BU, BÖYLEDİR!..
(2)
ÖNSÖZ
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla...
Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur... Salat
ve Selâm olsun Rasulullah’a, Âline, Ashabına ve kıyamete kadar O’nun izinde
giden muvahhid mü’min müslümanlara...
“Dâvâ Dersleri” serimizin, “Bu, Böyledir!..”
ismini verdiğimiz beşinci kitabın ikinci cildi olan bu eserimizde, yirmi konu
yer almaktadır... İmam Buhârî (rh.a) ve İmam Müslim (rh.a)’in “Sahih”lerinden
seçtiğimiz mutefekun aleyh olan kırk hadisi, ayet-i kerimeler ve hadis-i
şeriflerle yorumlamaya gayret ettik... Kırk hadis ve kırk konudan oluşan bu
eserimizin birinci cildinde yirmi hadis ve yirmi konu yer almıştı... Geri kalan
yirmi hadis ve yirmi konu da bu ciltte yer aldı.
Egemen tağutlar tarafından işgal edilmiş İslâm
topraklarında esaret altındaki mazlum ve mustaz’af mü’min müslümanların
zilletten kurtulup izzet üzere bir hayata kavuşmaya vesile olur umuduyla kaleme
aldığımız eserimizde, başta Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye olmak üzere en
sağlam kaynaklardan hareket ettik... Mazlum ve mustaz’af bir ümmetin mü’min
müslüman bir ferdi olarak arzu ettik ki, değerli okuyucu, bu satırların
yazarının ifadelerinden ziyade, Rabbimiz Allah’ın ve Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)’in kelâmıyla emir ve hükümleriyle hemdem olsun... Onları okusun, iyice
öğrensin, idrak edip şuurlansın istedik... Okuyucuyu, İslâm’ın ana
kaynaklarıyla tanıştırmaya çaba gösterdik... Bu arada delil olarak zikredilen
ayetler ve hadisler hakkında, ümmetin rehberleri olan Peygamberlerin varisleri
İslâm ulemâsının görüşlerini de nakletmede fayda umduk...
Okuyucunun yalnız başına bu eseri okuması
faydalı olacağı gibi, dileyenlerin bir araya gelip beraberce okumaları, incelemeleri
ve konular ile zikredilen deliller üzerinde düşünmeleri daha faydalı olur
kanaatindeyiz!... Böylece hem fikir birliği oluşur, hem de mes’elelerin daha
iyi anlaşılmasına vesile olunur...
İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen
tağutların esaretinde yaşayan mü’min müslümanların en büyük düşmanı:
Cehalettir... Egemen tağutların, cahiliyye düzenlerinin gereği bilgisiz
bıraktıkları mü’min müslümanlar, okumak, araştırmak, bilmek, öğrenmek, idrak
edip şuuruna vardıkları hakikatları hayata uygulamaya başladıkları zaman bir
çok şeyin arzu edildiği şekilde değiştiğini göreceklerdir!.. Bundan dolayı
bilmek ve bildiğiyle amel etmek gerekir!...
Rabbimiz Allah, toplumsal değişimi şarta
bağlamıştır... Bu, Allah’ın Sünneti’dir ve Sünnetullah’da hiç bir değişme olmaz!...
(Fetih, 48/23. Enfâl, 8/38. Fatır, 35/43.)
Rabbimiz şöyle buyurur:
“Bir toplum, kendinde olan durumu
değiştirmedikçe, hiç şübhe yok ki, Allah da, o toplumda olan hâli değiştirmez.”
(Ra’d, 13/11)
“Bunun sebebi şudur: Bir Kavim, nefislerinde
olanı değiştirmedikçe Allah, onlara ihsan ettiği nimeti değiştirici değildir ve
şübhesiz ki Allah, her şeyi işitendir, bilendir.” (Enfâl, 8/53)
Bu toplumsal değişim, Sünnetullah gereği daha
önceki toplumlarda nasıl olmuşsa, yine öyle olur!... Nasıl ki, Allah’ın
emrettiği yolda ve Rasulullah (s.a.s.) önderliğinde ilk İslâm hücresi oluşup
Mekke’de ve Medine’de inkılab gerçekleşmiş ise, çağlar içinde aynı iman ve aynı
usûl ile yine gerçekleşir... Bundan dolayı kadın olsun, erkek olsun ferd ferd
her mü’min müslüman bu inkılabı, önce kendi nefsinde gerçekleştirmelidir!..
Eserde anlatılan bütün doğrular, hiç bir noksanı
olmayan yegâne hayat nizamı İslâm’a aiddir... Her hangi bir noksanlık var ise,
bizden kaynaklanmakta olup bundan dolayı Rabbimiz Allah’ın affına sığınırız...
Dâvâmızın başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi Allah’a
hamdetmektir.
KUL SADİ YÜKSEL
3 Rebiu’l-Evvel 1420
17 Haziran 1999
Ihlamur Kuyu/Ümraniye
(21)
DİNDE FAKÎH
OLMAK
Muaviye b. Ebu Süfyan’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Allah, her kimin hayrını dilerse ona, din
hususunda büyük bir anlayış verir (dinde fakîh kılar).” (1)
İnce ve tam bir anlayış ve kavrayış olan
tefakkuhu dile getiren bu hadis hakkında şarih, şunları kaydetmektedir:
“Hadisde geçen “Fıkıh” kelimesi, Arab dilinde
anlamak, bilmek demektir. Din lisanında ise, Şeriat ilmine tahsis edilmiştir.
Şer-i Şerife “Fıkıh” adının verilmesinin sebebi ise, Şer’î hükümlerin bir takım
kaideler, deliller, kıyaslar, derin ictihadlar ile ve büyük bir anlayış
kabiliyeti ile meydana çıkarılmasıdır.
Kastalânî:
— Hadiste, fıkıh kelimesinin lugat mânâsı ile
yorumlanması daha uygundur. Çünkü dinî ilimlerin hepsine şâmil olmuş olur. Aksi
takdirde yalnız Şerîat ilmine münhasır kalır, der.
Sindî diyor ki:
— Din hususunda fıkıh bilgisi, kalbe Allah
korkusunu veren ve korkunun etkisini kişinin dış organlarında gösteren öyle bir
ilimdir ki, artık sahibi, kendi çevresini uyarmağa girişir.
Tevbe Sûresi’nin (Meâli aşağıya alınan) 122.
ayeti buna, işaret buyurur:
“Bununla beraber mü’minlerin hepsinin toplanıp
birden savaşa gitmeleri doğru değildir. Her kabileden büyük bir kısım savaşa
çıkmalı. Onlardan bir kısmı da, din hususunda fıkıh bilgisini öğrenmek ve
kabileleri savaştan geri döndüğü zaman, onları Allah’ın azabı ile korkutmak
için geri kalmalıdır. Olur ki, Allah’ın azabından sakınırlar.” (Tevbe, 9/122)
Dârimî’nin İmran’dan rivayet ettiğine göre
kendisi, Hasan hazretlerine bir mes’ele ile ilgili olarak:
— Ya Eba Said, fıkıhçılar böyle söylemiyorlar?
deyince,
Hasan:
— Vah, vah! Sen, şu ana kadar tek bir fıkıhçı
gördün mü? Fıkıhçı, ancak dünyayı bırakan, ahirete gönül veren, dinî hususlarda
basiret sahibi olan ve Rabbine ibadet etmeye devam eden kimsedir, dedi.
Hadislerde geçen “Hayır” ile büyük hayır veya
hayırların hepsi kasdedilirse, fıkıh bilgisi olan kimsenin büyük hayra veya
hayırların hepsine mazhar olduğu, fıkıh bilgisi olmayan kimsenin bu büyük
hayırdan mahrum kaldığı veya hayırların hepsini alamadığı ifade edilmiş olur.”(2)
Rabbimiz Allah, hangi mü’min müslüman kulunun
hayrını dilerse onu, dinde fakîh kılar... Rabbimiz Allah’ın dinde fakîh kıldığı
kişiler, O’nun mü’min ve müttaki kullarıdır... Çünkü müttaki mü’minler, en
hayırlı yol olan İslâm üzeredirler... Onlar, yaratılmışların en
hayırlılarıdırlar... Çünkü en hayırlı önder kul olan Rasulullah (s.a.s.)’in izi
üzere devam eden ümmetidirler...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
“İman edip salih amellerde bulunanlar ise, işte
onlar da, yaratılmışların en hayırlılarıdır.” (3)
O müttaki mü’minler, Allah’ın dinine yardım
etmiş, Allah da onlara yardım edip ayaklarını sabit kılmıştır... (4)
Onlar, katıksız bir iman ile inanıp emrolundukları vazifelerini hakkıyla yerine
getiren, yalnız ve yalnız Allah’a ibadet eden,(5) Allah’ı razı etmiş
ve Allah’dan razı olan salih kullardır...(6)
Rabbimiz Allah, hayr üzere olan ve olmaya devam
eden kullarının hayrını diler... Onları, hayır üzere sabit kılar, onları sever
ve onları korur... Allah, mü’min müslümanların yegâne yardımcısıdır...
“İşte böyle, çünkü Allah, iman edenlerin
velisidir. Kâfirlerin ise, velisi yoktur.” (7)
“İman edenlere yardım etmek ise, bizim üzerimize
bir haktır.” (8)
“Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve
Allah’a sarılın, sizin Mevlânız O’dur. İşte ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcı.”
(9)
“Allah ise, müttakilerin velisidir.” (10)
Böyle buyuruyor Rabbimiz ve Mevlâmız Allah...
Allah, mü’min müttaki kullarının velisi, yani dostu ve yardımcısıdır... Allah,
onları sever, onlar da Allah’ı severler... Allah, onlar için hayır diler ve
onları dinde fıkıh kılar... Kendilerine ince ve derin bir anlayış verir...
Onları kollayıp korur...
Katade b. en-Numan (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Allah, bir kulu sevdiği vakit onu, dünyadan
korur. Tıpkı sizden birinizin hastasını sudan korumaya devam etmesi gibi.” (11)
Yegâne Rabbimiz Allah, hayır üzere olan mü’min
müttaki kullarının hayrını dilediği takdirde onu, tefekkuh ehli kılar... Ona bu
ince anlayışı vermekle beraber, ilim elde etme yollarını açar ve kolaylaştırır.
Onu, Peygamberlerin (Allah’ın salat ve selâmı cümlesinin üzerine olsun)
bıraktığı ilim mirasına varis kılar... O mü’min müttaki kul, ilmi tahsil ederek
elde ederken, ayrıca o ilmin inceliklerini ve hikmetlerini de elde eder...
Sadece malumat sahibi olmaz, öğrendiklerinden, bildiklerinden faydalanır ve
faydalandırır... İlmi, yerli yerinde kullanır, onu, kendisi ve insanlık âlemi
için faydalı hâle getirir... İlmi, kendisiyle salih amel edilen bir hâle
getirir... İlim odur ki, dünyada ahiret için kullara faydalı olsun yoksa
faydasız ilimden her zaman Allah’a sığınmak gerek... Önderimiz Rasulullah
(s.a.s.) böyle yapardı... Faydasız ilim, yani ferde ve topluma, maddî ve mânevî
zararlı olan bilgiden Allah’a sığınırız...
Zeyd b. Erkam (r.a.) şöyle demiştir:
— Size ancak Rasulullah (s.a.s.)’in söylediği
gibi söylüyorum.
O:
“Allah’ım, ben aczeden, tenbellikten,
korkaklıktan, cimrilikten ihtiyarlıktan ve kabir azabından sana sığınırım.
Allah’ım, nefsime takva ver ve onu pâk eyle, onu, pâk edecek yegâne Sen varsın.
Onun, velisi ve Mevlâsı Sensin!
Allah’ım, ben, fayda vermeyen ilimden, korkmayan
kalbden, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sonra sığınırım.” derdi. (12)
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Cabir
(r.a.)’ın rivayetiyle ümmetine şöyle buyurur:
“Allah’dan faydalı ilim isteyiniz ve (sahibine)
fayda sağlamayacak ilimden Allah’a sığınınız.” (13)
Dünyada, insanların yaradılış gayelerine uygun
yaşamaları, huzur ve saadet içinde olmalarını sağlayacak ilim, faydalı
ilimdir... Bu ilim, Peygamberlerin bıraktığı, miras olarak mü’min müslümanlara
emanet ettikleri ilimdir...
Ebu’d-Derda (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
“... Muhakkak âlimler, peygamberlerin
varisleridir. Şübhesiz peygamberler, ne altın, ne de gümüşü miras bırakırlar.
Peygamberler, miras olarak, ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim,
peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.” (14)
Peygamberlerin, hasseten son peygamber
Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in mirasına sahib olanlar, mirası kendilerine
bırakan yüce şahsiyetten emanet olarak aldıkları mirası, şartlarına riâyet
ederek devam ettirmelidirler... Rasulullah (s.a.s.)’e varis olmanın gereği
budur!... Rasulullah (s.a.s.)’in mirasını yüklenen muvahhid mü’minler, mirasa
ihanet etmeden, sadık bir varis olarak sahib çıkmalı ve hakkıyla gereğini
yapmalıdırlar...
İlim mirası,dindir... Mü’min müslümanlar,
dinleri konusunda tavizsiz ve çok hassas olmalıdırlar...
Muhammed b. Sîrîn (rh.a.)’in beyanıyla:
“Şübhesiz ki, bu ilim, dindir. Öyle ise,
dininizi kimlerden aldığınıza dikat edin!...” (15)
Ümmetin imamlarından İmam Mâlik (rh.a.)’in bu
konudaki hassasiyeti takdire şayandır...
Şöyle diyor İmam Mâlik (rh.a.):
— Bu ilim, dindir. Binaenaleyh dininizi kimden
aldığınıza dikkate din! Vallahi ben, şu direklerin yanında, “Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurdu, diyen yetmiş kişiye yetiştim. Fakat onlardan hiç bir
şey almadım. Halbuki bu zevatın her biri, kendisine beytü’l-mal güvenilecek
kadar emin insanlardı. Onlardan hadis almayışımın sebebi, hadis ilmine ehil
olmamalarıdır.” (16)
Allah (Azze ve Celle)’nin dinde fakih kıldığı,
derin ve ince anlayışa sahib olan mü’min müslümanlar, ilimden kendilerine
ulaşan herhangi bir şeyin, illetini ve hikmetini çok iyi kavrayan
şahsiyetlerdir... İlim-irfan sahibi bu değerli şahsiyetler, Allah’ın
kendilerine bahşetmiş olduğu keskin firaset ve basiretle, mes’elenin
inceliklerini kavrar ve hassas noktalarını anlarlar...
Zeyd b. Sabit (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle
buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
“Benim sözümü işitip de (başkasına) tebliğ eden
adamın yüzünü, Allah ağartsın. Çünkü fıkıh (kaynağı olan hadisleri) ezberleyen
nice adamlar, fakîh değildir. Ve fakîh olan (hadis) hafızları, kendilerinden
daha kuvvetli fakîhlere (hadisleri) iletebilirler.” (17)
Gerek Daru’l-İslâm’daki İslâm toplumunu, gerekse
işgal altındaki İslâm topraklarında, yani Daru’l-Harb’e dönüşmüş İslâm
beldelerinde İslâm Cemaatını yönetecek mü’min müslüman şahsiyetlerin, ilmiyle
âmil âlimler olması tercih olunur!... Böyle bir tercih, ümmet için birlik,
beraberlik, huzur ve selâmet kaynağıdır... Bu tercihi ciddiye almamak veya
ihmal etmek, bir çok fitnenin sebebi olur...
Temim ed-Dârî, - Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b.
Hattab (r.a.)’dan şu ince görüşü rivayet eder...
İmam Ömer (r.a.) şöyle buyurdu:
— Kim ki, topluma bilgi sahibi olanı başkan
(emir) yaparsa bu, hem o, hem de onlar için dirlik (vesilesi) olur. Kim ki,
topluma bilgisiz olanı başkan (emir)yaparsa bu, hem o, hem de onlar için helâk
(sebebi) olur.” (18)
Âlemlerin yegâne Rabbi Allah, mü’min müttaki
kullarından dilediğini dinde fakîh kılar, amma mü’min müttaki kulların da,
dinde fakîh olmak için tüm imkânlarını kullanarak, gereği üzere çaba harcaması
lazımdır... İlim, şartlarına uyularak elde edilir... Elde edilen bu ilmin,
faydalı olması ve derin bir kavrayışa sahib olmak için Rabbimiz Allah’dan
yardım taleb edilir... Allah rızasını kazanmak, faydalanmak ve faydalandırmak,
yani kendisiyle kulluğun gereği kolan ameli yapmak için ilim taleb edip bu uğurda
cehd ederek gayret gösterenlere Allah, ummadıkları yerden rızıklandırır...
Çünkü o mü’min müttaki kulun, tüm gayreti Allah yolunda ve Allah için
olmaktır...
İslâm Milleti’nin imamlarından Şehid İmam Ebu
Hanife (rh.a.) şöyle anlatır:
(Hicretin) sekseninci yılında doğdum. Doksan
altı senesinde onaltı yaşındayken babamla Hacca gittim.
Mescid-i Haram’a girdiğimde kalabalık bir ders
halkası gördüm.
Babama:
— Bu halkanın öğretmeni kim? diye sordum.
Babam:
— Peygamberimiz (s.a.s.)’in arkadaşı Abdullah b.
el-Haris b. Cez’ el-Zebîdî’dir, dedi.
İlerledim. İyice yaklaştım. Şöyle dediğini
işittim:
— Rasulullah (s.a.s.)’den duydum.
Buyurdu ki:
“Allah’ın dinini anlamada üstün başarı gösteren
kimsenin, dünya ve ahiret ile ilgili neyi varsa, Allah Teâlâ karşılar ve ona
ummadığı yerlerden rızık verir.” (19)
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Rabbimiz
Allah’ın buyurduğunu açıklıyordu... Malum olduğu üzere Rabbimiz Allah, Rasulü
(s.a.s.)’e Kur’ân’ı açıklama vazifesini vermiştir... (20) Rasulullah
(s.a.s.)’in vazifesi, kendisine inzâl edilen Kur’ân-ı Kerim’i kullara açıklamak
ve nasıl uygulanacağını yaşayarak gösterip örnek olmaktı...(21)
Rasulullah, (s.a.s.), Kalî, Fiilî ve Takrirî
Sünnetiyle Rabbimiz Allah’ın Kelâmı ve emirlerin olan Kur’ân-ı Kerim’i
insanların anlayacakları şekilde açıklıyordu... O’nun ahlâkı, Kur’ân’ın
kendisiydi... Böyle açıklamıştı mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)!... (22)
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
“Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şübhesiz
yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah, ihsan edenlerle beraberdir.” (23)
Meşhur müfessirlerden İbn Kesir (rh.a.), bu
ayetin tefsirinde şunları kaydeder:
“Bizim uğrumuzda mücahede edenleri” ayetinde,
Allah Rasulü (s.a.s.), Ashab’ı ve kıyamet gününe kadar O’na tabi olanlar
kasdedilmektedir.
“(İşte onları) elbette yollarımıza eriştiririz
(dünyada ve ahirette yollarımızı onlara gösteririz.).”
İbn Ebi Hatim der ki:
— Bize babamın... Akkâ ahalisinden Ebu Ahmed
Abbas el-Hemedanî’den rivayetinde göre, O:
“Bizim uğrumuzda mücahede edenleri, elbette
yollarımıza eriştiririz. Şübhesiz ki Allah, ihsan edenlerle beraberdir.” ayeti
hakkında şöyle demiştir:
— Bildikleri ile amel edenleri Allah,
bilmediklerine eriştirecektir.
Ahmed İbn Ebu el-Havarî der ki:
— Bunu, Ebu Süleyman ed-Dârânî’ye naklettim de
çok hoşuna gitti ve şöyle dedi:
— Kendisine bir hayır ilhâm edilene, eserde
(Şer’î bir haberde) işitinceye kadar onu işlememesi yaraşır. Haberde işittiği
zaman, onunla amel eder ve Şeriat’ın haberi, yapmakta olduğuna muvâfık düştüğü
zaman Allah’a hamdeder. (24)
Bildikleriyle amel edenleri Allah’ın,
bilmediklerine eriştirmesi, Rabbimiz Allah’ın hayrını dileyip dinde fakîh
kıldığı mü’min müttaki kulları için bir ilâhî ihsandır!.. (25)
Kendisine farz-ı ayn olan ilimleri elde eden
mü’min müttaki kul, bunlarla amel eder, Allah’a karşı kulluk vazifelerini
hakkıyla yerine getirirse, kendisinden istenen ve bekleneni gereği gibi yapmış
olur...
Kendisine verilmiş imkânları yerinde kullanan ve
bildiği ile âmel eden mü’min kişiye Allah, O’nun ihtiyacı olan bilmediklerini
çeşitli vesileler ile öğretir... Çünkü o kul, sahib olduğu nimetin kıymeteni
bilen ve yerli yerinde değerlendiren kâmil bir kuldur... Kişi, önce Rabbi
Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetin hakkını verecek ki Allah (Azze ve
Celle), onun üzerinde nimetini ziyadeleştirsin ve ona, yeni yeni nimetler
bahşetsin...
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
“Ve yine hatırlayın ki, Rabbiniz şunu
belirtmiştir: ‘Andolsun ki, şükrederseniz elbette size daha çok (nimet) veririm
(arttırırım). Nânkörlük ederseniz, hiç şübhesiz Benim azabım çok şiddetlidir.” (26)
Rabbimiz Allah’ın kendisine verdiği ilim
nimetinin hakkını verene Allah, onun için nimetini fazlalaştırır... Bildiğinin
hakkını vermek de, onunla amel etmek ve kulluk vazifelerini tam yapmak
demektir.
Yezid b. Seleme el-Cu’fî (r.a.) dedi ki:
Yezid b. Seleme (kendisini kasdediyor):
- Ya Rasulullah, senden bir çok hadisler
işittim. Sonraki hadisin, öncekini unutturmasından endişe ediyorum. Bana
(içinde bir çok hususları) toplayan bir tabirle konuşunuz, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
“Bildiğin hususlarda Allah’ın emirlerine
muhalefet etmekten sakın!” buyurdu. (27)
Müttaki mü’min, bildiklerini öncelikle kendi
nefsine karşı gizlemeyecek, kendisine ihanet etmeyecek ve bildikleriyle amel
etmeye çalışacaktır... İnsanların kendisine sordukları şeylerin cevabını
biliyorsa, onlardan ilmi saklamayacak ve bildiklerini kendilerine
söyleyecektir... İlmin yayılmasını sağlayacak, tüm imkânlarını kullanarak
insanlara ulaştırıp, onların ilimden faydalanmalarına ve hidayet bulmalarına
vesile olacaktır... İlmin saklanmasının ağır vebâl olduğuna inanacak ve bundan
alabildiğince kaçınacaktır...
Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur
önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
“Hıfzettiği bir ilim kendisine sorulup da onu
gizliyen her adam, kıyamet günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu
hâlde (mahşere) getirilir.” (28)
İlmin gizlenmesinin ağır suç olduğunu, Rabbimiz
Allah şöyle beyan buyurur:
“Gerçek, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve
insanlar için kitabta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar, işte onlara,
hem Allah lânet eder, hem de lânet ediciler lânet eder.
Ancak tevbe edenler, (kendilerini) düzeltenler
ve (indirileni) açıklayanlar (a gelince), artık onların tevbelerini kabul
ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.” (29)
İlim, gerçekten ihtiyaç sahibi olanlardan ve
işin gerçek ehli durumunda bulunanlardan saklanmayacaktır, fakat ehil
olmayanlara da ilimden bir şey öğretilmeyecek, eşkiyanın eline silâh
verilmeyecektir... İlim, bir emanettir!... Emanetin ehline verilmesini,
Rabbimiz Allah emretmektedir... Çünkü emanet, ehliyet sahibi olanlara
verilir...
Rabbimiz şöyle buyurur:
“Şübhesiz Allah, size emanetleri ehline
(sahiblerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmetiğinizde adaletle
hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor. Doğrusu
Allah, işitendir, görendir.” (30)
Enes b. Malik (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil
olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların boynuna cevher, inci
ve altın gerdanlık takan adama benzer.” (31)
Allah’ın, hayrını dilediği ve dinde fakîh
yaptığı müttaki mü’min, gerek kendisi, gerekse toplum için lehde ve aleyhde
olan şeyleri bilen, iyiliği emr ve kötülükten nehyeden kişidir... İlmin
kıymetini ve sorumluluğunu bilen bir şahsiyettir... Ulu-orta konuşmayan,
konuştuğu vakit hayır söyleyen veya
susan, bilmediği, delillendiremediği şeyleri söylemeyen, dinde delilsiz ve
kendi kanaatı ile hareket etmeyen bir karektere sahibdir...
İslâmî mes’elelerde, ilimsiz ve delilsiz
konuşmanın sorumluluğunu bilen, bundan dolayı ehli olduğu mes’eleleri anlatan,
bilmediği konuları bilenlere havale eden muvahhid mü’min şahsiyet, ilimsiz
konuşanların hem dal, hem de mudîll, yani hem sapan, hem de saptıran olduğunun
farkında olmalıdır... Böyle bir durum, hem ferd, hem de toplum için büyük bir
felâkettir....
Abdullah b. Amr b. el-As (r.a.) şöyle demiştir:
(Vedâ Haccı’nda) Rasulullah (s.a.s.)’den
işittim, şöyle buyuruyordu:
“Allah ilmi, kullarından çekip çıkarmak (yani
silmek) süretiyle değil, âlimleri kabz etmek süretiyle kabz edecektir. Nihayet
hiç bir âlim kalmayınca halk, bir takım cahil kimseleri kendilerine başkanlar
edinirler. Bunlara, bir takım sualler sorulur, onlar da, ilimleri olmadığı
hâlde fetva verirler de, hem kendileri dalâlete düşerler, hem de halkı dalâlete
düşürürler!” (32)
Mü’min müttaki kul, kıyamet günü öğrendiği ilmin
hesabını vereceği ve hesaba çekileceğinin şuurunda olan olgun bir kişiliğe
sahibdir... Öğrendiği ilim ile nasıl amel ettiğinin hesabını vereceğini bilen
mü’min müttaki kul, Allah’ın izni ve yardımıyla elde ettiği ilmi, Allah’ın
rızasını kazanmak için faydalı yerlerde harcar... Bunun için de, mes’elelerin
inceliğini, ilet ve hikmetini bilen fakih olması gereklidir...
Sorumsuzca ve ilmin müsrifi olanlar, büyük bir
suç işlemekte olduklarının farkındalar mı acaba?.. Öğrendikleri ilmin
sorumluluğunu yerine getirmeyenler ve onu yanlış yerlerde kullananlar, ne
korkunç bir felaket içinde olduklarını biliyorlar mı acaba?.. Sadece
kendilerine değil, tüm insanlık âlemine zarar veren bir tutum içinde
bulunduklarını ne zaman hatırlayacak ve bu suçu işlemekten ne zaman vazgeçecekler?..
İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
“İnsanoğluna beş şeyden hesab sorulmadıkça, onun
ayakları kıyamet gününde Rabbinin katındn ayrılmayacaktır:
Ömrünü nerede tükettiğinden,
Gençliğini nerede yıprattığından,
Malını nereden kazanıp, nereye harcadığından,
Ve öğrendiği ilimde nasıl davrandığından.” (33)
Ebu Bekre (r.a.)’ın rivayetiyle ümmetine şu
tavsiyede bulunur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
“Ya ilim öğreten, ya ilim öğrenen, ya dinleyen
veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun!” (34)
Rabbimiz Allah’ın hayırlarını dileyip dinde
fakîh kılmış olduğu mü’min müttakî kullar, yalnız ve yalnız Allah’dan korkan
kişilerdir... Çünkü Allah’ı en iyi tanıyan, bilen ve inanan âlimlerdir...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
“Kulları içinde ise, Allah’dan ancak âlim
olanlar içleri titreyerek korkar. Şübhesiz Allah, üstün ve güçlü olandır,
bağışlayandır.” (35)
Sa’d b. İbrahim’e sordular:
— Medinelilerin en fakîhi kimdir?
O da:
— Rabbinden en fazla korkanları (en
müttakileri), cevabını verdi. (36)
Emiru’l-Mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (k.v.) şöyle
diyor:
— Gerçek fakîh, insanları, Allah’ın rahmetinden
ümitsizliğe düşürmeyen, onlara, Allah’a isyan hususlarında kolaylık tanımayan,
onları, Allah’ın azabından emin kılmayan, Kur’ân’ı, onu istemeyip başkasına
meylederek terk etmeyen kimsedir.
Durum şu ki:
Kendisinde ilim olmayan ibadette, kendisinde
anlama olmayan ilimde, kendisinde düşünme olmayan okumada hiç bir hayır yoktur.
(37)
Bu konuda, Ümmetin imamlarından İmam Hasan Basrî
(rh.a.)’ın, hayra ulaştırılan ve dinde fakîh olan kişiler için söylediklerini
hatırlatarak sözümüzü bitirelim:
“Fakîh, ancak dünyayı bırakan, ahirete gönül
veren, dinî hususlarda basiret sahibi olan ve Rabbine ibadet etmeye devam eden
kimsedir.” (38)
Bu, böyledir!..
(22)
FITRATA DÖNÜŞ
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Her çocuk ancak fıtrat üzere dünyaya getirilir.
Bundan sonra annesi-babası (Yahudî ise) onu Yahudî yaparlar, (Hristiyan ise)
onu Hristiyan yaparlar, (Mecusî ise) onu Mecusî yaparlar.
Nitekim kusursuz doğan bir hayvan yavrusu içinde
siz, kulağı, dudağı, burnu ve ayağı kesik olanı hiç görüyor musunuz?”
Bundan sonra Ebu Hüreyre (r.a.), şu ayeti
söyledi:
“O hâlde sen, yüzünü bir muvahhid (bir hanif)
olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki, insanları bunun üzerine yaratmıştır.
Allah’’ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din
(budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/30) (1)
Aynı hadisin, Sahih-i Müslim’de