ı müslim tağutlardan metodunu almış, ya da İslâm’a aykırı olan kendi görüşünce hareket etmiştir... Böylece, izzeti değil, zilleti tercih etmiş ve şahsiyetini yetirmiştir!... Bu zilletten kurtulup izzet ve şeref sahibi şahsiyetler olmak için yeniden ve tam teslimiyet ile İslâm’a dönmeli, tüm kuvvet ile sarılmak gerekir!... İslâm neyi gerektiriyorsa, onun işlenmesi ve ferdden topluma O’nun gündem oluşturması lazımdır!...

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in insanlar arası ilişkilerden emrettiği diğer bir madde de, müslümanların cenazelerine iştirak etmektir...

 

3) Cenazelerin Ardından Gitmek:

Mü’min müslümanların vefat eden kardeşlerinin cenazelerinin yıkanması, kefenlenmesi, cenaze namazının kılınması ve müslüman mezarlığına Sünnet üzere defn edilmesine katılması, kardeşinin onların üzerindeki haklarındandır... Bu hak, bir farz-ı kifâyedir... Bazı müslümanların gereği üzere bu vazifeyi yapması kâfî gelir ve diğer müslümanların katılmayışları onları mes’ul kılmaz!... Elbette imkân sahibi olan mü’min müslümanların, tüm müslüman kardeşlerinin bu acı gününde onların yanında bulunması, kendi lehine çok sevablı ve hayırlı olan bir hareket olur... Fakat imkânı olmayanlardan kaldırılmış olan bu mesuliyyet için müslümanın kendisini aşan bir harekette bulunması, ondan istenen bir şey değildir!...

Malum olduğu üzere Rabbimiz Allah, kullarına verdiği imkân ölçüsünce onları sorumlu tutmuştur. Onların gücünü aşan hiç bir teklif yapılmamış ve mecbur kılınmamışlardır... (34)

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Cenazede, cenaze namazı kılınıncaya kadar hazır bulunan kimseye bir kırât (sevab) vardır. Cenaze gömülünceye kadar hazır bulunan kimse için ise, iki kırât sevabı olur.”

— İki kırât nedir? denildi.

Rasulullah (s.a.s.):

“İki büyük dağ gibidir.” (35) buyurdu.

Nafî, şu olayı anlatıyor:

İbn Ömer’e:

— Ebu Hüreyre, cenazenin beraberinde giden kimse için bir kırât ecir vardır, diyor, denildi.

İbn Ömer:

— Ebu Hüreyre bize (hadis rivayet etmeyi) çoğalttı, dedi.

Fakat Aişe, Ebu Hüreyre’yi tasdik etti ve:

— Ebu Hüreyre’nin söylemekte olduğu hadisi, ben de Rasulullah’dan işittim, dedi.

Bunun üzerine Abdullah İbn Ömer:

— Yemin olsun ki biz, pek çok kırâtlardaki sevabı almakta kusur ettik, dedi. (36)

Dünya hayatındaki ömrünü tamamlayıp bir başka hayata başlayan mü’min müslümanın cenazesini İslâmî usûllerde kaldırmak, hayatta olan diğer mü’min müslümanların üzerinde bir kardeşlik hakkı, bir İslâmî vazifedir...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her kim cenazeyi takib eder ve onu üç kez taşırsa, cenazeye karşı üzerine düşeni şübhesiz yapmış olur.” (37)

Vefat eden müslümanın cenazesini kaldırdıktan sonra geride kalan, yas ve hüzün içinde olan akrabalarına yardımcı olmak, onlara taziyede bulunmak, dertlerini paylaşmak, acılarını dindirici ve teskin edici sözlerde bulunup sabır tavsiye etmek, kendilerine ve vefat eden müslüman için duada bulunmak, mü’min müslümanların vazifeleri arasındadır... Cenaze evindeki cenazenin yakınlarının meşguliyetleri olduğu için onlara yardımda bulunup onlar için yemek yapmak, hizmetlerinde olmak, yakın komşularının ve diğer mü’min müslümanların vazifesidir... Bu sosyal yardımlaşmayı emreden ve ilkelerle tanzim eden yegâne hayat nizamı İslâm’dır!...

Abdullah b. Ebi Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm’ın dedesi (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Bir masibet sebebiyle din kardeşine taziyette bulunan hiç bir mü’min yoktur ki, Allah Sübhânehu kıyamet günü, ona keramet elbiselerinden bir takım elbise giydirmesin.” (38)

Abdullah b. Ca’fer b. Ebi Talib (r. anhuma)’dan.

Ca’fer (b. Ebî Talib)’in şehadet haberi gelince, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ca’fer’in ev halkı için yemek yapınız. Çünkü onları meşgul eden bir şey onların başına gelmiştir.” (39)

Taziye ahkamı için, “Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı” adlı eserde şunlar beyan edilir:

“Musîbetzedelere tâziyette bulunmak mendubtur. Taziyenin zamanı, vefatın vukûundan üç gün sonraya kadardır. Bundan sonra taziyette bulunmak mekruh olur. Meğer ki, taziyette bulunan veya bulunulandan biri bu zaman zarfında hazır bulunmasın. Bu takdirde taziyenin üç günden sonra yapılması mekruh olmaz. Taziye için kalıplaşmış belli bir söz veya cümle yoktur. Herkes hâline münasib bir şeyler söyler.” (40)

Bu konuda, “Reddu’l-Muhtar Ale’d-Dürri’l-Muhtar.” adlı eserde şu cümleler yer almıştır:

“Allah sana, ecr-i cezil, sabr-ı cemil ihsan eylesin!” yani fazla sevab ve dereceler vermek suretiyle ecrini çoğaltsın! sabrını da güzel eylesin!

“Meyyitini de afv ve mağfiret buyursun.” cümlesini meyyit mükellef ise söyler. Mükellef değilse söylemez.”(41)

Cenaze sahiblerine taziyede bulunan mü’min müslümanın:

“Allah sana, ecr-i cezil, sabr-ı cemil ihsan eylesin! meyyitini de afv ve mağfiret buyursun.” cümlelerini söylenmesi, âlimlerimizce tavsiye edilmiştir.

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), cenazenin bekletilmeden defn edilmesini emretmiştir...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Cenazeyi sur’atli naklediniz. Eğer bu ölü iyi bir kişi ise, bu, bir hayırdır. Onu, (bir an evvel kabirdeki) hayır ve sevabına ulaştırmış olursunuz. Eğer bu cenaze iyi bir kimse değil ise, bu da bir şerrdir. onu, omuzlarınızdan (çabuk) indirip korsunuz.” (42)

 

4) Dâvete İcabet Eylemek:

Mü’min müslümanların, da’vet olundukları İslâm’a uygun olan her yere imkânları ölçüsünce icabet etmeleri, kardeşlerinin onların üzerindeki haklarındandır... Davet olundukları yerlerde Allah’a isyan yapılmadıkça, fısk ve fücur işlenmedikçe ve ortam İslâmî ölçülerde oldukça oraya gitmeleri, orada bulunmaları ve bu ziyareti hayra vesile kılmaları çok güzel bir hareket olur... Yalnız, da’vet olundukları yerlerde günah işleniyor, haram şeyler yapılıyorsa, o dâveti reddedip katılmamak gerekir!... Eğer bilmeden gidilmiş ve böyle bir isyan ortamı oluşmuşsa, mü’min müslümanın hemen tavır koyup orayı terk etmesi gerekir!... Eğer böyle korkunç bir isyanı durdurma, Allah’ın izniyle şerri, hayra çevirme imkânı varsa, onu yapmalı, yok ise, oradan uzaklaşmalı, o fasıklarla, o facirlerle beraber oturmamalıdır....

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“Ayetlerimiz konusunda alaylı tartışmalara dalanlar –onlar, bir başka söze geçinceye kadar– onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma.”(43)

Cabir (b. Abdillah, r.a)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan kişi, üstünde şarap (kadehleri) döndürülen masaya oturmasın.” (44)

Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in emirleri böyle! Emir, Allah’dan, duyunca iman edip itaat ederek amel etmek ise, mü’min müslümanların vazgeçilmez, ertelenmez vazifesidir!..

Bu, böyledir!..

Mü’min müslümanın, Şer’î ölçülerde gerçekleştirilen ve da’vet edildiği yere icabet etmesi, müslümanlar arası sosyal ilişkilerin daha sağlamlaşmasını sağlar... Dâvet edene ve da’vet edilene karşılıklı maddî ve mânevî bir çok faydalar sağlar... Kardeşliği pekiştirir, dostluğu kuvvetlendirir, müslümanlar arasındaki bağları güçlü kılar!..

Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Da’vet edildiğiniz zaman, bu da’vete icabet ediniz!” (45)

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), İslâmî ölçülerde olan bir da’vete, her hangi bir özürü olmadan icabet etmeyen kişinin, Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e isyan ettiğini beyan buyurmuştur... Çünkü mü’min müslümanların da’vetine özürsüz iştirak etmeyen ile onu, da’vet edenler arasında küskünlük, kırgınlık hatta dedi-kodular sonucu zaman zaman kin ve nefretin oluştuğu gözlenmektedir... Böyle bir hâl, mü’min müslümanların arasında yayılan korkunç bir fitne doğurur ve felakete yol açıp İslâm milletinin parçalanmasına yol açar!... Bu konuda çok hassas olunmalı ve muvahhid mü’minler, bu fitne kapısını sıkı sıkı kapatmalı, onun yolunu çok sağlam bir şekilde tıkamalıdırlar.

İslâmî ölçülerde da’vet edildikleri yere gitmenin, da’vet eden kardeşlerinin onun üzerinde bir hakkı olduğunu bilen ve buna inanan mü’min müslümanlar, bu vazifelerini ihmal etmemeli, eğer kendisinin katılmasını engelleyen herhangi bir özürü var ise, bunu, geciktirmeden, zamanında kendisini davet edenlere iletmelidir!... Mü’min bir şahsiyete düşen görev budur... Böyle davranması, mü’min müslümanlar arasındaki irtibatı sağlamlaştırır, muhabbeti pekiştirir ve fitneyi engeller...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Yemeğin en kötüsü, gelene verilmeyen, gelmeyecek kişinin çağrıldığı da’vet yemeğidir. Her kim da’vete icabet etmezse, Allah ve Rasulü’ne isyan etmiştir!” (46)

Önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), da’vete icabet adabını da öğretmiştir... Rasulullah (s.a.s.), mü’min müslümanların baş öğretmeni ve büyük mürşididir... Hem öğretici, hem de eğiticidir önderimiz Rasulullah (s.a.s.)...

Rasulullah (s.a.s.)’in Sahabîlerinden birisinin rivayetine göre Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“İki kişi birden (seni) da’vet edecek olursa sen, kapısı en yakın olan(ın da’veti)ne icabet et. Çünkü kapısı en yakın olan, en yakın komşu olandır. Eğer (da’vet eden bu iki kişiden birisi diğerinden) daha önce da’vet etmişse, önce da’vet edenin da’vetine icabet et!” (47)

Ebu Mes’ud el-Ensarî (r.a.) şöyle demiştir:

Ensar’dan Ebu Şuayb diye künyelenen bir adam gel-di ve kasap olan bir kölesine:

— Bana, beş kişiye yetecek bir yemek yap! Çünkü ben Peygamber’i, beş kişinin beşincisi olarak da’vet etmek istiyorum. Zira ben, Peygamber’in yüzünde açlığı tanıdım, dedi.

Nihayet o zat, onları da’vet etti. Da’vetli olan toplulukla beraber bir adam da geldi.

Ebu Şuayb’ın evine vardığında Rasulullah (s.a.s.):

“Bu zat, bize tabi olup gelmiştir. Ona, izin vermek istersen izin ver (girsin). Geri dönmesini istersen, geri dönsün!” buyurdu.

Ebu Şuayb!

— Hayır (geri dönmeyecek), fakat ben, ona izin verdim, dedi. (48)

İslâm, en yüce bir nizamdır... İnsana, Rabbini öğreten, insana, kendisini öğreten ve eğiten yüce bir nizamdır İslâm... Ondan yüce hiç bir nizam yoktur... Çünkü İslâm, Âlemlerin Rabbi Allah tarafından va’zedilmiş ve O’nun tarafından korunan bir nizamdır... Diğer tüm beşerî düzenler, O’nun yanında kendilerinden söz edilemeyecek seviyededirler... Güneşin doğmasıyla, ay ve bütün yıldızlar kaybolur, güneşin varlığının yanında görünmezler!..

5) Aksırana dua etmek:

Rabbimiz Allah’ın, insan kullarına bahşetmiş olduğu fıtrî nimetlerden biri olan aksırma hakında ansiklopedilerde şu bilgiler yer almaktadır:

“Aksırma, burun yollarında gelişen ve beyindeki reflekse bağlı olarak ağızdan ve burundan soluk boşalmasını sağlayarak burundaki yabancı maddeleri temizleyen, esnemenin aksine insanda zindelik meydana getiren bir hadise olduğundan, sağlık belirtisi kabul edilmiş ve İslâm’da bazı muaşeret kurallarına bağlanmıştır.” (49)

“Aksırmak, beden hafifliği, hareketin kolaylığı, kıllar sebebiyle vücuddaki gözeneklerin genişlemesi gibi sebeblerden dolayı meydana geldiği gibi, nezle ve benzeri hastalıklardan da meydana gelir. Aksırmanın sebeblerinden biri de, hafif gıdalar almak, az yemek ve az şeyle yetinmektir. Esnemek ise, midenin fazla doldurulmasından, bedenin ağırlığından dolayı, uykunun galib gelmesinden ve tembellikten meydana gelmektedir. Buna göre, aksırmak güzel bir şey, esnemek ise, kötü bir şeydir.” (50)

İnsanın hayatını sıhhat ve saadet içinde düzenleyen yegâne fıtrî nizam olan İslâm, insanın hayat programıdır... İnsan hayatı bu ilâhî programa, bu Rabbanî kılavuza göre ayarlandığı zaman insan, insan olur ve insan kendisini bulur... Kendisini bilen ve bulan insan, Rabbi Allah’ı da bilir ve bulur... Bu seviyeye yükselen insan, yaratılış gayesine uygun bir tavır sergiler...

Yegâne hayat nizamı olan İslâm, insanoğlunun tüm hayatını, en ince noktasına kadar belli bir düzen içinde ele almış ve insan şahsiyetine en güzel yakışan bir biçimde düzenlemiştir... Kim ki, fıtrî hayat proğramı olan İslâm’a tabi olur, tam teslimiyet gösterirse o, maddî ve manevî huzura kavuşur... İnsan hayatının en küçük birimini tanzim eden hayat nizamı İslâm, insan hayatını ilgilendiren büyük meseleleri boşta bırakır mı hiç? Elbette hayır!... İslâm, insan hayatını, büyük mes’eleleriyle, küçük mes’eleleriyle ferdden devlete, ekonomiden hukuka, eğitimden teknolojiye, evden sokağa her birimiyle düzenlemiş ve cevab vermediği hiç bir sorun bırakmamıştır...

İnsanın fıtratından olan aksırma ile ilgili düzenlemesi bile tek başına bu hakikatın apaçık bir göstergesidir!...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur ulu önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

“Allah, (sıhhat ve hafifleme sebebi olan) aksırmayı sever, (gaflet ve tenbellik eseri olan) esnemeyi de çirkin görür. Bir kimse aksırıp da Allah’a hamdettiği zaman, onun hamdettiğini işiten her müslüman üzerine:

— Yerhamuke’llahu, diye mukabele etmesi, aksıran mü’min için bir hak olur.

Esnemeye gelince, şübhesiz o, şeytandandır. Biriniz, esnemek hâli geldiğinde, gücü yettiği derecede onu gidermeye çalışsın! Çünkü biriniz esneyip de ‘Hâ’ diye ağzını açıp ayırınca, onun bu gafletinden dolayı şeytan güler.”(51)

Aksıran mü’min müslüman, gereği gibi hamdederse, onun hamdini duyan diğer mü’min müslümanlar, “Allah, sana merhamet etsin” anlamında “yerhamuke’llahu” diye kendisine dua ederler... Bu hamd ve dua, bir imanın, bir şuurun, bir idrakın ve bir hayat nizamının gereğidir... Yeryüzünde imtihân sahasındaki Allah’ın kulları arasındaki ilişkileri en mükemmel şekilde düzenleyen hayat nizamı İslâm’ın öğrettiği bir olgunluktur karşılıklı böyle dualaşmak!... Allah’a ve verdiği nimetlere karşı nânkör olmayan, gereği üzere kulluk yapan ve yalnızca Allah’a mahsus olan hamdı şuurlu şekliyle yerine getiren mü’min müslüman kula, ancak dua edilerek takdir olunur... O, nânkörlük yapmamış, kendisine sıhhat nimetini veren Rabbi Allah’a hamd etmiş ve kulluğunu ortaya koymuştur... Eğer verdiği nimetler için Allah’a hamdederse karşılığını, hem Allah’ın kullarından, hem de kulların Rabbi olan Allah’dan almış olur... Mü’min müslüman kullar, onu, sever, sayar ve ona dua ederler... Allah (Azze ve Celle), onun hamdine karşı kendisine bolca ecir ve nimet verip sıhhatini daha da sağlamlaştırır...

Ebu Malik el-Eş’arî (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Temizlik, imanın yarısıdır. Elhamdulillah, mizanı doldurur. Sübhanallah ve el-Hamdulillah, göklerle yer arasını doldururlar.” (52)

Sağlam ve katıksız imanı sebebiyle Rabbimiz Allah’a hamd eden ve değeri bu kadar büyük olan bir zikirle meşgul mü’min müslüman, kendisine dua edilmeye hak kazanır...

Enes b. Malik (r.a.) şöyle demiştir:

Bir defasında iki kişi Rasulullah (s.a.s.)’in yanında (ayrı ayrı) aksırdılar da Rasulullah, bunlardan birisine:

“Yerhamuke’llahu” diye dua etti, ötekisine dua etmedi.

Rasulullah’a:

— Buna, niçin dua etmediniz? diye soruldu.

Rasulullah (s.a.s.):

“Şu, Allah’a hamdetti, el-Hamdulillah dedi. Ben de onu, rahmet duası ile karşıladım. Şu ise, Allah’a hamdetmedi. (Ben de onu, dua ile karşılamadım).” buyurdu. (53)

Ebu Bürde şöyle anlatıyor:

Ebu Musa’nın yanına girdim. Kendisi Fadl b. Abbas’ın kızının evinde idi. Aksırdım, fakat bana teşmitte bulunmadı. Fadl’ın kızı aksırdı, ona teşmit yaptı. Derken anneme dönerek kendisine haber verdim.

Ebu Musa, annemin yanına gelince (annem, O’na):

— Senin yanında oğlum aksırmış, ona teşmitte bulunmamışsın. Fadl’ın kızı aksırmış, ona teşmit yapmışsın, dedi.

Bunun üzerine Ebu Musa, şunları söyledi:

— Gerçekten oğlun aksırdı, amma Allah’a hamdetmedi. Ben de, kendisine teşmit yapmadım. Fadl’ın kızı aksırdı, arkasından Allah’a hamdetti. Ben de ona, teşmitte bulundum.

Ben, Rasulullah (s.a.s.)’i:

“Biriniz aksırdığı vakit Allah’a hamdederse, ona teşmit yapın. Allah’a hamdetmezse, ona teşmitte bulunmayın.” buyururken işittim. (54)

Mekhul el-Ezdî anlatıyor:

İbn Ömer’in yanında idim. Mescidin öte tarafından bir adam aksırdı.

İbn Ömer:

— Eğer Allah’a hamdetmiş isen Allah, sana merhamet etsin, dedi. (55)

Önderimiz ve mürşidimiz Rasulullah (s.a.s.), hayatî her mes’elemizi nasıl yapacağımızı, Allah’dan almış olduğu vahy ile öğretmiş, göstermiş ve bildirmiştir... Aksırırken nasıl davranılacağını öğreten Rasulullah (s.a.s.), Allah’ın emri üzere nasıl ticaret yapılacağını, nasıl devlet olunacağını ve devletin nasıl yönetileceğini, suç işleyenlere nasıl ceza verileceğini, insan eğitim ve öğretimin nasıl olacağını, vs... vs... hepsini bildirmiş, yapmış, yaptırmış, göstermiş ve öğretmiştir... Aksırırken Sünnet’e uyanlar, diğer mes’elelerde Sünnet’e uymaz da, gerek kendi kanaatlerine, gerekse gayr-ı müslimlerin görüş ve metodlarına uyarlar ise, hâlleri nice olur?!..

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Her kim benim sünnetimden yüz çevirirse o, benden değildir!” (56)

Muvahhid mü’min müslümanlar, hayatlarının her biriminde, iş ve hareketlerinin her sahasında Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim’e ve O’nun hayata uygulanışı olan Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ne uymak zorundadırlar... Böyle davranmaları, imanlarının vazgeçilmez bir gereğidir... Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti var iken, hangi konuda olursa olsun İslâm’ın çözümü dururken, “çağın icabı” bahanesini dile dolayıp İslâm’a aykırı hâl ve tavrın içine girenler, dinlerinden ve şahsiyetlerinden çok taviz verdikleri gün gibi aşikârdır... İzzetli hayatı tercih etmeyenler, zillet içinde bir ömür sürmeye müstahak olurlar.Her insan sorumlu olup irade sahibidir... İradesini, hayra veya şerre kullanma yetkisine sahibdir... Her neye niyet eder, iradesini hangi yönde kullanır ve ne amel yaparsa, hiç bir noksanlık olmadan karşılığını bulacaktır...

“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu görür.

Kim de zerre ağırlığınca bir şerr (kötülük) işlerse, o da onu görür.” (57)

Yegâne önderimiz ve mürşidimiz Rasulullah (s.a.s.), mü’min müslüman ümmetine aksırmanın adabını göstermiş ve öğretmiştir... Allah’ın emrettiği şekilde hayatî tüm mes’eleleri gösteren ve öğreten Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’yle amel edenler, ancak mes’eleleri idrak edip şuuruna varabilirler... Yoksa Sünnet’ten yüz çevirenler için Sünnet’in onlara hiç bir faydası olmaz... Çeşmenin yanına konulan bir kap, yüz yıl da orada dursa, onun dolacağı yoktur... Ancak usûlune göre akan çeşmeden doldurulursa, tertemiz su ile dolmuş olur... Sünnet ile amel etmeyenler için, Sünnet’in varlığı veya yokluğu fark etmez!...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyel buyurdu:

“Sizin biriniz aksırdığı zaman:

— El-Hamdulillah, desin.

Mü’min kardeşi ve arkadaşı da ona:

— Yerhamuke’llahu (Allah sana merhamet eylesin), diye dua ile mukabelede bulunsun.

Ona:

— Yerhamuke’llahu, dediği zaman, öteki de bu teşmite cevab olarak:

— Yehdikumu’llahu ve yeslihu bâlekum (Allah, sizlere hidayet eylesin ve hâlinizi, işinizi de iyileştirsin) duasını söylesin!” (58)

İlyas b. Seleme b. Ekva babasından rivayet eder. Kendisi, Rasulullah (s.a.s.)’den dinlemiş.

Bir adam, O’nun yanında aksırmış da, ona:

“Yerhamuke’llah” demiş.

Sonra bir daha aksırmış, bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Bu adam, zükkam (nezle/grip) lıdır.” buyurmuş. (59)

Selem b. Ekva (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Üç defa (yani bir-iki ve üç defaya kadar) aksıran (müslüman)a teşmit edilir (hayır ve bereketle dua edilir). Daha fazla aksıran kimse ise, nezleye yakalanmıştır (yani ona teşmit edilmez).” (60)

Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle demiş:

— Rasulullah (s.a.s.), aksıracağı zaman eli veya elbisesi (nin bir tarafı) ile yüzünü kapatır ve hapşırma esnasında sesini kısardı. (61)

Annemiz-babamız O’na fedâ olsun, önderimiz ve mürşidimiz Rasulullah (s.a.s.), mü’min müslümanları böyle eğitiyor ve onlara hayatın tüm güzelliklerini öğretiyor...

Bu, böyledir!..

 

 

 

 

 

 

 

 

(25)

 

HESAB GÜNÜNE HAZIRLANMAK

 

 

Enes b. Malik (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Sizden hiç biriniz, kendisine inmiş olan zarardan dolayı sakın ölümü temennî etmesin. Eğer muhakkak ölümü temennî etmek zorunda bulunursa:

— Allah’ım, yaşamak, benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat. Ölmek, benim için hayırlı olduğu zaman da beni öldür, desin.” (1)

Enes b. Malik (r.a.) şöyle demiştir:

— Eğer ben, Rasulullah (s.a.s.)’i:

“Sakın ölüm temennî etmeyiniz!” buyururken işitmiş olmasyadım, muhakkak ölümü temennî ederdim. (2)

Kays İbn Ebi Hâzım, şöyle anlatır:

Biz, hastalığında Habbab İbnu’l-Eret (r.a.)’ı hastalığından dolayı ziyaret ediyorduk. Vücûdunun yedi yerine dağlama tedavisi uygulanmıştı.

Habbab, hastalığının şiddetli ısdırabını ifade ederek:

— Eğer Rasulullah (s.a.s.) bizlere, ölüm temennî etmemizi nehyetmeseydi, muhakkak ölümü temennî ederdim, dedi. (3)

Önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in beyanından ve yeryüzünün en hayırlı nesli olan Ashab neslinden iki değerli şahsiyetin beyanlarından anlaşıldığı gibi mü’min müslümanlar, ölümü temennî etmemelidirler!... Ne kadar sıkıntı ve zorlukla karşı karşıya gelecek veya başbaşa kalacak olurlar ise de, ölüm temennîsi söz konusu edilmemesi gerekir... Rabbimiz Allah’ın verdiği imkânları yerli yerinde kullanarak ve O’ndan yardım ile yeni imkânlar dileyerek sıkıntı ve zorluklarla mücadele edilmelidir... Allah’dan hiç bir zaman ve hiç bir şekilde umut kesmeden hayat mücadelesine devam etmelidir muvahhid mü’minler... Her zaman hayır, yani İslâm üzere olmalı ve Rabbimiz Allah’tan hayırlı olanı dilemeli... Yaşamak hayır ise, onu taleb etmeli, ölüm hayırlı ise, onu dilemelidir... Mü’min kul için hangisi hayırlı olduğunu ancak Allah bilir... Geleceğin bilinmesine imkân olmadığından dolayı, gayb olanı ancak Allah (Azze ve Celle) tarafından bilindiği için mü’min müslüman kul, Allah’dan kendisi için hayırlı olanı diler, ölümü temennî etmez...

Ölüm de, hayat gibi yaratılmış ve kulun imtihanı için aracı kılınmıştır!... Allah tarafından yaratılan hayat bir imtihan aracı olduğu gibi ölüm de, bir başka hayata başlamak için imtihan sahası olan bu dünyadan gitmenin en son anıdır!...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Mülk elinde bulunan (Allah) ne yücedir. O, her şeye güç yetirendir...

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (4)

Ölüm bir yok oluş değil, dünya hayatının bitmesi ve ahiret hayatının başlangıcıdır... Dünya hayatından ahiret hayatına geçiş olan ölüm, imtihanlarını başarı ile bitirenler için bir sevinç, bir neşe anıdır. Yıllarca özlemi çekilen bir andır... Dosta kavuşma ve sevgili ile buluşma anı!... İmtihanda başarısız olmuş kişiler için de, bir sıkıntı, bir çile ve bir azab anıdır... İmtihanı başarmış olan için de, imtihanda başarısız olan için de, önderimiz Rasulullah (s.a.s.) buyruğu:

“Sizin hiç biriniz, sakın ölümü temennî etmesin!” beyanıdır...

Ebu Ubeyde (Sa’d İbnu Ubeyd Mevlâ Abdurrahman İbn Ezher, r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Sizin hiç biriniz, sakın ölüm temennî etmesin! Eğer o, salih bir kimse ise (hayatta oldukça) salah ve faziletini arttırması umulur. Eğer fenâ bir kimse ise, onun da tevbe edip Allah’ın rızasını kazanması umulur.” (5)

Önderimiz ve biz mü’min müslümanlara “çok düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olup sıkıntıya düştüğümüz zaman O’nun çok gücüne giden” (6) Rasulullah (s.a.s.)’in beyanına dikkat edin!... Hayattan bıkıp, umutsuzluğa düşüp ölümü temennî etmeyin!... Hayatta olmayı, maddî ve manevî sıhhatli bulunmayı bir ganimet bilip zamanı değerlendirmek lazım!... Zamanı iyi ve yeterli derecede değerlendirecek olan kişi, iman ve izzet sahibi salih amel işleyen bir muvahhid mü’min ise, bu zaman içinde hayırlı amellerini arttırır, fazilet derecesini yükseltir, imanını kuvvetlendirir ve Rabbi Allah’ı daha çok razı eder... Böyle olgun bir muvahhid mü’minin varlığı, toplumundaki diğer insanlar için bir hayırdır... O mü’min şahsiyet, diğer insanlar için çok faydalı olur...

Ömür zamanını değerlendirecek kişi, fısk ve fücur içinde olan birisi ise, yine bu zaman ganimetinden faydalanabilir... Nasuh tevbesinde bulunur, hâlini düzeltir, kötülüklerden vazgeçer, iyilikler yapar, salih ameller işler, böylece Rabbi Allah’ın rızasını kazanır ve helâk olmaktan kurtulmuş olur...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Biriniz ölümü temennî etmesin. O, kendisine gelmezden önce, onu dua etmesin. Çünkü biriniz öldüğü vakit, ameli kesilir. Ve çünkü mü’mine ömrü, ancak hayır ziyade eder.” (7)

Cabir (r.a.)’ın rivayet ettiği bir hadiste de şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Ölümü arzulamayın. Zira onun sıkıntısı çok şiddetlidir. Kişinin ömrünün uzun olup Allah’a tevbe ve rücû ile nasiblenmesi saadetindendir.” (8)

Ölüm, gerçekleşme vakti ertelenmeyen ve erken gelen bir gerçek değildir... O, Allah’ın indindeki oluş vakti belli olan ve tam zamanında gelen bir gerçektir...

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Hiç bir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler.” (9)

Her canlının eceli, gaybı O’ndan başka kimsenin bilmediği Rabbimiz Allah’ın ilmindedir... İnsan, ne zaman ve nerede öleceğini bileci değildir, ancak Allah bilir bu gaybî olan mes’eleyi...

Şöyle buyurur Rabbimiz:

“Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şübhesiz Allah, bilendir, haberdardır.” (10)

Ölüm, her canlının mutlaka kendisiyle karşılaşacağı ve tadacağı, kendisinden hiç bir süretle kurtuluşun olmadığı bir hakikattır...

Bu hakikat, şu şekilde beyan olunmuştur Rabbimiz Allah tarafından:

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet Günü elbette ecirleriniz noksansız ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.”(11)

“Sizin tümünüzün dönüşü O’nadır. Allah’ın va’dı bir gerçektir. İman edip salih amellerde bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan sonra onu iade edecek olan O’dur. İnkâr edenler ise, küfürleri dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir içki ve acı bir azab vardır.” (12)

“De ki: ‘Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şübhesiz sizinle karşılaşıp buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahade edilebileni de bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz. O da size, yaptıklarınızı haber verecektir.” (13)

“Senden önce hiç bir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ölümsüz mü kalacaklar?

Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerrle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz, Bize döndürüleceksiniz.” (14)

Böyle buyuruyor yaradanımız, Rabbimiz, İlâhımız ve Melikimiz Allah Teâlâ...

Nasıl ki, her insanın doğumu bir gerçek ve bir hak ise, ölümü de bir gerçek ve bir haktır!... Bu, böyle iken, insanlar ölümden dolayı ne kadar gafil ve ne kadar ihmalkârdırlar... Aklı başında ve annelik şuurunda olan hamile bir kadının doğurma günleri yaklaştıkça doğum hazırlıklarını tamamlamaya, gerek kendisini hazırlamaya, gerekse doğuracağı bebeği için hazırlık yapıp gerekli eşyaları te’min etmeye başlar... Babalık şuurunda olan ve bu vazifesini idrak edip hakkıyla yerine getirmeye çalışan evin erkeği olan koca da, üzerine düşeni yapmaya çaba gösterir... Doğuracak hanımı ve doğacak bebeği için hazır olmaya gayret eder... Gerek maddî ve gerekse mânevî ihtiyaçlarını te’min etmeye gayret eder... Bu hazırlıklar doğum içindir... Bir gerçek olan doğum için... Doğan her canlı, ölümü tadmıştır, tadmaktadır ve tadacaktır... Doğum için bunca hazırlıklar yapan anne ve babaların, bir hak ve bir gerçek olan ölüm için ne hazırlıkları var?.. Yoksa ölüm hiç hatıra gelmiyor mu? Ölüm ile bir hayata gözlerini yumarken, yeni, hem de sonsuz bir hayata doğacak olanların bu doğum için ne hazırlıyorlar?.. Hazırlıksız doğum olur mu?.. Ölüm, ahiret hayatı için bir doğumdur!... Bu doğumun da, gözle görülüp idrak edilen bir çok belirtileri vardır... Bundan dolayı bu doğum için hazırlık yapmak, gerekli şeyleri te’min etmeye çalışmak gerekir!... Hele hele mü’min müslümanların bu konuda hiç gafil olmamaları gerekir... Çünkü ölümün bir hak ve bir gerçek olduğuna yakîn derecede iman etmişlerdir...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı. Kendileri ise, gaflet içinde yüz çeviriyorlar.” (15)

Hayata iken, Allah tarafından kendisine verilmiş, zaman nimetinin kıymetini bilip ölümden sonraki hayat için gerekli hazırlıklarını yapan muvahhid mü’minler, gidecekleri yerde çok rahat ederler... Bu konuda Rabbimiz Allah ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bizleri yeterli derecede bilgilendirmişlerdir...

İbn Abbas (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Beş şey gelmeden önce, beş şeyin kıymetini bil:

İhtiyarlamadan önce gençliğin,

Hastalanmadan önce sağlığın,

Fakirliğe düşmeden önce zenginliğin,

İşlerin çoğalmadan önce boş vaktinin,

Ve ölümden önce hayatının kıymetini bil!” (16)

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Yedi şey gelmeden önce, yararlı ameller yapmaya gayret edin:

(Bunlar,) ya (kulluk vazifesini) unutturan yoksulluk, veya azdıran zenginlik, veya (bedenî güçleri) bozan hastalık, veya bunaklık getiren yaşlılık, veya ansızın gelen ölüm, veya Deccal –ki gelmesi beklenen bir belâdır– veya Kıyamettir.. Kıyamet ise, daha ağır ve daha acıdır.” (17)

Uzun bir yolculuğa çıkacak veya bir yerden diğer bir yere hicret edecek olan bir insan, dünya hayatı göz önünde bulundurulduğunda bu kısa yolculuğu için bile bir çok hazırlıklar yapar... Hatta alelacele yolculuğa çıkan insanın bile kendine göre bir hazırlığı olur... Ya bu yolculuk, gidilen yerden dönüşü olmayan ve sonsuz bir gidiş olursa, buna, hiç hazırlık gerekmez mi?..

Rabbimiz Allah’ın, insan kullarına verdiği akıl nimetini kullanabilin her kişi, idrak ederek, itirafta bulunur ki, bu uzun ve sonsuz yolculuk için mutlaka bir hazırlık yapmak gerek!... Dünya hayatı,yaz mevsiminin bir gününde bir ağaç gölgesidir ki, yolcu olan bu gölgede biraz dinlenir ve daha sonra o gölgeden ayrılıp yoluna devam eder...

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle anlatmıştır...

Abdullah b. Mes’ud (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bir hasır üzerinde yattı. Hasır, O4nun mübarek derisinde iz yaptı. Bunun üzerine ben:

— Babam-anam sana fedâ olsun ya Rasulullah, keşke bize haber  verseydin de senin için hasır üstüne, seni onun yapmasın)dan koruyacak bir şey serseydik, dedim.

Sonra Rasulullah (s.a.s.):

“Ben, dünya (nimetleri) ile beraber değilim. Benim dünya ile beraberliğim ancak bir ağacın altında biraz gölgelenip (dinlenip) sonra yoluna devam edip giden ve ağacı bırakan (yolcu) bir binici (nin ağaçla beraberliği) gibidir.” buyurdu. (18)

Geçici bir konaklama ve ebedî hayat için bir imtihan yeri olan dünya ile olgun mü’minin ilişkisini böyle beyan buyuruyordu Rasulullah (s.a.s.)... Kendini anlatıyordu bu sözlerinde, fakat aynı zamanda ümmetine nasihat ediyor, onların da öyle olmaları için yol gösteriyordu... Çünkü O, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça zikreden mü’min müslümanlar için biricik örnek kılınmıştı Rabbimiz Allah tarafından... (19) Rasulullah (s.a.s.), hâliyle, kâeliyle ve takririyle ümmetine biricik hayat örneği idi... Kur’ân-ı Kerim’i yaşamak, O’nun gibi yaşamak demekti... Çünkü O’nun ahlakı, Kur’ân’ın tâ kendisiydi... O’nsuz, Kur’ân-ı Kerim’i anlamak, uygulayıp yaşamak ne mümkün?..

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), dünyanın fanî oluşunu, ölüme ve ölümden sonraki hayata hazırlanmamızı, dünyaya bağlanmamayı, çok ağlayıp az gülmemizi buyurmaktadır...

Önderimiz ve biricik örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in bu buyruklarını hep beraber okuyup ders alarak, gereğini yerine getirelim!

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Benim bilmekte olduğum hakikatları sizler bilir olsaydınız, muhakkak az güler, çok ağlardınız.” (20)

İmtihan sahası olan bu fanî dünyada, gerek nefs-i emmare, gerekse insanoğlunun apaçık bir düşmanı olan şeytanın vesvesesine kanarak çok çeşitli hatalar yapan ve günahlar işleyen insanın, bundan dolayı çok ağlayıp az gülmesi gerekir... Günah ve suçlarından dolayı pişman olup tevbe ederek, Rabbi Allah’a karşı işlediklerinden dolayı içi yanarak göz yaşlarının akması gerek!... Bununla beraber fanî dünya ve dünya hayatı ile ebedî ahiret hayatının hakikatlarını idrak edenlerin vasfıdır, çok ağlayıp az gülmek!... Bu hâl, derin bir tefekkürün ve ince bir anlayışla idrak etmenin gereğidir...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Artık kazandıkları günahın cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.” (21)

Enes b. Malik (r.a.) şöyle anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bir gün bize namaz kıldırdı, sonra dönerek şöyle buyurdu:

“Ben, sizin imamınızım. Onun için ne rükûya, ne sücûda benden önce gitmeyin, kıyama benden önce kalkmayın. Benden önce de namazdan ayrılmayın. Ben sizi, önümdeyken de, arkamdayken de görüyorum.

Kuvvet ve iradesiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki, benim gördüklerimi siz de görseydiniz, az güler, çok ağlardınız.”

— Ne gördün ya Rasulullah? diye sorduk.

“Cennet ve cehennemi gördüm.” buyurdu. (22)

Ebu Zerr (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ben, sizin görmediklerinizi görüyor ve işitmediklerinizi işitiyorum. Gökyüzü gıcırdadı ve gıcırdamakta haklı idi. Çünkü gökyüzünde dört parmaklık bir yer kalmamıştı ki, bir melek alnını yere koyarak (orada) secdeye kapanmamış olsun.

Vallahi, benim bildiklerimi bilseniz muhakkak ki, az güler, çok ağlardınız ve yataklar üstünde kadınlardan zevk almazdınız. Yollara çıkarak, avaz avaz Allah’a niyazda bulunurdunuz. Ben de, kesilip yok edilen bir ağaç olmayı kuvvetle arzu ettim.” (23)

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Resulullah (s.a.s.), gülmekte ve konuşmakta olan bir topluluğun yanına varıp:

“Nefsim, kudret elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki, eğer benim bildiğimi siz bilseydiniz, az gülerdiniz ve çok ağlardınız.” dedi.

Sonra Rasulullah döndü (gitti) de, o cemaat ağladı. Sonra Allah (Azze ve Celle) Rasulullah’a vahyetti ki;

“Ey Muhammed, niçin kullarımı umutsuzluğa düşürüyorsun?”

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), geri dönüp şöyle buyurdu:

“Müjdeleyiniz, doğruyu söyleyiniz ve itidal üzere olunuz (büsbütün sevinmeyiniz ve tamamen umutsuzluğa da düşmeyiniz.).” (24)

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Çok gülmeyiniz. Çünkü gülmenin çokluğu kalbi öldürür (yani katılaştırır.)” (25)

Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah korkusundan dolayı) ağlayınız. Eğer ağlamanız gelmezse, ağlamak için kendinizi zorlayınız.” (26)

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), kendisine şöyle buyurmuştur:

“Ya Eba Hüreyre, şübheli (helâl mı, haram mı diye tereddüt ettiğin) şeylerden titizlikle sakın, (o takdirde) insanların (Allah’a) en çok kulluk edeni olursun. (Sana verilen dünyalığa) kanaatkâr ol, (o zaman) insanların (Allah’a) en çok şükredeni olursun. Kendi nefsin için sevdiğin (iyi) şeyi insanlar için (de) sev (yani arzula, o zaman olgun) mü’min olursun. Sana komşu olanlara iyi komşuluk et, (o takdirde kâmil) müslüman olursun. Ve az gül. Çünkü gülmenin çokluğu kalbi öldürür (yani karartıp katılaştırır).”(27)

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in bu buyruklarına, bu baha biçilmez nasihatlarına can kulağı ile dinleyip tabî olan ve itaat eden her mü’min müslüman, ölümü unutmaz, onu devamlı hatırda tutar... Ölüm ve ölümden sonraki  sonsuz hayatının hayır üzere olması, saadet ve mutluluk dolması için çok iyi hazırlık yapar... İmanını kuvvetlendirir, amellerini salihleştirir, kendisini tüm günah ve haramlardan alıkor... İyilik yapmaya devam ederken, kötülükleri terk eder...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Lezzetleri keseni sık sık anın!” ölümü kast ediyor.(28)

Ebu Said el-Hudrî (r.a.) şöyle anlatır:

Rasulullah (s.a.s.), namazgâhına girdi ve bir takım insanların sırıtıp güldüklerini gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Ne var ki siz, lezzetleri keseni (ölümü) sık sık anmış olsaydınız, şu gördüğüm vaziyetten sizi meşgul ederdi. Lezzetleri keseni, ölümü sık sık anın. Zira kabir, üzerine gelen (yeni doğan) her günde muhakkak konuşur ve şöyle der:

— Ben, gurbet eviyim. Ben, yalnızlık eviyim. Ben, toprak eviyim. Ben, kurt yuvasıyım!

Mü’min kul, toprağa verildiği zaman kabir, ona şöyle diyecektir:

— Merhaba, hoş geldin. Bana, sırtımda yürüyenlerin en sevgilisi olduğuna göre ve bugün seni velâyetim altına aldığım ve bana vardığın cihetle sana karşı muamelemi göreceksin.

Sonra kabir, o mü’min için gözümün alabildiği kadar genişleyecek ve ona, cennete doğru bir kapı açılacaktır.

İsyankâr kul veya kâfir toprağa verildiği zaman kabir, ona şöyle diyecektir:

— Sana merhaba yok, hoş geldin yok. Bana, sırtımda yürüyenlerin en sevimsizi olduğuna göre, bugün seni velâyetim altına aldığım ve bana vardığın cihetle sana karşı muamelemi göreceksin.”

Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:

“Sonra kabir, onun üzerine kapanarak (o derece sıkar ki, kabrin kenarları) onun üstünde buluşur ve kaburgaları birbirine geçer.”

Ebu Said dedi ki:

— Rasulullah (s.a.s.) parmaklarıyla bu durumu göstererek, onları içiçe soktu. Sonra şöyle buyurdu:

“Ve ona, yetmiş ejderha müsallat edilir ki, onlardan biri toprağa ülferse o toprak, dünya durdukça hiç bir şey bitirmez. Bu ejderhalar onu, hesaba iletilinceye kadar sokar ve parçalar.”

Ebu Said dedi ki:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (29)

Rasulullah (s.a.s.), Rabbimiz Allah’ın bildirmesi ve öğretmesiyle biz ümmeti olan mü’min müslümanlara ve dahi tüm insanlık âlemine bu hakikatı bildirmektedir... Ölümü, kabir hayatını ve ahiret hayatıyla ilgili olanları bizlere bildiren önderimiz Rasulullah (s.a.s.), böyle bir hayat için hazırlık yapmamızı defalarca beyan buyurmuştur... Ölümü anmamızı, onu unutmamayı, böylece ona hazır bulunmayı emretmiştir...

Sehl b. Sa’d es-Saîdî (r.a.) şunu anlatır:

Ashab’dan bir adam öldü. Rasulullah (s.a.s.)’in Ashab’ı, Onun iyiliklerini ve ibadetlerini anlatıp övdüler. Rasulullah (s.a.s.) de, sessiz duruyordu.

Onlar, susunca:

“Ölümü çok anar mıydı?”

— Hayır.

“Nefsinin çektiği bir şeyi terk eder miydi?”

— Hayır.

“O hâlde arkadaşınız, anlattığınız övgüye layık olamadı.” buyurdu. (30)

Kendisine çok yakın olan ölümü anmayan ve onun için çokça sevab kazanma yoluna gitmeyenin övülecek bir yanının olmadığını beyan buyuran Rasulullah (s.a.s.), mü’min müslümanların dünya imtihanını kazanmaları ölüme hazırlanmakla olacağını bildirmektedir... Ölüm, insana çok yakın, eğer insan bu konuda uyanık olursa!...

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Cennet, sizin her birinize kendi ayağındaki ediğin tasmasından daha yakındır. Ateş de, bunun gibidir.” (31)

Ölüm, ya cennete, ya da cehenneme açılan kapının kolunu çevirmek ve kapıyı aralamaktır... Ölümle beraber başlayan ahiret hayatı, dünya hayatındaki hâline göre şekillenir... Ya bir cinnet bahçesi, ya da bir cehennem çukuru!...

Yine Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Allah’dan hakkıyla haya edin!”

Bunun üzerine:

— Ya Rasulullah, El-Hamdulillah haya ediyoruz, dedik.

Buyurdu ki:

“O (sizin anladığınız haya) değil! Fakat Allah’dan hakkıyla haya etmek, başı ve başın topladığı uzuvları, karnı ve onun ihtiva ettiği uzuvları korumaklığın; ölümü ve (toprak altında) çürümeyi hatırdan çıkarmamaklığındır.

Ahireti isteyen, dünyanın süsünü bırakır. Kim bunu yaparsa, gerçekten haya etmiş, yani Allah’dan hakkıyla haya etmiş olur.” (32)

Allah’dan hakkıyla haya edenler, mü’min ve mühsin olanlardır... Allah’a ve inanılması gerekli olan şeylerin tümüne kalb ile tasdik dil ile ikrar ederek iman eden ve Allah’ın kendisini gördüğünün farkına varıp idrak ederek hâl ve harekette bulunan muvahhid mü’minler, Allah’dan gereği üzere haya etmişlerdir... Bu izzet ve şeref sahibi şahsiyetler, ölümü anan, ondan sonrasına hazırlıklarını yapan, çok ağlayıp az gülenlerdendirler...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah korkusundan ağlayan kişi, (sağılan) süt memeye dönmedikçe cehenneme girmeyecek ve Allah yolunun tozu ile cehennemin dumanı bir araya gelmeyecektir.”(33)

Ebu Ümame (r.a.) da, şu hadisi rivayet eder:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Hiç bir nesne Allah’a, iki damla ve iki izden daha sevimli değildir: Allah korkusundan akan yaş damlası ile Allah yolunda (savaş meydanında) akıtılan kan damlası. İki ize gelince, Allah yolundaki iz (savaştan arta kalan iz), Allah’ın farzlarından birinin izi (ibadetlerin vücûda bıraktığı iz – secde izinin alında olması gibi).” (34)

İbn Abbas (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“İki göz var ki, ateş onlara değmez: Allah korkusundan ağlayan göz ile Allah yolunda nöbet bekleyen göz!”(35)

Ölümün vakti, insan tarafından bilinmediği için her an hazırlıklı olmak gerekir... Gaflette bulunmamak, dünyanın fanî olduğunun farkına varmak, Allah’ın verdiği nimetler ve imkânlarla ahirete hazırlanmak, fakat dünyadaki payı da unutmamak gerekir...

Ümmü’l-Mü’minin Aişe (r.anh)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Anî ölüm, mü’min için rahmettir, facir için eseftir (gazab alametidir).” (36)

Muvahhid mü’min, mühsinlerden olduğu için her an ölüme hazır bulunduğundan dolayı anî ölüm, ona bir rahmettir... Onu, bu imtihan yurdundan kurtarır ve cennet bahçelerinden bir bahçeye götürür... Fecir, yani günahkâr ve isyan hâlinde olan ise, o günahlarıyla suç üstü yakalandığından dolayı, günahlarından pişman olmaya, tevbe etmeye ve ibadet üzere bir hayat geçirmeye vakit bulamamış, böylece cehennem çukurlarından bir çukura düşmüş olur... Bundan dolayı ölüm, fecir için eseftir..

Şeddad b. Evs (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Dirayetli kişi, nefsine hakim olan ve ölümden sonrası için çalışan kişidir. Aciz kişi de, nefsini kendi havasına bırakıp da, Allah’dan dilekte bulunan kişidir.” (37)

İmam Tirmizî (rh.a.), bu hadisi  kaydettikten sonra şunları beyan eder:

“Bu hadis- hasen’dir. “Nefsine hakim olan.” sözünün mânâsı, kıyamet gününde hesaba çekilmeden önce dünyada iken nefsini muhakeme eder, diyor.

Ömer b. El-Hattab (r.a.)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

— Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin ve büyük arz için de kendinizi donatın. Çünkü kıyamet gününde hesab, ancak dünyada iken kendini hesaba çekenler için hafif olacaktır.

Meymun b. Mihran’dan da şöyle dediği rivayet olunuyor:

— Kul, ortağına, yemeği nerden ve giyimi nerden? diye hesab sorduğu gibi, kendi nefsine de hesab sormadıkça takva sahibi olamaz.”

Hesaba çekilmeden önce kendisini hesaba çeken muvahhid mü’minler, Hesab Günü” şuurunda olup o gün için hazırlıklarını yapan kıymetli şahsiyetlerdir...

Abdurrezzak’ın Sevrî kanalıyla Ebu Cafer’den rivayetine göre o, şöyle demiştir:

Hz. Peygamber (s.a.s.)’e:

— İnsanların hangisi en akıllıdır? diye soruldu.

“Ölümü en çok anan ve ondan sonrası için hazırlığı en fazla olan.” buyurdu.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’e:

“Allah, kimin hidayete erdirmek isterse, onun kalbini İslâm’a açar.” (En’âm, 6/125) ayetini sorup  dediler ki:

— Ey Allah’ın elçisi, onun kalbini nasıl açar?

Allah Rasulü:

“Bir nurdur ki, ona bırakılır ve böylece kalbi ona açılır, genişler.” buyurdular.

— Kendisiyle bilinebilecek bir emâresi var mıdır? diye sordular.

Allah Rasulü, şöyle buyurdu:

“Ebediyyet yurduna dönüş, gurur yurdundan uzaklaşma, ölümle buluşmadan önce, ölüm için hazırlık yapmak.” (38)

Ubâde İbn’us-Samit (r.a.) şu hadisi rivayet eder:

Rasulullah (s.a.s.) şöye buyurdu:

“Her kim Allah’a kavşup görmeyi arzu eder severse, Allah da ona kavuşup görmeyi sever. Her kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”

Aişe, yahud Rasulullah (s.a.s.)’ın hanımlarından biri:

— (Ya Rasulullah,) bizler, ölümden elbette hoşlanmayız, dediler.

Rasulullah, kadınlara:

“Ölüm, sizin bildiğiniz gibi değil! Lâkin bu, şöyledir:

Mü’mine ölüm hâli gelince, Allah’ın o kuldan hoşnudluğu, Allah’ın ikram ve ihsanı ile müjdelenir. Bu müjde üzerine artık mü’mine (ölüm gibi) kendisini karşılayacak hâllerden daha sevimli bir şey olamaz. O anda mü’min, Allah’a kavuşmayı arzu edip ister. Allah da, mü’min kuluna kavuşmayı sever.

Fakat kâfir öyle değildir:

Ona ölüm hâli hazır olduğunda, Allah’ın azabı ve ukubâtı müjdelenir. O anda kâfire, önündeki ölüm gibi hâllerden daha çirkin bir hâl olamaz. Bu süretle kâfir, allah’a kavuşmayı fenâ görür. Allah da, onunla buluşmayı çirkin görür.” (39)

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyle ki, saat (kıyamet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına yüklenecek: ‘Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize’ derler. Dikkat edin, o işleyip yüklendikleri ne kötüdür.” (40)

İmam Osman (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Kişiye, vaiz olarak ölüm, zenginlik olarak da kuvvetli iman yeter.” (41)

İster Daru’l-İslâm’da olsun, ister Daru’l-Harb’de olsun, gerek egemenliğin Allah’a ve iktidarın mü’min müslümanlara aid olduğu bir ülkede bulunsun, gerekse egemenliğin tağutlara ve iktidarın gayr-ı müslimlere aid olup mü’min müslümanlar mahkum edilen bir ülkede bulunsun, her iki hâlde de muvahhid mü’minler, ölüm ve ölüm sonrasına hayatta iken çok iyi hazırlanmalıdırlar... Yegâne Rabbimiz Allah’ın kendilerine verdiği imkânları yerli yerinde değerlendirip amel-i salih işlemeye azamî derecede dikkat etmelidirler...

Yönetimde, ekonomide, hukukta, sosyal mes’elelerde, eğitimde, ticarette ve her türlü insanlar arası ilişkilerde, Allah’ın rızasını gözetmeli, İslâm’a aykırı olan herhangi bir şey işlememeli, haramdan kaçınıp helâle sarılmalıdır... Katıksız imanın gereğini yapmalı, imana şirkin hiç bir şeyini bulaştırmamalı... Tevhid’den taviz vermeyip ibadetlerinin tümünü Allah için yapmalıdır... Hayatı, Allah için olduğu gibi, ölümü de yalnız Allah için olup, canını Rabbine bir mü’min müslüman olarak teslim etmelidir... (42)

İşgalci müstekbirler tarafından işgal edilerek Daru’l-Harb’e dönüşmüş İslâm topraklarında mustaz’aflar olarak yaşamayı bahane ederek, gerek imandan, gerekse salih amelden taviz vermek gündeme girmemelidir... Hangi ortamda olursa olsun mü’min müslümanın vazifesi, imkânlar dahilinde Rabbi Allah’a gereği şekilde kul olmasıdır... Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’i örnek edinerek Kur’ân-ı Kerim’i hayatta uygulanır hâle getirmesi lazımdır!..

Hesab gününe iman eden şuurlu mü’min müslümanlar, hesaba çekilmeden kendisini hesaba çekmeli, artısını eksisini iyice hesab etmeli, eksileri giderip artıları çoğaltmalıdır... Bunun için de, her hâlinde İslâm üzere olup salih amele devam etmek gerek... Böylece, ölüm anına ve ölüm sonrasına hazırlık yapılmış olur... İyi bir hazırlık, iyi bir ortamda gerçekleştirilir... İyi ortam ise, İslâm’ın hakimi, mü’min müslümanların İslâm’ı yaşadıkları, hür ve bağımsız oldukları bir ortamdır... Bu ortamın oluşturulması gerekir ki, ölüm ve ölüm ötesine Allah’ın razı olacağı bir hazırlık yapılsın... Gerçek bir kulluğun gereği olan ameller işlensin... Çünkü mü’min müslüman kişi, kabirde ameli ile başbaşa kalır...

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Cenazeyi üç şey takib eder. Bunlardan ikisi döner, biri kalır. Onu, ailesi, malı ve ameli takib eder. Ailesi ile malı döner, ameli kalır.” (43)

Abdullah b. Ömer (r. anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah, bir kavme azab indirince, o kavim içinde bulunan (iyi-kötü) her ferde azab isabet eder. Sonra (kıyamet gününde) herkes kendi amellerine göre diriltilir.” (44)

Cabir b. Abdillah (r. anhuma) da, şu hadisi rivayet ederler.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her kul, öldüğü hâl üzere dirilecektir.” (45)

Hakikat budur!... Bu, hakikatın tâ kendisidir. O hâlde muvahhid mü’min müslümanlar, başlarına gelen herhangi bir sıkıntıdan dolayı ölümü temennî etmeyi bir yana bırakıp, ölüm ve ölüm sonrası olan ebedî hayat için hazırlık yapmaya var güçleri ile çalışmalıdırlar... Kendilerini değiştirmeli ve hayata hakim olan gayr-ı İslâmî değerleri değiştirmelidirler... Kendi hamlıkları olgunluklarla değiştirirken, hayata hakim olan tağutî anlayışı, İslâmî değerlerle değiştirmeli, İslâm’ı kalblere, beyinlere ve hayata hakim kılmalıdırlar... Böylece, Allah’ın razı olduğu bir hayat gündeme gelir... Fitnenin her türlüsü yok edilmeli, kötülük odakları ortadan kaldırılmalı, hayata iyilikler nizamı egemen olmalıdır... O zaman, ölüm ve ölüm ötesi ebedî hayata hazırlık çok daha kolay olur... Çünkü hayat, Allah için olunca, ölüm de Allah için gerçekleşir...

Bu, böyledir!..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(26)

 

SADAKA, HELÂL MALDAN OLUR

 

 

 

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kim, helâl kazancından bir hurma değerinde bir sadaka verirse, –ki Allah helâl maldan verilen sadakadan başka hiç bir sadakayı kabul etmez– işte Allah, bu helâl sadakayı sağ eli ile kabul eder. Sonra o tek hurma değerindeki sadakayı dağ gibi oluncaya kadar, sizin birinizin sütten ayrılmış tayını büyütüşü gibi, sadaka sahibi için dikkatle büyütür.” (1)

Seyyid Şerif Cürcânî (rh.a.), sadakayı şöyle tarif etmektedir:

“Sadaka: Allah Teâlâ tarafından, karşılığında sevab verilen bağıştır.” (2)

Kulların, sadaka olarak verdiklerinden ancak helâl kazançtan elde edilmiş olanını kabul buyuran Rabb’imiz Allah (Azze ve Celle), kendi rızasını kazanmak için sarfedilenlere karşılığını kat kat ve cennet olarak vereceğini beyan buyurur:

“De ki: ‘Şübhesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip yayar ve ona kısar da. Her neyi infâk ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (3)

“Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah’ın hoşnudluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan her ne infak ederseniz -haksızlığa (zulme) uğratılmaksızın- size noksansız ödenecektir.” (4)

“Onlar ki, mallarını gece-gündüz, gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rabbeleri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (5)

“Hiç şübhesiz Allah, mü’minlerden –karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere– canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da O’nun üzerine gerçek olan bir va’ddır. Allah’dan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu hâlde yaptığınız bu alış,verişten dolayı sevinip müjdeleşiniz. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” (6)

Rabbimiz Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu helâl rızıktan, ahiret yatırımı olarak sadaka veren mü’min müslüman şahsiyet, karşılığını yalnızca Allah’dan bekleyerek infak eder... Allah yolunda sadaka olarak verilen ve verilecek malın tümü helâl yoldan kazanılması gerekir... Çünkü haram mal sadaka olmaz ve Allah bunu, sadaka olarak kabul etmez!..

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her kim haram maldan toplar da sadaka ederse, bunun sevabı olmayacağı gibi, vebali (günahı) de boynuna olur.” (7)

Ebu’l-Melih, babası (Usame b. Umeyr, r.a.)’dan rivayet eder.

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah, haramdan verilen hiç bir sadakayı ve abdestsiz (su veya toprakla temizlenmeden) de hiç bir namazı kabul etmez.” (8)

Haram yoldan elde edilen malın ne sadakası, ne de zekatı olur... O maldan sadaka ve zekat verilecek olursa, o zekat ve sadaka Allah tarafından kabul olunmadığı gibi, aynı zamanda sevab beklenirken bu hareket ile günah dakazanılmış olur... Bunun böyle olduğunu önderimiz Rasulullah (s.a.s.) beyan buyurmuştur... Bu hakikat, Rasulullah (s.a.s.)’in beyanıyla gündeme gelmesinden sonra, birileri çıkıp malını haram yollardan kazananlara:

— Siz, Allah rızasına mallarınızı sadaka olarak sarfedin. Allah büyüktür, affedicidir... Sadakalarınızı kabul eder ve günahlarınızı affeder, diyecek olursa, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’i yalanlamış olur ki, böylece kendisinin cehaleti ve yalancılığı ortaya çıkmış olur... Çünkü helâl kazanç, Rabbimizin nas ile sabit olan bir emridir...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Ey insanlar, şübhesiz ki Allah, Tayyib’dir, Tayyib’ten başka bir şey kabul etmez. Allah, mü’minlere de, Rasullere emretiği şeyleri emreder:

“Ey Rasuller, helâl olan şeylerden yiyin ve salih amlelerde bulunun. Çünkü Ben, sizin yaptıklarınızı pekâlâ bilirim.” (Mü’minun, 23/51) (9)

Âlemlerin Rabbi Allah, temizdir ve temiz olandan başkasını kabul etmez... O’nun rızasını kazanmak için O’nun yolunda sadaka olarak infak edilecek şeylerin tümü helâl ve temiz olmalıdır... Temiz ve helâl kılınmış olan kazancı elde edebilmek için ise, içine hile ve bir başkasının malı olan gasb edilmiş şeylerin karışmadığı alın teri ile çalışmak gerekir... Helâl mal elde edebilmek için, hem kişinin, hem toplumun ve hem de işin helâl üzere olması gerekir... Kişi mü’min müslüman ve işi helâl olabilir, amma toplumun ekonomik düzeni haram üzere kurulmuş ise, o iş ve o kişi haramdan kurtulamazlar...

Mü’minlerin annesi, Âişe (r.anha)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İnsanların yediği şeylerin en temizi (helâli), kendi kazancından olanıdır ve kişinin çocuğu onun kazancındandır.” (11)

İçine haram karıştırılmamış veya haramdan kazanılmamış servetinden yapılan sadaka, bir hurma değerinde bile  olsa Allah, onu bir dağ kadar büyüterek o kadar sevab ile karşılar... Helâl ve temiz olarak kazanılmış ve karşılığını ancak Allah’dan beklemek kaydıyla Allah yolunda sadaka olarak verilmiş olan herhangi bir şey Allah’ın nezdinde bu kadar kıymetlidir... Helâl yoldan kazanılmış ve helâl olan yere sarfedilmiştir... Kabul edilen sadakanın şartı budur... Helâl yoldan kazanılıp bile bile haram yola sarfedilen servet, kişiye günah kazandırır... Velev ki, iyi ve sadaka niyetiyle sarfedilmiş olsun... Bu iyi niyet, bu sadaka düşüncesi onun sarfetmiş olduğu haram yoldan elde edilen günahtan kendisini kurtaramaz... Kişi, haram olan bir yolda malını telef eder ve helâl malını kirletmiş olur... Bunun aksi de, aynı sonucu ortaya çıkarır... Haram yoldan kazınılmış olan malı, helâl yola sadaka olarak harcamak, bir sevab değildir... Çünkü haram mal ile ibadet yapılmaz ve sadaka verilse dahi kabul görmez... Çünkü Allah, ancak helâl maldan sadaka kabul buyurur... Sağ eliyle alır ve onu karşılığında çok sevab verir...

Bu konuda İslâm âlimleri şunları söylemişlerdir.

“Hattabî diyor ki:

— Yemin (sağ el)in zikredilmesi, sadakanın hüsn-u kabûlünü göstermek içindir. Zira insanların örf-u adetine göre kıymetli şeyler sağ el ile alınır.

Tıybî şunları söylemiştir:

— Rasulullah (s.a.s.), sadakayı helâl olmakla kayıtladıktan sonra bunu, Allah’ın yemini (sağ eli) ile kabul ettiğini bildirmiştir. Çünkü şeref hususunda helâl ile yemin arasında münasebet vardır. bundan dolayıdır ki, Rasulullah (s.a.s.) sağ elini temizlik için tahsis buyurmuştur.

Davudî diyor ki:

— Yani bir hurma tanesi teasadduk eden kimse, dağ kadar mal teasadduk etmiş gibi olur.” (12)

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.)’e bir kimse geldi ve:

— Ya Rasulullah, ecir ve sevab yönünden hangi sadaka daha büyüktür? dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Senin sıhhatli, son derece cimri olduğun, fakirlikten korkar ve zenginliği emel edinir bulunduğun hâlde verdiğin sadakadır.

Can boğaza ulaşıp:

— Bu malım fulan içindir, şu malın fulan içindir, deyinceye ve bunlar da mirasçıların oluncaya kadar sadakanı geri bırakma!” buyurdu. (13)

Allah yolunda ve Allah’ın rızası için verilecek sadaka, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in beyan buyurduğu vasıfta bulunulduğunda verilecek olursa, ihlas ve iyi niyet üzere verilmiş olur... Kişi sıhhatlı iken sadaka vermesi gerekir... Onun bu sadakası ihlas ve iyi niyettendir... Hastalandığı zaman, Allah rızasına değil, dünya menfaatına kavuşmak için sadaka verir. Cibri iken, nefs-i emmaresi onu, Allah yolunda mal harcamaktan alıkoyarken vermelidir ki, cimriliği ve nefsin engelini açmış olsun... Fakirlikten korkar ve zengin olmayı hedefler hâlde bulunduğunda malından Allah yolunda sarf eder, sadaka verecek olursa, onun bu sadakası, ihlas üzere verilmiş olur... Yoksa ölüm anı gelip çatınca malını dağıtmaya girişmesi, Allah için değil, ölümden korktuğundan dolayıdır... O, dağıtsa da, dağıtmasa da malı, varislerinindir... İslâm’da miras hukuku bellidir... Neyi vasiyet edip edemeyeceği belli şartların bağlanmıştır...

Mü’min müslüman şahsiyet, malını ve canını cennet karşılığında Âlemlerin Rabbi Allah’a sattıktan sonra, tüm maldaki tasarrufu İslâm ilkelerine göre düzenlemelidir... Allah ve Rasulü (s.a.s.) nasıl emretmiş ise, o şekilde davranmalıdır... Böylece Allah’ın rızasını kazanır, helâl malını sadaka yaptıkca karşılığını çok çok ziyadesiyle alır...

Şöyle yuyurur Rabbimiz Allah:

“Her hangi birinizie ölüm gelip de: ‘Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirseydin de sadaka verseydim, diyeceği bir zaman gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.” (14)

“Ey iman edenler, içinde alış-verişin de, dostluğun da ve (Allah’ın izni dışında) bir şefaatın da olmadığı bir gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Kâfirler ise, zulmedenlerin tâ kendileridir.” (15)

“Sevdiğimiz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şübhesiz Allah, onu bilir.” (16)

Bu ayet-i kerime inzal olunduğu vakit, Ebu Talha (r.a.) ile Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab (r.a.) tavırları çok güzel örneklerdir... İkisi de en güzel ve değerli malları olan bahçelerini Allah yolunda infak etmişlerdir... Ebu Talha (r.a.), “Biruha” isimli ve çok sevdiği bahçesini, Rasulullah (s.a.s.)’e arzederek, O’nun talimatı doğrultusunda hısımları arasında pay etmişti. (17)

İmam Ömer (r.a.)’ın hâlis ve helâl kazancının mahsülü olan bir hurmalığını, Rasulullah (s.a.s.)’e arz etmiş, bu çok güzel ve kıymetli hurmalığı, Rasulullah (s.a.s.)’in talimatıyla vakfederek gelirinini hısımlarına verilmesi kaydıyla infak etmişti. (18)

Rabbimiz Allah’ın mü’min müslüman kullarına verdiği helâl ve temiz rızıklardan, O’nun rızası için harcamak, katıksız imanın gereğidir... Mü’min müslümanların fakirlerine, ümmetin mefaatına çalışan İslâm kurum ve kuruluşlarını, Allah yolunda cihad eden mücahidlere ve ailelerine, ilim ehline ve İslâmî eğitim kurumlarına, Daru’l-İslâm’ın imarına ve benzeri yerlere harcanan sadakalar için Rabbimiz şöyle buyurur:

“Onlar ki, mallarını gece-gündüz, gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri, Rabbleri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar mahzun olmayacaklardır.” (15)

“(Sadakalar,) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş, yeryüzünde (ticaret için) dolaşmaya gücü yetmeyen, (hâllerini) bilmeyenin afif davranmalarından dolayı kendilerini zengin sandığı, senin ise, simalarından tanıdığın ve yüzsüzlük edip de insanlardan (bir şey) istemeyen fakirler içindir. Şübhesiz hayır türünden her ne harcarsanız Allah, onu layıkıyla bilir.” (20)

Kıymetli İslâm müfessirlerinden İbn Kesir (rh.a.), bu ayetin tefsirinde şunları kaydeder:

“Allah Teâlâ’nın: ‘Sadakalarını, kendilerini Allah yolunda vakfetmiş... yoksullara verin.’ ayetiyle Medine-i Münevvere’de oturup da iş ve güçlerini bırakıp Allah ve Rasulü ile meşgul olan muhacirler kast edilmektedir. Maişetlerini te’min edecek bir sebeb (meşguliyete) sahib değillerdi.” (21)

Daru’l-İslâm’da ümmetin imamının velâyetinde, Daru’l-Harb’da harb emirinin velâyeti ve İslâm cemaatının tanziminde kurulan “infak müessesi”, sadakaların bir yerde toplanıp ehline dağıtılmasını sağlar... Bunun dışında mü’min müslümanlar, kendilerince ayrıca sadakada bulunabilirler... Bütün bu iyilik ve hayır meselelerinde ilk önce sadaka edilecek malın helâl ve temiz, bu malın elde edildiği kazanç yolunun helâl ve temiz olmasına dikkat edilmelidir... Malın kazanılmasına haram karışmaması ve helâl olması için, ekonomi ve ticaret ortamının helâl, yani Rabbimiz Allah’ın emrine uygun bir şekilde tanzim edilmesi gerekir... O bölgede alış-veriş kuralları Allah’ın hükümlerine göre olmalı ki, kazanç helâl olsun... Eğer ekonomik kurallar ve ticaret anlayışı, gayr-ı İslâmî ve tağutî bir anlayış üzerine binâ edilmiş, helâl-haram sınırları aşılmış, haramlar serbest bırakılıp kanunlaştırılmış ise, orada helâl kazançtan söz etmek çok zor bir durum arzeder...

Memleket ekonomisi, Allah’ın haram kıldığı riba, yani faiz üzerine temellendirilmiş ve faizsiz bir ekonomi anlayışının teklif edilmesine dahi tahammül edilmiyorsa, orada helâl kazancın durumu cidden çok müşkildir... Allah’ın kulları için serbest, yani helâl kıldığı yasaklanıp, haram, yani yasak kıldığı şeyler serbestleşip yasallaşdığı bir ülkede, içine haram karışmamış bir kazanç elde etmek kolay olmasa gerektir... Vatandaşların cebindeki paranın, onlara gelmeden önce çıktığı ve beklediği kurumlar, Allah’ın haram kıldığı faiz kurumlarıdır... Vatandaşın cebinden sonra yine uğrayacağı ve bloke olacağı yerler, faiz kurumlarıdır... Yenilen ekmekten, içilen suya kadar, Allah’ın rızık olarak verdiği temiz nimetler, faiz ile karıştırılmış, bulandırılmış ve helâle haram sokuşturulmuştur...

İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen olan gayr-ı İslâmî güçlerin ekonomi anlayışı, Allah’ın haram kıldığı faiz üzerine binâ edilmiştir... Onlar, faizsiz ve Allah’ın hükümlerine uygun bir ekonomi düzenini istemedikleri gibi, böyle bir düzeni gündeme getirenleri de suçlu kabul edip haklarında yasal cezalar gündeme getiriyorlar... Egemen oldukları ülkelerde, mustaz’aflaştırdıkları mü’min müslümanları, yasalarına uymaya zorluyor, helâl kazanç yollarını yasaklıyor, onları haram ile meşgul olmaya mecbur kılıyorlar... Bu esaret, öyle zaman oluyor ki, imanı zayıf olanları haram işler ile tamamen aynîleştiriyor... Helâl kazançlarına haram karışanlar, günün birinde tamamen haram ile meşgul olmaya başlıyorlar... Bu kazançlar ve bu gelirlerden yapılan sadakanın ne bereketi ve ne faydası olabilir ki?.. Ahiret yatırımı niyetiyle sarf edilen bu servetlerin Allah tarafından kabulu söz konusu olabilir mi?..

Rasulullah (s.a.s.) şu beyanını tekrar hatırlayalım:

“Allah, helâl maldan verilen sadakadan başka hiç bir sadakayı kabul etmez.”

“Her kim haram maldan toplar da sadaka verirse, bunun sevabı olmayacağı gibi, vebali (günahı) de boynuna olur.”

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurur... Bu, böyledir ve biz muvahhid mü’minler böyle iman ederiz...

Rabbimiz Allah, bile bile faiz ile meşgul olanları, ekonomik hayatlarını faiz üzerine binâ edenleri ve faizli bir ticaretten vazgeçmeyenleri, Allah ve Rasulü ile harb ilân edip savaştıklarını beyan buyurur... Allah ve Rasulü (s.a.s.) ile harb hâlinde olup da bu savaşlarını, bu düşmanlıklarını devam ettirenlerin hâli nice olur?..

Rabbimiz Allah, ülke ekonomisini perişan eden ve insanlık düşmanı olan faiz ile faizcileri şöyle beyan buyurur:

“Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanların kalkışı gibi çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: ‘Alım-satım (ticaret) da ancak faiz gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Kime Rabblerinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi, kendisine, işi de Allah’a aiddir. Kim faize geri dönerse, artık onlar, ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.

Allah, faizi yok eder de, sadakaları arttırır. Allah, günahkâr kâfirlerin hiç birini sevmez.

İman edip güzel amellerde bulunanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve zekatı verenler, şübhesiz onların ecirleri Rabblerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar, mahzun olmayacaklardır.

Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve eğer inanmışsanız, faizden arta kalanı bıraknı.

Şayet böyle yapmazsanız, Allah ve Rasulüne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece, ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz.” (22)

“İnsanların mallarından artsın diye verdiğiniz faiz, Allah katında artmaz. Amma Allah’ın yüzünü (rızasını) isteyerek verdiğiniz zekat ise, işte (sevablarını ve gelirlerini) kat kat arttıranlar onlardır.” (23)

“Ondan nehyedildikleri hâlde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri nedeniyle (böyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azab hazırlamışızdır.” (24)

“Ey iman edenler, faizi kat kat arttırılmış olarak yemeyin. Ve Allah’dan sakının, umulur ki, kurtulursunuz.

Ve kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.”

Allah’a ve Rasulüne itaat edin ki, merhamet olunasınız.” (25)

Rabbimiz Allah’ın bu şekilde vasfılandırıp beyan buyurduğu ve insanlık âlemi için çok zararlı olan faiz, O’nun tarafından haram kılınmıştır... Allah’ın mutlak haram kıldığı ve insan emeğinin düşmanı olan faiz, İslâm topraklarını işgal eden müstevli tağutî rejimler tarafından serbest bırakılmış, hatta resmîleştirilip yasal hâle getirilmişdir... Ülke ekonomisinin vazgeçilmez ve yasalar çerçevesinde emniyet güçleri tarafından koruma altına alınan faizden dolayı alınların terleri haram ile karışmıştır... Böyle haram ile karıştırılan kazançların bir bereketi olmadığı, kalmadığı gibi, ülke insanına bir fayda sağlamadığı bir yana, zarar üzere zarar vermektedir... Gerek ferdî, gerek toplumsal ve gerekse ticarî ahlâkın bozulmasına vesile olan faiz, ülkede yaşayan her ferdin kazancına karışıyor ve ondaki bereketi yok ediyor.... İnsandaki manevî cephe bu haram nesne ile sarsılıyor ve belli zamandan sonra kişi harama alıştırılmış oluyor... Afyon ve esrar gibi bağımlılık kazandıran faiz, belli bir zaman sonra müslümanım diyen ferdleri rahatsız etmemeye başlıyor... Vicdan azabı duymayan ve faize alıştırılan insan, artık kazancın helâl ve haramına dikkat etmez oluyor!..

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

”Muhakkak insanlara öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi eline geçirdiği malı helâldan mı, yoksa haramdan mı kazandığını düşünmeyecektir.” (26)

Kişi eline geçirdiği malın haramdan mı, helâldan mı olduğunu düşünecek bir vakit bile bulamıyor zamanımızda... Çünkü her kazanca şöyle veya böyle faiz karışıyor, zulüm karışıyor ve haksızlık karışıyor... Eldeki tüm imkânlarla haramdan ve tağutî egemen güçlere yardım etmekten kaçmaya çalışan mü’min müslümanlar, az da olsa faizin içine dalıyorlar... İstemeyerek  de olsa, mevcud gayr-ı İslâmî rejimlerden dolayı faize bulaşan müslümanlar çıkışı, kendilerini böyle haramlara bulaştıranlardan kurtulmakta arayacaklarına, dinlerinden taviz vererek, te’vil kapısını zorlayarak çare aramaya çalışmışlardır...

Faizdeki ağır suçtan kurtulmayı deneyeceklerine, bir çıkar yol bulmaya çalışacaklarına, “enflasyonu bahane ederek”, “pasif faiz teorilerini üreterek” haram kılınan faizi meşrulaştırma yollarına sapmışlardır... Bu durum, başlı başına bir zillet ve başlı başına bir felakettir...

Semure İbn Cundeb (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ben, bu gece rüyamda iki kişi gördüm. Onlar, bana geldiler. Daha sonra onlar, beni düz bir yere çıkardılar. Birlikte yürüdük, nihayet kandan bir nehrin üzerine geldik. O nehir içinde dikelmiş bir adam vardı. Nehrin kıyısnıda da bir adam vardı. Önünde bir takım taşlar vardı. Nehirdeki adam, yüzerek sahile doğru gelip çıkmak, isteyince sahildeki adam, onun çenesine bir taş atıyor, nehirdekini eski yerine döndürüyordu. Çıkmak için sahile doğru gelmeye her girişimde bulunduğunda sahildeki, hemen onun çenesine bir taş fırlatıyor o da, eski yerine dönüyordu.

Ben, o iki Melek’e:

— Bu, nedir? dedim.

 Meleklerden biri:

— O nehirde gördüğün kimse, riba (faiz) yiyendir, dedi.” (27)

Faiz, mustaz’af mazlum insanların kanlarının ve alın terlerinin sömürücü zalimler tarafından emilmesi ve sömürülmesinden başka bir şey değildir... Faizci kişiler, mazlum insanların kanlarında yüzen, onların alın terlerinden geçinen kişilerdir... Hayat nizamı olan İslâm, her zaman bu zulme ve sömürüye dur demiş, onları ortadan kaldırmak için gayret etmiş, mustaz’af mazlumların hakkını korumuş ve adaleti sağlamıştır... Başta faiz olmak üzere her haksız kazancı haram kabul edip onların toplumda açtığı derin yaraları beyan ederek, yaraların ve yaralıların en ideal tedavi yöntemlerini de göstermiştir...

Ebu Cuhayfe’nin oğlu Avn, haber verip şöyle demiştir:

Ben, babam Ebu Cuhayfe’nin kan alma tedavisi yapan bir köle satın aldığını gördüm. (Ebu Cuhayfe, emretti de bunun, aletleri kırıldı.)

Ben, babama, bu kan alma aletlerinin kırılma sebebini sordum:

Babam:

— Rasulullah (s.a.s.), kan alma bedelinden, kadın kölenin (haram olan) kazancından nehyetti. Ve yine Rasulullah döğme yaptırana, riba (faiz) yiyiciye, riba kazancı yediricisine lanet etti. Sûret yapan müsavvir kişiye de lânet etti, dedi. (28)

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle söyler:

— Rasulullah (s.a.s.), ribayı (faizi) yiyene de, yedirene de lânet buyurdu.

Ravî diyor ki:

Ben:

— Kâtibine de, şahidlerine de (lânet etmedi) mi? dedim.

(Abdullah:)

— Biz, ancak işittiğimizi söyleriz, cevabını verdi.(29)

Cabir b. Abdillah (r.a.) şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.):

— Ribayı (faizi) yiyene, yedirene, kâtibine ve şahidlerine lânet etti ve:

“Bunlar, eşittirler.” buyurdu. (30)

Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab (r.a.) faiz konusunda şunları beyan etmiştir:

— Son inen ayet, faiz ayetidir. Rasulullah (s.a.s.) de, bu ayeti (teferruatı ile) tefsir etmeden vefat etti. Artık siz, faizi de, faiz şübhesi bulunan muameleyi de bırakınız. (31)

İmam Ömer (r.a.)’ın da beyan ettiği üzere helâl-haramla ilgili inen son ayet, riba ayetidir. Bu ayetin hükmü sabittir, mensuh olması söz konusu değildir!..

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), “Vedâ Hutbesi” olarak meşhur olan hutbesinde, faizin cahiliyye adetlerinden olduğunu beyanla kaldırıldığını buyurmuş ve bütün cahiliyye ilkelerinin, kanunlarının, tüzüklerinin ve törelerinin ayağının altında olduğunu bildirmiştir..

Cabir b. Abdullah (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Dikkat edin! Cahiliyyet işlerine aid herşey ayaklarımın altına konmuştur.

Cahiliyyet devrinin ribası (faizi) da sakıttır. İlk iskat ettiğim riba, bizim (yani) Abbas b. Abdulmuttalib’in ribasıdır. Bu ribanın hepsi muhakkak sakıttır.” (32)

Süleyman b. Amr, babası (Amr b. El-Ahfas)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Rasulullah (s.a.s.)’i “Vedâ Haccı”nda dinledim. Şöyle buyuruyordu:

“Haberiniz olsun, şübhesiz cahiliyye faizlerinden olan tüm faizler kaldırılmıştır. Sermayeleriniz ise, kendinize aiddir. Siz, zulmetmeyiniz ve zulme de uğramayınız.”(33)

Haksız bir kazanç ve toplumdaki ekonominin can düşmanı olduğundan haram olan faiz alıp vermek ile ne zulmedin, ne zulme uğrayın, yani zulm olan faize asla rıza göstermeyin... Faizli sistemi kabul etmeyin, faizli ticaretin bulunduğu bir toplumda yaşıyorsanız, bu zulmün ortadan kaldırılması için gayret gösterin... Eğer faizli sistemi ortaran kaldırmayacak olursanız, hem zulmetmiş, hem de zulme uğramış olursunuz... Halbuki, zulmün kendisi de, Allah tarafından haram kılınmış, yani her türlüsü yasaklanmıştır... Zulmün işlenmesine göz yummak, ona rıza göstermek, zulüm işlemek kadar suçtur, günahtır...

Ebu Zerr (r.a.) şöyle anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’den naklen Allah Tebareke ve Teâlâ’dan rivayet ettikleri meyanda şunu rivayet etti:

“(Allah,) buyurdu ki:

— Ben, zulmü kendime haram kılmışımdır. Onu, sizin aranızda da haram kıldım. Bundan dolayı birbirinize zulmetmeyin!” (34)

Mü’min müslümanlar, zulmün hiç bir türüne rıza göstermezler... Böyle bir zulüm ve zalim ortaya çıkıp insanların haklarına tecavüz ettiklerinde, mümin müslümanların tümü onun aleyhine birleşir, zulmü ve zalimi ortadan kaldırmak için tüm imkânlarıyla mücadele ederler...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Rabblerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler,

Ve haklarına tecavüz edildiğ izaman, birlik olup karşı koyanlardır.” (35)

Mü’min müslümanlar, hangi ortamda olursa olsun, ne zulmeder, ne de zulmün işlenmesine rıza gösterir... Zulmetmek ve zulme rıza göstermek mü’min müslümanın fıtratına aykırıdır... Bilindiği gibi en büyük ve korkunç zulüm, Allah’a şirk koşmak olup (36) bu suç asla afolunmayan bir suçtur... (37)

Bir toplumda ekonomiye en korkunç darbeyi vuran faiz, insan emeğine ihanet etmenin en alçakcasıdır... Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e savaş açan faizci zihniyet, Allah’ın kullarını sömürmekten şeytanî bir zevk alır...

Bu konuda İmam Kurtubî (r.h.), meşhur tefsirinde şunları kaydeder:

“Yüce Allah’ın: “Şayet yapmaz iseniz Allah ve Rasulü tarafından size karşı savaş açıldığını bilen” buyruğu, faizi bırakmamaları hâlinde onlara yapılan bir tehdidi ifade eder. Savaş ise, öldürme sebebidir. İbn Abbas’ın rivayetine göre Kıyamet gününde faiz yiyene:

— Savaşmak üzere silâhını al, denilir.

Yine İbn Abbas der ki:

— Kim faize devam eder, ondan vazgeçmezse, müslümanların imamının ondan tevbe etmesini istemek hakkıdır. Eğer vazgeçerse mesele yok, değilse boynunu uçurur.

Katade der ki:

— Yüce Allah, faizcileri öldürülmekle tehdit etmekte, bulundukları yerde öldürülmelerinin, kanlarının mubah olduğunu ifade etmektedir.

Denildiğine göre bu buyruğun anlamı şudur:

Şayet sizler faizden vazgeçmezseniz, Allah’a ve Rasulüne karşı savaş açmış kimselersiniz. Yani sizler, onların düşmanlarısınız.

İbn Huveyzimendad da der ki:

— Bir şehir halkı helâl görerek faiz alıp vermek hususunda anlaşsalar mürted olurlar. Onlar hakkındaki hüküm, irtidad edenler hakkındaki hüküm gibidir. Şayet bunun helâl kabul ettiklerinden dolayı yapmayacak olurlarsa, o vakit imamın (İslâm devlet başkanının) onlarla savaşması caiz olur. Nitekim yüce Allah, şu buyruğunda bunu ilân etmiş ve böyle bir savaşa izin vermiş olduğu görülmektedir:

“Allah ve Rasulü tarafından size karşı savaş açıldığını bilin.” (38)

İmam Taberî (rh.a.) şunları beyan eder:

“Ayet-i kerime, faizin korkunç bir cinayet olduğunu ortaya koymaktadır. Bu cinayetin büyüklüğünü anlamak için, Kur’ân-ı Kerimi’in faizcileri nasıl vasıflandırdığını dikkatle incelemek yeterlidir. Kur’ân-ı Kerim, faizcileri, şeytanın çarptığı, sara hastalığına yakalanmış, kendini yerden yere atan ve aklından zoru olan deliler gibi sağa-sola yalpa yapan bir kimseye benzetmiştir.

Faizciler ise, Kur’ân-ı Kerim’in bu tasvirine rağmen faizin zararlarını yok gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Allah’ın, bu kadar kötü olduğunu bildirdiği faizi meşru gören ve onunla muamele yapanların, Allah ve Rasulü’nün kendilerine karşı savaş ilân ettiğini beyan eden ayete rağmen faizle iştigal ederek Rabblerine karşı savaşmayı basit bir olay gibi gösterenlerden ve o faizi helâlmış gibi takdim etmeye çalışanlardan daha zalim kim olabilir? Hangi müslüman, bu tehdidi duyduktan sonra faizli muameleye devam etmek ister? Bu ayet-i kerimeyi duyduktan sonra yaptığından vazgeçip tevbe etmseyen, bu korkunç cinayeti işlemeye devam eden kişilere yazıklar olsun! İmanla faiz birbirinin zıddıdır. Hiç bir zaman birleşmezler.” (39)

İmam Kurtubî (rh.a.) ve İmam Taberî (rh.a.)’ın beyanlarından anlaşıldığı üzere, faizli sistem ve faizciler allah ve Rasulullah (s.a.s.), dolayısıyla mü’min müslümanlara düşmanlık ilân etmişlerdir... İşgal ettikleri İslâm topraklarında egemen olmuş ve Allah düşmanı olan faizli ekonomi sistemlerini hakim kılmışlardır... Bundan dolayı faizin girmediği ve karışmadığı bir saf helâl kazanç bırakmamaya çalışmışlardır... Onların bu ihanetleri, asırlar önce önderimiz Rasulullah (s.a.s.) tarafından haber verilmiş ve İslâm Milleti uyarılmıştır...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, faiz yemeyen hiç bir kimse kalamayacaktır. Kişi, faiz yemese bile, kendisine onun buharından bulaşacaktır.”

İbn İsa:

“Onun tozundan, ona bulaşacaktır.” dedi. (40)

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Faizden mal çoğaltan hiç bir kimse yoktur ki, işinin akibeti, malın azalmasına dönüşmesin.” (41)

İbn Abbas (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.), meyvelerin olgunlaşmadan satın alınmasını yasakladı ve:

“Bir beldede faiz ve zinâ ortaya çıkınca oradakiler, Allah’ın azabını kendilerine helâl kılmış olurlar.”  buyurdu.(42)

Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e karşı harb etmek olan faiz sistemi ile uğraşan ve faizi ekonomilerinin temeli kabul edenlerin cezaları, işledikleri korkunç cinayetinin günahını şöyle beyan eder önderimiz Rasulullah (s.a.s.)...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“(Mi’raca) götürüldüğüm gece, karınları odalar gibi (büyük) olan bir kavim üzerine vardım. Bunların karınlarında dışarıdan görülen yılanlar vardı.

Ben:

— Bunlar, kimlerdir ya Cebrail? diye sordum.

Cebrail dedi ki:

— Bunlar, faiz yiyicilerdir.” (43)

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Faiz, yetmiş çeşit günahtır. Bunların en hafifi, erkeğin kendi annesi ile zinâ etmesi (veya evlenmesi) günahı kadardır.” (44)

Allah rızası için, Allah yolunda verilen sadakaların helâl ve temiz yoldan kazanılması, içine faiz ve diğer haramların karışmaması gerekir... Bundan dolayı mü’min müslümanlar, tüm imkânlarını kullanarak, el birliği ederek, alın terlerine karıştırılan bu haramları ortadan kaldırmalı, kazançlarını haramlardan arındırmalıdırlar... Eğer böyle davranmaz, haramların egemenliğine rıza gösterir ve zillet hayatına devam edecek olurlar ise, ahiret yatırımı diye iyi niyetlerle infâk ettikleri, hakam maldan sadakalarının kendilerine arzulanan faydasının olmayacağını bilmelidirler... Çünkü “Allah, helâl maldan verilen sadakadan başka hiç bir sadakayı kabul etmez!”

Bu, böyledir!..

 

 

 

 

 

 

 

(27)

 

ORUÇ KALKANINA SIĞINMAK

 

 

 

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Oruç, bir kalkandır. Oruçlu kimse, kötü söz söylemesin ve cahillik yapmasın (yani cahiliyet fiilerinden bir şey yapmasın). Eğer herhangi bir kimse, kendisiyle dövüşmeye yahud sövüşmeye girişirse ona, iki defa:

— Ben, oruçluyum, desin.

Nefsim elinde olan Allah’a yemin edekim ki, oruçlu ağzın kokusu, yüce Allah katında misk kokusundan daha temizdir.

Allah Teâlâ:

— Oruçlu kimse, Benim için yemesini, içmesini, cinsî arzusunu terk eder. Oruç, doğrudan doğruya Bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun ecrini de, doğrudan doğruya Ben veririm. Halbuki, diğer güzel amellerin hepsi on misli ile ödenir.” (1)

Oruç, cehenneme karşı sapasağlam bir kalkandır... Mü’min müslümanı, cehennem ateşinden koruduğu gibi yeryüzündeki hayatında da kendisini cehenneme sürükleyecek fısk ve fücurdan koruyucudur oruç!...

İslâm Ümmeti’nden önceki ümmetlere de farz kılınılan oruç, tüm mü’min müslümanları olgunlaştırmak için çok iyi bir eğitim aracıdır... Oruç tutan muvahhid mü’min, diline sahib çıkar ve kötü söz söylemez... Konuşursa hayır söyler veya susar... Hayır konuşmayanın susması da onun için bir hayır olur... Çünkü  konuşunca  kötü şeyler sarf eder... Oruçlu olan mü’min, cahiliyyet adetlerinden tamamen sıyrılıp çıkan izzet ve şeref sahibi bir şahsiyettir... Oruçludur ve cahillik etmez... Diline sahib çıktığı gibi, eline de sahib çıkar... Birileri cahillik eder de ona çatacak olursa o, sabırlı davranır, o cahillik edenin seviyesine inmez, izzetli şahsiyetini korur, o cahil ile kavga etmek için elini kaldırmaz ve harekete geçmez...

— Ben, oruçluyum, diye hâlini beyan eder...

Çünkü o muvahhid mü’min, Rabbi Allah emretti diye oruç tutmuş, yemesini, içmesini ve cinsî arzusunu terk etmiş, tamamen Rabbi Allah’a teslim olmuştur... İçine hiç riya karıştırmadığı bir ibadeti edâ eden oruçlu mü’min, Rabbimiz Allah’ın çok sevdiği bir kuldur... Onun ağız kokusu, Allah’ın indinde misk kokusundan daha güzel olduğu gibi, onun kulluğunun ecrini de yalnızca Allah takdir buyurup verecektir... Çünkü o mü’min müslüman, oruç kalkanını kuşanmıştır... Bu kalkan onu, cehennem ateşinden korumaktadır...

Allah için tutulan oruç, mü’min müslüman ferdî koruduğu gibi, Allah’ın emri üzere ve O’nun hükümleri ile hükmeden, Rasulullah (s.a.s.) Sünneti üzere ümmeti yöneten, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e katıksız iman edip itaat eden müslümanların imamı da, bir kalkan olup ümmeti koruyucudur...

Hatırlanacağı üzere, Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.), mü’minlerin Ulu’l-Emri olan imam için şöyle buyurmuştu:

“(İslâm Devlet Başkanı olan) imam, (Millet için) bir kalkandır. Onun ardında, onun emrinde savaşılır. Onunla (düşmandan) korunulur. Eğer o, millete Allah’a takva ile emrederse ve adaletle hareket ederse, bu emri ve adaleti sebebiyle onun için sevab vardır. Eğer takva ve adaletten başkasıyla emir ve hükmederse, bundan meydana gelen günah, onun üzerine döner.” (2)

Mü’min müslümanlar için oruç, ferdî kalkan, ümmetin imamı, ise, toplumsal kalkandır... Hem ferdî, hem de toplummsal kalkanın kuşanması gerekir ki, zırh üste zırh giyilmiş olsun ve imtihan savaş alanında mü’min müslümanlar zafere ulaşmış olsunlar... Bu kalkanlardan birisinin noksan olması, tek kanatlı kuş misali olunur... Tek kanadı kopmuş kuş uçamaz, yaradılış gayesine aykırı düşer, ya bir kediye veya bir köpeğe yem olur!...

Bu hadisin şerhinde şunlar denilmiştir:

“Oruç, bir kalkandır” cümlesi de çok beliğdir. Bununla da, orucun oruçluya melekî bir haslet bahşettiği ve ona böylece ihtiras kapılarını kapayıp, şerr-u ma’siyet yüzü göstermediği bildirilmiştir. Yemek, içmek gibi beşerî hâllerden uzaklaşıp bir zaman için melekî ve ilâhî bir sıfat iktisab eden oruçluyu doğrudan doğruya Allah Teâlâ’nın kemiyet ve keyfiyeti tayin edilemeyecek derecede yüksek nimetlerle mükafatlandırması ne kadar yerinde ve değerindedir.” (3)

Allah’ın mü’min kullarına farz kıldığı kulluk borçlarından, yani ibadet vazifelerinden biri olan oruç, Âdem (a.s.)’dan Rasulullah (s.a.s.)’e gelene kadar bütün Peygamberlere ve onların ümmetleri olan mü’min müslümanlara farz kılınmıştır.

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki, sakınırsınız.

(Oruç) sayılı günlerdir. Artık sizden kim, hasta ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin (güç yetiremeyenlerin) üzerinde de, bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da, kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız –eğer bilirseniz– sizin için daha hayırlıdır.

Ramazan ay’ı. İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur’ân ondan indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa, artık onu tutsun. Kim de hasta veya yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylığı) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah’ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki, şükredersiniz.” (4)

Rabbimiz Allah, bu ayetlerde orucun sebebini, hikmetini ve ahkamını beyan buyurmaktadır... Oruç tutmak ile mükellef olan her mü’min müslümanın orucun ahkamını öğrenmesi, onun üzerine farz-ı ayndır...

“Oruç, bir kalkandır” hakikatına örneklerden birisi şu hadistir...

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor:

Bizler, Rasulullah (s.a.s.)’in maiyetinde (evlenmek için) imkân bulamayan bir takım gençler idik.

Rasulullah (s.a.s.), bize:

“Ey gençler zümresi, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek, gözü haramdan en çok men’eder, ferci de en iyi korur.

Evlenmeye gücü yetmeyen de, oruca devam etsin. Çünkü oruç tutmak, kişi için bir inemedir (şehvet kıran bir şeydir).” (5)

Oruç, mü’min müslümanlar için böyle bir kalkan oluyor ve kendilerini fuhşiyattan koruyor... Mü’min müslümanları, bir yanda namaz fuhşiyatın her türlüsünden korurken, (6) Allah’ın izniyle oruç da, bu korumaya takviye oluyor, bir kalkan vazifesi görerek mü’min müslümanların fısk ve fücura düşmesini engelliyor...

Yalnız Allah’ın rızasını kazanmak ve O’nun emirlerine itaat etmek gayesi ile tutulan oruç, mü’min müslümanları kötülüklerden, günahlardan koruyan bir kalkan olduğu gibi, aynı zamanda geçmiş günahlarının affedilmesine de sebebtir...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her kim Ramazan orucunu imanı sebebiyle ve mükafatını yalnız Allah’dan umarak tutarsa, kendi lehine geçmiş günahları mağfiret olunur.” (7)

Rabbimiz Allah’ın emrettiği, önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in gösterip öğrettiği gibi oruç tutan, şartlarına dikkat edip gereğini yapan mü’min müslümanların günahlarının affedilmesiyle beraber ahirette cennet nimetine kavuşacak ve cennetin, “er-Reyyân” kapısından gireceklerdir...

Sehl (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Cennette, ‘er-Reyyân’ denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan kıyamet gününde yalnız oruç tutanlar girer, ondan oruç tutanlardan başka hiç kimse girmez.

(Kıyamet gününde:)

— Oruç tutanlar nerede? denilir.

Oruç tutanlar kalkarlar ve o kapıdan girerler. onlardan başka hiç bir kimse buradan girmez. Onlar, girdiği zaman kapı kapatılır, artık bu kapıdan hiç bir kimse girmez.”(8)

Oruç, mü’min müslüman için kalkan olup onu, Allah’ın izniyle korumaktadır... Kendisine sataşıp cahillik yapanlara karşı, “ben oruçluyum” demesi ve şerrlilerin şerrinden kendini alıkoyması, bu kalkanı kuşanmanın bir gereğidir...

Bu konuda, mezkur hadisin şerhinde şunlar denilmiştir:

“ Rasulullah (s.a.s.), oruçlunun, kendisine sövüp saymak sûretiyle sataşanlara, ‘ben oruçluyum’ demekle mukabele edilmesini emir buyurmuştur.

Bu hususta ulemadan üç kavil rivayet olunur:

1. Kavle göre: Oruçlu olan bir kimse, bu sözü diliyle söyleyecek ve bilmeyenlere kendisinin oruçlu olduğunu ve oruç sayesinde kötü sözlerden, cahilce işlerden korunduğunu bildirecektir.

2. Kavle göre: Bu sözü içinden söyleyecek, yani nefsini kötülüklere, kötülükle muameleden men’edecek.

3. Kavle göre: Farz oruçla, nâfile arasında fark vardır. Farz oruç tutan kimse, bu sözü diliyle söyleyecek, nâfile oruç tutan diliyle söylemeyerek sadece kalbinden geçirecektir.

Kirmanî’ye göre Rasulullah (s.a.s.)’in bu emrinin dille söylemeye de, kalbinden geçirmeye de ihtimali vardır. Dille söylendiği takdirde oruçluya sataşan kimse, ekseriyâ yaptığına pişman olur ve eziyetten vazgeçer. Kalbinden geçirdiği takdirde oruçlu, kendisini kötülüklere muhatab olmaktan men’eder.

İmam Şafiî’ye göre, hadis-i şerifi iki mânâya birden hamletmek gerekir.” (9)

Allah’ın rızasını kazanmak için oruç tutan kişi, orucun kendisine yüklediği maddî ve manevî vazifesinin şuurunda olmalı ve gereğini yerine getirmelidir... Oruç tutmak,