BU,
BÖYLEDİR!...
(1)
ÖNSÖZ
Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla...
"Şüphesiz her türlü hamd, Allah’a
mahsustur. O’ndan yardım ve mağfiret dileriz, nefislerimizin şerrinden de O’na
sığınırız. Allah'ın hidayete erdirdiği kişiyi saptıracak yoktur. Saptırdığını
da hidayete erdirecek yoktur. Ben, Allah’dan başka bir ilâh olmadığına ve
Muhammed’in O’nun Kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederim.
"Ey insanlar, kendisiyle, birbirinizle
dilekleştiğiniz Allah’dan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının.
Şübhesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (1)
"Ey iman edenler, Allah’dan nasıl korkup
sakınmak gerekiyorsa, öylece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan
başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin."(2)
"Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve sözü
doğru söyleyin.
Ki O (Allah), amellerinizi ıslah etsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, artık o, en
büyük kurtuluşla kurtulmuştur." (3) (4)
Salat ve selâm müttakilerin ve mücahidlerin
önderi Rasulullah’a, Âline, Ashabına ve kıyamete kadar O’nun izi üzere yürüyen
mü’min müslümanlara olsun...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle)'nin izni ve
yardımıyla gerçekleştirdiğimiz "Dâvâ Dersleri" serimizin beşinci
kitabına, "Bu, Böyledir" ismini verdik ve İmam Buhârî (rh.a.) ile
İmam Müslim (rh.a.)'in ittifak ettikleri Kırk Hadis-i Şerif çerçevesinde, kırk
mes’elemizi dile getirmeye gayret ettik... Yirmi konumuz birinci ciltte, yirmi
konumuz da ikinci ciltte yer almıştır...
"Benim başarım, ancak Allah iledir. O’na tevekkül
ettim ve O’na içten yönelip dönerim." (5)
İşgal altındaki İslâm topraklarında ve zorba
tağutların zulüm egemenlikleri altında yaşamaya gayret eden müstaz’af mü’min
müslümanların bilgilenmesi, uyanması ve canlanması için bir katkıda bulunmak
isteğiyle bu eseri hazırladık... Eserin hazırlanmasında temel kaynağımız,
yegâne düsturumuz Kur’ân-ı Kerim ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in
Sahih Sünneti’dir. Kitab ve Sünnet ölçüsünce diğer İslâmî eserlere müracaat
ettik... Ayet-i Kerime’leri tefsirsiz, Hadis-i Şerifleri de şerhsiz ele
almamaya çalıştık... Ümmetin icmâı doğrultusunda mes’eleleri anlamaya ve
anlatmaya gayret ederken, müctehid ulemânın görüşleri bizlerin yolunu
aydınlatmaktadır... Müfessir ve muhaddis ulemânın o ince anlayışları, o derin görüşleri
olmasaydı, konunun kavranması çok güçleşecekti... Rabbimiz Allah (c.c.) cümle
muvahhid mü’min İslâm Fakihlerine, Müfessirlerine ve mühaddislerine rahmet
eylesin ve onları affeylesin... Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in varisleri olan
bu âlimler, (6) bizlerin İslâm'ı anlamada ve yaşamada çok büyük
hizmetleri olmuş ve yolumuzu aydınlatan ilim kendileri hâline gelmişlerdir...
Muvahhid mü’min müslümanların en büyük düşmanı,
cehalettir!... Bu ümmetin Fir’avn’ı olan (7) kişiye, Rasulullah
(s.a.s.)'in verdiği vasıf da, Ebu Cehil, yani cehaletin babasıdır... (8)
İşgal edilmiş İslâm topraklarında yaşayan müstaz’af ve mazlum mü’min
müslümanlar, çağdaş cahilî düzenlerin egemenliklerinden kurtulmaları için
bilgilenmeleri, aydınlanmaları ve bilip öğrendiklerini hayata uygulamaları
gerekir.
İslâm, öyle bir ilâhî hayat nizamıdır ki,
kendisini kabul edip inananlara ilk emri, "Oku"dur. (9)
İslâm, öyle eşsiz bir nizamdır ki, her şeyden
önce, hatta iman etmeden önce ilmi emrediyor... Bilmeyi ve şuurlu bir şekilde
idrak ederek inanmayı öneriyor... (10) İman edenler için bu, bir
emirdir...
Muvahhid mü’minler, okudukça, öğrendikçe, idrak
edip bildikleriyle amel ettikçe gerçekleri görecek, içine düşürüldükleri
zilletin farkına varacaklardır... Zilletin farkına varanlar, birleşip izzetli
bir hayata kavuşmak için kurtuluş yollarını arayacaklardır... Katıksız iman,
ihlas ve takva ile hareket eden muvahhid mü’minler, birlik ve beraberlik içinde
olduklarından dolayı Rabbimiz Allah, kendilerine bir kurtuluş bahşedecektir...
Bu, Allah'ın va’dıdır!..
"Kim Allah’dan korkup sakınırsa (Allah),
ona bir çıkış yolu gösterir." (11)
Ve Allah (Azze ve Celle)'nin yardımı, rahmeti ve
bereketi, cemaat hâlinde O’na kul olmaya ve tağutların egemenliğinden
kurtulmaya çalışanların üzerinedir...
İbn Abbas (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah'ın (yardım eli), cemaatle
beraberdir." (12)
Elinizdeki eser, böyle bir anlayışla ve
isteyenleri bilgilendirmek niyetiyle hazırlanmıştır... Nakledilen delillerin
sahih olmasına dikkat edilmiş, yorumların, günün mes’elelerini dile getirici ve
problemleri çözücü bir mahiyet arz etmesine hassasiyet gösterilmiştir.
Bu eserin, okuyanlara faydalı olması ve İslâmî
uyanışa bir katkı sağlaması için, yegâne Rabbimiz Allah’dan yardım etmesini
niyaz ederiz...
Dâvâmızın başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi Allah’a
hamdetmektir...
KUL
SADİ YÜKSEL
6 Ramazan 1419-24 Aralık 1998
Ihlamurkuyu /Ümraniye
(1)
AMEL, NİYETİN
GÖSTERGESİDİR
Emiru’l- Mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle
buyurdu:
"Ameller, ancak niyete göredir. Herkese
ancak niyet ettiği şey vardır.
Her kimin hicreti, Allah’a ve Rasulü’ne ise,
onun hicreti Allah’a ve Rasulü’nedir. Kimin hicreti, elde edeceği bir dünya,
yahud evleneceği bir kadın içinse, onun hicreti de hicret ettiğinedir." (1)
Yegâne hayat nizamı olan İslâm'ın üçte biri
sayılan bu hadis, amellerde niyetin çok önemli olduğunu beyan eder. Aynı
zamanda ilmin de üçte biri sayılan "Niyet hadisi", kalbin ameli
olarak değerlendirilmiştir. Muvahhid mü’min kulların bütün ameli, kalb ile, dil
ile ve diğer vücud organları ile gerçekleşir...
Bu konuda, büyük hadis imamlarından Ebu Davud
(rh.a.), şöyle demiştir:
"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'den beşyüzbin hadis yazdım. Bunlardan ahkam hususunda dörbin sekizyüz
hadis seçtim. Zühd ve takvaya dair hadislere gelince, onları kitabıma almadım.
Bir insana bunlardan dini için dört tanesi yeter:
1) "Ameller, ancak niyete göredir."
2) "Helâl belli, haram da bellidir. İkisi
arasında (helâl mı, haram mı belli olmayan bir takım, şübheli şeyler
vardır....." (2)
3) "İnsanın (dini ve dünyası hakkında)
ihtiyaç duymadığı şeyleri (malayanî) terk etmesi, onun müslümanlığının
güzelliklerindendir." (3)
4) "Hiç biriniz, kendiniz için arzu
ettiğinizi, kardeşiniz için arzu etmedikçe (kemâliyle) iman etmiş olmaz." (4)
İmam Ebu Davud (rh.a.)'in bu ifadesine göre
"Niyet hadisi", İslâm'ın dörtte biridir. (5)
"Ümmü Kays'ın Muhaciri" Kıssası, bu
hadisin söylenmesine sebeb olduğu beyan edelir... Daru'ş-şirk olan Mekke’den
Daru’l-İslâm olan Medine’ye hicret eden Ümmü Kays isimli müslüman kadın ile
evlenmek niyetiyle Mekke’den Medine’ye gelen müslüman kişinin, bu niyetinden
dolayı muhacir mi, yoksa müsafir mi sayılacağı gündeme girmiştir...
"Amellerin, ancak niyete göre olduğu" beyan edilerek, herkes ancak
niyet ettiği şeye göre değerlendirileceği hakikatı ortaya çıkmıştır. (6)
İnsan kullarını imtihan eden yegâne Rabbimiz
Allah (Azze ve Celle), imtihan sahası olan dünya hayatında kullarının
istediğini vereceğini beyan buyurur:
"Kim ahiret ekinini (kazancını) isterse,
Biz ona, kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim de dünya ekinini isterse, ona
da ondan veririz, ancak onun ahirette bir nasibi yoktur." (7)
Ahiret için niyetlenip isteyene, aheritte bol
bol karşılık verilir... Bütün niyeti dünya ve dünyalık olana da, dünyalık
verilir, amma onun niyeti ve isteğinde ahiret olmadığı için ahiretten dolayı
herhangi bir nasibi olamaz. Çünkü, "Ameller, ancak niyete göredir. Herkese
ancak niyet ettiği şey vardır."
Âlemlerin Rabbi Allah katında değer kazanan ve
değerlendirilen yalnızca niyetlerdir... Kul tarafından yapılan tüm davranışlar,
hâl ve tavırlar, niyetine göre değer kazanır... Diğer insanlar, o insanın hangi
niyetle o ameli işlediğini bilemezler... Çünkü niyet, kalb ile ilgili olan bir
meseledir... İnsanın kalbinde olan ise, bir başka insan için gaybî olduğundan
ne olduğu bilinmez... İnsanın yaptığı iyi hareketleri, iyi niyet ile mi, yoksa
riyakarca kötü niyetle mi yaptığını ancak Allah bilir... Ve şöyle buyurur
Rabbimiz Allah:
"Sözü açığa vursan da (gizlesen de birdir).
Çünkü şübhesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir." (8)
"De ki: "Sinelerinizde olanı
gizleseniz de, açığa vursanız da Allah, onu bilir, Ve göklerde olanı da, yerde
olanı da bilir. Allah, her şeye güç yetirendir." (9)
"..... Şübhesiz Allah, sinelerin özünde
saklı duranı bilendir." (10)
"(Allah,) gözlerin hainliklerini ve
göğüslerin saklamakta olduklarını bilir." (11)
Kalblerde saklı olanları bilen Rabbimiz Allah,
kullarını niyetlerine göre hesaba çekecektir...
"Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır.
İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah, sizi onunla sorguya çeker.
Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azablandırır. Allah, herşeye güç
yetirendir." (12)
Kalblerde
geçeni yalnızca bilen Allah, insana şahdamarından daha yakın olduğu için
nefsinin, ona ne vesveseler verdiğini yalnızca bilen yine Allah’dır...
"Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin
ona ve vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona, şahdamarından daha
yakınız." (13)
".... Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile
kalbi arasına girer...." (14)
Yegâne önderimiz ve biricik hayat örneğimiz
Rasulullah (s.a.s.), bu hakikate işaret etmektedir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
hayat önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Şübhesiz ki Allah, sizin bedenlerinize ve
sûretlerinize bakmaz, lâkin kalblerinize bakar."
Ve parmaklarıyla göğsünü işaret etmiştir. (15)
İnsanın kalbindeki niyeti ne ise, ona göre değer
kazanır. Niyeti iyi ve hayır üzere ise, yaptığı amel de niyetiyle örtüşüyorsa,
yani ameli de niyeti gibi iyi ve hayır üzere ise, yaptığının karşılığında sevab
alır... Çünkü niyet ile amel birbirini tasdik etmelidir... İyi niyet, bile bile
yapılan kötü ameli temize çıkarmaz... Kötü amel, iyi niyetten dolayı bir kıymet
kazanmaz... Niyetin hesabını Allah’a verecek olan insan, yaptıklarından dolayı,
içinde yaşadığı toplum tarafından hesaba çekilir... Diğer insanlar, insanı
niyetinden dolayı değil, amelinden dolayı hesaba çeker, ya kıymet verir
mükafatlandırır, ya değersiz bulup cezalandırır...
Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki, insan kullarını
niyetlerine göre değerlendiren Rabbimiz Allah, onların amellerine göre de
değerlendirir ve karşılığını ona göre verir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz
Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Şübhesiz ki Allah, sizin sûretlerinize ve
mallarınıza bakmaz. Lâkin kalblerinize ve amellerinize bakar." (16)
Mü’min muvahhid olan müslüman bir kulun, hem
niyeti iyi olmalı, hem de ameli iyi olmalıdır... Mü’min müslüman her zaman ve
her mekânda iyilik ve hayır üzere bulunmalıdır... Malum olduğu üzere iyi ve
hayırlı olan şey, İslâm’a uygun olan şey demektir... İyilik ve hayır, yalnız
Allah'ın razı olduğu niyet ve ameldir... Allah'ın razı olduğu şey ise,
Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği gibi hareket etmekle gerçekleşir... Çünkü
Rasulullah (s.a.s.), iyilik ve hayrın örneği ve bu yolun önderidir...
Cabir b. Abdullah (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle
buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Bundan sonra (malumunuz olsun ki,) sözün
en hayırlısı, Allah'ın kitabıdır. İrşadların (yolların) en hayırlısı da,
Muhammed (s.a.s.)’in irşadıdır (yoludur)." (17)
Niyet ve amel arasındaki ilişki hakkında şöyle
bir örnek verir Rasulullah (s.a.s.).
Ebu Keşbe el-Enmarî (r.a.)'ın rivayetiyle
Rusulullah (s.a.s.), şunu beyan buyurur:
"Üç (haslet) vardır ki, onlar üzerine yemin
ederim ve size bir söz söyleyeceğim ki, onu hafızanızda tutun!"
Sonra şöyle buyurdu:
"Sadaka vermekten kulun malı eksilmez,
uğradığı haksızlığa karşı sabreden kulun, Cenab-ı Allah ancak şerefini arttırır
ve dilencilik kapısını açan bir kula Allah, mutlaka yoksulluk kapısını (veya
buna yakın bir ifâde kullandı) açar.
Size bir söz söyleyeceğim ki onu, hafızanızda
tutun!"
Sonra şöyle buyurdu:
"Dünya, ancak dört kişinindir. (Yani
dünyada ancak dört sınıf insan vardır.)
Allah, mal ve ilim verdiği kul ki, bu kul, bu
nimet içinde Rabbini sever ve sayar, bununla akrabasına sılada bulunur (onları
yoklar ve yardım eder). Allah'ın bu nimette olan hakkını da tanır. İşte bu kul,
Allah katında en üstün derecelerdedir.
Allah'ın ilim verip mal vermediği kul ki, bu kul
doğru niyetlidir:
— Malım olsaydı, bu malda falanın, yaptığı gibi
yaparım, der.
İşte o, niyetine göre karşılık görür ve ikisinin
sevabı da eşittir.
Allah'ın mal verip ilim vermediği kul ki,
ilimsizlik yüzünden malında körü körüne hareket eder, bu nimet içinde Rabbini
sevmez ve saymaz. Bununla akrabasına sılada bulunmaz ve Allah için o malda hiç
bir hak tanımaz. İşte bu kimse, en kötü mertebelerdedir.
Allah'ın, mal da, ilim de vermediği bir kul ki:
— Malım olsaydı bu malda (israf ve sefahet
düşkünü) falanın yaptığı gibi yapırdım, der.
Bu da, niyetine göre karşılık görecektir ve her
ikisinin günahı eşittir." (18)
Rasulullah (s.a.s.)'in verdiği örnekte,
görüldüğü gibi insanlar, hem niyetlerinden, hem de yaptıklarından
sorumludurlar... Niyet edip de imkânsızlıktan dolayı yapamadıkları iyilik ve
kötülüklerden dolayı da sorumluluk gündeme gelir... Niyet sahibi, niyetinin
durumuna göre karşılık bulur... Ona, niyetine göre sevab ve ceza verecek ancak
Allah’dır... Toplum, o insanı amelinden dolayı yargılar... Eğer işlediği amel
iyi ve hayırlı ise, kendisi toplum nazarında iyi ve hayırlı bir insandır...
İsterse o iyi ve hayırlı amelleri gösteriş, yani riyâ niyetiyle yapmış olsun...
Niyetinden dolayı hesabını Allah’a verecektir... Çünkü onun kötü niyetini
yalnızca Allah bilir... İnsanlar, onu değerlendirirken, yaptığı iyi ve hayırlı
amellerine göre değerlendirirler... Bu iyi ve hayırlı amelleri, ne niyet ile yaptıklarını
bilmezler...
Bu konuda, Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şu
örneği verir muvahhid mü’minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.):
"Kıyamet gününde insanların üzerine ilk
hüküm verilecek olanı, şehid edilen bir adamdır. Bu adam getirilerek ona Allah,
nimetlerini tarif edecek o da, onları tanıyacaktır.
— Bu nimetler hakkında ne yaptın? diye soracak.
Şehid:
— Senin uğrunda çarpıştım. Nihayet şehid
edildim! diyecektir.
Hakk Teâlâ:
— Yalan söyledin! Lâkin sen, cesur denilmek için
çarpıştın. Gerçekten denildi de! buyuracak.
Sonra onun hakkında emir verecek ve yüz üstü
sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.
Bir de, ilmi öğrenip öğreten ve Kur’ân'ı okuyan
bir adamdır. Bu da, getirilerek kendisine nimetlerini tarif edecek, o da,
onları tanıyacaktır.
— Bunlar hakkında ne yaptın? diye soracak.
O adam:
— İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızan için
Kur’ân'ı da okudum, diyecek.
Hakk Teâlâ:
— Yalan söyledin! Lâkin sen ilmi, âlim denilsin
diye öğrendin. Kur’ân'ı da, ‘o, karî’dir’ (iyi okuyucu) denilsin diye okudun.
Gerçekten denildi de, buyuracak.
Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü
sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.
Bir de, Allah'ın yakasını genişlettiği ve
kendisine malın her çeşidinden verdiği adamdır. Bu da, getirilerek ona
nimetlerini tarif edecek, o da, onları tanıyacaktır.
— Bunlar hakkında ne yaptın? diye sorulacak.
O adam:
— Uğrunda mal sarfetmesini dilediğin hiç bir yol
bırakmadım. Mutlaka senin için sarf ettim, diyecek.
Hakk Teâlâ:
— Yalan söyledin! Lâkin sen, ‘o, cömerttir’
desinler diye yaptın. Gerçekten denildi de, buyuracak.
Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü
sürüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır." (19)
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in bu apaçık beyanından
anlaşıldığı gibi, insanların salih amel sahibi olarak gördükleri ve amellerinin
zahirine göre değer verip saydıkları kişiler, Allah'ın katında niyetlerine göre
değerlendirilmektedirler... Yaptıkları ameller, zahirde Allah'ın emrettiği ve
kedisinden razı olduğu amellerdir... Fakat bu amelleri, Allah rızasını
gözeterek yapmadıkları, aksine insanların nazarında belli bir değer kazanmak
için yaptıkları için Allah'ın katında hiç bir değer kazanmamışlardır... Bu iyi,
hayırlı ve salih amelleri işlerken niyetleri iyi olmadığı için hiç bir güzel
karşılık bulamamış, cennet umarken, cehennemi boylamışlardır... Halbuki içinde
yaşadıkları toplum, onları bu iyi ve
salih amelleriyle tanımış ve kendilerini salihlerden görüp değerlendirmişlerdi...
Çünkü diğer insanlar, onların ne niyet taşıdıklarını bilemez, ancak hâl ve
hareketlerine göre değerlendirir... İnsanlar, insanları değerlendirirken ortaya
koydukları ölçü, söz, hâl ve harekettir... İnsanlar, insanları sözleriyle, hâl
ve hareketleriyle, yani amelleriyle değerlendirirler...
İnsanın, sözleri, hâli ve hareketi kötülük üzere
ise, hiç kimse onun hangi niyetle böyle
söylendiğine ve böyle davrandığına bakmaz... O, ne söylemiş ve nasıl davranmış ise, o kişiyi, ona göre
değerlendirirler... Müslümanlar açısından "İkrah-ı Mülci" gündemde
olmadıkça durum, bundan ibarettir... İkrah-ı Mülci durumu, ruhsatı gündeme
getirir ki, o anda zor durumda olan bir mü’min müslüman, inancının aksine bir
söz söylemiş ve bir harekette bulunmuş olabilir... Bu, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in
vermiş olduğu bir ruhsat olup, mü’min müslümanın ruhsat ile amel etmesi,
kendisine herhangi bir yükümlülük getirmez...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"Kim, imandan sonra Allah’a (karşı) inkâra
sapıp da -Kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde baskı altında zorlanan hariç-
inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah’dan onlara bir gazab vardır ve
büyük azab da onlaradır." (20)
Bu konuda Ammar b. Yâsir (r.a.)'ın olayı
meşhurdur. Mekkeli müşriklerin korkunç işkencesi ve ağır zulmü altında olan
Ammar b. Yâsir (r.a.), en son takadına ve imkânına kadar onların işkencesine
dayanmış, işkence altında gücü bitmiş ve ne söylediğinin farkında olmayacak
dereceye düşürülmüştü... Böyle bir ikrah-ı mülci altında O, müşriklerin
kendisine söyletmek istediği "elfaz-ı küfür" olan sözleri söylemişti.
Böyle davranmakla işkenceden kurtulmuştu... Canını kurtardıktan sonra pişman
olmuş ve ağlayarak Rasulullah (s.a.s.)'in yanına gelmişti.
"Bu yüzden Rasulullah (s.a.s.)'e Ammar'ın
inkâr ettiği haberi verildi. O ise:
"Hayır muhakkak ki Ammar, tepeden tırnağa
kadar iman doludur. İman, O’nun etine, kanına karışmıştır." buyurdu.
Nihayet Ammar, ağlar bir vaziyette Rasulullah
(s.a.s.)'e geldi.
Rasulullah (s.a.s.), O’nun gözyaşlarını siliyor
ve şöyle buyuruyordu:
"Eğer onlar, sana yine işkence
yaparlarsa,demiş olduğun bu sözü tekrar de!"
Derken Allah Teâlâ, bu ayeti (Nahl, 16/106)
indirdi.(21)
Hadisi Beyhakî, buradakinden daha geniş olarak
rivayet etmiştir. Bu rivayette, Ammar'ın Hz. Peygamber (s.a.s.)'e sövdüğü ve
onların ilâhlarını hayırla andığı da kaydedilmiştir.
Bu rivayette Ammar, şöyle demiştir:
— Ey Allah'ın elçisi, sana sövmedikçe ve
ilâhlarını hayırla anmadıkça beni bırakmadılar.
Hz. Peygamber:
"Kalbini nasıl buluyorsun?" diye sordu
da Ammar:
— İmanla dopdolu, dedi.
Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.s.):
"Onlar, eğer işkencelerine dönerlerse, sen
de bu söze dön!" buyurdu.
Ve bu hususta Allah Teâlâ:
"Kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde
baskı altında zorlanan hariç..." (Nahl, 16/106) ayetini indirdi. (22)
Ya böyle bir ikrah-ı mülci hâli , ya da zaruret
hâli gündeme gelirse mü’min müslüman kişi, ma’zur görülür... Zaruretler gündeme
gelince, mü’min müslümanlar için yasaklanmış olan şeyler, o hâl geçinceye kadar
mübah olur...
Bu
konuda, "Mecelle"de şöyle denilmektedir:
"Zaruretler, memnu olan şeyleri mubah
kılar." (23)
Zaruret hâli için Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve
Allah’dan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı haram kıldı. Fakat kim mecbur
kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü gerçekten
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (24)
Mü’min müslümanın ikrah-ı mülci ve zaruret
hâlinin dışında, yaptıklarından ve söylediklerinden sorumlu olduğu malumdur...
Bunun için yaptıkları ve söyledikleri şeylerden hesaba çekilir...
Ebu Zerr el- Gifarî (r.a.)'ın rivayetiyle
önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Ümmetimin yanılması, unutması ve
zorlandığı şey (in günah)ın Allah Teâlâ, şübhesiz affetmiştir." (25)
Bu konuda, "Mecelle"de şöyle
denilmektedir:
"Kişi, ikrarıyla muâheze olunur." (26)
Kişi, herhangi bir yanılma, unutma ve zorlanma,
yani ikrah-ı mülci veya zaruret hâli olmadan söylenenlerden ve yapılanlardan
hesaba çekilir... Söylediği ve yaptığının durumuna göre değerlendirilip ya
cezalandırılır, ya da mükafatlandırılır... Eğer söyledikleri ve yaptıkları kötü
ve günah ise, bu suçtan dolayı cezalandırılır... Eğer söyledikleri ve
yaptıkları iyi ve hayırlı şeylerse, bu durumundan dolayı mükafatlandırılır...
Kısacası, kalbindeki taşıdığı niyetinden dolayı
Allah’a hesab verirken, amelinden dolayıda içinde yaşadığı topluma, yani
kendisinin dışındaki insanlara hesab verir...
Allah, insan kullarını niyetlerinden ve
amellerinden dolayı hesaba çekerken, insanlar, birbirilerini amellerinden
dolayı yargılarlar... Çünkü onlar, birbirilerinin kalblerinde neler
gizlediklerini bilemezler...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"Onların (kurbanların), etleri ve kanları
kesin olarak Allah’a ulaşmaz, ancak O’na, sizden takva (iyi niyet ve ihlas)
ulaşır......." (27)
Kurban bayramında, kurban kesen mü’min
müslümanın bu fiili, diğer insanlar tarafından takdir ve dualar ile
karşılanırken Allah, o mü’min müslümanın takvasına yani niyet ve ihlasına
bakar... O mü’min müslümanın hangi niyet ile kurban kestiğini ancak Allah
bilir... Bundan dolayı niyet, salih amele ters düşmemeli... Niyet iyi olmalı
ki, salih amel değer kazansın...
Kötü niyet ile iyi amel işlenebilir amma iyi
niyet ile kötü amel işlenemez... Kötü niyet ile işlenen salih bir amelin Allah
katında bir değeri yoktur, fakat bu niyetten haberi olmayan insanların katında
salih amelin bir değeri vardır... İyi niyet ile Allah'ın yasakladığı, yani
haram kıldığı bir amel işlenemez... Böyle bir mantık, böyle bir anlayış hem
nakle, hem de akla aykırıdır... Böyle bir durum, aklını kullanma yetkisinde
olan her muvahhid mü’min tarafından red olunur... Çünkü yapılan amel, Kur’ân’a
ve Sünnet’e, yani Rabbimiz Allah'ın emirlerine ve önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)'in yaptıklarına aykırıdır... Böyle haram bir işi yapan veya bir fikri
beyan eden kişinin niyeti, ancak Allah tarafından bilindiği için o kişi, ikrarı
ve ameli ile muâhaze olunur...
Su niyetiyle şarab içilemeyeceği gibi, Kâbe’ye
gitmek niyetiyle meyhaneye gidilmez... Fakirlere yardım etmek gayesiyle
hırsızlık yapılamayacağı gibi, diğerlerin namusuna saldırmasınlar diye gençler
için genelevler açılamaz. Niyetimiz iyi, kalbimiz temiz safsatalarıyla Allah'ın
ve Rasulullah (s.a.s.)'in haram kıldığı bir şey, helâl kılınamaz... Yani Allah
ve Rasulü (s.a.s.)'in yasakladığı bir şey, iyi niyet adı altında
serbestleştirilemez...
Yegâne hayat nizamı İslâm’a ve işgal altındaki
İslâm topraklarında esaret altında yaşayan mustaz’af mü’min müslümanlara hizmet
etmek iyi niyetiyle gayr-ı İslâmî metodlarla amel edilemez.... Gayenin
meşruluğu gibi, metodun ve aracın da meşru, yani İslâm’a uygun olması
lazımdır... İyi niyet, kötü ameli temize çıkarmaz... O nasıl iyi niyettir ki,
sahibine kötü amel işletmektedir...
Bilindiği gibi, kişinin aynası, onun işidir... Yaptıkları ve söyledikleri
ortada iken, her şey apaçık iken başka bir lafa bakılır mı?.. Niyet iyi ise,
amelin de iyi olması lazımdır... Niyet gizli, amel açıktır... Niyet gaybî, amel
zahirdir... İslâm’da zahire itibar edilir, gaybı yalnızca bilen Allah’dır...
"O, gaybi bilendir. Kendi gaybını kimseye
açık tutmaz." (28)
"..... Allah sizi, gayb üzerine muttali
kılacak değildir. Amma Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse siz de,
Allah’a ve elçilerine iman edin. Eğer iman eder ve sakınırsanız, sizin için
büyük bir ecir vardır." (29)
Bu beyandan sonra, şu hadislere dikkat çekmek
isteriz...
Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)'nın rivayetiyle
şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Bir ordu, Kâbe’yi (harab etmeye)
kasdedecek. Bunlar, Beyda mevkiîne geldiklerinde, evvelleri ve ahirleriyle
(yani kumandanlarından son neferlerine kadar hepsi) yere batarlar."
Aişe (r.anha), dedi ki:
"Ya Rasulellah, bunlar, evvelleri ve
ahirleriyle nasıl yere batarlar? Halbuki bunların arasında (alış-verişle geçinen)
çarşılar halkı ve o zalimlerden olmayan kimseler vardır, dedim.
Rasulullah (s.a.s.):
"Bunlar, evvelleri ve ahirleriyle
batırılırlar. Sonra bu batırılanlar, (kıyamet gününde) kendi niyetlerine göre
diriltilirler." buyurdu. (30)
İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah, bir kavme azab indirince, o kavim
içinde bulunan (iyi-kötü) her ferde azab isabet eder. Sonra (Kıyamet gününde)
Herkes kendi ameline göre diriltilir." (31)
Rabbimiz Allah, mü’min muvahhid kullarını böyle bir
azabdan dolayı uyarmaktadır:
"Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isabet
etmekle kalmayan bir fitneden korunup sakının. Bilin ki, gerçekten Allah (ceza
ile) sonuçlandırması daha şiddetlidir." (32)
Mü’min müslümanların içinde yaşadığı toplumda
ortaya çıkan zulmü, fısk ve fücuru, fitnenin her türlüsü, mü’minler tarafından
engellenmesi gereklidir... Bu engelleme faaliyetinde tüm imkânlar seferber
edilmelidir... Mü’min müslümanlar, Allah’a karşı, İslâm’a karşı ve ümmetin
vahdetine karşı bir fitne, bir münker ve bir masiyet gördükleri zaman, onu
gidermek, ortadan kaldırmak için elleriyle, dilleriyle ve kalbleriyle karşı
çıkıp önlemelidirler...
Ebu Said (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Sizden herhangi biriniz bir kötülük
görürse onu, hemen eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa, diliyle
değiştirsin. Ona da gücü yetmiyorsa, kalbiyle değiştirsin (buğz etsin). İmanın
en zayıfı da budur." (33)
İmam Ebu Bekir (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.), Ümmetini şöyle ikaz ediyor:
"Şübhesiz insanlar, kötü bir şeyi görüp de
men’etmedikleri zaman, Allah'ın onlara umumî bir ceza vermesi çabuklaşır (veya
yakınlaşır)." (34)
Yeryüzünden zulmün ve zalimin her türlüsünü
kaldırmak, yerine adaleti ve adil olanları geçirmek, muvahhid mü’minlerin baş
vazifelerinden iken, (35)
elbette zulmedenlere zerre miktarı bile olsa yardımcı olamaz ve onlara
meyledemezler... Çünkü Rabbimiz Allah'ın şu emrini kendilerine şiâr
edinmişlerdir:
"Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa
size ateş dokunur. Sizin Allah’dan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da
göremezsiniz." (36)
Bunu, böylece beyan ettikten sonra, iyi niyet
ile yapılmayan salih amellerin sahibleri için hiç bir faydası olmadığını beyan
eden şu hadis-i şerife dikkat edilim!..
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
müttakilerin önderi Rasulullah (s.a.s.):
"Nice oruçlu vardır ki, orucundan kendisine
aç kalmaktan başka bir şey yoktur. Ve gece namazına nice kalkan vardır ki,
kalkışından kendisine uykusuzluktan başka hiç bir şey hasıl olmaz." (37)
İnsanın kalbinde taşıdığı niyetinin gizli olup
başkaları tarafından bilinemeyeceği, diğer insanların değerlendirmesi ancak
zahirde gördükleriyle olduğuna dair şu delilleri de kaydetmekte fayda umarız.
Üsame b. Zeyd (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bizi bir seriyye ile
(cihada) göndermişti. Cüheyne Kabilesi’nden Huru Kaatâ bir sabah baskını
yaptık. Derken ben, bir adama eriştim.
Adam, hemen:
— Lâ ilâhe illallah, dedi.
Amma ben, kendisini vurdum. Bundan kalbime bir
şübhe düştü ve hadiseyi Rasulullah (s.a.s.)'e anlattım.
Rasulullah (s.a.s.):
"Lâ ilâhe illallah, dedi mi? Sen de, onu
öldürdün mü?" buyurdu.
Ben:
— Ya Rasulellah, o, bu sözü ancak silahtan
korktuğu için söyledi, dedim.
"Bâri kalbini yarsan da, bu sözü doğru
söyledi mi, söylemedi mi bilseydin ya!.." buyurdular.
Artık bu sözü bana, o kadar tekrarladı durdu ki,
keşke o gün (yeni) müslüman olmuş olsaydım diye temenni ettim. (38)
Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'dan.
(.......)
Halid:
— Ya Rasulellah, namaz kılanlardan nice kimseler
var ki, onlar, kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler, dedi.
Rasulullah:
"Ben, insanların kalblerini açmaya,
karınlarını (göğüslerini) yarmağa memur değilim!" buyurdu. (39)
Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r. anha)
anlatır:
Rasulullah (s.a.s.), Ümmü Seleme’nin odasının
kapısı önünde şiddetli bir kavga işitti de, onlara doğru çıktı ve şöyle
buyurdu:
"Şübhesiz, ben (de sizin gibi) bir insanım.
Zaman olur ki, bana (sizden iki) hasım gelir de, bazınız (haksızken),
bazınızdan daha düzgün konuşmuş olabilir. Ben de, o düzgün sözleri doğru
sanarak, onun lehine hüküm verebilirim.
Bundan dolayı kimin lehine bir müslimin (veya
gayr-ı müslimin) hakkı ile hükmettimse, (bilinsin ki) bu hak, ateşten bir
parçadır. İster onu alsın, ister bıraksın." (40)
Yegâne Rabbimiz, Melikimiz ve İlâhımız Allah
(Azze ve Celle), Rasulü (s.a.s.)'e, gaybı bilmediğini insanlara ilân etmesi
için şöyle buyurur:
"De ki: ‘Size, Allah'ın hazineleri
yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum ve ben size, bir meleğim de
demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam." De ki: ‘Kör olanla,
gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?" (41)
Hüküm, zahirde söylenen söze ve yapılan harekete
göre verilir. insanlardan gizli olan gayba göre herhangi bir hüküm verilemez...
Çünkü o konuda ne bir delil mevcuddur, ne de bilinen bir şey vardır...
Rabbimiz Allah, hakkında herhangi bir bilgimizin
bulunmadığı şeylerin peşine düşmemizi yasaklamıştır:
"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına
düşme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur." (42)
İyi cins topraktan yapılan küpün veya testinin
çinde bulunan sıvı maddenin dışına sızdığı gibi, kalblerde gizli, yalnızca kul
ile Allah arasında bulunan niyetler de, söz, hâl ve hareket olarak dışa
yansıyıp ortaya çıkar...
Gaybı olan içteki niyet ve isteğin ne olduğu
zahirde görülen amelinden anlaşılır... Niyetin hak, amelin batıl olması veya
niyetin iyi, amelin kötü olması, kabul edilir bir şey olmaması gerekir... Niyet
ne ise, amel ona göredir. Amel ne ise, ona göre değer bulur...
Bu konuda Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Senden, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe
inanmayan, kalbleri kuşkuya kapılıp kuşkularında kararsızlığa düşenler izin
ister.
Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, her hâlde ona
bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de
ayaklarını doladı ve: '(Onlara) siz de, oturanlarla birlikte oturun’
denildi." (43)
Onlar, Allah yolunda savaşmak üzere İslâm
ordusuna katılmak isteselerdi, onların böyle bir niyeti olsaydı, bu konuda bir
hazırlıkları olurdu... Böyle bir niyetlerinin olduğuna dair herhangi bir amel
ortaya koyar, niyetlerini tasdik eden bir durum sergilerlerdi... Sözleri,
hâlleri, tavırları, fikir ve hareketleri, niyetlerinin apaçık göstergesidir...
"Niyet hadisi"nin devamında, her kimin
hicret niyeti Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)'e ise, o, hicret sevabını alır;
nikâhlamak istediği bir müslüman kadın veya helâl bir dünya malına kavuşmak
ise, hicret sevabını alamaz, niyet ettiği şeye ulaşmış olur, denilmektedir...
Dikkat edilecek olunursa burada, Allah ve Rasulü
(s.a.s.)'in yasakladığı herhangi bir şeye niyetlenme veya tevessül etme
yoktur... Kendisiyle nikâhlanmak istenilen kadına veya elde etmek istenilen
helâl dünya malına niyet etmek, haram ve batıl bir şey değildir... Aksine helâl
olan şeylerdir...
Bu hakikattan da anlaşıldığı gibi mü’min
müslümanın niyeti ve ameli, iyi ve hayırlı olup birbiriyle örtüşerek birbirini
tasdik etmelidir... İyi niyet, hayırlı ve salih ameli ortaya koymalı, salih ve
hayırlı amel de, iyi niyetin göstergesi olmalıdır...
Rabbimiz Allah'ın ve önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)'in yasakladığı ameller, iyi niyet ile işlenemez ve iyi niyet onları
temize çıkaramaz!..
(2)
GERÇEK İMANIN
LEZZETİ
Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle
buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Kimde üç şey bulunursa, imanın lezzetini
tadmış olur:
Allah ve Rasulü, kendisine başkalarından daha
sevgili olan kimse,
Bir kulu seven, fakat yalnız Allah için seven
kimse,
Allah, kendisini kâfirlikten kurtardıktan sonra,
yine kâfirliğe dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmayan kimse." (1)
İmam Müslim (rh.a.)'in bir rivyetinde, hadisin
son cümlesi şu şekilde kaydedilmiştir:
Enes (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) buyurdu, diyerek ötekilerin
hadisinin benzerini söylemiş. Şu kadar var ki O, "Küfre dönmekten"
ifadesinin yerine: "Yahudi veya Hristiyan olmağa dönmekten."
demiştir. (2)
Hadiste geçen "Halâvetü’l-İman", yani
imanın tatlılığı veya imanın lezzeti ifadesi, imam Neseî (rh.a.)'in bir rivayetinde:
"Halâvetü’l-İslâm" yani İslâm'ın tatlılığı veya lezzeti diye yer
almıştır. (3)
Buradan da anlaşıldığı gibi, imanın ve İslâm'ın
tatlılığı, yani lezzeti birbirinden ayrılmayan bir bütündür... İmanın lezzetini
almak, İslâm'ın lezzetini almak demektir... İman, kalben tasdik, İslâm, vücud
ile isbattır...
Sahih-i Müslim Şarihi imam Muhyiddin Nevevî
(rh.a.):
"Bu hadis-i şerif, İslâm'ın esas
kaidelerinden büyük bir kaidedir." demiştir.
Buhârî Şarihlerinden Bedrüddin Aynî (rh.a.), bu
söze şunları ilâve etmektedir:
"Nasıl büyük bir kaide olmasın ki, bu
hadiste imanın aslını, hatta aynini
teşkil eden Allah ve Rasulullah sevgisi vardır. Hakikatte Allah ve Rasulullah
sevgisi, Allah’dan başkasını sevmemek ve küfre dönmekten tiksinmek, imanı haddi
zatında kuvvetli, kalbi imana yatkın ve imanı etiyle kanına karışmış olan
kimselere müyesserdir. İşte imanın tadını bulacak olan ancak bunlardır." (4)
İslâm'ın esas kaidelerinden biri olan bu hadis-i
şerifte, gerçek imanın üç temel ilkesi gündeme gelmiştir... Bu üç temel ilkenin
bir arada bulunmasıyla imanın veya İslâm'ın lezzeti alınabilinir... Çünkü bu üç
ilke, birbirinden ayrılmazlar... Birisinin bulunduğu yerde diğerleri de
bulunur... Bu ilkeler, birbirlerinin lazımlarıdırlar ve birbirinden kopmaları
mümkün değildir... Gerçek iman, bunlarsız olmaz ve bunlar olmayınca imandan söz
edilemez...
Şimdi imanın veya İslâm'ın lezzetine ermenin
ilkeleri olan üç ilkeye birer birer ele alalım!
1) "Allah ile Rasulü, kendisine
başkalarından daha sevgili olmak:
Bir muvahhid mü’min, Rabbi ve İlâhı Allah'ı her
şeyden daha üstün görüp her şeyden daha çok sevmelidir... Allah’a karşı olan
sevgisi, başka şeylere olan meyli ile hiç kıyaslanmaz, denk tutulmaz bir sevgi
olmalıdır... Bu sevginin göstergesi ise, katıksız ve şübhesiz bir iman ile itirazsız
bir itaattır... Allah (Azze ve Celle) , yegâne yaratıcı ve yegâne hakim
olandır... O’ndan başka bir yaratıcı olmadığı gibi, O’ndan başka insanın
hayatına hakim olan bir başkası da yoktur... Muvahhid mü’minler, buna böyle
iman eder, böyle kabul eder ve bunu, hayata böyle uygularlar...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), hem göklerde,
hem de yerde yalnız ve yalnız ilâh olan O’dur... Yaratmak ve emretmek yalnızca
O’na mahsustur... Hüküm, yani hakimiyet, kayıtsız-şartsız O’na aiddir. Mü’min
müslümanların hayatları boyunca itaat edecekleri tek merci, Allah Teâlâ’dır...
Muvahhid mü’minler, Rabbleri Allah’a itaat ettikleri için, Allah'ın
hükümleriyle hükmeden mü’min Ulu’l Emr’e de itaat ederler... Heva ve
heveslerini ilâhlaştıranlara asla itaat etmez, Allah ile ilişkisini kesenlerle
ilişkisini keser, İslâm'ı reddedenleri reddederler...
Rabbimiz Allah (c.c.), bu hakikatları, şu ayet-i
kerimelerinde beyan buyurur:
"Göklerde ilâh olan ve yerde ilâh olan
O’dur. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, bilendir.
Göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların
mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet saatının ilmi O’nun
katındadır ve siz, O’na döndürüleceksiniz." (5)
".... Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de
(yalnızca) O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir." (6)
".... Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O,
kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştr. Dosdoğru olan din işte
budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (7)
"Ey iman edenler, Allah’a itaat edin,
Rasulü’ne itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de. Eğer bir şeyde
anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu, Allah’a ve Rasulü’ne döndürün. Şayet
Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha
güzeldir." (8)
"Şimde sen, kendi hevasını ilâh edinen ve
Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve
gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’dan sonra ona kim
hidayet verecektir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?"(9)
"Şunların hiç birine itaat etme: Yemin edip
duran, aşağılık, alabildiğine ayıplayan, kötüleyen, söz getirip götüren,
Hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan,
alabildiğince günahkâr,
Zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik." (10)
"Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan
başka ilâh yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir." (11)
"Rabbinizden size indirilene uyun, O’ndan
başka velilere uymayın. Ne az öğüt alıyorsunuz?" (12)
Ve her gece günün son namazı olan "Vitir
namazı"nı edâ eden muvahhid mü’minler, namazın vitrinde, yani son rekat
olan üçüncü rekatında ruku’ya varmadan önce ve kıraattan sonra, "Allahu
Ekber" diye tekbir getirip ellerini kaldırır, tekrar bağladıktan sonra
okuduğu "Kunut Duası"nda şunları söyleyip Rabbi Allah’a söz vererek
ahd ederler:
"Sana karşı itaatsizlik edip günah
işleyenleri terkeder ve ondan uzak dururuz." (13)
Bu kunut duası, Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b.
Hattab (r.a.)'dan, O’nun oğlu Abdullah b. Ömer (r.a.)'dan ve Abdullah ibn
Mes’ud (r.a.)'dan rivayet olunmuştur.
Gerçek imanın lezzetini tadan muvahhid mü’min
müslümanların, yegâne Rabbleri Allah’a karşı olan sevgilerinin gereği budur...
Allah’a hiç bir şüphe duymadan ve imanına hiç bir batıl karıştırmadan iman
etmek, imanın gereği olan Allah'ın razı olduğu salih amelleri işlemek, yani tam
teslimiyet ile itaat etmek, Allah'ı sevmenin göstergesidir... Muvahhid mü’min,
yalnız ve yalnız Allah’a itaat edecek ve hevasını ilâhlaştıran kim olursa olsun
reddedip itaat etmeyecektir...
Bu, Rabbimiz Allah'ın kesin emridir::
".... Kalbini, Bizi zikretmekten gaflete
düşürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyan ve işinde aşırılığa
gidene itaat etme." (14)
Kâfir ve müşrikler, Allah’dan başka taptıkları
put ilâhlarını Allah'ı sever gibi severler... Çünkü onlar, Allah’a ortak
ettikleri put ilâhlarından korkuyor ve umuyorlar. Korku ve umudlarını, Allah’a
şirk koştuklarına bağlıyorlar... Halbuki gerçek imana sahib mü’min muvahhidler,
ancak yegâne Rabbleri Allah’dan korkar ve ondan umarlar... Gerçek imanın sahih
olma şartlarından birisi de, korku ve umut arasında olmaktır... Bundan dolayı
mü’min müslümanların Allah’a olan sevgileri çok kuvvetli ve bu sevginin ne
üstünde bir sevgi vardır, ne de dengi olabilecek bir sevgi olabilir...
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"İnsanlar içinde, Allah’dan başkasını eş ve
ortak tutanlar vardır ki, Onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman
edenlerin ise, Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür.." (15)
Allah’a olan bu sevginin göstergesi ise, yegâne
hayat önderimiz Rasulullah (s.a.v.)'e tabi olmaktır... Rasulullah (s.a.s.)'e
tabi olup itaat etmek, yani O’nun Sünneti üzere yaşamak, O’nun gibi davranmak,
Allah’a olan sevginin gereğidir... Mü’min müslümanların böyle olmalarını
emreden bizzet Allah Teâlâ’nın kendisidir:
"De ki: ‘Eğer siz, Allah'ı seviyorsanız,
bana uyun ki, Allah da, sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin. Allah,
bağışlayandır, esirgeyendir.'
De ki: ‘Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin.' Eğer
yüz çevirirlerse, şübhesiz Allah, kâfirleri sevmez." (16)
Mü’min müslümanların Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)'e
olan sevgilerinin üstünde, hiç bir sevgi yer alamaz, almamalıdır da!.. Böyle
bir durum ortaya çıkarsa, yani başkalarına karşı olan sevgi, Allah ve
Rasulullah (s.a.s.)'e olan sevginin önüne geçerse, bu hâl, Tevhid akidesine
ters olup imanı zedeleyen bir hâldir!..
Bunun için şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız,
kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz,. kazandığınız mallar, az kâr
getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’dan,
O’nun Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık
Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet
vermez." (17)
Enes (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur yegâne
hayat önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Hiç bir kul, ben, kendisine ehlinden,
malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (kemâliyle) iman etmiş
olmaz." (18)
Gerçek imanın tadına ermenin ölçüsü, bir başka
hadiste de şu şekilde beyan edilir...
Abbas b. Abdulmuttalib (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.), şöyle buyurur:
"İmanın tadını, Rabb olarak Allah’a, din
olarak İslâm’a, peygamber olarak da Muhammed (s.a.s.)’e razı olan
tatmıştır." (19)
Mü’min muvahhid kulun her şeyi Allah için
olması, imanın bütünleşmesi demek olduğu gibi, amellerin en faziletlisidir...
Muvahhid mü’minler, Allah için sever, Allah için buğzederler... Allah yolunda
Allah için sadaka verir, kötülüklerin her türlüsünü Allah için önlerler...
Muaz el-Cühenî (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Kim Allah için verir, Allah için önler,
Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için evlenirse, o kimsenin imanı
bütünleşir." (20)
Ebu Zerr (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
"Amellerin en faziletlisi, sevdiğini Allah
için sevmek ve Allah için buğzetmektir." (21)
Maddî ve manevî bütün imkânlarını kullanarak
Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)'e inanıp itaat eden, yani Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i
Seniyye’ye göre yaşayan mü’min muvahhidler, Allah ile Rasulü (s.a.s.)'i
başkalarından daha çok sevdiklerini isbatlamışlardır... Onların katıksız
imanları ve itirazsız teslimiyetleri, bu sevginin apaçık belirtisidir...
2) "Bir kulu sevmek, fakat yalnız Allah
için sevmek":
Yalnız mü’minler kardeştir (22) ve aralarındaki
sevgi de, onları kardeş kılan Allah içindir... Onlar, Allah için ve Rasulullah
(s.a.s.)'in gösterip öğrettiği ölçü ile birbirlerini severler... Birbirinin
kardeşi olduğuna inanıp kabul eder ve bir vücudun organları olduğunun farkına
varırlar... Aralarındaki ilgi ve ilişki, Rabbleri Allah'ın emrettiği şekilde
gerçekleşir... Onlar, körleştiren bir sevgiyle değil, şuurlu ve bilgilenmiş bir
şekilde birbirilerini severler... (23) Olgun mü’min müslüman olma
yolunda birbirilerini tamamlar ve kusurlarını gidermeye çalışırlar...
Birbirilerini Allah için seven mü’min muvahhid
kullar için, imam Ömer b. Hattab (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur hayat
önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Allah'ın kulları arasında öyle kimseler
vardır ki, kendileri peygamberlerden ve şehidlerden olmadıkları hâlde, Allah
indindeki derecelerinden dolayı kıyamet gününde peygamberler de, şehidler de
kendilerine gıbta edecekler!"
Ashab-ı Kiram:
— Ya Rasulellah (s.a.s.), onlar, kimlerdir? Bize
haber ver, dediler.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Onlar, aralarında akrabalık bulunmadığı,
aralarında mallar alıp vermedikleri hâlde Allah'ın kelâmı olan Kur’ân'ı seven
ve Onun sebebiyle birbirini seven kimselerdir.
Allah’a yemin ederim ki, onlar, nur
üzerindedirler. Onların yüzleri de nurdur. (Kıyamette) insanlar korktuğu vakit
onlar korkmayacak, insanların üzüldüklerinde onlar, üzülmeyecek."
Ve şu ayeti okudu:
"Haberiniz olsun ki, Allah'ın velilerine
hiç bir korku yoktur. Onlar,
kederlenecek de değiller." (Yûnus, 10/62)(24)
Bir sonraki ayet-i kerime’de Allah'ın velileri,
yani dostları olan mü’min muvahhid, müttaki müslüman kulların vasıfları şöyle
beyan olunur:
"Onlar, İman edenler ve (Allah’dan)
sakınanlar (müttakiler)dir." (25)
Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab (r.a.),
Ebu Hüreyre (r.a.) ve Ebu Malik el- Eş'arî (r.a.)'ın görüşüne göre:
"Allah'ın dostlarından maksadın, aralarında
maddî bir çıkar ve akrabalık bağı olmadan birbirlerini Allah için severen
kimselerdir." (26)
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
"Hiç şübhe yok ki, kıyamet gününde Allah:
— Nerede Benim azametim için birbirini sevenler?
Bugün Ben onları, kendi gölgemde gölgelendireceğim. Benim gölgemden başka hiç
bir gölge bulunmayan günde! diyecektir." (27)
Birbirilerini yalnız Allah'ın rızası için
sevenler, bu sevgiden dolayı hiç bir maddî menfaat beklemeyenler, yani mü’min
müslümanlar, bu dostluklarını sürdürürken çok dikkatli olmalıdırlar... Allah
için olan bu dostluklarını kıskanan, mü’min müslümanların apaçık düşmanı olan
şeytan (28) ve şeytanın hizbinden insanlar, (29) onların
aralarına girip oları birbirine düşman yapabilirler... Bu konuda çok dikkat
etmeli ve hassas davranmalıdırlar...
Mü’min müslümanlar, birbirilerini Allah için
severken, ölçülü ve dengeli olmalıdırlar... Ölçüyü kaçırmak ve dengeyi bozmak
sûretiyle aşırı gidenler, her zaman kaybeder ve helâk olurlar...
Abdullah (İbn Mes’ud, r.a.)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Taşkınlar (haddini aşanlar, aşırı
gidenler), helâk olmuştur." (30)
Sevgide ve dostlukta, aynı zamanda kinde ve
düşmanlıkta ölçülü olmayı, ölçüyü de dengede tutmayı emreden Rasulullah
(s.a.s.)'dir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
hayat önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Sevdiğini azar azar sev, belki günün
birinde sevmediğin kişi olur ve sevmediğine de azar azar buğz et, belki günün
birinde sevdiğin kişi olur." (31)
Aşırı derecede sevgiden sonra ortaya çıkan
kırgınlık ve düşmanlıklar, insanı mânen yıkar, çok üzer, yıpratır... Aşırı
düşmanlıktan sonra ortaya çıkan dostluklar insanı, evvelki aşırılığından dolayı
mahcub eder ve birbirilerinin yüzüne baktırmaz bir durum ortaya çıkarır...
Bundan dolayı sevgide ve düşmanlıkta aşırı gidilmemeli, her iki konuda da
dengenin sağlanması gereklidir...
Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab (r.a.)
şöyle demiştir:
— Sevgin, taşkınlık derecesinde bir yük olmasın.
Düşmanlığın da (yok etme derecesinde) telef olmasın.
(Ravîlerden Eslem, dedi ki):
— Bu nasıldır? diye sordum.
O, şöyle dedi:
— Sevdiğin zaman, çocuğun düşkünlükle
sevmesi gibi külfetle seversin ve düşmanlık ettiğin zaman da, arkadaşının yok
olmasını istersin. (32)
Yegâne Rabbimiz Allah, mü’min müslüman kullarına
adaleti ayakta tutmayı, aşırı gitmemeyi ve dengeli olmayı emretmektedir:
"Ey iman edenler, adil şahidler olarak,
Allah için hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O,
takvaya daha yakındır. Allah’dan korkup sakının. Şübhesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan
haberi olandır." (33)
Hayat önderimiz ve örneğimiz Rasulullah
(s.a.s.), mü’min müslümanların birbirlerine karşı nasıl davranmaları
gerekiyorsa öğretmiş, dikkat edilmesi gereken konulara dikkat çekmiştir...
İbn Abbas (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle
buyurmuştur Rasulullah (s.a.s.):
"Kardeşinle münakaşa etme, onunla (kırıcı
şekilde) şaka etme ve ona, yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!" (34)
Muaz (b.
Cebel, r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Bir kişiyi sevip dostluk kurduğunuzda,
onunla münakaşa etmeyin. Birbirinizle alış-veriş yapmayın. Onu başkasına
sormayın. Çünkü ona düşman olan birisine rast gelebilirsiniz. O da, onda
olmayan bir şeyi söyler de aranızı bozar." (35)
3) "Allah, kendisini kâfirlikten
kurtardıktan sonra yine kâfirliğe dönmekten ateşe atılacakmışcasına
hoşlanmamak":
Kâfir ve müşrik bir inançtan, bu inancın gereği
olan hayattan kurtulup iman ve İslâm nimetine kavuşan mü’min müslüman kişi, çok
hassas olup her hâlinde dikkatli davranmalıdır... Çünkü şeytan ve şeytanın
hizbinden olan insanlar, mü’min müslümanların baş düşmanıdır... Bu apaçık olan
düşmanlar, gerek maddî, gerekse mânevi cepheden mü’min müslümanların ayağını
kaydırmak, onu tekrar küfre ve şirke döndermek için var güçleriyle çalışmakta
tüm imkânlarını kullanmaktadırlar... Bu konuda ne kadar gizli ve açık oyunları
var ise ortaya koymakta, her türlü tuzağı kurmaya devam etmektedirler...
Şeytan ve yeryüzünde şeytana tabi olmuş
insanlar, yani tağutî ideolojileri benimsemiş olanlar, mü’min müslümanları,
Tevhid akidesinden ve İslâm üzere yaşamaktan alıkoymak için dosdoğru olan hak
yolunun başını tutmuş, kulları sapıttırmaya var güçleriyle uğraşmaktadırlar...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) bunu, mü’min
müslüman kullarına haber vermekte, şeytan ve şeytanın hizbine karşı çok uyanık
davranmayı emretmektedir!..
"(Şeytan) dedi ki: ‘Madem öyle, beni
azdırdığından dolayı onlar (ı, insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru
yolunda (pusu kurup) oturacağım.
Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından,
sağlarından, sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.'
(Allah) dedi ki: ‘Kınanıp alçalmış ve kovulmuş
olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle
(hepinizle) dolduracağım." (36)
Ve insan kullarına seslenerek, onları şeytan ve
şeytanilere karşı dikkatli olmaya çağıran Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Ey Âdemoğulları, Şeytan, anne ve babanızın
çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları
cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belâya uğratmasın. Çünkü o ve
taraftarları (kedilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz,
gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık." (37)
Abdullah b. Mes'ud (r.a.), şu olayı anlatır:
Rasulullah (s.a.s.), bir gün bize bir çizgi
çizdi. Sonra:
"Bu, Allah'ın yoludur." buyurdu. Ardından
bunun sağından, solundan bazı çizgiler çizdi. Sonra:
"Bunlar, (bir takım) yollardır. Onlardan
her yolun başında, ona çağıran bir şeytan vardır." buyurdu.
Sonra da şu ayeti okudu:
"Bu, benim dosdoğru olan yolumdur. Şu hâlde
ona uyun. Sizi, O’nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın..."
(En’âm, 6/153) (38)
Allah ve Rasulullah (s.a.s.), mü’min
müslümanları, şeytana ve İslâm topraklarını işgal edip islâm'ı devre dışı
bırakarak mü’minleri esaret altında tutarak şeytanî düzenlerini egemen kılan
tağutlara karşı böyle uyarmaktadır...
Abdullah b. Abbas (r.a.) ise, Rasulullah
(s.a.s.)'i okuduğu En’âm, 6/153. ayeti ve benzeri ayetleri şu şekilde izah
etmektedir:
"Allah, mü’minlere, cemaat hâlinde olmayı
emretti. Ve onlara, ihtilafa düşmeyi ve bölük pörçük olmayı yasakladı. Ve
kendilerinden önceki ümmetlerin Allah'ın dini hususunda tartışıp birbirine
düşmeleri sebebiyle helâk olduklarını haber verdi." (39)
İşgal altındaki İslam topraklarındaki egemen
tağutî güçler, mustaz’af mü’min müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak ve Tevhidi
kendilerine unutturmak için tüm imkânlarını seferber etmişlerdir... Temel
eğitimlerinden, gazete, dergi, radyo, televizyon ve sinemalarına varıncaya
kadar her sahada küfür ve şirk gündemdedir... Bütün eğitim araçlarıyla
insanlara küfür, şirk, fısk ve fücur aşılamak için çalışmaktadırlar... Yüz yıla
yakın bir zamandır işgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan mustaz’af,
mazlum mü’min müslümanlara uygulanan bu korkunç zulüm, bir kaç nesli mahv-u
perişan etti...
Gün geçtikçe, yıllar yılları kovaladıkça bu
irtidad hareketi, her türlü zulmü, işkencesi ve şeytanî planlarıyla korkunç bir
boyut kazandı... Öyle garib ve acaib bir nesil ortaya çıktı ki, adı müslüman,
fakat akide bakımından fikren ve fiilen İslâm ile çatışan, hatta savaşan bir
durum sergiler oldular... Allah dostları olan muvahhid mü’minlere düşman, fakat
Allah düşmanları olan müstekbir tağutlara dost olan bir nesil!.. İşte ateşe
atılmak bu hâl idi!.. Muvahhid mü’min müslümanların bu hâle düşmemeleri için
uyarıyor yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)...
İman ettikten sonra irtidad, yani İslâm’dan
çıkmak, ateşe atılmaktdır!..O hâl üzere ölmek, ebedî cehennemlik olmaktır!..
İrtidad eden kişi, ya İslâm'ın temel ilkelerinden birisini veya bir kaçını
inkâr etmiş, ya da yegâne Rabbimiz Allah'ın zatına veyahud sıfatlarına şirk
koşmuştur... İrtidad böyle gerçekleşir...
İşgal edilerek "Daru’l-Harbe" dönüşen
İslâm topraklarında egemen tağutların bütün çabaları, bu irtidad hareketini
hızlandırıp çoğaltmaktır...
İman ettikten
sonra tekrar küfür ve şirke dönerek o hâl üzere ölenleri,
affetmeyeceğini beyan buyuran Rabbimiz Allah, (40) mü’min müslüman
kullarını şöyle ikaz ediyor:
"... Eğer güç yetirirlerse sizi dininizden
geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler. Sizden kim dininden geri
döner (irtidad eder) ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri
(amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar, ateşin halkıdır,
onda süresiz kalacaklardır." (41)
İnsanı ebedî cehennemlik yapan korkunç irtidad
hâli, İslâm’dan başka bir hayat nizamını benimsemek, ya da İslâm’a rağmen
tağutî ideolojileri kabul etmekle gerçekleşir... İslâm'ı bırakıp ondan
uzaklaşarak tağutî ve beşerî herhangi bir ideolojik sistemi benimseyip onu
hayata egemen kılanlar, bununla beraber İslâm'ı hayattan uzaklaştırıp mahkum
edenler, İslâm ile ilişkilerini kesmişlerdir... Daha önce müslüman olduklarını
zannedip söylüyorlarsa da, İslâm'ı bırakıp gayr-ı İslâmî herhangi bir tağutî
sistemi kabul ettiklerinden dolayı irtidad gündeme gelmiş olur...
Yegâne Rabbimiz, Melikimiz ve İlâhımız Allah
(Azze ve Celle), İslâm’dan başka bir inancı benimseyip onun ilkelerine göre
hayatı tanzim edenleri kabul etmemekte, onları da, oların o tağutî sistemlerini
de reddetmektedir...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah (c.c.):
"Kim İslâm’dan başka bir din ararsa
(benimserse), asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.
Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin
hak olduğuna şahid oldukları hâlde, İmanlarından sonra küfre sapan bir kavmi
Allah, nasıl hidayete erdirir? Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez!
İşte bunların cezası, Allah'ın, meleklerin ve
bütün insanların lânetlerinin üzerine olmasıdır.
İçinde temelli kalıcıdırlar. Onların azabı hafifletilmez
ve onlar gözetilmezler.
Ancak bundan sonra tevbe edenler, salih olarak
davrananlar başka. Çünkü Allah, gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir." (42)
İslâm, yegâne hayat nizamıdır. İslâm’sız bir
ömür sürmek, dünyada zillet, ahirette ebedî ateşte olmaktır... Yegâne hayat
nizamı İslâm'ı tanıyan, O’nunla tanışan ve O’nu bırakıp başta ideolojileri,
başka sistemleri kabul edenler, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların
lânetledikleri kişilerdir... İrtidad edenler, daha sonra pişman olur, tevbe eder,
tekrar İslâm’a döner ve mü’min müslümanlarla kardeş olursa, Allah, kendilerini
affedeceğini beyan buyurur. Çünkü gerçekten Allah, bağışlayan ve
esirgeyendir...
İşgal altındaki İslâm topraklarındaki İmam Ebu
Bekir (r.a.)'sız olan irtidad hareketlerinin içine düşenler, müstekbir
tağutlara ya tamamen, ya da kısmen itaat edenlerdir... İkrah-ı mülci ve zaruret
hâli olmadan, işgalcı tağutî güçlere itaat etmek, onların egemenliklerini kabul
etmek, irtidadı ortaya çıkarır... İkrah-ı mülci ve Zaruret hâlinin şartları iyi
bilinmeli ve idrak edilmelidir... Bu şartlar, kişinin keyfî yorumlayacağı,
dünya menfaatı için te’vil edeceği şartlar değildir...
Rabbimiz Allah, imandan sonra küfre dönmenin
sebebini beyanla şöyle buyurur:
"Şübhesiz kendilerine hidayet açıkca belli
olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun
emellere kaptırmıştır.
İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ın
indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: ‘Size bazı işlerde itaat
edeceğiz.' Oysa Allah, sakladıkları şeyi (sır olarak konuştuklarını) biliyor.
Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura
vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?
İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ı
gazablandıran şeye uydular ve O’nu razı edecek şeyi çirkin karşıladılar. Bundan
dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı.
Yoksa kalblerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın
kendilerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını sandılar?" (43)
Kâfir ve müşrikler, bir de irtidad edenler, yani
mürtedler, Allah’a hiç bir zarar veremezler... Onların zararları, ancak
kendilerine ve onları engellemeyen, onlarla mücadele edip onların şerrlerini,
zulümlerini ortadan kaldırmayan diğer insanlaradır... Onların zararları,
insanlık âleminedir, dünya hayatına ve yeryüzünedir... Ekini ve nesli yok eder
bu şerr ve zulme dayalı iktidarlar:
"O, iş başına geçti mi (ya da sırtını
çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye
çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez." (44) diye buyurur
Allah.
Ve şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Küfürde büyük çaba harcayanlar seni
üzmesin. Çünkü onlar, Allah’a hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah, onları
ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azab vardır.
Onlar, imana karşılık küfrü satın alanlardır.
Onlar, Allah’a hiç bir şeyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azab vardır." (45)
İslâm, İman ettikten sonra küfre ve şirke geri
dönmek demek olan irtidad suçunu işleyenlere hayat hakkı tanımaz... Mürtedler,
tevbeye davet olunurlar. Eğer tevbe eder ve irtidaddan vazgeçerek tekrar
İslâm’a dönüp ihtidâ ederlerse, affolunurlar... Eğer irtidadlarında inad eder,
vazgeçmezler ise, İslâm Devleti’nin hakim olduğu ve Allah'ın hükümleriyle
hükmedilen "Daru’l-İslâm"'da öldürülürler...
Abdullah b. Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah’dan başka (ibadete layık) İlâh
bulunmadığına ve benim Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet etmekte olan müslüman
bir kimsenin kanı helâl olmaz. Ancak şu üç şeyden biriyle helâl olur:
Maktulün hayatı karşılığında öldürülmesi,
Zinâ edenin evli (yahud dul) olması,
İslâm Dini’nden çıkıp müslüman cemaatini terk
etmesi." (46)
Rabbimiz Allah, muvahhid mü’min müslüman
kullarına şöyle buyurur:
"Ey İman edenler, içinizden kim dininden
geri döner (irtidad eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların
da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise,
güçlü onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan
bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah,
(rahmetiyle) geniş olandır, bilendir." (47)
Ve Tevhid akidesini, yani sağlam imanı ve salih
amelin korunması için kimlere dost olunacağını beyan buyurur Rabbimiz Allah:
"Ey İman edenler, sizden önce kendilerine
kitab verilenlerden dininizi, alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri
dostlar (veliler) edinmeyin. Ve eğer inanıyorsanız Allah’dan korkup
sakının." (48)
"Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah,
O’nun Rasulü, rükû ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü’minlerdir.
Kim Allah'ı, Rasulü’nü ve iman edenleri dost
(veli) edinirse, hiç şübhe yok, galib gelecek olanlar, Allah'ın
taraftarlarıdır." (49)
Katıksız imanın lezzetini tatmış olan mü’min
muvahhidler, bu duruma dikkat etmeli ve bu konuda çok hassas davranıp uyanık
olmalıdır!..
Bu, böyledir!..
(3)
TEVHİDE DAVET
İbn Abbas (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.), Muaz İbn Cebel’i Yemen’e
gönderdiği sırada, O’na hitaben şöyle buyurdu:
"Sen, Kitab Ehli olan bir kavim üzerine
valî gidiyorsun. Onlara vardığın zaman kendilerini, Lâ ilâhe illallah ve enne
Muhammeden Rasulullah düsturuna şehadet etmelerine çağır. Eğer onlar, bunda
sana itaat ederlerse, onlara, Allah'ın kendilerine bir gece ve gündüzde beş
namaz farz kıldığını haber ver. Eğer onlar, bunda da sana itaat ederlerse, bu
defada kendilerine, Allah'ın onlara bir sadaka (zekat) farz kıldığını, bunun,
onların zenginlerinden alınıp fakirlerine verileceğini haber ver. Eğer onlar,
bunda da sana itaat ederlerse seni, onların en kıymetli mallarını almaktan
sakındırırım.
Bir de mazlumun (bed)duasından sakın! Çünkü şu
muhakkak ki, mazlum ile Allah arasında (duanın kabulüne mani olacak) hiç bir
perde yoktur." (1)
Hayat önderimiz ve biricik örneğimiz Rasulullah
(s.a.s.)'in Muaz İbn Cebel (r.a.)'a yapmış olduğu bu tavsiye, İslâm davetçileri
olan bütün muvahhid mü’minler için temel ilkelerdir... Yegâne Rabbimiz Allah'ın
yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet eden (2) mü’min müslümanları
dikkat edeceği ve hassasiyetle koruyacağı ilkelerdir bunlar...
Âlemlerin Rabbi Allah (Azze ve Celle), kendisine şek ve şübhe
etmeden iman eden muvahhid mü’min kullarından oluşmuş İslâm Milleti’ne şu emri
buyuruyor:
"Sizden, hayra çağıran, iyiliği (marufu)
emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler,
işte bunlardır." (3)
"Allah’a çağıran, salih amellerde bulunan
ve: ‘Gerçekten ben, müslümanlardanım, diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (4)
Rabb olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, Rasul
olarak Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'e iman etmiş, kabul edip razı olmuş, izzet
ve şeref sahibi muvahhid mü’min müslümanlardan oluşmuş Ümmetin baş
vazifelerinden birisidir "Allah’a Davet"...
Bu mukaddes çağrıda bulunurken, yegâne hayat
nizamı İslâm'ı tebliğ ederken ve insanları İslâm’a davet eylerken nelere dikkat
edilmelidir? sorusuna en güzel cevab, Rasulullah (s.a.s.)'in yukarıdaki hadiste
geçen tavsiye emirleridir...
İslâm Davetçisi olan muvahhid mü’minlerin hayat
örneği, Rasulullah (s.a.s.) ve O’nun Tevhid, iman ve cihad mektebinin değerli
talebeleri olan Ashabıdır (Allah cümlesinden razı olsun)... Yeryüzünün ve
insanlık âleminin en hayırlı nesli olan Ashab nesli, ne ile ve nasıl yetişmiş
ise, Kıyamete kadar önder Rasulullah (s.a.s.)'i ve O’nun hayırlı Ashabını takib
eden muvahhid mü’minler de öylece yetişmelidirler... Aynı Tevhid anlayışıyla,
aynı katıksız imanla ve aynı şüphesiz salih amelle...
En hayırlı nesil olan Ashab nesli, kadınıyla
erkeğiyle kendilerinden sonra gelen Ümmetin kadınlarına ve erkeklerine örnek
öncülerdir...
Rabbimiz Allah (c.c.), şöyle buyurur:
"Siz, insanlar için çıkarılmış, hayırlı bir
ümmetsiniz. Maruf (iyi ve İslâm’a uygun) olanı emreder, münker olandan
sakındırır ve Allah’a iman edersiniz...." (5)
"Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara
güzellikle uyanlar, Allah, onlardan hoşnud
olmuştur, Onlarda, O’ndan hoşnud olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde
ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük
kurtuluş ve mutluluk budur." (6)
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle hayat
önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"İnsanların hayırlısı, benim asrım(daki
Sahabîlerim) dir. Sonra onlara yakın olan (tabiî) lardır. Sonra onlara yakın
olanlardır (tabiîlerin tabiîleridir)." (7)
Rasulullah (s.a.s.)'i ve en hayırlı nesil olan
Ashabını örnek edinen muvahhid mü’minler, hayatlarının her biriminde onlar gibi
olmaya gayret ederken, İslâm’a davet konusunda da onlara tabi olmaya
çalışırlar... Onları, hayırla anarlar...
"Allah’a Davet" ederken ve hayat
nizamı olan İslâm'ı tebliğde bulunurken şu ilkelere dikkat edilmelidir:
1) Davete muhatab olan kitlenin ve ortamın iyi
tanınması gerekir...
Rasulullah (s.a.s.)'in:
"Sen, Kitab Ehli olan bir kavim üzerine
valî gidiyorsun." buyruğu, muhatab kişi, kitle ve ortamın tanımasının şart
olduğunu beyan eder...
Kendilerine İslâm'ın tebliğ edildiği ve İslâm’a
davet edilen muhatablar kimlerdir?.. Kitab Ehli olan gayr-ı müslimler mi?
Kitabsız olan gayr-ı müslimler mi? Ataistler mi veya ateistler mi? Beşerî ve
tağutî herhangi bir ideoloji mensubu mu? Herhangi bir gayr-ı İslâmî ve İslâm
düşmanı düzenin bekçisi mi? vs... vs...
Davete ve tebliğe muhatab olanların itikadî ve
amelî anlayışları, hayata bakış açıları, gelenek, görenek, örf ve adaletleri
iyi bilinmeli, tarihleri öğrenilmeli ve kültür yapıları iyice tesbit
edilmelidir... Akide olarak yapıları bilinince, nerelerde saptıkları,
yanlışlıkları veya isabetli yanları ortaya çıkar... Var ise doğruları takdir
edilirken, düştükleri hatalar ve sapıklıklar gündeme getirilerek düzeltilmeye
çalışılmalıdır... Amelî ve ahlâkî yönleriyle tanınmalı ve bu konudaki batıl
olan tarafları düzeltilip kendilerine hak anlatılmalı, öğretilmelidir... Eğer
muhatab kitle ve kişinin sosyolojik ve psikolojik yapısı bilinemez ise, onların
davet edilmesi sırasında bir çok yanlışlıklar ortaya çıkar ve davetçi sonradan
zor düzelteceği hatalara düşer...
Bu konuda Emiru’l-Mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib
(r.a.) şöyle buyurur:
— İnsanlara, anlayabilecekleri şeyler söyleyin.
Siz, Allah ve Rasulü’nün tekzib olunmasını arzu eder misiniz?(8)
Abdullah ibn Mes’ud (r.a.)'da, şöyle diyor:
— Eğer bir kavme, akıllarının eremeyeceği
bir hadis rivayet edersen, o hadis, onların bazısı için ancak bir fitne olur. (9)
Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha), şöyle
demiştir:
— Rasulullah (s.a.s.) bize, insanlara
derecelerine göre yer vermemizi emir buyurdu. (10)
Meymun b. Ebu Şeybe (r.a.), şunu anlatır:
Aişe (r.anha)'ya bir dilenci rastladı. Ona, bir
ekmek parçası verdi. Üzerinde elbisesi bulunan kılık-kıyafeti düzgün birisi
rastladı.
Aişe (r.anha), onu oturttu (yemek koydu),
dilenci yedi.
Aişe (r.anha)'ya, bu konuda:
— Neden ayrı muamele yaptın? denildi.
Rasulullah (s.a.s.):
"İnsanlara, mevkiîne göre muamele
edin." buyurdu, dedi. (11)
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"..... Biz, dilediğimizi derecelerle
yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır." (12)
Allah'ın insan kulları, sınıf sınıf, derece
derecedirler... Anlayış, kavrayış, inanış ve yaşayış bakımından kısım
kısımdırlar... Tebliğ ve davet ibadetiyle meşgul olan muvahhid mü’minlerin bu
gerçeği çok iyi kavramaları gerekir...
Şu hakikatı da hemen ifade edelim ki, Allah’a
davet eden, İslâm davetçilerinin arasında sarsılmaz ve kopmaz bir birlik, bir
beraberlik olması lazımdır... İslâm davetçileri, mü’min müslüman oldukları için
birbirilerinin kardeşi ve bir vücudun organlarıdırlar... Onlar, birbirilerini
tamamlayan ve destekleyen sağlam kale duvarının düzgün taşlarıdırlar... Her
işlerinde olduğu gibi İslâm’a davet işlerinde de, birbirilerini tamamlar, uyum
içinde çalışır ve azab olan ihtilaftan kaçınırlar...
Ebu Bürde (r.a.), bu konuda şu hadisi rivayet
eder:
Rasulullah (s.a.s.), Ebu Said’in dedesi Ebu Musa
ile Muaz (ibn Cebel)'i Yemen’e gönderip şöyle buyurdu:
"Her ikiniz de kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin
ve ikiniz de birbirinizle uygun olun (uyuşun ve ihtilaf etmeyin)." (13)
Muaz İbn Cebel (r.a.), Rasulullah (s.a.s.)
tarafından Ehl-i Kitab'ın bulunduğu Yemen’e valî olarak gönderdiğinde,
vazifelerinin en önemlisinin İslâm'ı tebliğ ve İslam’a davet olduğunu
hatırlatmıştır... Muaz İbn Cebel (r.a.), Ehl-i Kitab'ı, yani kitablı gayr-ı
müslimleri önce Tevhid’e davet edecekti... Ehl-i Kitab olan gayr-ı müslimler,
yani Yahudî ve Hristiyanlar, Allah’a inanıyor, Allah'ın gönderdiği
Peygamberlere inanıyor ve Allah’dan vahy olarak inzâl olunan Kitabları da kabul
ediyorlardı.
Bu hakikata inanan Ehl-i Kitab Yahudî ve
Hristiyanlar, inançlarına ve amellerine, şirk, küfür, batıl ve hurafe
karıştırmışlardı... Allah’a inanıyor, fakat O’nun kadrini hakkıyla tasdik
etmeden, O’na çocuk isnad ederek inanıyorlardı... O’nun Peygamberlerine
inanıyor, fakat ya Allah'ın oğlu sayıyor, ya da son olarak gönderileni inkâr
ettikleri gibi bazısını kabul etmiyorlardı... O’nun gönderdiği kitablara
inanıyor, fakat Allah'ın gönderdiği son Kitab'ı inkâr etmekle beraber kendilerine
gönderilen kitabları, ya bir şey ekleyerek, ya
birşey çıkararak, ya da olan hükmü değiştirerek tahrif ediyorlardı...
Kısaca gerek akidelerinde, gerekse amelerinde bir çok yanlışlıklar, şirk, küfür
ve batıl unsurlar vardı...
Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), şöyle
buyurur:
"Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir
edemediler. Şübhesiz Allah, güç sahibidir, Aziz’dir." (14)
"Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir
edemediler. Oysa kıyamet günü yer bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır. Gökler
de, sağ eliyle dürülüp bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve
yücedir." (15)
"İhlas Suresi"nde, Rabbimiz Allah,
yüce şanını ve zatını şöyle beyan buyurur:
"De ki: ‘O Allah, birdir.
Allah, Samed’dir (her şey O’na muhtaçtır,
daimdir, O ise hiç bir şeye muhtaç olmayandır).
O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.
Ve hiç bir şey O’nun dengi değildir." (16)
Rabbimiz Allah (c.c.), zatını böyle beyan
buyururken, Ehl-i Kitab olan Yahudî ve Hristiyanlar, O’na çocuk isnadında
bulunarak iftira ediyordu...
"Yahudîler: ‘Üzeyr, Allah'ın oğludur’
dediler. Hristiyanlar da: "Mesih, Allah'ın oğludur’ dediler. Bu, onların
ağızlarıyla söyledikleridir. Onlar, bundan önceki inkâr edenlerin sözlerini
taklid ediyorlar. Allah, onları kahretsin, nasıl da çevriliyorlar.
Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve
rahiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’ide . Oysa onlar, tek olan bir
ilâha ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. Ondan başka ilâh yoktur.
O, bunların şirk koştukları şeyden yücedir." (17)
Ehl-i Kitab gayr-ı müslim olan Yahudî ve
Hristiyanlar, ayet-i kerimede beyan buyrulduğu gibi Allah’a inanma ve O’nu
tanıma konusunda Tevhide aykırı davranmış ve büyük bir sapıklığın içine
düşmüşlerdi... Ayrıca Allah’a rağmen Alah'ı bırakıp bilginlerini, yani ilim
adamların, devlet adamlarını, kendi aralarında akıllı gördükleri kişileri ve
rahiplerini yani din adamlarını, hocalarını, efendilerini, mürşidlerini
kendilerine rabler edindiler... Onları, rablik ve ilâhlık makamına
oturttular... Allah'ın kendilerine yasak kıldığı şeyleri serbest bırakan bilgin
ve rahiblerine tabî oldular ve yine Allah'ın kendilerini serbest yaptığı
şeyleri yasakladıklarında yine onlara uyup itaatta bulundular... Allah'ın haram
kıldığını helâl ve helâl kıldığını haram yapan, ayrıca heva ve heveslerinden
kaynaklanan kanun koyucuların hükümlerine tabi olup, emirleri doğrultusunda
hayatlarını tanzim ettiler...
Tevbe Sûresi’nin 31. ayet-i kerimesini tefsir
eden önderimiz Rasulullah (s.a.s.), böyle buyurmuştu...
Olayı, Adiyy b. Hatim (r.a.) anlatıyor:
Boynumda altın bir haç olduğu hâlde Rasulullah
(s.a.s.)'e geldim.
Rasulullah (s.a.s.):
"Ya Adiyy, bu putu üstünden at!"
buyurdu.
Kendisinin Beraat (Tevbe) Sûresi’nden:
"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve
rahiplerini rabler (ilâhlar) edindiler...." (Tevbe, 9/31) ayetini
okuduğunu işittim.
Buyurdu ki:
"Gerçi onlar bunlara ibadet etmiyorlardı.
Fakat bunlar, herhangi bir şeyi onlara helâl kıldıkları vakit onu, helâl kabul
ediyorlar ve herhangi bir şeyi de onlara haram kıldıkları vakit onu, haram kabul
ediyorlardı." (18)
İbn Abbas (r.a.), bu ayetin tefsirinde şöyle
demiştir:
"Hahamlar ve papazlar, Yahudî ve
Hristiyanlara, kendilerine secde etmelerini emretmemişlerdi. Fakat onlar,
Allah'ın emirlerine aykırı emirler vermişler, onlar da bu emirleri tutmuşlardı.
Bu sebeble Allah, hahamları ve papazları ‘rabler’ diye isimlendirmiştir." (19)
Kitab Ehli olan gayr-ı müslimler, Allah’dan
başka kanun koyucu olup helâl-haram sınırlarını belirleyen mercilere tabi
olmakla, Tevhid akidesini bozmuş ve yeni yeni rablerin, ilahların peşine
takılıp onlara karşı kulluk vazifelerini yapmaya başlamışlardı...
Ayrıca Allah (c.c.)'nin kendilerini gönderdiği
ilâhî kitabları bozmuş, kitab’ta olmayan hükümleri eklemiş, olanları saklamaya
çalışmışlardı. Böylece Allah'ın hükümlerini uygulamaz olmuşlardı...
Bu konuda Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Artık vay hâllerine, kitabı kendi
elleriyle yazıp sonra az bir değer karşılığında satmak için, ‘bu, Allah
katındandır’ diyenlere. Artık vay, eleriyle yazdıklarından dolayı onlara, vay
kazanmakta olduklarına." (20)
Abdulah İbn Ömer (r.a.), şu olayı anlatır:
Rasulullah (s.a.s.)'e, Yahudîlerden birbiriyle
zinâ etmiş bir erkekle bir kadın getirildi.
Rasulullah (s.a.s.), Yahudîlere:
"Sizler, zinâ edenlere ne
yapıyorsunuz?" diye sordu.
Onlar:
— Bizler, onların yüzlerine kömür sürüp
karartıyor ve onları (bir merkeb üzerine ters olarak bindirip sokaklarda
dolaştırmak suretiyle) hakaret ediyoruz, dediler.
Rasulullah:
"Şu hâlde eğer doğruysanız, Tevrat'ı
getirin de onu okuyun." (Âl-i İmrân, 3/93). Kavlini söyledi.
Yahudîler, Tevrat'ı getirdiler ve kendisinden
razı bulundukları bir adama (ki o, Abdullah ibn Sûriyâ el- A’ver
el-Yahudî’dir):
— Ya A’ver, oku! dediler.
O da, Tevrat’dan recm ayetine kadar okudu da,
oranın üstüne elini koydu.
(Abdullah İbn Selâm, O’na:)
— Elini, onun üstünden kaldır! dedi.
O da, elini kaldırdı. Bir de baktık ki, orada
recm ayeti parlayıp durmaktadır.
(Bunun üzerine Abdullah İbn Selâm) dediki:
— Ya Muhammed, şübhesiz bunlar üzerine taşlamak
cezası vardır. Lâkin bizler, recm ayetini aramızda gizliyorduk.
Akabinde Rasulullah, zinâ edenlerin
taşlanmalarını emretti.
İbn Ömer:
— Ben, onların taşlanmalarını gördüm. Erkek,
kadını taşlardan korumak için üzerine meylediyordu, demiştir.(21)
Diğer bir hadiste, Berâ b. Âzib (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Allah'ım, onların öldürdüğü senin emrini
ilk ihyâ eden benim!" (22)
Muaz ibn Cebel (r.a.)'ın kendilerine İslâm'ı
tebliğ edip İslâm’a davet edeceği Kitab Ehli gayr-ı müslimlerin akidevî ve
amelî anlayışları böyle olup kendileri bu durumdaydılar... Akidelerini bozmuş,
amelerini geçersiz kılmış ve sapmış olan bu topluluk, Rasulullah (s.a.s.)'in
emriyle:
"La ilâhe illallah ve enne Muhammeden
Rasulullah düsturuna şehadet etmelerine çağrılacaklardı." Allah’dan başka
hiç bir kanun koyucu kabul etmeyecek, Rububiyyet ve Uluhiyyet Tevhidine
herhangi bir şirk karıştırmadan iman edeceklerdi... Birbirini rabler
edinmeyecek ve ilâh kabul etmeyeceklerdi... Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'in
Nübüvet ve Risaletine iman edecek, kendisine itiraz etmeden tabi olacaklardı...
Kendinden önceki İlâhi Kitabların tasdikçisi olan Kur’ân-ı Kerim’e inanacak ve
yegâne hayat düsturu olarak kabul edeceklerdi... Kur’ân’dan başka hiçbir yasa kabul
etmeyecek, İslâm’dan başka bütün tağutî düzenleri reddedeceklerdi... Böylece
katıksız gerçek bir imana kavuşmuş olacaklardı...
Ehl-i Kitab'ın Tevhide davet edilmelerini
emreden Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"De ki: ‘Ey Kitab Ehli, bizimle sizin
aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (Tevhid’e) gelin. Allah’dan başkasına
kulluk etmeyelim. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir
kısmımız (diğer) bir kısmımızı rabler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse,
deyin ki: 'Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız." (23)
Allah’a davet eden İslâm davetçici muvahhid
mü’minlerin ilk vazifesi, ister kitaplı, ister kitapsız gayr-ı müslim olsun,
isterse yüz yıldan beridir işgal altında bulunan İslâm topraklarında cahil
bıraktırılan müstaz’af müslümanlar olsun, kimi davet ederse etsin önce Tevhid’i
anlatmaya ve kavratmaya çalışması lazımdır!..
Müstekbir tağutların egemen olduğu işgal edilmiş
İslâm topraklarında esaret altındaki mazlum müslümanlar, küfür ve şirk
kültürüyle eğitilmek istenmiş, İslâm’dan uzaklaştırılmaya çalışılmış, böyle bir
ihanet ile akideleri bozulmuş ve amelleri ifsad edilmiştir... İşgalcı ve
sömürücü tağutların egemenliklerini kabul etmiş, yasalarına göre hayatlarını
tanzim etmeye başlamışlardır... Bundan dolayı bilerek veya bilmeyerek irtidad
gündeme gelmiş, cehaletten dolayı batıl, hak gibi gösterilmiş ve imanlara şirk,
amellere küfür karışmıştır... Allah’dan başka kanun koyucu, Kur’ân’dan başka
yasalar ve Rusulullah (s.a.s.)'den başka önderler ortaya çıkarılmış, kabul ettirilmeye
çalışılmıştır... İşgalcı tağutî güçler, bu bozulmuşluğu gerçekleştirirken
devlet terörünün en zalim olanını uygulamaktan ve korkunç katliâmları yapmaktan
asla geri durmamışlardır... Allah düşmanları olan egemen tağutlar, yalnız İslâm
topraklarını işgal etmek ve İslâm'ın servetini, mü’min muvahhidlerin haklarını
gaysbetmekle kalmamış, beyinleri, kalbleri, hatta ruhları bile işgal etmeye
gayret etmişlerdir...
Tağutî işgal kuvvetleri, İslâm topraklarının bir
çok beldelerinde bu korkunç ihanet planlarını gerçekleştirdiler... Büyük şeytan
Amerika ve onun yerli mürted uşaklarının elele vermesi sonucu İslâm’dan
uzaklaştırılmış, kalb, beyin ve ruhları işgal edilmiş nesiller ortaya
çıkmıştır... Köksüz bırakılmış bir gelenek icabı kendilerini müslüman zanneden
bu saptırılmış nesil, İslâm düşmanı tağutların sömürünün her alanında
yardımcısı olmuş ve hizmetinde bulunmuştur... İslâm topraklarını işgal eden
tağutî güçler, kendisini müslüman zanneden bu aldatılıp cahil bıraktırılan halk
yığınlarının destek ve yardımlarıyla ayakta duruyor, sömürüsüne, zulmüne devam
edebiliyor... Gerek akide ve gerekse amel yönüyle korkunç bir sapıklığın içine
itilmiş bu müstaz’af mazlumların, zulümattan kurtarılıp İslâm nuruna
kavuşturulması gerekir... Bunlar, her şeyden önce Allah’a davet edilmelidir...
Kendilerine Tevhid anlatılmalı, kelime-i şehadetin gerçeği izah edilmeli ve
akidelerindeki yabancı unsurlar, yani şirk, küfür, bid’at ve hurafeye aid ne
var ise hepsi kökten sökülüp atılmalı, tertemiz edilmelidir... Şirksiz bir tevhid,
küfürsüz bir iman, bid’at ve hurafesiz bir hayat anlayışı ortaya çıkmalıdır...
Kalbleri ve beyinleri tağutî küfür ve şirk
kültürleriyle kirletilen halk kitlelerinin kalbleri ve beyinleri İslâm nuru ile
yıkanmalı, Kur’ân ve Sünnet anlayışının yerleşmesi ile pırıl pırıl
yapılmalıdır... Evet, kalbler ve beyinler, yıkanmalı ve tertemiz
yapılmalıdır... İşgalci kâfir ve müşrik güçler tarafından kirletilen,
pisleştirilen kalb ve beyinler İslâm ile tertemiz yıkanmalıdır... Öyle
yıkanmalıdır ki, onda küfür, şirk, bid’at, hurafe ve tağutî kültürden hiç bir
kalıntı bırakmamalıdır...
Dünyada ve ahirette büyük kurtuluş olan bu
ameliyat gerçekleşip tedaviden sonra sıhhate kavuşulunca, amelî konular gündeme
gelmelidir... Katıksız iman kalblere yerleştikten, yani kalb mü’min, beyin
müslim olduktan sonra amel meselesi çok kolay hâl olur inşaallah!.. Çünkü
gerçek bir iman ile inanan ve İslâm’a teslim olmuş olan mü’min müslüman,
imanının gereği olan salih ameli, hiç zorlanmadan ve herhangi bir baskı olmadan
gerçekleştirir... Onun kalbine yerleşen Tevhid inancı, yani tüm şirk ve küfür
unsurlarından temizlenmiş olan kalbte yer edinen katıksız iman, o mü’min
müslümanı amelden yana hiç sakin bırakmaz... O mü’min müslüman, devamlı hareket
halinde olur... Her hâlinin kulluk gereği ne ise, onu yapmaya gayret eder.. O
mü’min müslüman, Rabbi Allah’a karşı kulluk görevlerini yaparken, hiç sıkılmaz
ve gevşemez... Bilir ki, her zorlukla beraber iki kolaylık var ve kendisinin
kesinlikle hiç boş vakti olmamalı... Bütün zamanını Allah için harcamalı, boş
oturmamalı ve tüm imkânlar dahilinde çalışmalıdır...
Bundan dolayı yegâne Rabbimiz Allah şöyle
buyurur:
"Demek ki, gerçekten zorlukla beraber
kolaylık vardır.
Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.
Şu hâlde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve
ibadetle) yorulmaya devam et.
Ve yalnızca Rabbine rağbet et." (24)
Yegâne hayat nizamı İslâm'ı tebliğ ederek,
yalnızca Allah’a davet eden İslâm davetçileri, muhatabı olan kişi veya kitlede
iman problemini hâlettikten sonra amelî meselelere geçmelidir... İmanda hiç bir
şirk unsuru kalmamalıdır ki, yapılan ameller kabul olunsun... Çünkü Allah,
içine şirk karışmış iman ile yapılan amelleri kabul etmez... Allah, kendisine
şirk koşulmasını affetmez... (25)
Hatırlanacağı üzere Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Sizden kim dininden geri döner (irtidad
eder) ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri)
dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar, ateşin halkıdır, onda süresiz
kalacaklardır." (26)
İçine şirk ve küfür karışmış olan bir iman
zedelenmiş olur... Böyle bir iman, Allah katında kabul görmeyen bir hâl alır...
O iman, iman olmaktan çıkıp küfür ve şirke dönüşür... Bu durumda olanların
yapacakları ameller, ne kadar salih amel türünden olursa olsun, dünyada da,
ahirettede boşa gider ve Allah tarafından kabul edilmez...
"Ancak bundan sonra tevbe edenler, salih
olarak davrananlara başka. Çünkü Allah, gerçekten bağışlayandır,
esirgeyendir." (27)
Kişi, küfürden ve şirkten ‘Nasuh Tevbesi"
ile tevbe eder, iman edip Tevhidi kavrayacak olursa, o zaman yapacağı salih
amelin bir kıymeti olur ve o ameller Allah'ın katında değer kazanır... Katıksız
iman, Allah katındaki amellerin en üstünüdür... Böyle yıkılmaz, sarsılmaz ve
hiç bir şübheye düşülmez iman gerçekleştikten sonra salih amel gündeme gelir ve
imandan sonra gelen salih amellerin başı da, namazdır!..
Bundan dolayı iman noktasındaki kabul ve
itaattan sonra namaz zikredilmiştir. İnsanlar, katıksız bir şekilde iman
ettikten sonra, imanın gereği olan salih amel konusunda çok gayretli olurlar...
İtaat ve ibadet, mü’min müslümanların kâmil olanları için çok kolay ve zevkle
yapılan bir vazifedir... Kâmil mü’minler, imanın lezzetini tadınca, amel
işlemekten de çok zevk alır ve lezzet duyarlar... Dikkat edilecek olursa, amel
konusundaki gevşeklik, imanın zayıf oluşundan kaynaklandığı apaçık ortaya
çıkar... İmanı zayıf olanlar, ibadet konusunda da zayıf olurlar. Hele hele görünüşte müslüman olanlar, yani
münafıklar için namaz, bir ölçüdür... Çünkü sabah ve yatsı namazları münafıklar
için çok ağır gelen namazlardır... Kendilerinde imanın olmayışı, onlara namazı
bir yük, bir boş iş gibi göstermekte ve kabul ettirmektedir... Uykunun en tatlı
zamanında olan sabah namazı ve uykunun bastırdığı zaman olan yatsı namazı,
münafıkların en zorlandığı, bundan dolayı yakayı ele verdikleri vakitlerdir...
Bu hâl, kişide nifak bulunduğunun göstergesidir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
"Münafıklar üzerine sabah ile yatsı (Cemaat) namazlarından daha ağır hiç bir
namaz yoktur. Halbuki bu iki namazda olan şeyleri bilselerdi emekleye emekleye
de olsa, onlara muhakkak gelirlerdi.
Yemin olsun, içimden öyle geçti ki, müezzine
emredeyim namazı ikâme etsin, sonra bir kimseye emredeyim o da, insanlara
imamlık etsin, sonra ateşli fitilleri alayım, ezanı işitmeyi müteâkib namaza
çıkmayanların evlerini başlarına yakayım." (28)
Rasulullah (s.a.s.)'in namazı ikâme için
emredeceği müezzin Bilâl-ı Habeşî (r.a.), insanlara yani yeryüzünün en hayırlı
nesli olan Ashab’dan oluşan cemaate namaz kıldırmak için imam olacak kişi İmam
Ebu Bekr (r.a.)'dır. Malum olduğu üzere Rasulullah (s.a.s.) müezzini Bilâl-ı
Habeşî (r.a.) idi. Rasulullah (s.a.s.), hasta iken İmam Ebu Bekr (r.a.)'ın
kendi yerine cemaate imamlık yapmasını emir buyurmuştur... Namazın kılındığı
mescid ise, yeryüzünün en mübarek üç mescidden biri olan "Mescidu’n
Nebevî" dir. (29)
Böyle bir müezzinin davetine icabet eden ve
böyle bir imamın peşinde böyle bir cemaatın, böyle bir mescidde kıldığı
namazın, ferden kılınan namazdan yirmiyedi derece fazla faziletlidir...
Abdullah İbn Ömer (r.a.) rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Cemaatle kılınan namaz, yalnızın kıldığı
namazdan yirmi yedi derece faziletli olur." (30)
Yeryüzünün hangi beldesinde olursa olsun, önder
Rasulullah (s.a.s.)'in insanlığın en faziletli neslinden oluşan Ashab cemaati
gibi, yani onlarla aynı akideyi, aynı hedefi ve aynı metodu paylaşan bir İslâm
cemaatinin cemaatle kıldığı namaza iştirak etmeyen ve cemaat şuurunu hafife
alanlar, elbette kaybedenlerden olurlar... Bu durumun aksine, namaz kılınan
cami, haram paralarla yapılmış, namaz kıldıran memur, İslâm topraklarını işgal
eden tağutların görevlendirdiği kişi, toplanan insanlar ise, işgalcı tağutlara
rıza gösterip destek olanlardan oluşmuşsa, onların icra etmiş olduğu namaz
gösterisinde fazilet derecesi aranır mı? Onlar, kime itaat ediyor, kime secde
kılıyorlar? Soruları yeni baştan gündeme gelmeli, araştırılmalı ve sıhhatli
cevablar verilmelidir!..
Bunu beyan ederken, işgal altındaki İslâm
topraklarında tağutların korkunç baskı ve zulümlerine rağmen oluşan şuurlu,
imanlı muvahhid mü’min cemaatları tenzih ediriz... Onlar, İşgalcı tağutların
bütün işkencelerine rağmen İslâm cemaatini oluşturuyor ve cemaat sevabını
alıyorlar... Tağutları ve tağutî her türlü kurum ve kuruluşu reddedip yalnız ve
yalnız Allah’a kul olmaya çalışan muvahhid mü’min müslümanlar, her
hareketlerini Allah'ın emri, Rasulullah (s.a.s.)'in sünnetine uygun bir şekilde
yapmaya çalışıyorlar...
İmandan sonra en büyük hakikat olan namaz,
vaktinde ve gereği gibi edâ edildiği takdirde ibadetlerin Allah’a en sevgili
olanıdır...
İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir:
Ben, Rasulullah (s.a.s.)'e:
— Amellerin hangisi Allah’a daha sevgilidir?
diye sordum.
Rasulullah (s.a.s.):
"Vaktinde (kılınan) namaz" buyurdu.
Abdullah, dedi ki:
— Sonra hangisi? dedim.
Rasulullah (s.a.s.):
"Anneye-babaya iyilik etmek." buyurdu.
Abdullah, dedi ki:
— Sonra hangisi? dedim.
Rasulullah (s.a.s.):
"Allah yolunda cihad etmek" buyurdu. (31)
Namaz hayatlaşır, hayatta namazlaşacak olursa,
böyle gereği gibi ihlas ve hûşu ile edâ edilen namaz, mü’min müslümanları bütün
kötülüklerden alıkoyar... Kulluğun en büyük mertebesi olan Allah'ı zikretmek,
yani Allah'ı hiç unutmamak, Allah'ın farkında olmak ve O’nu görüyormuş gibi
davranmak, kulu tüm çirkinliklerden uzak tutar, iyilik üzere yaşamasına vesile
olur...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), şöyle buyurur:
"Sana Kitab’dan vahyedileni oku ve namazı
dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklardan ve kötülüklerden
vazgeçirir. Allah'ı zikretmek ise, muhakkak en büyüktür (en büyük ibadettir).
Allah, yapmakta olduklarınızı bilmektedir." (32)
"Mü’minler, gerçekten felah bulmuştur.
Onlar, namazlarında hûşu içinde
olanlardır." (33)
"Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım
dileyin. Gerçekten Allah sabredenlerle beraberdir." (34)
Katıksız iman ile hûşu içinde namaz kılan
muvahhid mü'minler, gerçekten kurtulmuşlardır... İşte bu mü’min müslümanlar,
namaz ve sabır ile Allah’dan yardım dilemeye hak kazanmışlardır... Allah'ın
yardımı, sabredenlerle beraberdir...
Ebu’d-Derda (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Paramparça edilsen ve (ateşte) yakılsan
bile Allah’a hiç bir şeyi ortak etme ve hiç bir farz namazı bile bile bırakma.
Çünkü kim bir farz namazı kasıtlı olarak (yani unutmak gibi şer’î mazeret
olmaksızın) bırakırsa, zimmet (İlâhî te’minat) kendisinden uzaklaşmış olur.
İçki de içme! Çünkü içki, her şerrin anahtarıdır." (35)
Kalblerini bütün putlardan, yalancı ilâhların
sevgi ve saygısından tamamen temizleyip katıksız imanı yerleştiren muvahhid
mü’minler, gereği üzere namazı edâ ettikten sonra, sıra zekâta gelir... İmanda
itaat eden, namaz kılmada itaat eden, izzet ve şeref sahibi mü’min müslümanlar,
zekat vermede ve diğer kulluk vazifelerini yapmada da itaat ederler...
Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin.
Önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz onu, Allah katında
bulacaksınız. Şübhesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görendir." ‘36)
Muvahhid mü’minlerin zamanında edâ ettikleri
malî bir ibadet olan zekatın verilmesiyle hiç bir mal noksanlaşmaz, aksine
bereketlenir ve çoğalır... Şeytan, zekat ibadetini edâ etmek isteyen mü’min
müslümanların önünü kesmek, onları engellemek için zekatı, maldan bir
noksanlaşma olarak göstermeye çalışır... Elbette mü’min müslümanlar şeytanın
hilelerine karşı çok uyanık olmalı ve kesinlikle ona kanmamalıdırlar... Onun
hilelerini sezmeli, tuzaklarını bozmalı ve uzaklaştırılmalıdır... Muvahhid
mü’minler, her konuda Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)'e teslim olduklarından dolayı
zekat konusundaki teslimiyette hiç bir kusur etmemelidirler...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz
Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Sadaka, hiç bir malı eksiltmez. Af
sebebiyle Allah, ancak bir kulun şerefini arttırır. Ve bir kimse, Allah için
tevazu gösterirse Allah, onu ancak yükseltir." (37)
Zekat vermekle mükellef olan mü’min
müslümanların malındaki zekat miktarı, Rabbimiz Allah'ın fakir mü’min müslüman
kullarına vermek üzere, zengine verdiği bir emanettir... Allah'ın zengin mü’min
müslüman kullarının mallarının arasına koyduğu, fakir mü’min müslümanlara
verilmek üzere olan emanete, hiç bir ihanet edilmeden, zamanı geldiğinde gönül
rızasıyla ve istenilen vasıflarda yetkililere teslim edilmesi lazımdır...
Zekat mükellefi olan zengin mü’min müslümanın
verdiği zekat, hem kendisini, hem de helâlinden kazanmış olduğu malını tertemiz
yapar... Bu arınma işini gerçekleştirmede elini çabuk tutmaya gayret eden
zengin mü’min müslümanın, kalbi huzur ile dolarken, malı da bereketlenmiş
olur...
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Onların mallarından sadaka al, bununla
onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu senin duan, onlar
için bir sûkunet ve huzurdur. Allah, işitendir, bilendir." (38)
Zekat anlayışı, İslâm ekonomisinin temelini
teşkil e-der... Çünkü zekat, ancak helâl maldan verilir... Allah, helâl maldan
verilen sadakayı kabul eder. Haram maldan sadaka olmaz... Haram yollarla
kazanılmış maldan sadaka niyetiyle verilenler, sahibine hiç bir fayda, yani
sevab ve hayır sağlamadığı gibi, aksine günah kazanmasına vesile olur... Başta
zekat olmak üzere bütün sadakalar, helâl yollardan elde edilen mallardan ve
yine helâl yollara sarf edilir... Helâl yol, Allah'ın razı olduğu ve Rasulullah
(s.a.s.)'in beyan etmiş olduğu yoldur... Rabbimiz Allah'ın emri, önder ve örnek
Rasulullah (s.a.s.)'in beyan etmiş olduğu şekilde yerine getirilmelidir...
Zekat ve sadakalar, helâl kazançtan verilince kabul görüldüğüne göre,
Daru’l-İslâm’da bütün emniyetleri sağlanmış mü’min müslümanlar, haram yollara
asla tevessül etmezler... Allah'ın rızası doğrultusunda, Rasulullah (s.a.s.)'in
gösterdiği şekilde helâl işlerde çalışır, alnının terinin karşılığı olan helâl
kazancı elde eder ve sadakayı bu kazançtan helâl yolara sarf ederler...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
"Kim helâl kazancından bir hurma değerinde
bir sadaka verirse-ki Allah, helâl maldan verilen sadakadan başka hiç bir
sadakayı kabul etmez. İşte Allah, bu helâl sadakayı sağ eli ile kabul eder.
Sonra o tek hurma değerindeki sadakayı, dağ gibi oluncaya kadar, sizin
birinizin sütten ayrılmış tayını büyütüşü gibi sadaka sahibi için dikkatle
büyütür." (39)
Ebu Melik, babasından naklediyor.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Aziz ve Celil olan Allah, abdestsiz namazı
kabul etmez. Haram mala da zekat düşmez." (40)
Aynı konuda bir başka hadiste, Ebu Hüreyre
(r.a.)'ı rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her kim haram mal toplar da sadaka ederse,
bunun sevabı olmayacağı gibi, vebali (günahı) de boynuna olur."(41)
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in bu apaçık
beyanlarından anlaşıldığı gibi Daru’l-İslâm’da, yani İslâm kanunlarının
yürürlükte olduğu İslâm ülkesinde helâl kazanç sonucu gündeme giren zekat,
Rabbimiz Allah'ın emri ile toplanıp yine O’nun emrettiği şu kişilere verilir:
"Sadakalar -Allah’dan bir farz olarak-
yalnızca fakirler, düşkün (miskin)ler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalbleri
ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış
(lar) içindir. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (42)
Hakimiyetin kayıtsız - şartsız Allah’a,
iktidarın da Allah'ın hükümleriyle hükmeden muvahhid mü’min müslümanlara aid
olduğu İslâm ülkesinde zekat müessesesinin adalet ölçülerinde işletilmesi
sonucu, ülkede fakirin kalmadığı görülecektir... Bu kurumun, gereği gibi
uygulanması, memleketteki bir çok derin yaraların sarılması ve tedavi
edilmesini sağlamış olur...
Böyle önemli bir ibadet vazifesini ihmal eden
veya hafife alan kişiler, büyük bir günah işlemiş, İslâm ülkesinin ve İslâm
milleti’nin hakkına tecavüz ederek ihaneti gündeme getirirler... Bu suçlarının
karşılığında ahirette büyük azab görecekler... Onların bu suçları
işlemelerinden dolayı, İslâm ülkesinin ekonomisinde dengesizlik gündeme gelir,
İslâm Milleti’nin içinde karmaşa ortaya çıkar...
Bundan dolayı Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle
şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Her kim ki, Allah kendisine mal verir de o
malın zekatını ödemezse, kıyamet gününde o zekatı verilmeyen mal, sahibi için
çok zehirli erkek bir yılan suretine konulur. Bunun iki gözü üstünde iki nokta
vardır.
Bu azgın yılan, kıyamet gününde mal sahibinin
boynuna gerdanlık yapılır. Sonra yılan (ağzı ile) sahibinin çenesini iki
tarafından yakalar da:
— Ben, senin (dünyada çok sevdiğin) malınım.
Ben, senin hazinenim, der."
Sonra Rasulullah, şu ayeti okudu:
"Allah'ın bol ihsandan kendilerine verdiği
şeylerden cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.
Hayır, bu, onlar için şerrdir. Kıyamet günü, cimrilik ettikleri şeyler
boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası, Allah'ındır. Allah,
yaptıklarından haberi olandır."(43)
Yegâne hayat nizamı İslâm'ın beş rüknünden biri
olan zekatın inkârı veya edasının reddi, savaş nedenidir... İslâm Devleti’nin
hüküm sürdüğü İslâm ülkesinde, zekat farziyetini inkâr edenlerle veya edâsını
yapmak istemeyenlerle savaşılır... Savaş yoluyla bu âsîlerin yola gelmesi
sağlanmış olur...
İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.),
şöyle buyurur:
"Allah’dan başka hak ilâh olmadığına ve
Muhammed’in Rasulullah olduğuna şehadet, namazı ikame, zekatı edâ edinceye
kadar insanlarla savaşmam bana emrolundu.
Onlar, bu işleri yapınca -müslümanlık hakkının
gereği (olan haddler) müstesna- İslâm hakkı olmak üzere canlarını ve mallarını
benim elimden kurtarırlar. (Batınlarından dolayı olan) hesabına gelince, O
(hesabı görmek) Allah’a aiddir." (44)
Âlemlerin Rabbi Allah'ın hükümleri olan İslâm
Kanunlar’ının yürürlükte olduğu İslâm ülkesinde zekat, İslâm Devleti’nin eliyle
toplatılır ve muhtaç olanlara dağıtılır... İslâm ülkesi, ancak İslâm
Devleti’nin bulunduğu ve İslâm Kanunlar’ının yürürlükte olduğu ülkedir.
Daru’l-İslâm’da, yani İslâm ülkesinde, Allah'ın muvahhid kulları, özgür ve emniyet
içindedirler... Muvahhid mü’min müslümanlar, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle,
yaşlısıyla Allah'ın emirlerini, Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği şekilde
yerine getirirken hiç bir engelle karşılaşmadıkları zaman gerçek bir özgürlük
ve emniyet içinde olurlar... Böyle bir durum, ancak mü’minlerden olan, Allah ve
Rasulullah (s.a.s.)'e imanla beraber itaat eden, Kur’ân ve Sünnet ile yöneten
Ulu’l-Emr olan İmamın riyasetinde gerçekleşmiş olur... Bu şekilde yönetilen ve
korunan ülke, İslâm ülkesidir!..
İslâm ülkesinde, mü’min müslümanların İmamı
tarafından, müslümanların zenginlerinden ölçüsüne göre alınan zekat, ülkedeki
müslüman fakirlere verilir...
Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle şu olay
nakledilir. Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte oturduğumuz
sırada, deve üstünde bir kimse gelip devesini mescide çökerttikten sonra
bağladı. Ondan sonra (bir çok soru sorup cevabını alınca bir soruda şöyle
yöneltti):
(..................)
— Allah aşkına, şu sadakayı zenginlerimizden
alıp da fakirlerimize dağıtmayı sana Allah mı emretti? dedi.
Rasulullah:
"Evet Allah emretti!" buyurdu. (45)
Ebu Cühayfe (r.a.) şöyle demiştir:
— Rasulullah (s.a.s.)'in zekat memuru bize geldi
ve zekatı, zenginlerimizden alarak fakirlerimize dağıttı.
Ben, yetim çocuk idim. Bana, bacakları uzun genç
bir dişi deve verdi. (46)
Malum olduğu üzere, önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), Yemen’e vali olarak gönderdiği Muaz İbn Cebel (r.a.)'a
"Kendilerine, Allah'ın onlara bir sadaka (zekat) farz kıldığını, bunun,
onların zenginlerinden alınıp fakirlerine verileceğini haber ver."
talimatını vermişti. Ve devamında şu emri de buyurmuştu:
"Eğer onlar, bu konuda da sana itaat
ederlerse seni, onların en kıymetli mallarını almaktan sakındırırım.."
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mü’min müslümanların en
kıymetli ve kabul gören akide risalelerinden biri olan İmam Ömer en-Nesefî
(rh.a.)'in kaleme aldığı "Akaidu’n-Nesefî"de, İmamın görevlerini
şöyle beyan edilir:
"Müslümanlar için bir imama (siyasî lidere)
mutlak surette ihtiyaç vardır.
Müslüman halkla ilgili dinî hükümlerin infazı,
cezalarının tatbiki, düşmanlara karşı ülke sınırlarının korunması,
müslümanlardan ordu teşkil edilmesi, sadakaların (zekatların/vergilerin)
toplanması, zorbaların, soyguncuların ve eşkiyanın zabt-u rabt altına alınarak
kahredilmesi, Cuma ve Bayram namazların ifâ edilmesi, insanlar arasında ortaya
çıkan ihtilafların ortadan kaldırılması, hukuk üzerine kaim olan şahidliklerin
kabulü, velileri bulunmayan küçük yaştaki oğlan ve kızların evlendirilmeleri ve
ganimet mallarını taksim edilmesi gibi önemli hususlar imam sayesinde icra
edilir." (47)
İmamın bulunmadığı yerlerde ve zamanlarda,
bölgedeki muvahhid mü’min müslümanlar, kendi aralarında mes’elelerini İslâmî
çerçevede gündeme getirir ve çözüme bağlarlar... (48) İşgalci
tağutları, kendi mes’elelerine karıştırmaz, hele hele en önemli müesseselerden
biri olan zekat müessesesine hiç yaklaştırmazlar...
Bilgimiz ölçüsünde izahına çalıştığımız malum
hadisin sonunda yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Muaz İbn Cebel (r.a.)'ın
şahsında ümmetinden olan tüm mü’min müslümanlara şöyle buyuruyor:
"Bir de mazlumun (bed) duasından sakın!
Çünkü şu muhakkak ki, mazlum ile Allah arasında (duanın kabulüne mani olacak)
hiç bir perde (engel) yoktur."
Mü’min müslümanlar bu konuda çok hassas
olmalıdırlar... Hiç bir şekilde zulüm yapmayacakları gibi, zulme ve zalime de
asla rıza gösteremezler... Mazlum olan insan, ister müslim, isterse gayr-ı
müslim olsun farketmez... Mü’min müslümanın vazifesi, zulmün her türlüsünü
engellemek ve mazlumları kurtarmaktır!...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Mazlumun duası kabul edilir, eğer facir
ise, facirliği kendisinedir." (49)
Rabbimiz Allah, zulmün her türlüsünü reddeder ve
zalimleri lanetler:
"... Haberiniz olsun, Allah'ın lâneti
zalimlerin üzerinedir." (50)
"... Allah'ın lâneti, zalimlerin üzerine
olsun." (51)
Bu, böyledir!...
(4)
İHSÂN ÜZERE
OLMAK
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Bir gün Rasulullah (s.a.s.), meydanda
oturuyordu. Yanına bir adam geldi ve: (Bu uzun olan hadisin bir bölümünde...)
Sonra o Zat (Cebrail, a.s.):
— İhsân nedir. diye sordu.
Rasulullah:
"Allah'ı sanki görüyormuşsun gibi ibadet
etmendir. Eğer sen, Allah'ı görmüyorsan da, şübhesiz O, seni görmektedir."
buyurdu. (1)
Seyyid Şerif Cürcânî (rh.a.), "İhsân"
kelimesi için şunları kaydeder:
"İhsan: Basiret nuru ile Rububiyyet
hazretini müşâhede üzere kulluğu gerekli kılmaktır. Yani Hakk'ın sıfatının aynı
olan sıfatlarıyla vasıflanmış olarak Hakk'ı görmektedir. Kişi, Hakk'ı yakinen
görür, ama hakikaten göremez. Bunun içindir ki, Rasulullah (s.a.s.):
"Sanki sen, O’nu görüyormuşsun
gibi..." diye buyurmuştur. Çünkü kişi, O’nu, sıfatlarının perdeleri
arkasından görür. Hakikatı, gerçeğiyle göremez. Çünkü Allah Teâlâ, müşahede
makamında değil, ruh makamındadır.
İhsân: Lügat bakımından, yapılması gereken hayrı
yapmaktır (iyilik etmektir, iyi davranmaktır). Şeriatta ise, Allah’a, sanki sen
O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen, O’nu görmüyorsun da,
muhakkak ki O, seni görüyor." (2)
İhsân konusunda, İmam Nevevî (rh.a.)'in de
görüşlerini nakletmek, konunun daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır. Bu
hayırlı faydadan dolayı İmam Nevevi’nin açıklamalarını kaydediyoruz.
İmam Nevevî, bu cümlelerin Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e mahsus olan, "Cevamiu’l-Kelim", yani içinde pek çok
kelimelerin mânâsını toplayan az sözlü, çok manâlı hadislerden biri olduğunu
söylüyor ve sözüne şöyle devam ediyor:
"Çünkü bilfarz bizden birimiz Rabbi Teâlâ
Hazretlerini, göre göre ibadet etmeğe kalksa gücünün yettiği kadar hüzû', huşû
göstermek, kendini çekip çevirmek ve o ibadeti en iyi şekilde tamamlamak için
hâlinin içini dışına uydurmak gibi şeylerden hiç birini terk etmemeğe çalışır.
İşte Rasulullah (s.a.s.):
"Bütün ibadet hâllerinde Allah’a, O’nu
görerek yaptığın ibadet gibi ibadet eyle!" diyor.
Zira Allah'ı görerek o şekilde ibadeti
tamamlamak, ancak Allah'ın gördüğünü bildiği içindi. Bu sebeble kul, o hâlde
kusur etmeğe cesaret gösteremiyordu. Ayni mânâ, Allah'ı görmeme hâlinde de
mevcuddur. Binaenaleyh muktezasınca amel etmek lazım gelir. Hasılı bu sözden
maksad, ibadette samimi olmaya ve kulu huşû, huzû ve saireyi testekmil ifâ
hususunda Rabbi Teâlâ hazretlerini murakabe etmeye teşviktir. Filvâki’ ehl-i
hakikat olanlar, sulehâ (salih olanlar) ile düşüp kalkmayı mendub görmüşlerdir.
Tâ ki bu hâl, onlardan utandığı ve hürmet ettiği için kendisine herhangi bir
noksanlık gelmesine mâni olsun. Sulehâ ile düşüp kalkanın hâli böyle olursa,
gizlisinde âşikârında Allah kendisiyle beraber olup yaptıklarını gören kimsenen
hâli ne olur." (3)
İyi, salih ve hayırlı muvahhid mü’minlerle dost
olanlar, onlarla mesai birliği yapanlar, zamanla onlar gibi olmaya başlarlar...
Süreli iyi ve salih dostlarla birlikte olanlar, onların güzel huylarına, iyi ve
temiz ahlâkına bürünürler... Çünkü devamlı temiz ahlâklı kişilerin gözünün
önünde olduğunun onlara karşı bir kusur işlememenin kaygısını çekip durumun
farkına varan akıllı ve imanlı bir şahsiyet, her hareketine dikkat eder... Her
durumda hâl ve hareketine çeki düzen verir... İçini ve dışını düzeltir, böylece
o da, iyilerden ve salihlerden olur...
Bunun için Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle
buyurur:
"Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve
doğru (sadık)larla birlikte olun." (4)
Rabbimiz Allah'ın bu emri doğrultusunda yegâne
önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in şu buyruklarına dikkat edelim!..
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
"Kişi, dostunun dini üzeredir. Bu yüzden
her biriniz, dost edindiği kişiye dikkat etsin!" (5)
Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Yalnız mü’minle arkadaş ol ve yemeğini
ancak takvalı kişi yesin!" (6)
İyi, güzel, salih ve müttaki mü’min
müslümanlarla beraber bulunan şahsiyetlerin durumu böyle olursa, ya bütün
iyilik ve güzelliklerin kâmilinin yalnızca kendisine mahsus olan Âlemlerin
Rabbî Allah ile beraber olanların durumu nasıl olur?..
Abdullah b. Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Şübhesiz ki, Allah güzeldir, güzeli
sever." (7)
Salihler ve sadıklarla beraber bulunanlar,
onların huzurunda kendisine, hâl ve hareketine dikkat edip, onlar gibi olmaya
çalışanların ulaştığı yüce ahlâk mertebelerine dikkat edelim!... İyi ve güzel
mü’min müslüman kullarla bulunmanın hayırlı sonucu, her akıllı ve imanlı kul
tarafından takdirle karşılanır...
Nerede olursa olsun ve ne hâlde bulunursa
bulunsun, kendisini yaratan, her şeyini bilen ve şahdamarından kendisine daha
yakın olan (8) yegâne Rabbi Allah'ın huzurunda olduğunun farkına
varan bir kişi, kendisine nasıl çeki düzen verdiğini bir düşünelim!..
Katıksız bir şekilde, hiç şüphe duymadan iman
ettiği, tam teslim olup itaatta bulunduğu Rabbi Allah'ı huzurunda... Allah, onu
görüyor, biliyor, duyuyor ve kalbinde gizlemiş olduğu her şeyinden
haberdardır... Böyle bir hakikatın farkına varan muvahhid mü’min elbette ki,
Rabbinin rızasını elde edecek ve O’nun gazablandırmayacak hâl ve harekette
bulunur... Niyetini düzelttiği gibi, Rabbi Allah’dan utanarak her hâlini,
istenilen kıvamda ve güzellikte sergilemeye çalışır... Çünkü muvahhid mü’min
müslüman Rabbi Allah’dan gereği şekilde haya eden izzet sahibi bir
şahsiyettir... Olgunluk budur ve olgunluğun devamı da, Allah'ın razı olduğu bir
hâldir...
İmandan olan haya, (9) yani Allah’dan utanma duygusu, Allah'ın
emirlerini koruma ve Allah'ın helâl-haram sınırlarına hürmet anlayışı, şu iki
hadis-i şerifte net olarak beyan edilmiştir!..
Behz b. Hakim’in dedesi (r.a.)'dan.
Dedi ki:
— Ya Rasulellah (s.a.s.), avretlerimizden neyi
örtüp, neyi bırakalım? dedim.
Rasulullah:
"Karından veya sahibi bulunduğun cariyeden
başkasından avretini koru!" buyurdu.
Sonra:
— Ya Rasulellah (s.a.s.), insanlar, birbirine
girmiş vaziyette olurlarsa? dedim.
Buyurdu ki:
"Avreti, hiç kimsenin görmemesine gücün
yeterse kesinlikle gösterme!"
Sonra:
— Ya Rasulellah (s.a.s.), herhangi birimiz
yalnız olunca? dedim.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Allah, kendisinden haya edilmeye
insanlardan daha layıktır." (10)
Abdullah b. Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:
"Allah’dan hakkıyla haya edin!"
Bunun üzerine:
— Ya Rasulellah (s.a.s.), Elhamdülillah haya
ediyoruz, dedik.
Buyurdu ki:
"O (sizin anladığınız haya) değil! Fakat
Allah’dan hakkıyla haya etmek, başı ve başın topladığı uzuvları, karnı ve onun
ihtiva ettiği uzuvları korumaklığın, ölümü ve (toprak altında) çürümeyi
hatırından çıkarmamaklığındır. Ahireti isteyen, dünyanın süsünü bırakır. Kim
bunu yaparsa, gerçekten haya etmiş, yani Allah’dan hakkıyla haya etmiş
olur." (11)
İşte ihsân üzere yaşamanın ilkeleri... Her yerde
ve her hâlde, Âlemlerin Rabbi Allah'ın huzurunda olduğunu bilmek ve Allah’ın
gözetiminde bulunduğunun farkında olmak!.. Bundan dolayı, küçüğünden büyüğüne
tüm kötülüklerden kendini alıkoymak, günah ve suçlardan sakınmak, böylece olgun
mü’min müslüman şahsiyetini kazanmak!.. Her hangi bir günah ve yanlışlık
yapıldığında hemen tevbe edip kendini düzeltmek, hatalarda ısrar etmemek,
muhsin mü’minlerin vasıflarındandır!..
Ebu Zerr Cündeb b. Cünade (r.a.)’ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her ne hâlde olursan ol, Allah’dan kork
(takva üzere ol). Seyyienin (kötülüğün) ardından hasene (iyilik) işle ki,
seyyieyi silsin! İnsanlarla güzel ahlâk ile muamele et!" (12)
Gaflet, cehalet veya unutmak sonucu bir kötülük,
bir yanlışlık yapılmışsa, onun peşi sıra hemen bir iyilik ve yanlışlığı gideren
bir doğruluk yapılmakla, o kötülüğün ve yanlışlığın giderilmesine çalışmak
gerekir...
Rabbimiz Allah'ın buyurduğu gibi:
"Şübhesiz iyilikler, kötülükleri
giderir." (13) Nasihat
alabilecek olgunlukta olanlara, bu nasihat kâfi gelir... Muvahhid mü’minler,
Rabbleri Allah'ın rızasına taliptirler... Bu rızayı elde etmek için ne
gerekiyorsa, meşru çerçevede yerine getirirler... Allah rızasını elde etmenin
en önemli ölçüsü, ihsân üzere yaşamaktır, yani Allah'ı görüyormuş gibi hareket
etmektir... Hangi meslek ehli olursa olsun, iş hayatında, ev hayatında ve
yalnız başına kaldığında, Âlemlerin Rabbi Allah'ın gözetiminde olduğunu
unutmamalı... Toplumsal hayatında ve ferdî hayatında, Allah (Azze ve Celle) ne
emretmiş ise, o şekilde davranması, Allah'ın farkına varmasıyla gerçekleşir...
Allah, kendisini yaratmış ve nasıl hareket etmesi gereğini yalnızca bilen
Allah’adır... Hangi akideyi benimser ve hangi tavırda bulunursa, huzurlu
olacağını, bununla beraber Allah'ın rızasını kazanacağını beyan buyuran
Rabbimiz Allah, insan kullarının İslâm sınırlarının çerçevesinde bulunmalarını
emreder... Yegâne Rabbimizin kanunları olan yegâne hayat nizamı İslâm, insan
kullarının tabî olması gereken tek ve eşsiz fıtrat nizamıdır...
Rabbimiz Allah’ın rızası, İslâm’a tam
teslimiyetle uymak ile gerçekleşir... "Nerede olursan ol, Allah’dan
kork!" emri, her nerede olursan ol, Allah'ın emirleri üzere ol, O’nun
emrettiği gibi hereket et demektir... Çünkü Allah, her anında seni bilmekte ve
görmektedir... Ona göre düşün ve ona göre davran!..
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Ey insanlar, sizi tek bir nefisten
yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden bir çok erkek ve kadın
türeten-yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle birbirinizle
dilekleştiğiniz Allah’dan ve akrabalık (bağını koparmak)tan sakının. Şübhesiz
Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (14)
Rabbimiz Allah'ın yanında insan kullarının
değeri, ancak ve ancak katıksız imanları ile imanın gereği olan takvalarıdır...
Allah'ın katındaki bu değer ölçüsü, olgun muvahhid mü’minlerin yanında da
geçerli olan tek ölçüdür... Kâmil mü’min müslümanlar da, insanları
değerlendirirken iman ve takva ölçüsünü kullanırlar... Ve insanlara iman ve takva
ölçüsü ile değer verirler... Bu ölçünün dışında hiç bir değer ölçüleri yoktur
mü’min müslümanların... Bu ölçünün dışında bir ölçüyü gündeme getirmek, bir
sapma ve saptırmadan başka bir şey değildir...
Bu İslâmî ölçü değişecek olursa, yani katıksız
iman ölçü olmaktan çıkarsa, şirke saygı ve müşrike karşı hoş görü gündeme
gelir... Nitekim günümüzde İslâm ölçüsünü, kendi heveslerinden veya
menfaatlarından kaynaklanan ölçü ile değiştirenler ve kendi ölçülerini esas
alanlar, şirk ideolojilerine karşı saygı duruşuna dururken, müşriklere karşı
hoşgörülerini sunmaktadırlar...
Halbuki Rabbimiz Allah, müşrikler için şöyle
buyurmaktadır:
"Ey iman edenler, müşrikler ancak necistir
(bir pisliktir)ler. Öyleyse bu yıllardan sonra artık Mescid-i Haram’a
yaklaşmasınlar..." (15)
Rabbimiz Allah'ın razı olduğu ve sevdiği vasıf,
"mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise, güçlü ve
onurlu." tavırdır. (16) Eğer İslâmî ölçü değişirse, bu ilkede
tersine döner... Ve şu bir hakikattir ki, İslâm ölçüsünü, kendi heva ölçülerine
fedâ edenler, bu ilkeyi tersine çevirmiş, mü’minlere karşı sert ve kindâr,
kâfirlere karşı hoşgörülü olmaya başlamış olup işgalci tağutların en sağlam
desdekleyicisi hâline gelmişlerdir...
İnsanları değerlendirme ölçüsü iman ve takvanın
dışında müteâlâ edilecek olursa insan, korkunç bir hatanın içine düşer, hatta
dininden bir çok şeyi kaybeder...
İbn Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
"Kim zengine, zenginliğinden dolayı tevazu
gösterirse, dinin üçte biri gider." (17)
Tevazu, ancak Allah'ın emrettiği şekilde ve
Allah için yapılır... Herhangi bir dünya menfaatı için tevazu göstermek söz
konusu olamaz... Böyle bir davranış, ancak zillet hâli ve dalkavuklukdan başka
bir şey değildir... Tevazunun ölçüsü, yalnızca Allah için olmalı iken, bu ölçü
değiştirilir de, dünya menfaati hâline getirilecek olursa, elbette sosyal bir
felaket ortaya çıkar...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Bir kimse, Allah için tevazu gösterirse
Allah, onu ancak yükseltir." (18)
Muvahhid mü’min müslümanların değer ölçüsü,
Rabbimiz Allah'ın buyurduğu ve Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)_ beyan ettiği
ölçüdür... Bu ölçünün dışında, bu değerlendirmenin üstünde hiç bir ölçü ve
değerlendirme kabul değildir ve mü’min müslümanlar tarafından reddolunmuştur...
İnsanlar, servet, şöhret ve sosyal mevkileri ne
olursa olsun, kendileri iman ve takva ölçüsü ile değerlendirilirler... İslâm'ın
bu değer ölçüsüne göre kıymet kazanırlar... Yoksa onların ırkları, kavimleri,
bölgeleri, sosyal mevkileri, servet ve şöhretlerinin herhangi bir değeri olmaz,
eğer katıksız iman ve gerçek takva yok ise!.. Eğer iman ve takvayı elde
etmişler ve Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği imkânları, helâl yollardan
kazanıp yine Allah için helâl yolda sarfediyorlar ise onlar, gerçek bir
olgunluğa ulaşmış, kıymetli şahsiyetlerdir...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"Allah katında sizin en üstün (kerim)
olanınız (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz
Allah, bilendir, haber alandır." (19)
Bu gerçeğin beyanından sonra gizlide ve açıkta
Allah’dan korkmak, yani ihsân üzere olmak, müttaki yaşamak konusuna devam
edelim...
Sevban (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Ümmetimden bir takım kimseleri bilirim ki
onlar, kıyamet günü Tihame dağları emsali (çok) ve bembeyaz (tertemiz) sevablar
getirirler de Allah (Azze ve Celle), o sevabları saçılmış toz eder (mahveder,
kabul etmez)."
Sevban (r.a.):
— Ya Rasulellah (s.a.s.), bilmeyerek onlardan
olmamamız için bize onların sıfatlarını söyle ve bize onların durumunu açıkla,
dedi.
Rasul-i Ekrem (s.a.s.):
"Bilmiş olunuz ki, onlar, sizin (din)
kardeşleriniz ve sizin cinsinizden (bir takım insanlar) dır. Sizin aldığınız
gibi onlar, geceden (ibadet nasibini) de alırlar. Ve lâkin onlar, Allah'ın
yasak kıldığı şeylerle tenha yerde başbaşa kaldıkları zaman, o yasakların
sınırlarını çiğnerler." (20)
Hadiste beyan edilen kişiler, ibadetlerine
dikkat eden, hatta gece namazlarını edâ eden müslümanlardır... Onlar,
insanların kendilerine şahid oldukları yerlerde hâl, hareket ve ibadetlerine
dikkat ederler... Çünkü toplum içinde yaşamaktadırlar... Onların üzerlerinde
toplumun baskısı ve gözetlemesi vardır... Bundan dolayı kendilerini Allah'ın
yasakladığı, yani haram kıldığı şeylerden alıkor, onlara yaklaşmaz ve Allah'ın
sınırlarını korumaya çalışırlar... Toplumun ve çevrenin baskısı üzerlerinden
kalktığı, insandan şahidin bulunmadığı bir yerde ve zamanda, Allah'ın
yasakladığı sınırları çiğner, haram kılınan şeyleri işlerler... Bunların, daha
önce işlediklerinden hasıl olan sevapdan hiç bir fayda görmezler... Çünkü
onlar, o sevablı işleri Allah için yapmamış, toplumda iyi tanınmak, güzel
görünmek için yapmışlardır... İnsanların gözlerinin ve kulaklarının ulaşamadığı
tenha yerlerde, Allah'ı hiç hesaba katmadan, kendisine şahid olan melekleri hiç
düşünmeden haram işlemiş, yasak sınırını aşmışlardı... Halbuki eğer her yerde
ve her zamanda Allah'ın farkına varıp, O’nu görüyormuş gibi davransaydı, Tihame
dağları gibi çok olan sevablarısaçılmış toz haline gelmez ve Allah nezdinde
kabul görürdü... Açıkda da, gizlide de kendisinin Allah tarafından görüldüğünü,
bilindiğini, duyulduğunu bilmiş, inanmış ve idrak etmiş olsaydı, elbette
toplumun gözü önünde kendisine nasıl çeki düzen veriyor idiyse, tenha yerlerde
de öylece davranırdı... Çünkü her hâlinde Allah'ın huzurundadır... O, Allah'ı
görmüyorsa da Allah, onu görüyor...
Muvahhid mü’min müslümanlar, toplumun içinde de,
tenha yerlerde de, Rabbleri Allah’ın huzurunda olduklarını bilir, inanır ve ona
göre davranırlar...
Rabbimiz Allah, Lokman (a.s.)'ın oğluna
nasihatını şöyle beyan buyurur:
"(Lokman dedi ki:) Ey oğlum, (yaptığın iş)
gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya
parçasında, ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile Allah,
onu getirir (açığa çıkarır). Şübhesiz Allah, Lâtif olandır, (her şeyden)
haberdardır." (21)
Allah’a hiç bir şey gizli kalmaz. Allah, gizli,
açık, zahir, batın her şeyin en küçük biriminden haberdardır... Çünkü O,
yaratmıştır ve hiç bir eşi-benzeri olmamak üzere mülk, sadece ve sadece O’na
aiddir...
"Şübhesiz, yerde ve gökte Allah’a hiç bir
şey gizli kalmaz." (22)
"Mülk elinde bulunan (Allah) ne yücedir. O,
her şeye güç yetirendir." (23)
Böyle buyurur Rabbimiz Allah... İnsan kullarını
bilgilendirmek ve onları uyarmak içinde şöyle buyurur:
"Allah'ın göklerde ve yerde olanların
tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musunuz? (Kendi aralarında gizli
toplantılar düzenleyip) fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka
O’dur, beşin altıncısıda mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede
olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyamet günü
kendilerine haber verecektir. Şübhesiz Allah, her şeyi bilendir." (24)
"Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar
Allah’dan korkup sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en
büyük yarar) olmak üzere infakta
bulunun. Kim nefsinin bencil tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa,
işte onlar, felah (kuruluşu) bulanlardır." (25)
Madem ki, katıksız bir şekilde iman ediyoruz ki,
Rabbimiz Allah’a hiç bir şey gizli kalmaz, o hâlde nasıl olur, bir mü’min
müslüman toplumdan ve çevreden uzak bir tenhada kaldığında kendisini yalnız
hisseder, kimse görmüyor zannına kapılıp Allah'ın yasak sınırlarını çiğner?..
Hele hele meleklere iman ettiğini söyleyip, ondan hiç ayrılmayan meleklerin
varlığından haberdar olan kişi, bu duruma nasıl düşer?.. Böyle bir duruma
düşmek, ya imanın zayıflığından, ya da kalbte bir hastalığın bulunuşundandır...
Kâmil mânâdaki iman, tenhada bile olsa, sahibini uyarır ve Allah'ın haram
sınırlarını çiğnemez, onu sapasağlam korur... Allah’dan korkan müttaki mü’minin
hâli budur...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Yedi sınıf insan vardır ki, Allah, kendi
gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde bunları, kendi Arşının
gölgesinde gölgelendirir:
(.........)
(Bunlardan biri de) İctimâî mevki sahibi ve
güzelliği olan bir kadın tarafından çağrılıp da kadınlığını kendisine arz
ettiğinde:
— Ben, Allah’dan korkarım, cevabıyla karşılık
veren er kişi." (26)
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in beyan buyurduğu
bu örnek, gerçek ve katıksız bir iman örneğidir... Muvahhid mü’min müslüman,
nefsinin arzuladığı tüm imkânlar ortada iken, tenhada bulunmasına rağmen
yalnızca Allah’dan korktuğu için, Allah'ın haram kıldığı sınırı aşmamış,
çiğnememiş ve sapasağlam korumuştur... Yegâne Rabbi Allah'ın kendisini
gördüğünün farkına varmış ve harama yaklaşmamıştır...
Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Ya Aişe, (günah sayılan) amellerin
küçümsenenlerinden (de) sakın. Çünkü şübhesiz, onlar için (de) Allah
(tarafın)dan bir araştırıcı (Melek) vardır." (27)
İnsanın üzerinde gözcü bekçiler olan Melekler insanın
yanından ayrılmaz ve onunla beraber olup kendisi için en iyi şahidlerdendir...
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Onun sağında ve solunda oturan iki tesbit
edici ve yazıcı, tesbit edip yazarken,
O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemezki,
mutlaka yanında hazır bir kaydedici gözetleyici vardır." (28)
"Oysa gerçekten sizin üzerinizde
koruyucular var.
Şerefli üstün yazıcılar (Kiramen Katibin)
Her yapmakta olduğunuzu bilirler." (29)
İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Çıplaklaşmaktan sakınınız! Çünkü
beraberinizde, ancak abdest bozma anında ve kişi karısına yaklaştığı zaman
sizden ayrılan varlıklar (Melekler) vardır. Onlardan haya ediniz ve onlara
karşı saygılı olunuz." (30)
Allah’a ve Meleklerine gereği üzere katıksız bir
şekilde iman eden mü’min müslümanlar, bütün bu hakikatlerin farkında ve
şuurunda olmalıdır... Bu farkında ve şuurunda olmak, kâmil imanın varlığına
delil, kişinin gerçek mü’min müslüman oluşunun göstergesidir...
Rabbimiz Allah, insanın her şeyini mutlaka
görüyor ve biliyor... Melekler, Allah'ın izni ve emriyle görüyor, biliyor ve
şahid oluyorlar... Şahid olan Melekler, ayrıca görüp duyduklarını yazı ile
kayıd altına alıyorlar... Bu defterler, ahirette insanın eline verilecek ve her
şey, hiç bir noksanlık olmadan yazılı olarak görülecektir...
Rabbimiz şöyle buyurur:
"Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini,
yaptıklarını) kendi boynuna doladık. Kıyamet gününde, onun için açılmış olarak
önüne konacak bir kitab çıkarırız.
‘Kendi kitabını oku! Bu gün nefsin, hesab sorucu
olarak sana yeter." (31)
"Onlar, Senin Rabb’ine sıra sıra
sunulmuşlardır. Andolsun, siz, ilk defa yarattığımız gibi Bize gelmiş oldunuz.
Hayır, Bizim size bir kavuşma zamanı tesbit etmediğimizi sanmıştınız değil mi?
(Önlerine) kitab konulmuştur. Artık suçlu
günahkârların, onda olanlardan dolayı dehşetle korkuya kapıldıklarını görürsün.
Derler ki: ‘Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük-büyük bırakmayıp her
şeyi sayıp döküyor?' Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin,
hiç kimseye zulmetmez." (32)
O gün insana, vücudunun organları şahidlik
edecekler... Yani insan, kendi kendisinin şahidi olacaktır... Bundan dolayı hiç
bir özürü olmayacak ve kaçıp sığınacağı hiç bir yer de bulamayacaktır... Hiç kimseye
zulmedilmez ve kim neyi hak etmiş ise, hak ettiği kendisine tastamam
verilecektir...
Rabbimiz Allah (c.c.), şöyle buyurur:
"Allah'ın düşmanlarının bir araya getirilip
toplanacakları gün, işte onlar, ateşe bölükler hâlinde sürüklenirler.
Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme
(duyuları) ve derileri kendi aleyhinde şahidlik edecektir.
Kendi derilerine dediler ki: ‘Niye aleyhimizde
şahidlik ettiniz?' Dediler ki: ‘Her şeye nutku verip konuşturan Allah, bizi
konuşturdu. Sizi ilk defa O, yarattı ve O’na döndürülüyorsunuz.
Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz
aleyhinize şahidlik eder diye sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın bir
çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.
İşte bu, sizin zannınız, Rabbiniz hakkında
beslediğiniz zannınız. Sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayan
kimseler olarak sabahladınız." (33)
"Bu gün Biz, onların ağızlarını mühürleriz,
(günahdan ve sevabdan yana) kazandıklarını, elleri Bize söylemekte, ayakları
(aleyhlerinde) şahidlik etmektedir." (34)
"O gün, kendi dilleri, elleri ve ayakları
aleyhlerinde yaptıklarına dair şahidlikte bulunacaklardır.
O gün Allah, hak ettikleri cezayı noksansız
verecektir ve onlar da, Allah'ın hiç şübhesiz hak olduğunu bileceklerdir."
(35)
Bu konuda, Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"(...........)
Kul:
—Ya Rabbi, ben Sana, Senin Kitabına ve
Peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim, diyecek ve
olanca gücüyle hayır senasında bulunacak.
Teâlâ Hazretleri:
— Öyle ise, şuraya! buyuracaktır.
Sonra kendisine:
— Şimdi sana şahidimizi göndereceğiz,
denilecektir.
Kul, kendi kendine:
— Acaba bana şahidlik yapacak bu zat kimdir?
diye düşünecek.
Fakat ağzına mühür vurulacak, uyluğuna, etine ve
kemiğine:
— Konuş! denilecek.
Artık uyluğu, eti ve kemiği, onun amelini
söyleyecektir. Bu, ona kendi namına bir özür bırakmamak içindir. İşte bu,
münafıktır. Allah'ın hışmına uğrayacak olan da budur." (36)
İnsanın vücud organları kendisine şahid olduğu
gibi, ayrıca yeryüzü de kendisi için adil bir şahid olacaktır... Yer, gözüyle
gördüğünü, kulağıyla duyduğunu ve bunları idrak eden canlı adil bir şahidin
şehadeti gibi, insan için şahidlik yapacaktır!..
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"O gün (yer), haberlerini anlatacaktır.
Çünkü Senin Rabbin, ona vahyetmiştir." (37)
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.):
"O gün (yer), haberlerini
anlatacaktır." (Zilzal, 99/4) ayetini okudu ve:
"Yeryüzünün haberleri nedir bilir
misiniz?" dedi.
Ashab:
— Allah ve Rasulü daha iyi bilir! dediler.
(Rasulullah) buyurdu ki:
" Yeryüzünün haberleri, erkek ve kadın her
kul hakkında, sırtında işledikleri işlere dair şehadet etmesi, falan ve falan
günde şöyle ve şöyle yaptı, demesidir."
Rasul-i Ekrem (s.a.s.):
"İşte yeryüzünün haber vermesi bu, vazifesi
bu, haberleri de bundan ibarettir." buyurdu. (38)
"Allah, herşeye şahid olandır." (39)
Allah'ın izniyle canlı ve cansız varlıkların
tümü insan için birer gözetleyici şahiddirler... Allah'ı görüyormuş gibi hâl ve
harekette, yani ibadette bulunan insan, iyi bilmeli ki, diğer varlıklar da,
hatta kendisi kendisine şahiddir...
Rabbimiz Allah, bütün bu hakikatları beyan
ettikten ve Rasulullah (s.a.s.), bize anlattıktan sonra, artık kimin özürü
olabilir?..
"...... Artık ey basiret sahibleri, ibret
alın!" (40)
Yegâne hayat nizamı olan İslâm’da, muvahhid
mü’min müslümanların eğitilmesi iki ana esasa dayalıdır:
1) İhlas
2) İhsân.
İhlas, iç âlemin eğitimini gerçekleştirirken,
ihsân, dış âleminin eğitimini tamamlamaktadır... Maddî ve mânevî eğitim, ihlas
ve ihsân ile gerçekleştirilir... Bu da, Kur’ân’a ve Sünnet’e tabi olmak, Kur’ân
ve Sünnet’e tabi olup gereği gibi yaşayanları örnek edinerek onlar gibi olmaya
çalışmakla olgunluğa erilir...
Muvahhid mü’min müslümanlardan olan adil İmamın
yönetimindeki İslâm Devleti’nin iktidar olduğu ve egemenliğin kayıtsız-şartsız
Allah’a aid kılındığı "Daru’l-İslâm"'da, yani İslâm ülkesinde insan
eğitimi, ihlas ve ihsânla gerçekleştirilir... Yediden yetmişe, kadını ve erkeği
ile Ümmetin her ferdi, bu şekilde yetiştirilir... İzzet ve şeref sahbi İslâm
Milleti, böyle tertemiz şahsiyetlerden oluşur!..
İslâm toplumunun hangi biriminde görevli olursa
olsa, nerede bulunursa bulunsun, ister kadın, ister erkek olsun, bütün mü’min
müslümanlar, imanları ve aldıkları İslâmî eğitim gereği, Allah’ı görüyormuş
gibi davranırlar... En azından davranmaya gayret ederler... "Allah, her
şeye şahid olduğu gibi, canlı ve cansızların tümü insan için Allah'ın izniyle
birer adil şahiddirler... Bunca dosdoğru şahidlerin huzurunda, onların hak
olduğunun şuur ve idrakinde olan mü’min müslüman şahsiyet, nasıl olur ki, günah
işler, nasıl olur ki, isyan eder?!..
Kâmil iman ve salih amel sahibi, şuurlu mü’min
müslüman şahsiyet, bu konuda çok hassas ve çok dikkatli olur...
Allah'ın kanunu olan İslâm hükümlerinin yürürlükte
olduğu İslâm ülkesinde olsun, müstekbir işgalcı güçlerin tağutî yönetimlerinde
olan işgal edilmiş İslâm topraklarında olsun, hangi hâlde olursa olsun, mü’min
müslümanlar birbirlerinin gözetleyicisi, denetleyicisi ve aynası olmaya gayret
ederler... İster özgür oldukları İslâm ülkesinde, ister esir oldukları işgal
altındaki dönemlerinde, her hâllerinde cemaat olmaya tüm gayretleriyle
çalışırlar... Cemaat olarak yaşamak, ihlas ve ihsân üzere bulunmanın, İslâm
eğitimiyle eğitilmenin vazgeçilmez şartıdır...
Nu’man b. Beşir (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Cemaat rahmet, bölücülük ise azabdır.” (41)
Cemaat hâlinde olmak ve o hâlde iken üzerine
düşeni yapmak, mü’min müslümanlar için rahmetin tâ kendisidir... Fırkalaşmak,
yani grup grup olmaları, kendileri için büyük azabtır... İhlas ve ihsân üzere
olan mü’min müslümanlardan oluşan İslâm Cemaati, dünyanın neresinde olursa
olsun, Rabbimiz Allah tarafından yardım görmüş ve gören bir Cemaattir...
İbn Abbas (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah'ın (yardım) eli, cemaatle
beraberdir." (42)
Aynı konuda diğer bir hadis’de, İbn Ömer
(r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Allah, benim ümmetimi –veya Muhammed’in
ümmeti buyurdu– dalalette (sapıklıkta) bir araya getirmeyecektir. Ve Allah'ın
yardım eli, cemaatin üzerindedir. Her kim, (cemaatten kavlen veya filen veya
itikaden) ayrılırsa, şübhesiz cehenneme ayrılır." (43)
Rabbimiz Allah, mü’min müslüman kullarının
birlikte yaşamalarını, dağılıp parçalanmamalarını emretmiştir...
"Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın.
Dağılıp ayrılmayın....." (44)
"Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin ve çekişip
birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin.
Şübhesiz Allah, sabredenlerle beraberdir." (45)
Temim ed-Darî’nin naklettiği Emiru’l-Mü’minin
İmam Ömer b. Hattab (r.a.)'ın beyanıyla:
"İslâm, İslâm olmaz, cemaat olmayınca;
cemaat, cemaat olmaz, emiri olmayınca; emir de emir olmaz, kendisine itaat olunmayınca."
(46)
Mü’min müslümanlar, adil, müttaki, Allah’a ve
Rasulü’ne itaat eden, Tevhid akidesi sağlam, yani katıksız iman sahibi
emirlerin etrafında cemaat olur, itaat edecek olurlarsa, birbirini gözetir,
kollar ve korurlar... Açıkta ve gizlide Allah’dan korkar, Allah'ı
görüyormuşcasına ibadetlerine devam ederler... Bu konuda, birbirilerini ikaz
eder, şeytanın hilelerini sezer, tuzaklarını beraber bozar, engelleri beraber
aşarlar... Böylece ihlas ve ihsân üzere yaşamaya devam ederler...
Bu, böyledir!..
(5)
ŞİRK, EN BÜYÜK
ZULÜMDÜR
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), şöyle demiştir:
"İman edenler ve imanlarını zulümle
karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar, hidayete
ermişlerdir." (En’am, 6/82) ayeti indiği zaman (bu, müslümanlara ağır
geldi de) bizler:
— Ya Rasulellah (s.a.s.), hangimiz nefsine
zulmetmez, dedik.
Rasulullah (s.a.s.):
"İş, sizin söylemiş olduğunuz gibi
değildir. "İmanlarını zulümle karıştırmayanlar" demek, şirk
karıştırmayanlar demektir. (O zulüm, ancak şirktir.) Sizler, Lokman'ın kendi
oğluna söylediği şu sözü işitmediniz mi?:
"Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Şübhesiz
şirk, gerçekten büyük bir zulümdür." (Lokman, 31/13) buyurdu. (1)
Konunun daha iyi anlaşılmas için, İmam Ahmed İbn
Hanbel (rh.a)'in, Cerir b. Abdullah (r.a.)'dan rivayet ettiği şu hadiseyi
nakledelim...
Cerir b. Abdullah (r.a.) şöyle diyor:
Bir gün, Rasulullah (s.a.s.) ile yola çıktık.
Medine’den ayrılınca, bir bineklinin hızla bize doğru geldiğini gördük.
Rasulullah (s.a.s.), buyurdu ki:
"Bu adam, bize geliyor galiba."
Adam gelip bize yetişti, selâm verdi. Selâmını
aldık.
Rasulullah (s.a.s.), Ona:
"Nereden geliyorsun?" diye sordu.
Adam:
— Ailem, çocuklarım ve kabilemden geliyorum,
dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
"Nereye gitmek istiyorsun?" diye sorunca,
Adam:
— Rasulullah (s.a.s.)’a gitmek istiyorum, dedi.
Rasulullah (s.a.s.)’da:
"Tam isabet ettin." buyurdu.
Adam:
— Ey Allah'ın Rasulü (s.a.s.), iman nedir? Bana
öğret, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
"İman, Allah’dan başka hiç bir ilâh
olmadığına, Muhammed’in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet getirmen, namazı
kılman, zekatı vermen, Ramazan’da oruç tutman ve Hacc yapmandır." buyurdu.
Adam da:
— Kabul ettim, diye cevab verdi.
Sonra devesinin ön ayağı, yerde açılmış olan bir
fare deliğine girdi. Deve düştü ve adam da kafasının üzerine düşerek öldü.
Rasulullah (s.a.s.):
— Adamı, bana getirin." buyurdu.
Ammar b. Yâsir ve Huzeyfe b. Yeman, hemen
koşarak, adamı kaldırıp oturttular ve:
— Ey Allah'ın Rasulü (s.a.s.), Adam ölmüş,
dediler.
Rasulullah (s.a.s.) ise, yüzünü bunlarda
çevirerek buyurdu ki:
"Bu iki adamdan yüz çevirdiğimi görmediniz
mi? Çünkü ben, iki meleğin, bu kişinin ağzına cennet meyvelerinden bir şeyler
koyduklarını gördüm. Anladım ki adam, aç olarak öldü."
Rasulullah (s.a.s.), sonra şöyle devam etti:
"Allah’a yemin olsun ki, işte bu adam,
Allah Teâlâ’nın haklarında:
"İman edenler ve imanlarını zulümle
karıştırmayanlar, işte emniyet içinde olma onların hakkıdır. Onlar, doğru
yoldadır." (En’âm, 6/82) buyurduğu kimselerdendir." (2)
İbn Kesir (rh.a.)in kaydında ayrıca şöyle
denilmiştir:
Hadisi, İmam Ahmed, Esved İbn Âmir kanalıyla
Cerir İbn Abdullah’dan rivayet etmiş ve benzerini zikretmiştir. Orada şu
fazlalık vardır.
"Bu, az amel işleyen, çok ecir
kazananlardandır." (3)
Şirk, en büyük zulümdür... Zulüm, herhangi bir
şeyi, yaradılış gayesine ve fıtratına aykırı olarak, olması gerekli olan
yerinden alınıp başka bir yere konulmasıdır... Zulüm, korkunç bir
haksızlıktır... Hakkı, sahibinden başkasına vermektir...
Şirk, Allah'ın hakkı olan ve Allah’dan başka hiç
kimsenin hakkı olmayan ilâhlık ve Rabliği, Allah’dan başkasına vermektir ki bu,
en büyük zulüm değil de nedir?.. İnsanın, ibadet konusunda Allah'ı bırakıp veya
Allah ile beraber, başka mercilere yönelmesi, onlara iman edip itaat eylemesi,
şirki ortaya çıkarır... Şirk, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde Allah’a
ortaklar tanımaktır...
Âlemlerin yegâne Rabbi Allah, bir tektir, O’nun
eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Allah, Uluhiyyette de tektir, Rububiyyette de
tektir. Yalnız ve yalnız O’nun hakkı olan insan kulları için kanun koyma, yani
kayıtsız şartsız egemenlik hakkını, O’ndan başkasına vermek, en büyük zulüm, en
korkunç bir haksızlıktır.
Allah, insan kullarını yalnız ve yalnız
kendisine ibadet etsinler, kendisinden başka hiç bir rabb, hiç bir ilah ve hiç
bir kanun koyucu güç tanımasınlar diye yaratmıştır... Adalet, bu yaradılış
gayesine aykırı davranmak, yani Allah’dan başka ilâhlara ve rabblara yönelip,
Onların kanunlarının gereği inanıp da hayatını ona göre düzenlemektir...
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana
ibadet etsinler diye yarattım." (4)
"De ki! 'Şübhesiz ben, Ancak sizin
benzeriniz olan bir beşerim, yalnızca bana sizin ilâhınızın tek bir İlâh olduğu
vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun
ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın." (5)
"(Yûsuf dedi ki:) ‘Ey zindan arkadaşlarım,
birbirinden ayrı (bir sürü) rabbler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar
(kahredici) olan bir tek Allah mı?
Sizin Allah’dan başka taptıkarınız, Allah'ın
kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak
adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O,
kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din, işte
budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (6)
Şirk, büyük zulüm olduğu gibi, büyük
günahlardan, Allah'ın affetmediği en büyük günahtır...
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle söyler:
Ben, Rasulullah (s.a.s.)'e:
— Allah indinde hangi günah en büyüktür? diye
sordum.
(Rasulullah, s.a.s.):
"Allah, seni yarattığı hâlde Allah’a benzer
bir eş uydurmandır." buyurdu. (7)
Muvahhid mü’minler olarak katıksız bir şekilde
iman ediyoruz ki, Rabbimiz Allah'ın, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde, eşi
ve benzeri yoktur... Rabbimiz Allah'ı tenzih ederiz..
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), zatını insan
kullarına tanıtırken şöyle buyurur:
"Göklerin, yerin ve her ikisi
arasındakilerin Rabbidir. Şu halde O’na ibadet et ve O’na ibadette kararlı ol.
Hiç O’nun adaşı olan birini biliyor musun?" (8)
"O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size,
kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda
türetip yayıyor. O’nun benzeri gibi olan hiç bir şey yoktur. O, işitendir,
görendir.
Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. O,
dilediğine rızkı genişletip yayar ve kısar da. Çünkü O, her şeyi
bilendir." (9)
Yeryüzünde insanlar, genelde Âlemlerin Rabbi
Allah'ın yegâne yaratıcı olduğunu kabul ederler... Yaratma ve yaratılış
konusunda değişik görüşler ve sapmalar olsa da, neticede Allah'ın bir tek
yaratıcı olduğunu kabul ederler... Asıl şirk ve korkunç sapıklık, Allah'ın
yegâne emir sahibi olma konusunda gündeme gelmektedir. Allah'ı bir tek yaratıcı
olarak kabul eden bir çok insanlar, emir konusunda, yani egemenlik hakkında
Allah’dan başka mercilere yönelmektedirler... "Yaratmak Allah’a aid, emir,
yani kanun koyma ve yönetme falana veya falancalara aiddir" inancını
taşırlar... Dolayısıyla falanı veya falancaları Allah’a ortak kılıyor, yalnız
ve yalnız Allah’a aid olan egemenlik hakkını, bir başkasına veya başkalarına
devrediyorlar... İşte bu inanç ve bu hareket şirktir... Çünkü yaratma ve emir,
yalnız ve yalnız Allah’a aiddir. Yaratma konusunda birilerini Allah’a ortak
kılmak nasıl şirk ise, emir konusunda da birilerini Allah’a ortak kılmak
şirktir...
İşte Rabbimizin emri:
"... Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de
(yalnızca) O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir." (10)
İşgal altındaki İslâm topraklarında egemen olan
müstekbir tağutî yönetimler, kendilerinin halkı, yani insanları Allah’a ortak
kılmış, bile değildirler... Allah’a ortak etmek, emir, yani yönetim konusunun
bir mikdarı Alah’a, bir miktarı da kendilerine aid olması demektir...
Egemenlikte Allah’a ortak olmak, şirk olduğu malumdur..
Egemen tağutlar, egemenlik konusunda, mülkün
tamamının kendisine aid olan Âlemlerin Rabbi Allah'ı hiç hesaba atmıyor, hiç
bir yönetim işine karıştırmıyor ve tanımıyorlar... Eğer egemenliğin şu kısmı
bizim, şu kısmı da Allah'ın demiş olsalardı, kendilerini Allah’a ortak koşmuş
olurlardı... Dikkat edilecek olursa, egemenlik, kayıtsız şartsız insanındır
diyor ve egemenlik konusunda kendilerine, Âlemlerin Rabbi Allah dahil olmak
üzere hiç kimseyi ortak etmek istemiyorlar... Tağutlar, egemenlik konusunda hiç
bir taviz vermiyor, bu uğurda katliâmlar yapıyor, sel gibi kanlar akıtıyor ve
darağaçlarında binlerce insan gövdesi sallandırıyorlar...
Müşrik ve kâfir egemen tağutlar bu durumda iken,
onların sömürdüğü, ezdiği ve tamamen cahilleştirip köleleştirdikleri halk
kitleleri, kendilerini kayıtsız ve şartsız uluhiyyet makamına oturtmuş, inanmak
ve itaat etmek noktasında onlara yönelmişlerdir... Onları, Allah’dan başka
rabler edinmiş, sevgide ve korkuda kendilerine tabi olmuşlardır... Bu itaat ve
bu teslimiyetle, tağutları ilâhlaştırmış, Rableştirmiş ve kendileri de onlara kul
olmuşlardır... Onları, koruma, onlara destek olma ve onları sevme konusunda,
Allah’a gösterilmesi gereken tazim gibi, onlara tazim göstermişlerdir...
Bu konuda şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"İnsanlar içinde, Allah’dan başkasını eş ve
ortak tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler..."
(11)
"Ve dediler ki: ‘Kendi ilâhlarınızı
bırakmayın, bırakmayın ne Vedd’i, ne Suva'ı, ne Yeğus’u, ne Yeuk’u ve ne de
Nesr’i." (12)
Nuh (a.s.)'ın kavmi olan müşrik heykel
perestler, Allah'ı bırakıp taptıkları put ilahlarına karşı böyle
davranıyorlardı... Put ilâhlarını bırakmıyor, onlara sahib çıkıyor, kollayıp
koruyorlardı... Tıpkı İslâm topraklarındaki işgalci tağutî güçlerin, şirk
ideolojilerini kollayıp korudukları gibi!...
Tek başına bir ümmet olan İbrahim (a.s.)'ın (13)
şahısperest ve heykelperest müşrik kavmi de, put ilâhlarını koruma altına almış
ve onlara hakaret edip o putları parçalayan İbrahim (a.s.)'ı ateşe atmak
cezasıyla cezalandırıp put ilâhlarına yardım etmek istemişlerdi...
Bu konu, yegâne hayat dûsturumuz Kur’ân-ı
Kerim’de Rabbimiz Allah tarafından şöyle beyan olunur:
"Andolsun, bundan önce İbrahim’e rüşdünü
vermiştik ve Biz, O’nu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.
Hani babasına ve kavmine demişti ki: ‘Sizin,
karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?'
‘Biz, atalarımızı bunlara tapıyor bulduk,
dediler.
Dedi ki: ‘Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir
sapıklık içindesiniz.'
‘Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle)
oyun oynayanlardan mısın?'
‘Hayır, dedi. ‘Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin
Rabbidir. Onları, kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim.'
Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp
gittikten sonra ben, sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.'
Böylece O, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere
onları paramparça etti, belki ona başvururlar diye.
‘Bizim ilâhlarımızı bunu kim yaptı? Şüphesiz O,
zalimlerden biridir.' dediler.
"Kendisine İbrahim denilen bir gencin
bunları diline doladığını işittik,
dediler.
Dediler ki: ‘Öyleyse onu, insanların gözü önüne
getirin ki, ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.'
Dediler ki: ‘Ey İbrahim, bunu, ilâhlarımıza sen
mi yaptın?
‘Hayır, dedi. ‘Bu yapmıştır; bu, onların
büyükleridir. Eğer konuşabiliyorsa, siz, onlara soruverin.'
Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da:
‘Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)' dediler.
Sonra yine tepeleri üstü ters döndüler:
‘Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.'
Dedi ki: ‘O hâlde, Allah'ı bırakıp da sizlere
yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?
Yuh size ve Allah’dan başka taptıklarınıza! Siz,
yine de akıllanmayacak mısınız?'
Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız,
onu yakın ve ilâhlarınıza yardımda bulunun.'
Biz de dedik ki: ‘Ey ateş, İbrahim (a.s.)’e
karşı soğuk ve esenlik ol."
Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat
Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık." (14)
Dikkat edilecek olursa, heykelperest müşrikler,
put heykellerine karşı saygı duymayan İbrahim (a.s.)'ı ateşe atmakla ilâhlarına
yardımda bulunduklarına inanmaktadırlar... O müşrik kâfirlerin
kutsallaştırdıkları değerleri, şirk olduğu için paramparça eden İbrahim
(a.s.)'a düşman olmuş ve O’na yakılma cezası vermişlerdir... Günümüz İslâm
topraklarındaki işgalcı tağutî güçlerin, dünkü heykelperest müşriklerle aynı
inancı ve aynı tavrı benimsedikleri apaçık gözler önündedir. Bugünün
tağutlarının kutsallaştırdığı gayr-ı İslâmî, yani şirk değerlerine karşı saygı
duymayan ve inancından dolayı onları tanımayan muvahhid mü’minleri düşman ilân
etmiş, onlara en ağır işkenceyle cezayı uygun görmüşlerdir... O işgalcı
müstekbir tağutların karşısında tüm cahilî değerleri ayakları altına alıp
Allah'ın dini İslâm'ı haykıranların sesleri kısılmak istenmiş, kendileri
zindanlara tıkanmışlardır...
Çağın zalim tağutları, selefleri olan Fir’avn
gibi davranmış ve çağın muvahhid mü’min müslümanlarına en ağır baskılar
uygulayıp sindirmek yolunu tutmuşlardır...
Musa (a.s.), Fir’avn'ı ve ona tabi olanları,
kurtuluşa ve saadete davet ederken, diktatör tağut Fir’avn, O’nu zindana
atılmakla tehdit ediyordu... Musa (a.s.) onları, Allah'ın varlığına, birliğine,
yegâne İlâh ve Rabb olduğuna davet ederken, halkı tarafından ilâhlaştırılan,
rabblaştırılan, şahısperestliğin belirgin sembolü olan Fir’avn ise, Rasulullah
Musa (a.s.)'ı kendi ilâhlığına tabi olması için zorluyordu...
Olay Kur’ân-ı Kerim’de şöyle beyan edilir:
"(Musa:) ‘Eğer aklınızı
kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan her
şeyin de Rabbi’dir, dedi.
(Fir’avn) dedi ki: ‘Andolsun, benim dışımda bir
ilâh edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım." (15)
Âlemlerin yegâne Rabbi Allah’a karşı baş
kaldırıp isyan etmiş müşrik ve kâfir tağutlar, tarih boyunca aynı tavrı
sergilemiş ve sergilemeye devam etmektedirler: Allah'ın yeryüzündeki egemenlik
hakkını gasbetmek ve egemen oldukları bölgelerde egemenliği, kayıtsız-şartsız
kendilerine has kılmak... İşte en büyük zulüm budur... Kul olanı, ilâhlık
makamına oturtmak ve ona inanıp itaat etmek ile kula, kul olmaktan daha büyük
bir zulüm, daha korkunç bir günah var mıdır?..
Merhametlilerin en merhametlisi, esirgeyen ve
bağışlayan, merhameti gazabını geçmiş olan yegâne Rabbimiz affetmediği suç,
şirk koşmaktır...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Allah, halkı yarattığı zaman, kendi
yanında Arş'ın üstünde olan kitabında:
— Rahmetim, gazabıma galib olmuştur, diye
yazdı."(16)
Rabbimiz Allah, şirk günahı hariç bütün
günahları affeder. Rahmeti, gazabını geçmiş amma en büyük zulüm olan şirk suçu
istisna kılınmıştır...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Gerçekten Allah, kendisine şirk
koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalan ise, dilediğini bağışlar. Kim
Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur." (17)
"Hiç şübhesiz Allah, kendisine şirk
koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini
bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, elbette o, uzak bir sapıklıkla
sapmıştır." (18)
Emiru’l-Mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (k.v.)
şöyle buyurur:
— Kur’ân’da:
"Hiç şübhesiz Allah, kendisine şirk
koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini
bağışlar..." (Nisa, 4/116) ayetinden daha sevimli bir ayet yoktur. (19)
İmam Ali (r.a.)'a, bu ayet çok sevimli
gelmektedir, çünkü şirk koşulmadıkça diğer günahların af olunacağı, müjdesi
verilmektedir... Bu konuda sahih senedle bize ulaşan bir hadiste, Rabbimiz
Allah'ın bu va’dı beyan edilmektedir...
Ebu Zerr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.v.) şöyle buyurur:
"Allah (Azze ve Celle):
— Her kim, Bana hiç bir şeyi şerik (ortak)
koşmamak şartıyla yer dolusu günahla gelirse, Ben kendisini, o günahın misli
mağfiretle karşılarım, buyuruyor." (20)
Enes (r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadiste,
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Zulüm, üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki,
Allah, onu bağışlamaz. Bir zulüm vardır ki, Allah, bağışlıyabilir. Bir zulüm
daha vardır ki, Allah, onu ihmal etmez.
Allah'ın affetmediği zulüm, O’na ortak
koşulmasıdır. Allah, şöyle buyurur:
"Şübhesiz şirk, büyük bir zulümdür."
(Lokman, 31/13)
Allah'ın affedebileceği zulüm, kulların
Rabblerine karşı olan bir görevlerini ihmal etmek suretiyle kendi kendilerine
yapmış oldukları zulümdür.
Allah'ın ihmal etmediği zulüm ise, kulların
birbirlerine yapmış oldukları zulümdür. Allah, mazlumun hakkını zalimden
alır." (21)
Rabbimiz Allah, kendisine şirk koşanlara cenneti
haram kılmıştır... Bu hakikat, ayet-i kerimede şöyle beyan edilir:
"Andolsun, 'Şübhesiz Allah, Meryem oğlu
Mesih’dir, diyenler, küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey
İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin.
Çünkü O, kendisine ortak koşana, şübhesiz cenneti haram kılmıştır, Onun barınma
yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur." (22)
Abdullah b. Ömer (r. anhuma), şirkin
affedilmeyen büyük günah olduğunu beyan konusunda şunları söylemiştir:
— Biz Sahabîler topluluğu, adam öldürenin, yetim
malı yiyenin, yalan yere şahidlik edenin ve akrabalık bağını koparanın
cezalandırılacağında hiç şübhe etmiyorduk. Nihayet:
"Şübhesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını
affetmez. Bunun dışındakilerini dilediği kimse için affeder..." (Nisa,
4/48) ayeti nazil oldu.
Biz, böyle düşünmekten vazgeçtik. Çünkü bu ayet,
beyan etti ki, her büyük günah işleyen, Allah'ın iradesine kalmıştır. Allah,
dilerse onu affeder, dilerse azab eder. Yeter ki, işlediği büyük günah, Allah’a
ortak koşmak olmasın."(23)
En büyük zulüm olan şirk suçunu işleyen ve
müşrik olanlar, diğer zulümlerin her çeşidini de işlemeye devam ederler...
Diğer zulümleri işlemek, onlar için çok basitleşir... Çünkü ahirete imanları
yoktur ve hesab gününe inanmadıkları için her zulmü çok rahat işleyebilirler...
"... Kâfirler, zalimlerin tâ
kendileridir." (24)
"Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse,
işte onlar, kâfirlerin tâ kendileridir." (25)
"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse,
işte onlar, zalimlerin tâ kendileridir." (26)
Böyle buyuruyor yegâne Rabbimiz Allah ve zulüm
olan inanç, hâl ve tavırları şöyle beyan buyurmaktadır:
"Görmüyorlar mı, gökleri ve yeri yaratan
Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şübhe
olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise, ancak inkârda ayak
direttiler." (27)
"Hani senin Rabbin, Musa’ya seslenmişti:
‘Zulmette olan kavme git,
Fir’avn'ın kavmine, hâlâ sakınmıyorlar mı?"
(28)
"Kendisi hakkında hiç bir delil indirmediği
şeyi, Allah’a ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalblerine korku
salacağız. Onların barınma yeri ateştir. Zalimlerin konaklama yeri ne
kötüdür." (29)
"Onlardan her kim: ‘Gerçekten ben, O’nun
(Allah'ın) dışında bir ilâhım, diyecek olsa, bu durumda Biz O’nu, cehennemle
cezalandırırız. Zalimleri Biz, böyle cezalandırırız." (30)
"(Fir’avn) sonunda (yardımcı güçlerini)
topladı seslendi,
Dedi ki: ‘Sizin en yüce Rabbimiz benim.'
Böylelikle Allah onu, ahiret ve dünya azabıyla
yakaladı." (31)
"Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet
vermez." (32)
"Kesin olarak biliyoruz ki, onların
söyledikleri seni gerçekten üzüyor. Doğrusu onlar, seni yalanlamıyorlar, ancak
zalimler, Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar." (33)
"Allah’a karşı yalan uydurup iftira
düzenden veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Hiç şübhesiz, o
zalimler kurtuluşa eremezler." (34)
Korkunç şirk zulmünün failleri olan müşrik ve
kâfirler, şirk ideolojilerini hakim kıldıkları işgal altındaki İslâm
topraklarında iktidarı ellerine geçirmiş ve muvahhid mü’minleri esir
etmişlerdir...
Rabbimiz Allah, Âdemoğlunu yaratmış olduğu
mahlukatın içinde yüceltip şerefli kıldığı gibi, en güzel bir biçimde
yaratmıştır... İnsanlar, fıtratlarını bozmadan ve yaradılış gayelerine uygun
inanıp hareket edecek olurlarsa, bu güzel biçimlerini ve şeref hâli olan yüce
mertebelerini korumuş olurlar... Aksine yaratılış gayelerine aykırı olarak
Tevhid akidesini inkâr ederek, Allah’dan başka ilâh ve rabblere yönelip onlara
itaat, yani ibadet edecek olurlarsa, bu suçlarından dolayı aşağıların aşağısına
düşme cezasına çarptırılırlar... Onların bu büyük zulüm suçlarının karşılığı,
bu ilâhî cezadır ki, hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye inerler... Yücelerden
aşağıya düşerler...
Şirk koşup küfrederek, şerefli bir makamdan
şerefsiz bir mevkiye, hem de aşağıların aşağısına düşen, müşrik, kâfir, mürted
ve münafıkların durumunu şöyle beyan buyurur Rabbimiz Allah:
"Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten
düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu, ıssız bir yere sürükleyip
atmış gibidir." (35)
İzzetin tamamı Rabbimiz Allah’a aiddir... Bir
de, yine Rabbimiz Allah'ın fazlından kendilerine izzet bağışladığı Rasulullah
(s.a.s.) ve muvahhid mü’minlere aiddir izzet ve şeref... Buradan da apaçık
anlaşıldığı gibi, izzetin tamamı kendisine aid olan Allah’a iman edip O’nun
razı olduğu salih amellerde bulunan muvahhid mü’min müslümanlar İzzet ve Şeref
sahibidirler... Allah’a şirk koşan müşrik ve kafirler, Allah’dan başka ilâhlara
ve rabblere yönelen tağutlar, izzet ve şerefi kalbetmişlerdir... Aralarında hiç
izzet ve şeref sahibi olmayanlar bulunduğu gibi, bir zaman da olsa, izzet ve
şeref sahibi olduktan sonra bunu yitirenler de vardır...
Bu konuda Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet
Allah'ındır..." (36)
"..... Şübhesiz, izzet ve gücün tümü
Allah'ındır. O, işitendir, bilendir." (37)
"Üstünlük ve güç (izzet) sahibi olan senin
Rabbin, onların nitelendirdiklerinden yücedir." (38)
"...... Şübhesiz, bütün kuvvet ve onur
(izzet) Allah'ındır." (39)
"...... Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük),
Allah'ın, O’nun Rasulü’nün ve mü’minlerindir." (40)
İzzet sahibi Rabbimiz Allah, yarattıklarının
içinde insan kullarına verdiği değeri şöyle beyan buyurur:
"Andolsun, Biz, Âdemoğlunu yücelttik,
(şerefli kıldık). Onları, karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz,
güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın çoğundan üstün
kıldık." (41)
"Doğrusu Biz, insanı, en güzel bir biçimde
yarattık." (42)
"Kendisine, Rabbi Allah tarafından değer
verilerek bu şekilde yaratılan, şerefli kılınan ve yaratılmışların çoğundan
üstün kılınan insanoğlu, şirk suçunu işlemekle bütün bu değerini
kaybetmektedir:
"Sonra aşağıların, aşağısına
çevirdik." (43)
Çünkü o, Allah’dan başka ilâhlara ve rabblere
yönelmiş, onlara inanıp itaat etmiştir. Aşağıların aşağısına düşmesinin ve
kınanmış bir durum sergilemesinin sebebi, Allah’a şirk koşmak, Âlemlerin Rabbi
Allah’a karşı kâfir olmak ve bu ihanetin gereği olan bir hayat tarzı içinde
bulunmaktır...
Rabbimiz Allah, şu emri buyurmaktadır:
"Allah ile beraber başka ilâh edinme, yoksa
kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun." (44)
İnsanın, insanlık mertebesinden, hayvanlardan
daha aşağılık bir seviyeye düşmesi, ya heva ve hevesini ilâh edinmek, ya da
heva ve hevesini ilâh edineni kendisine rabb edinmek ile gerçekleşir... Yegâne
Rabblık ve İlâhlık hakkı, Âlemlerin Rabbi Allah’a aid iken, O’nun hakkını alıp
O’nun yaratmış olduğu insan kullarına veya cansız varlıklara vermek, böyle bir
şirk koşmak ve küfretmek suçu, bu suçu işleyen insanları, hayvanlardan daha
aşağılık bir seviyeye düşürmektedir... Rabbimiz Allah'ın katında yeryüzünün en
aşağılık ve en kötü varlıklarıdır müşrik ve kâfirler... Bunlar, dünyanın hangi
bölgesinde, hangi ülkesinde ve hangi ırkından olurlarsa olsunlar, durumları
aynıdır... Gayr-ı İslâmî ölçülerde değerlendirilen çağın medeniyetin önderleri
de olsalar, onların seviyelerinde herhangi bir değişme olmaz ve onlar, müşrik,
kâfir ve tağut oldukça, Allah katında da, muvahhid mü’minlerin nazarında da
durumları bundan başka bir şey değildir...
Bu konuda, Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilâh
edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?
Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir, ya da
aklını kullanır mı sanıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler. Hayır, onlar,
yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar." (45)
"Andolsun, cehennem için cinlerden ve
insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla
kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla
işitmezler. Bunlar, hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar,
gafil olanlardır." (46)
"Çünkü Allah katında hayvanların en kötüsü,
sağırlar ve dilsizler (kâfirler)dir." (47)
"Şübhesiz, inkâr edenleri uyarsan da,
uyarmasan da, onlar için farketmez, inanmazlar.
Allah, onların kalblerini ve kulaklarını
mühürlemiştir, gözlerinin üzerlerinde perdeler vardır ve büyük azab
onlaradır." (48)
"Allah katında canlıların en kötüsü,
şüphesiz inkâr edenler (kâfirler) dir. Onlar, artık inanmazlar." (49)
İnsanlar içinde, izzet ve şeref mertebelerini
koruyan, hatta imanların kuvveti ve salih amellerinin derecelerine göre şerefi
artan, ancak muvahhid mü’minlerdir... Şirk koşmak ve küfür etmek sûretiyle
aşağıların aşağısına düşenlerden değildirler muvahhid mü’minler... Ayrıca
mü’min müslümanlar, insanlar hüsran içinde iken, onlar hüsrana düşmez ve
korkuya kapılmazlar...
Rabbimiz Allah muvahhid mü’min müslüman
kullarının vasıflarını şöyle beyan buyurur:
"Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar
başka. Onlar için kesintisi olmayan bir ecir vardır." (50)
"Asra andolsun,
Gerçekten insan ziyandadır.
Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar,
birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler,
başka." (51)
"Haberiniz olsun, Allah'ın velileri
(dostları olan mü’minler), onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Onlar, iman edenler ve (Allah’dan)
sakınanlardır."(52)
Yegâne hayat örneğimiz ve önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), en büyük zulüm olan şirk konusunda ümmetini hassasiyetle uyarmış, bu
konunun üzerinde çok durmuştur...
Ebu’d-Derda (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle
buyurmuştur Rasulullah (s.a.s.):
"Paramparça edilsen ve (ateşte) yakılsan
bile Allah’a hiç bir şeyi ortak etme..." (53)
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.), şöyle buyurmuştur:
"Allah Tebârake ve Teâlâ:
— Ben, ortakların şirkten en ğanisiyim. Her kim
bir amel işler, onda Benimle birlikte başkasını ortak eylerse onu, şirkiyle
başbaşa bırakırım, buyurdu." (54)
Şu hadisi de, Ebu Said b. Ebi Fedale el-Ensarî
(r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah insanları kıyamet günü için,
kendisinde şübhe olmayan bir gün için topladığı vakit bir münadî şöyle
çağıracaktır:
— Her kim, Allah için işlediği bir amelde bir
kimseyi ortak koşmuş ise, o amelin sevabını Allah’dan başkasından istesin.
Şüphe yok ki Allah, ortakların ortaklıktan en müstağnî olanıdır." (55)
En büyük zulüm olan şirk suçunu işleyenlerin ne
kadar iyi amelleri varsa, bu suçtan dolayı hepsi boşa çıkar, kendilerine hiç
bir faydası olmaz.
İşte Rabbimizin beyanı:
"Bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından
dilediğini bununla hidayete erdirir. Onlar da, şirk koşsalardı, elbette bütün
yapıp ettikleri, onlar adına boşa çıkmış olurdu." (56)
Konumuzu Fuday b. Iyaz'ın bir tesbitiyle
noktalıyalım... Şöyle diyor Fudayl b. Iyaz:
— Halk için ameli (ve günah olan şeyleri) terk
etmek, riyâdır. Halk için amel (ve ibadet) ise, şirktir. İhlas ise, Allah'ın bu
iki şeyden seni afiyette kılmasıdır." (57)
Bu, böyledir!..
(6)
RASULULLAH
(S.A.S.) SEVGİSİ
Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Hiç biriniz, ben ona, babasından da,
evladından da, bütün insanlardan da sevgili olmadıkça (kemâliyle) iman etmiş
olmaz." (1)
Aynı hadisin diğer bir rivayetinde, Önderimiz
Rasulullah (s.a.s.), konunun önemini belirtmek için yeminle başlıyor.
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle
buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
"Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim
ki, hiç biriniz, ben kendisine babasından da, evladından da daha sevgili
olmadıkça (kemâliyle) iman etmiş olmaz." (2)
Kâmil imanın şartlarından birisidir, yegâne
hayat önderimiz ve biricik örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)'i sevmek... Muvahhid
mü’minler, Rasulullah (s.a.s.)'e karşı olan imanlarının gereği ortaya çıkan
sevgi, kendilerini, baba ve annelerini, çocuklarını, mallarını ve diğer
insanları sevdiklerinin çok daha üstünde bir sevgidir... Rasulullah (s.a.s.)'in
sevgisine hiç bir şey tercih edilemez... Dünyalık hiç bir şey, Rasulullah
(s.a.s.)'in sevgisine denk olamaz... Bu sevgi, mü’min müslümanların öz
nefislerinden kendileri için daha evlâ olan, "âlemlere rahmet
kılınan" (3) bir yüce şahsiyete karşı duyulan bir sevgidir...
Bu sevgi, Rabbimiz Allah'ın şu ayet-i kerime’de
vasfını beyan buyurduğu eşsiz şahsiyete karşı duyulan sevgidir:
"Andolsun size içinizden, sıkıntıya
düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici
olan bir elçi gelmiştir." (4)
Muvahhid mü’minlerin ve müttaki müslümanların
imamı Rasulullah (s.a.s.)'in değerini şöyle beyan buyurur Rabbimiz Allah:
"Peygamber, mü’minler için kendi
nefislerinden daha evlâdır ve O’nun zevceleri de, onların
anneleridir....."(5)
Ümmetini çok seven, mü’min müslümanlara çok
şefkatli ve onların en küçük sıkıntısı bile kendisini çok üzen Rasulullah
(s.a.s.), Rabbimizin bu fermanını, mü’minlere duyurduktan sonra onun izahını da
beyan e-der...
Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
"Ben, bütün Mü’minlere kendi öz
nefislerinden daha yakınım." (6)
Bu konuda, Ümmetin her ferdini uyarmış,
yetiştirmiş ve bu sevginin onların kalblerine iyice yerleşmesine itina
göstermiş olan Rasulullah (s.a.s.), mü’minlerdeki Rasul sevgisine hiç bir
sevginin denk olmaması için dikkatli davranmalarına hassasiyetle çalışmıştır...
Çünkü bu sevgiye, dünyevî her hangi bir şeyin denk tutulması, iman noktasındaki
olgunluğu engelleyici bir sed oluşturur... Böyle bir sed, mü’min için gerek
kâmil iman bakımından, gerekse salih amel bakımından büyük bir noksanlıktır...
Kâmil mü’min, ancak kâmil iman ve salih amel ile meydana gelir...
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Ümmetinden olan
mü’min müslümanların, imanlarının kâmil ve amellerinin salih olmasını
istediğinden dolayı, onları dikkatli bir şekilde eğitmiş ve onlara
öğretmişti... Her hangi bir noksanlık görünce hemen uyarmış ve o noksanlığı
gidermeye çalışmış, yerinde ve zamanında müdahale etmişti...
Abdullah ibn Hişam (r.a.) şöyle demiş:
Biz, Rasulullah (s.a.s.)'in beraberinde
bulunuyorduk. Rasulullah, Ömer ibn Hattab'ın elinden tutmuş hâldeydi.
Ömer (r.a.), O’na:
— Ya Rasulellah (s.a.s.), sen bana,
muhakkak ki, nefsimden başka her şeyden daha sevimlisin, dedi.
Rasulullah (s.a.s.) da, O’na:
"Hayır (öyle söyleme)! Nefsim elinde
bulunan (Allah)'a yemin edirim ki, ben sana, hayatından daha sevimli olmadıkça
(imanın kemâle ermez)." buyurdu.
Bunun üzerine Ömer (r.a.) de, O’na:
— Şu anda Allah’a yemin ederim ki, sen bana,
muhakkak nefsimden, yani canımdan da daha sevimlisin, dedi.
Rasulullah (s.a.s.) de:
"İşte şimdi oldu ya Ömer (İmanın Kemâle
erdi)!" buyurdu. (7)
Dünyada, Ümmetinden her muvahhid mü’mine karşı
çok şefkatli olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.), ahirette de:
"Ya Rabbi, Ümmetim, Ümmetim" diye
şefaatçı olacaktır... (8)
"Şefaatu’l-Uzma" sahibi Rasulullah
(s.a.s.)'i, Ümmetin erkekleri canlarından çok sevdikleri gibi, Ümmetin muvahhid
mü’min kadınları da, canlarından çok sevmektedirler... Ümmetteki Önderlerine
karşı olan bu sevgi, katıksız imanın lezzetinden gelmektedir...
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Uhud günü, savaş meydanında herkes büyük bir
karmaşa içinde endişeyle koşuşturuyordu.
Birden:
— Muhammed öldü, Muhammed (s.a.s.) öldü,
dediler.
Bu çığlıklar, Medine sokaklarında yankılanmaya
başladı.
Ensar’dan bir kadın (Dinaroğulları kadınlarından
Sümeyra bintü Kays), evinden çıkarak savaş alanına ulaştı. Orada, kardeşi,
babası, eşi ve oğlunun cesetleriyle karşılaştı.
Kadın:
— Peki, Rasulullah (s.a.s.) nerede? O, ne
yapıyor? diye sordu.
Gözleri, dört bir yanda Rasulullah (s.a.s.)'ı
arıyordu.
O’na:
— Dosdoğru ilerle, dediler.
Nihayet Rasulullah (s.a.s.)'ın yanına vardı.
Mübarek Rasul’ün elbisesinden tuttu:
— Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasulellah,
sen, ölmedin ya!.. Hiç bir şey umurumda değildir! dedi. (9)
Rasulullah (s.a.s.)'e karşı sevgi ve
hürmetlerini her söz ve her hâlleriyle ortaya koyan, insanlık âleminin en
hayırlı nesli olan Ashab, Rasulullah (s.a.s.)'in ayağına bir dikenin bile
batmasını, en küçük bir şekilde incinmesini bile istemez, buna tahammül
edemeyeceklerini beyan etmişlerdi... İdam edilecekleri zaman da bile bu ihlâs
üzere olan tavırlarını net beyan etmiş, bu inançlarında hiç bir taviz
vermemişlerdi... Onların bu katıksız imanları, bu salih amelleri ve bu tavizsiz
tavırları, kıyamete dek gelecek tüm İslâm Milleti’nin her ferdi için en güzel
örnek idi...
Asr-ı Saadet’in Medine döneminde, hain ve zalim
müşriklerin gerçekleştirdikleri en zalimane katliâmlardan biri olan "Reci
olayı"'ından sonra esir aldıkları Zeyd b. Desinne (r.a.)'ın kıssasında,
Rasulullah (s.a.s.) sevgisinin en zirvesi gözler önüne serilmişti...
Mekkeli müşriklere satılan Zeyd b. Desinne
(r.a.)'ın kıssası için İbn İshak, şunları kaydetmiştir:
Zeyd b. Desinne’ye gelince O’nu, Safvan b.
Ümeyye satın aldı ki, babası Ümeyye b. Halef mukabilinde O’nu katletsin. Safvan
b. Ümeyye O’nu, Nitâs denilen bir kölesi ile Ten’ime gönderdi. O’nu, katletmek
için Harem’den çıkardılar. Kureyş'den bir grup toplandı. Onların içinde Ebu
Süfyan b. Harb de vardı.
(Zeyd b. Desinne) katlolunmak için geldiği zaman
Ebu Süfyan O’na, şöyle dedi:
— Ey Zeyd, Allah iyiliğini versin. Muhammed’in
şimdi bizim yanımızda olup O’nun boynunu vurmamızı ve senin de ailenin yanında
olmanı ister misin?
(Zeyd) dedi ki:
— Vallahi, Muhammed’in şimdi bulunduğu mekânda
O’na eziyet veren bir dikenin isabet etmesini, benim ise, ailemin içinde oturur
bulunmamı ne isterim, ne de severim.
Ebu Süfyan, şöyle diyordu:
— Muhammed’in Ashabının, Muhammed’i sevmesi gibi
insanlardan hiç bir kimseyi görmedim!..
Sonra Nitâs, O’nu katletti. (Allah, O’ndan razı
olsun). (10)
İnsanın fıtrî yapısında olan hâllerinden birisi
de, her neyi seviyor ve arzuluyorsa, onunla beraber olur... Gönül âleminde ve
hayal âleminde beraber olduğuna, madde âleminde kavuşmak ister... Sevdiği,
arzulayıp hürmet duyduğu ile madde âleminde beraber olan, manevî âlemde de
beraber olmak ister... Bu sevgi ve beraber olmak arzusu, daimî bir beraberliği
gündeme getirir...
Bu hakikat çerçevesinde Rasulullah (s.a.s.)
sevgisi gündeme gelecek olursa, Rasulullah (s.a.s.)'i gerçekten sevenler,
O’nunla beraber olurlar sonucu elde edilir... Rasulullah (s.a.s.) hayatta iken,
O’na iman edip, O’nu görüp O’na tabi olan ve Sünneti üzere yaşayan mü’min
müslümanların O’nunla beraber olduğu gibi, O’ndan sonra gelip O’na iman ederek
Sünneti üzere yaşayan mü’min müslümanlar O’nunla beraberdirler... Bütün mü’min
müslümanlar, katıksız imanlarının gereği olan Rasulullah (s.a.s.)'i sevmek vazifelerini,
O’na inanmak ve Sünneti üzere yaşamak
gerçeği ile gündeme getirirler... Gerçekten sevmek sevdiğine tabi olmak
ile gerçekleşir... Seven, sevdiğine bağlanmak, onun istediği gibi olmak, onun
hoşuna giden sözlerde ve hareketlerde bulunmak ile sevdiğini memnun eder ve
onun sevgisini kazanarak kendisini razı kılar... Birisine karşı sevgi
iddiasında bulunan, bu şartlara uymak zorundadır...
Sevdiğini iddia ettiği kişiyi üzen, onun hoşuna
gitmeyen söz ve harekette bulunarak onun nefretini kazanan, onu memnun ve razı
edeceği yerde, onu huzursuz ve mutsuz kılan kişinin iddiası bomboştur... O,
sevdiğini iddia ettiği kişiye karşı sevgi duyguları değil, düşmanlık ve kin
beslemektedir!.. Böyle bir karekterde olan kişi, elbette normal bir kişiliğe
sahib olmayan birisidir... Bunun aklında, zekasında, fikir ve duygularında çok
ciddî rahatsızlıklar bulunmaktadır...
Kişi, gerçek bir sevgiyle sevdiği ve hürmet
duyduğu sevgilisine karşı, her zaman ve her yerde sevgi ve hürmet duygularıyla
dopdoludur... Sevdiğinin hoşlandığı şekilde davranır ve ona layık olmağa
çalışır... Bundan dolayı sevdiğiyle beraberdir...
Abdullah b. Mes’ud (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)'in huzuruna bir adam geldi
de:
— Ya Rasulellah (s.a.s.), henüz kendilerine
katılmamış olduğu bir kavmi, bir zümreyi seven bir kimse hakkında nasıl bir
hüküm söylersiniz? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Kişi, sevdiği ile beraberdir!"
buyurdu. (11)
Aynı konuda şu hadisi de Enes b. Malik (r.a.)
rivayet eder:
Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)'e:
— Ya Rasulellah (s.a.s.), kıyamet ne zaman
(olacak)? diye sordu.
O’da:
"Sen, onun için ne hazırladın?"
buyurdu.
O zat:
— Ben, kıyamet için çok namaz, çok oruç ve
çok sadaka hazırlamadım. Lâkin ben, Allah'ı ve Rasulü’nü seviyorum, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
"Sen, sevdiklerinle beraber
olacaksın." buyurdu. (12)
Sevgi iddiasında sadık olanlar, sevdiklerinin
meşrû olan davetine icabet ederler... Sevdiğinin meşru davetine icabet etmek,
gerçek bir sevginin göstergesi ve bu konudaki samimiyetin isbatıdır...
Allah'ı ve Rasulü’nü sevdiğinin, hem de her
şeyden daha çok sevdiğini beyan eden bir kişi bu beyanını, Allah'ın ve
Rasulullah (s.a.s.)'in çağrısına kulak vermek ve davetlerine icabet etmekle
ispatlar... Böylelikle bu konudaki ihlâsını ortaya koymuş olur...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"Ey İman edenler, size hayat verecek
şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasulü’ne icabet edin ve bilin ki,
muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O’na döndürülüp
toplanacaksınız." (13)
Allah ve Rasulü’nü sevmek, Allah ve Rasulü’nün
emirlerine tabi olmakla gerçekleşir... Allah'ın hükümlerine rıza gösteren ve
Rasulullah (s.a.a.)'in Sünnetine tabi olan mü’min müslüman, sevgisini isbat
etmiştir... Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in hükmüne tabi olmak, mü’min
müslümanın nefsî isteklerin aleyhine bile olsa, kendisinde Allah ve Rasulü’nün
sevgisi olduktan sonra buna rahatlıkla katlanır... Çünkü nefsine ve vesveseci,
apaçık düşmanı olan şeytanın hilesine kanıp suç işlemişse, bundan dolayı
Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in uygun gördüğü cezayı hak etmiştir... Madem
ki, bu ceza, Allah’dan ve O’nun Rasulü (s.a.s.)'den geliyordu, mü’min
müslümanın başı ve gözü üstüneydi... Çünkü o, Allah’ı ve Rasulü’nü seviyordu...
Çünkü o, sevdiklerine karşı sadık idi ve bir suç işleyip cezayı hak etmişti...
Bundan dolayı cezaya razı idi... Çünkü kesinlikle ona zulmedilmemiş, o,
gerçekten hak ettiği karşılığı bulmuştu... Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim
Allah (Azze ve Celle), hiç bir zaman, hiç bir kuluna zulmedici değildir...
Rabbimiz Allah’ı tenzih ederiz... Kullar, işlediklerinin karşılığını
bulurlar...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah (Azze ve Celle):
".... Rabbin, hiç kimseye zulmetmez." (14)
"Demek ki, Allah, onlara zulmetmiyordu,
ancak onlar, kendi nefislerine zulmediyorlardı." (15)
"Şübhesiz Allah, insanlar hiç bir şeyle
zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar." (16)
"Size isabet eden her musibet, (ancak)
ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder." (17)
İşte hakikat budur!..
Bundan dolayı muvahhid mü’min müslümanlar
hakikatın farkındadır ve işlediklerinin karşılığını buldukları için razı olur,
kabul ederler... Bu ceza, onların Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)'e karşı olan
aşırı sevgilerinden herhangi bir sarsılma yapmaz ve noksanlık meydana
getirmez... Ayrıca imandaki sağlamlık ve samimiyet, günah işleyip tevbe etmek,
bununla beraber dünyevî ceza çekmek ile zedelenmez... Günahtan tevbe ve
günahtan dolayı İslâm'ın bütün kurum ve kuruluşlarıyla hakim olduğu İslâm
ülkesinde çekilecek cezaya rıza göstermek, katıksız imandaki ihlasın bir
göstergesidir...
Bu sevginin bir örneğini, asırların en hayırlısı
olan Asr-ı Saadet’te, nesillerin en hayırlısı olan Ashab içinde meydana geliş
hâliyle, Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.) anlatmaktadır:
Rasulullah (s.a.s.) zamanında Abdullah isminde
bir adam vardı. İnsanlar tarafından Himar lakabıyla lakablandırıldı. Bu Zat,
Rasulullah'ı ara sıra güldürürdü. Rasulullah, bu adama, şarab içtiği için
değnekleme cezası uygulamıştı.
Bir gün bu Abdullah, yine huzura getirildi.
Rasulullah, deyneklenmesini emretti. O da, deyneklendi.
Topluluktan biri:
— Ya Allah, adama lânet et, içki yüzünden ne kadar
da çok huzura getiriliyor, dedi.
Bunun üzerine Rasulullah:
"O’na lânet etmeyiniz. Vallahi, kesin
olarak bilmişimdir ki, bu zat, muhakkak Allah'ı ve Rasulü’nü sevmektedir."
buyurdu. (18)
Anam-babam O’na fedâ olsun, canımdan daha çok
sevdiğim, dünyada ve ahirette önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Ümmetinden mü’min
müslüman her ferd için bu kadar şefkatli, bu kadar merhametli ve bu kadar
muhabbetlidir...
Gerçek bir sevgi, sevdiğinin sevdiklerini
sevmek, sevmediklerini sevmemekle gerçekleşir... Elbette bu sevgi ve nefret,
meşru, yani İslâm hükümleri çerçevesinde olmalıdır... Meşru demek, İslâm’a
uygun olan demektir... Dolayısıyla gayr-ı meşru, İslâm’a, yani Allah'ın ve
Rasulullah (s.a.s.)'in hükümlerine aykırı olan demektir... Meşru ve gayr-ı
meşru kelimelerinin çağdaş toplumda yanlış kullanılması, hakikatı
değiştirmez!..
Yegâne önder Rasulullah (s.a.s.)'i seven her
mü’min müslüman, O’nun sevdiğini sever ve O’nun sevmediklerine karşı kesinlikle
sevgi beslemez, onlara meyletmez... Bu kesin tavır, o muvahhid mü’minin önderi
ve örneği Rasulullah (s.a.s.)'e karşı olan gerçek sevgisinden kaynaklanır...
Bu konudaki örneklerden birisini Ebu Eyyûb Halid
b. Zeyd (r.a.) anlatır... Ebu Eyyûb el-Ensarî (r.a.) şöyle demiştir:
Rasulullah (s.a.s.)'e bir yiyecek getirildiği
vakit ondan yer, fazlasını da bana gönderirdi. Bir gün bana, (bir yemek) fazla
göndermişti ki, ondan yememişti. Çünkü içerisinde sarmısak vardı.
Kendilerine:
— Bu haram mıdır? diye sordum.
"Hayır, lâkin ben, kokusundan dolayı ondan
hoşlanmıyorum." buyurdu.
Ebu Eyyûb:
— Öyleyse senin hoşlanmadığından, ben de
hoşlanmıyorum, demiş. (19)
Anamız, babamız, evladımız, eşimiz, mallarımız,
tüm insanlardan ve canımızdan çok sevdiğimiz önderimiz Rasulullah (s.a.s.), sevdiklerinin
Ümmetinden olan mü’min müslümanlar tarafından sevilmesini emreder... Onları
sevmenin, kendisini sevmek olduğunu beyan buyurur!..
Abdullah b. Muğaffel (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle
buyurmaktadır Rasulullah (s.a.s.):
"Ashabım hakkında Allah’dan korkun,
Allah’dan korkun! Benden sonra onları hedef almayınız. Onları seven, beni
sevdiğinden sever. Onlara buğzeden, bana buğzettiğinden buğzeder. Onlara eziyet
eden, bana eziyet etmiş olur, Bana eziyet eden, Allah’a eziyet etmiş olur ve
Allah’a eziyet edeni de, Allah, hemen cezalandırır." (20)
İbn Abbas (r.a.) da, şu hadisi rivayet eder:
Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Sizi nimetleriyle beslediği için Allah’ı
seviniz, Allah sevgisiyle beni seviniz ve benim sevgimle Ehl-i Beytimi
seviniz." (21)
Yegâne Rabbimiz Allah’a ve yegâne önderimiz
Rasulullah (s.a.s.)'e karşı başkaldırıp tuğyan eden isyankâr tağutları
sevmemek, imanımız ve Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)'e karşı olan sevgimizin
bir gereğidir... Bu tağutlara karşı zerre kadar bir sevgi ve meyil, mü’min
müslümanın kalbinde ve beyninde yer alamaz... Bu tağutlar, ister mü’min
müslümanarın kan bağıyla en yakınları bile olsa, hiç bir değişme olmaz...
Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)'e karşı düşman olanların, akraba olarak
yakınlıkları veya uzaklıkları arasında hiç bir fark yoktur... Muvahhid
mü’minlerin katıksız imanlarından kaynaklanan tavizsiz tavırları, bütün
tağutlara karşı aynıdır ve nettir... Çünkü muvahhid mü’minler, Allah'ın
dostları ve taraftarıdır... Tağutlar ise, şeytanın dostları ve taraftarıdır...
Allah dostlarında, şeytanın dostlarına kesinlikle herhangi bir sevgi, saygı ve
eğilim bulunamaz... Aksine onlarla mücadele etmeleri, Rabbleri Allah tarafından
emredilmiştir:
"İman edenler, Allah yolunda savaşırlar,
küfredenler de tağutun yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla
savaşın. Hiç şübhesiz şeytanın hileli düzeni pek zayıftır."(22)
Allah’a ve Rasulü’ne iman etmeyi reddeden,
Allah’a ve Rasulü’ne dost olmayıp düşman kesilen, Allah'ın hükümlerine karşı
savaşan ve kendi hükümlerini egemen kılan yeryüzünün tağutlarına karşı, mü’min
müslümanların tavırları, elbette ki, dostluk tavrı olamaz!.. Allah’a ve
Rasulü’ne dost olana dost olmak, düşman olana, düşman olmak, mü’min müslümanın
imanından kaynaklanan ve kendisine kulluk vazifesi olan bir vazifedir...
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), "Allah için
sevmek ve Allah için buğzetmeyi en faziletli amel" olarak beyan
etmiştir... (23)
Bundan dolayı Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir
topluluk (kavim) bulamazsın ki, Allah’a ve Rasulü’ne başkaldıran kimselerle bir
sevgi (bir dostluk) bağı kurmuş olsunlar. Bunlar, ister babaları, ister
çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar,
öyle kimselerdir ki, (Allah) kalblerine imanın yazmış ve onları kendinden bir
ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere
sokacaktır, orada süresiz olarak kalacaktır, Allah, onlardan razı olmuş, onlar
da, O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin,
şübhesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umudlarını gerçekleştirip kurtuluş)
bulanların tâ kendileridir." (24)
Rasulullah (s.a.s.), ümmetinden kendisini çok
seven mü’min müslümanların bulunduğunu haber vererek, vasıflarını beyan
buyurmuştur...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
Rasulullah (s.a.s.):
"Ümmetimden beni en çok seven bazıları,
benden sonra gelecek bir takım insanlardır. Bunlardan her biri, ailesini ve
malını fedâ ederek beni görmüş olmayı arzu edecektir." (25)
Elbette ki, bu aşırı görmek arzusu, yalnızca
Rasulullah (s.a.s.)'in yüzünü görmek değildir... Yegâne önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)'i hem görmek, hem de O’na iman ederek itaat etmek arzusu demektir...
Yoksa sadece O’nu görmek olmuş olsa idi, O’nu, müşrikler de, münafıklar da,
kâfirler de ve mürtedler de görmüştü, görüyorlardı... Amma O’nu gördükleri,
doğru olduğuna şahid oldukları ve bunca mucizeler onların gözlerinin önünde
cereyan ettiği hâlde, Rasulullah (s.a.s.)'e inanmıyor, O’nu yalanlayıp düşman
oluyorlardı...
Ümmetinden mü’min müslümanların Rasulullah
(s.a.s.)'i görmeyi arzuladıkları gibi, Rasulullah (s.a.s.) de, kendinden sonra
gelecek olan muvahhid mü’min müslüman kardeşlerini görmeyi çok arzu etmiştir...
Bu arzu, yegâne önder ile O’na tabi olup itaat eden Ümmeti arasında gerçeleşen
sevgiden kaynaklanmaktadır...
Bu olayı, Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır:
Rasulullah (s.a.s.), Kabristana
(Cennetu’l-Bakiyye) gelerek:
"Selâm size ey mü’minler diyarı, İnşaallah,
biz de size katılacağız. Din kardeşlerimizi görmüş olmayı çok arzu
ederdim." buyurmuş.
Ashab:
— Biz, senin din kardeşleriniz değil miyiz ya
Rasulellah (s.a.s.)? demişler.
Rasulullah (s.a.s.):
"Siz, benim Ashabımsınız. Kardeşlerimizse,
henüz gelmiyenlerdir." buyurmuşlar.
Bunun üzerine Ashab:
— Ümmetinden henüz (saha-i cihana)
gelmeyenleri nasıl tanıyacaksın ya Rasulellah (s.a.s.)? demişler.
Rasulullah (s.a.s.):
"Ne dersin, bir adamın yağız ve doru at
sürüsü içinde sakar ve sekir bir takım atlar olsa, o adam atları tanımaz
mı?" buyurmuş.
Ashab:
— Hay hay, tanır, ya Rasulellah (s.a.s.),
demişler.
(Rasulullah, (s.a.s.):
"İşte onlar da, abdestten dolayı böyle
sakar ve sekir gelecekler. Ben Havuz’a, onlardan önce varacağım.
Dikkat edin ki, bir takım adamlar, benim
Havuzumun başından kayıp develerin kovulduğu gibi kovulacaklar.
Ben, onlara:
— Hey, beri gelin, diye nidâ edeceğim.
Bunun üzerine bana:
— Onlar, senden sonra hakikaten (dinde) tebdilât
yaptılar, denilecek.
Ben de:
— (Öyleyse) uzak olsunlar, uzak olsunlar,
diyeceğim." buyurmuşlar. (26)
Rasulellah (s.a.s.)'e karşı olan sevginin, O’na
iman etmek ve itaat etmekle ispatlanacağını beyan etmiştik... Âdem (a.s.)'dan
Rasulullah (s.a.s.)'e kadar bütün Peygamberlerin vazifesi, içinde bulundukları
toplumu ve tüm insanlığı, tağuta kul olmayı redde ve yalnızca Allah’a kul
olmaya davet etmektir... Ve Allah (Azze ve Celle), Peygamberleri seçip
vazifelendirmiştir ki, diğer insanlar, onlara iman ile itaat etsinler...
Onların beyan ettikleri gibi inanıp yaşasınlar...
İşte Rabbimiz Allah (c.c.)'nin buyrukları:
"Andolsun, biz, her ümmete: ‘Allah’a kulluk
edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber
gönderdik...." (27)
"Senden önce hiç bir Rasul göndermedik ki,
Ona, şunu vahyetmiş olmayalım: ‘Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana itaat
edin." (28)
"Biz, Rasullerimizden hiç kimseyi ancak
Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka hiç bir şeyle
göndermedik..." (29)
Bu ayetlerden apaçık anlaşıldığı gibi, Rasullere
iman, onlara itaat etmekle olur... Rasulullah (s.a.s)'e iman ettiği iddiasında
bulunanlar, bu iddialarını ancak Rasulullah’a itaat etmekle
ispatlayabilirler... Yoksa Rasulullah (s.a.s.)'e iman ettiklerini sadece kuru
bir laf olarak beyan ettikten sonra, hayatını başkalarının ilkelerine göre
yönlendirip onlara itaat edenlerin sözlerine ne kadar itibar olunur?..
Bütün Peygamberlerin (Allah’ın salat ve selâmı
üzerlerine olsun) ve en souncusu olan Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'in
gönderilişin tek vazifesi vardır:
Allah’dan başka hiç bir ilâh, rabb ve melik
olmadığını insanlara bildirip öğretmek, insanları tağuta kul olmaktan kurtarıp,
Allah’a kul olmalarını sağlamak ve yalnızca Allah’a inanıp itaat etmek, bundan
dolayı kendilerine de itaat kolunmayı sağlamak!.. Çünkü Allah'ın
Peygamberlerine itaat, Allah’a iman ile itaat etmenin tabiî sonucu ve
gereğidir... Katıksız iman ve kabul görülen amelin gereği budur...
Bu gerçeği Rabbimiz Allah (c.c.), şu ayetlerinde
beyan buyurur:
"Hayır, öyle değil, Rabbine andolsun, aralarında
çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde
hiç bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş
olmazlar." (30)
"Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman,
mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte, kendi isteklerine göre seçme
hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık
bir sapıklıkla sapmıştır.'(31)
Rasulullah (s.a.s.)'e itaat, yani O’nun Sünneti
üzere yaşamak, Allah’a itaat, Rasulullah (s.a.s.)'e isyan, Allah’a isyandır...
Bunu, Allah ve Rasulü (s.a.s.) beyan buyurmaktadırlar...
Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"Kim Peygamber itaat ederse, gerçekten
Allah’a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse, Biz seni, onların üzerine
koruyucu göndermedik." (32)
Abdullah b. Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş
olur. Kim bana isyan ederse, Allah’a isyan etmiş olur." (33)
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'e itaat, mü’min
müslümanların hayatlarının her biriminde ve her safhasında olmalıdır... Böyle
olursa, iman kâmilleşir, mü’min de kâmil mü’min olur... Yoksa hayatının bir
kısmında Rasulullah (s.a.s.)'e tabi olup itaat eden, bir kısmın da ise tağut
liderlere tabi olup itaat eden kişiler, seküler bir düşünceyi kabullenmişlerdir
ki, bu ideoloji, gayr-ı İslâmî bir beşerî ideolojidir. Böyle davrananlar,
imanlarını zedelemiş, amellerini sakatlamışlardır...
Rabbimiz Allah, kendisine ve Rasulü (s.a.s.)’ne
itaat edenleri şu şekilde mükafatlandırmıştır:
"Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse,
işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar,
şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar."(34)
Bu ayet-i kerimenin esbab-ı nüzûlü hakkında,
temel eserlerde şu olay anlatılır...
Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle demiştir:
Adamın biri, Rasulullah (s.a.s.)'e gelip de dedi
ki:
— Ey Allah'ın Rasulü, şübhesiz sen, bana
canımdan, ailemden ve çocuğumdan daha sevgilisin. Ben, gerçekten evde bulunur
ve seni hatırlarım da bu ayrılığa katlanamam, sonunda sana gelip yüzüne
bakarım. Benim ve senin ölümümüzü hatırladığımda bildim ki sen, cennete
girdiğin zaman Peygamberlerle beraber yüksek makamlara yükseltileceksin. Ben,
cennete girdiğim de ise, korkarım seni göremeyeceğim.
Rasulullah (s.a.s.), hiç bir cevab vermedi.
Nihayet Cebrail (a.s.) bu ayeti indirdi. (35)
Hayatını yalnızca Allah ve Rasulullah
(s.a.s.)'in emirlerine göre düzenleyen, Allah ve Rasulü’ne itaat edip başka hiç
bir güce, hiç bir makama, hiç bir ferde ve gruba itaat etmeyen, mü’min
müslümanın cennette yüceldiği makamı, Rasulullah (s.a.s.), beyan eder...
Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Cennet ahalisi cennette, kendilerinden
yüksekte gurfeler ehli denilen bir takım köşklerinin sahiblerini (aralarındaki
uzaklık farkından dolayı) güçlükle görebilirler. Nitekim gündüz doğu veya batı
ufkunda ışıklı kalan parlak yıldızı, aradaki mesafe uzaklığından dolayı
dikkatle bakanlar seçebilirler."
Sahabîler:
— Ya Rasulellah (s.a.s.), o yüksek köşkler,
Peygamberlerin mevzilleri midir? Başkaları oralara erişemez mi? diye sordular.
Rasulullah (s.a.s.):
"Evet, o köşkler, peygamberlerin
köşkleridir. Fakat (Allah, başkalarına da ihsan edebilir.) Nefsim elinde olan
Allah’a yemin ederim (o başkaları) öyle erlerdir ki, onlar, Allah’a iman ve
Rasulleri (hakkıyla) tasdik etmişlerdir." buyurdu. (36)
Rabbimiz Allah, kendisine ve Rasulü (s.a.s.)'e
itaat edilmesini, dolayısıyla muvahhid mü’minlerden Allah ve Rasulü’ne itaat
eden Ulu’l-emr’e itaat edilmesini emreder... Herhangi bir anlaşmazlıkta, o
meselenin hükmünün Allah ve Rasulü’ne döndürülmesini buyurur... Bu hareketi,
ancak gerçekten iman edenler, Allah’a ve ahirete şüphesiz inananların yapacağını beyan eder... Elbette
bu, en hayırlı ve sonuç itibariyle en güzeldir... (37)
Rabbimiz Allah, rahmete kavuşturulmanın sebenini
şöyle beyan buyurur:
"Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve
peygamber’e itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz." (38)
Ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'i, her
şeyden,hatta canlarından daha çok seven, iman eden ve itaatte bulunan muvahhid
mü’min müslümanlar, Rabbleri Allah’a şu dilekte bulunuyorlar:
"Rabbimiz, biz, indirdiğine inandık ve
Rasule uyduk. Böylece bizi şahidlerle beraber yaz." (39)
Bu, böyledir!..
(7)
RASULULLAH
(S.A.S.)'İN İZİNDE
Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle demiş:
Rasulullah (s.a.s.), bir iş yaptı da, o hususta
ruhsat verdi. (Bir takım insanlar, Rasulullah’ın yapıp da ruhsat verdiği o iş,
kendisine hasdır zannedip) o işi yapmaktan çekindiler.
Onların bu çekinmesi, Rasulullah’a ulaşınca,
Allah’a hamdettikten sonra:
"Bir takım topluluklara ne oluyor ki,
onlar, benim yapmakta olduğum bir şeyi yapmaktan çekiniyorlar! Allah’a yemin
edirim ki ben, onların Allah'ı en çok bilenleri ve Allah’dan en çok
korkanıyım!" buyurdu. (1)
Bu hadisin imam Müslim (rh.a.)'in kaydındaki
lafızları şöyledir:
"Bir takım adamlara ne oluyor ki, benim
ruhsat verdiğim bir iş kulaklarına varıyor da ondan hoşlanmıyorlar ve
çekiniyorlar....."
İmam Müslim (rh.a.), diğer bir rivayeti ise
şöyledir:
Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bir işe ruhsat verdi de,
bazı insanlar ondan çekindi. Bu, Rasulullah (s.a.s.)'in kulağına geldi. Ve
kızdı. O derece ki, gadab yüzünden belli oldu. Sonra şöyle buyurdu:
"Bazı kavimlere ne oluyor ki, bana ruhsat
verilen şeyden yüz çeviriyorlar! Vallahi ben, onların Allah'ı en iyi bileni ve
O’ndan en çok korkanıyım." (2)
Hadisin rivayetlerine dikkat edilecek olunursa
şu hakikatin ortaya çıkmış olduğu görülecektir:
Rasulullah (s.a.s.)'e Rabbimiz Allah, ruhsat
vermiş, O da, bu verilen ruhsat gereği hâl ve harekette bulunup gereğini
yapmış, örnek olarak nasıl yapılacağını göstermiş ve ümmetinin aynısını yapması
için ruhsat vermiştir... Hâl böyle iken ve böyle olması gerekli iken, Ashab-ı
Kiram’dan bazı mü’min müslümanlar, Allah’a yakınlık ve takva konusunda
kendilerince azimet kabul ettikleri ameller işlemeye karar vermişler...
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), onların bu iyi niyetlerinden kaynaklanan
kararlarının doğru olmadığını, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in verdiği ruhsat ile
amel etmenin, bu ruhsat sınırlarını aşmamanın en iyi, en hayırlı olduğunu beyan
etmiş, hatta onların verilen ruhsat ile amel etmeyişlerine kızmıştır... Çünkü,
insanlar içinde yalnız ve yalnız Allah'ı en iyi bilen ve O’ndan en çok korkan,
yani gereği üzere takva sahibi olan Rasulullah (s.a.s.)'dir... Tevhid,
Rasulullah (s.a.s.)'in anladığıdır... İman, O’nun beyan ettiğini kalb ile
tasdik, dil ile ikrar etmektir... Takva ise, O’nun yaptıkları gibi
davranmaktır... O’nun yapmadıklarını yapmak, O’nun yaptığını azımsamak ve
nefsini zora koşmak, ne Tevhidi iyi anlamanın göstergesidir, ne de müttaki
olmanın gereğidir... Aslı itibariyle böyle davranmak, bir sapmadan başka bir
şey değildir... Çünkü böyle bir tavır, Allah’a kul olma konusunda ve Allah'ın
rızasını kazanma konusunda Rasulullah (s.a.s.)'den daha çok ibadet etmek
ve O’nu geçmek iddiasını taşır... Bu
iddia, hiç bir zaman isbat edilemez, her zaman ve her mekânda sonucu bomboş
olan çürük bir görüştür... Haddini aşmaktan başka bir şey değildir... Bu
aşırılık, helâk olmanın sebebidir... Bundan dolayı, önderimiz Rasulullah
(s.a.s.), yapılan aşırılığa kızmış, yapanları uyarmış ve onlara ortayolu
tavsiye etmiştir...
Yeri gelmiş iken bu konuda şu iki hadis-i şerifi
hatırlatmak hayır olur... Rasulullah (s.a.s.)'in bu tavsiye ve emirleri hiç bir
vakit unutulmamalıdır...
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdular:
"Taşkınlar (haddini aşanlar), helâk
olmuştur."
Bunu, üç defa söyledi. (3)
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Akabe Sabahı bineğinin
üzerinde bana:
"Gel, benim için taş topla." buyurdu.
Ben de topladım. Onları, eline koyunca (Elindeki
bir tanesini göstererek):
"İşte böylelerini topla! Dinde aşırılıktan
sakınınız. Çünkü sizden öncekiler, dinde kendilerini zorlayarak aşırılığa
gittikleri için helâk olmuşlardır." buyurdu. (4)
Allah'ın velisi,yani dostu olmak, Rasulullah
(s.a.s.) gibi inanmak ve inancının gereği olan salih ameli O’nun gibi işlemeye
çalışmakla gerçekleşir... Evliyaullah, Rasulullah'ın izinde gidenlerdir...
Rasulullah (s.a.s.)'in ayağını kaldırdığı yere, peşi sıra gidenlerin ayak
basması ve O’nu, o hassasiyetle izlenmesi, kurtuluşun vazgeçilmez ilkesidir...
Bu konudaki noksanlık geri kalmak, ziyade ise ileri gitmek demektir... Her iki
hâl, yani ifrat ve tefrit hâli İs-lâm’da hoş karşılanmamış, Allah'ın dinine
uygun olan ve Allah'ın razı olduğu hâl, ortayolu dengeli tutma hâlidir... Bu
razı etme ve razı olma hâli de, ancak önder
Rasulullah (s.a.s.)'e tabi olmak, O’nu çok dikkatli bir şekilde
izlemekle gerçekleşir... Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti’ni işleyen, yani
hayatını, O’nun hayatı gibi düzenleyenler O’ndandır... Rasulullah (s.a.s.)'in
sevdiği, ümmetinden olarak kabul ettiği kişiler, O’nun Sünneti’ni gereği
şekilde yaşayan muvahhid mü’min müslümanlardır...
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Üç kişi, Rasulullah (s.a.s.)'in kadınların
evlerine geldi de, Rasulullah'ın ibadetinden soruyorlardı. Bunlara
Rasulullah'ın ibadeti haber verilince kendileri bu ibadeti azımsadılar ve:
— Biz nerede, Rasulullah (s.a.s.) nerede?
Muhakkak Allah, Rasulü’nün geçmiş olan ve gelecekte işlemesi muhtemel bulunan
bütün günahlarını mağfiret etmiştir, dediler.
İçlerinden biri:
— Bana gelince ben, geceleri daima namaz
kılacağım, dedi.
Diğeri de:
— Ben, her zaman oruç tutacağım ve oruçsuz
olmayacağım, dedi.
Üçüncüsü de:
— Ben de, kadınlardan ayrı yaşayacağım, hiç
evlenmeyeceğim, dedi.
Onlar, bu sözleri söylerken Rasulullah (s.a.s.),
onların yanına çıkageldi de:
"Sizler, şöyle şöyle söyleyen kimseler
misiniz? Dikkat edin! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin, Allah’dan en çok
korkanınız ve en çok takvalı olanınız bulunmaktayım. Bununla beraber ben, oruç
tutarım, oruçsuz bulunurum. Nafile namaz kılarım (gecenin bir kısmında) uyurum.
Kadınlarla da evlenirim. (İşte benim
Sünnetim, hayat yolum budur.) Her kim benim sünnetimden (hayat yolumdan)
yüz çevirirse o, benden değildir." buyurdu. (5)
Kelime-i Şehadetin birinci kısmı, yani "Eşhedu enlâ ilahe illallah", yegâne Rabbimiz Allah'ı, Rububiyet ve Uluhiyet yönüyle Tevhid etmektir... Kelime-i Şehadetin ikinci kısmı, yani "Eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Rasuluhü." yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in Allah'ın kulu ve en son Nebîsi, en son Rasulü olduğunu tasdik etmek demek olduğu gibi, Allah’ın emirlerin