BU,
BÖYLEDİR!...
(1)
ÖNSÖZ
Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla...
"Şüphesiz her türlü hamd, Allah’a
mahsustur. O’ndan yardım ve mağfiret dileriz, nefislerimizin şerrinden de O’na
sığınırız. Allah'ın hidayete erdirdiği kişiyi saptıracak yoktur. Saptırdığını
da hidayete erdirecek yoktur. Ben, Allah’dan başka bir ilâh olmadığına ve
Muhammed’in O’nun Kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederim.
"Ey insanlar, kendisiyle, birbirinizle
dilekleştiğiniz Allah’dan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının.
Şübhesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (1)
"Ey iman edenler, Allah’dan nasıl korkup
sakınmak gerekiyorsa, öylece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan
başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin."(2)
"Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve sözü
doğru söyleyin.
Ki O (Allah), amellerinizi ıslah etsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, artık o, en
büyük kurtuluşla kurtulmuştur." (3) (4)
Salat ve selâm müttakilerin ve mücahidlerin
önderi Rasulullah’a, Âline, Ashabına ve kıyamete kadar O’nun izi üzere yürüyen
mü’min müslümanlara olsun...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle)'nin izni ve
yardımıyla gerçekleştirdiğimiz "Dâvâ Dersleri" serimizin beşinci
kitabına, "Bu, Böyledir" ismini verdik ve İmam Buhârî (rh.a.) ile
İmam Müslim (rh.a.)'in ittifak ettikleri Kırk Hadis-i Şerif çerçevesinde, kırk
mes’elemizi dile getirmeye gayret ettik... Yirmi konumuz birinci ciltte, yirmi
konumuz da ikinci ciltte yer almıştır...
"Benim başarım, ancak Allah iledir. O’na tevekkül
ettim ve O’na içten yönelip dönerim." (5)
İşgal altındaki İslâm topraklarında ve zorba
tağutların zulüm egemenlikleri altında yaşamaya gayret eden müstaz’af mü’min
müslümanların bilgilenmesi, uyanması ve canlanması için bir katkıda bulunmak
isteğiyle bu eseri hazırladık... Eserin hazırlanmasında temel kaynağımız,
yegâne düsturumuz Kur’ân-ı Kerim ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in
Sahih Sünneti’dir. Kitab ve Sünnet ölçüsünce diğer İslâmî eserlere müracaat
ettik... Ayet-i Kerime’leri tefsirsiz, Hadis-i Şerifleri de şerhsiz ele
almamaya çalıştık... Ümmetin icmâı doğrultusunda mes’eleleri anlamaya ve
anlatmaya gayret ederken, müctehid ulemânın görüşleri bizlerin yolunu
aydınlatmaktadır... Müfessir ve muhaddis ulemânın o ince anlayışları, o derin görüşleri
olmasaydı, konunun kavranması çok güçleşecekti... Rabbimiz Allah (c.c.) cümle
muvahhid mü’min İslâm Fakihlerine, Müfessirlerine ve mühaddislerine rahmet
eylesin ve onları affeylesin... Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in varisleri olan
bu âlimler, (6) bizlerin İslâm'ı anlamada ve yaşamada çok büyük
hizmetleri olmuş ve yolumuzu aydınlatan ilim kendileri hâline gelmişlerdir...
Muvahhid mü’min müslümanların en büyük düşmanı,
cehalettir!... Bu ümmetin Fir’avn’ı olan (7) kişiye, Rasulullah
(s.a.s.)'in verdiği vasıf da, Ebu Cehil, yani cehaletin babasıdır... (8)
İşgal edilmiş İslâm topraklarında yaşayan müstaz’af ve mazlum mü’min
müslümanlar, çağdaş cahilî düzenlerin egemenliklerinden kurtulmaları için
bilgilenmeleri, aydınlanmaları ve bilip öğrendiklerini hayata uygulamaları
gerekir.
İslâm, öyle bir ilâhî hayat nizamıdır ki,
kendisini kabul edip inananlara ilk emri, "Oku"dur. (9)
İslâm, öyle eşsiz bir nizamdır ki, her şeyden
önce, hatta iman etmeden önce ilmi emrediyor... Bilmeyi ve şuurlu bir şekilde
idrak ederek inanmayı öneriyor... (10) İman edenler için bu, bir
emirdir...
Muvahhid mü’minler, okudukça, öğrendikçe, idrak
edip bildikleriyle amel ettikçe gerçekleri görecek, içine düşürüldükleri
zilletin farkına varacaklardır... Zilletin farkına varanlar, birleşip izzetli
bir hayata kavuşmak için kurtuluş yollarını arayacaklardır... Katıksız iman,
ihlas ve takva ile hareket eden muvahhid mü’minler, birlik ve beraberlik içinde
olduklarından dolayı Rabbimiz Allah, kendilerine bir kurtuluş bahşedecektir...
Bu, Allah'ın va’dıdır!..
"Kim Allah’dan korkup sakınırsa (Allah),
ona bir çıkış yolu gösterir." (11)
Ve Allah (Azze ve Celle)'nin yardımı, rahmeti ve
bereketi, cemaat hâlinde O’na kul olmaya ve tağutların egemenliğinden
kurtulmaya çalışanların üzerinedir...
İbn Abbas (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah'ın (yardım eli), cemaatle
beraberdir." (12)
Elinizdeki eser, böyle bir anlayışla ve
isteyenleri bilgilendirmek niyetiyle hazırlanmıştır... Nakledilen delillerin
sahih olmasına dikkat edilmiş, yorumların, günün mes’elelerini dile getirici ve
problemleri çözücü bir mahiyet arz etmesine hassasiyet gösterilmiştir.
Bu eserin, okuyanlara faydalı olması ve İslâmî
uyanışa bir katkı sağlaması için, yegâne Rabbimiz Allah’dan yardım etmesini
niyaz ederiz...
Dâvâmızın başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi Allah’a
hamdetmektir...
KUL
SADİ YÜKSEL
6 Ramazan 1419-24 Aralık 1998
Ihlamurkuyu /Ümraniye
(1)
AMEL, NİYETİN
GÖSTERGESİDİR
Emiru’l- Mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)'ın
rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle
buyurdu:
"Ameller, ancak niyete göredir. Herkese
ancak niyet ettiği şey vardır.
Her kimin hicreti, Allah’a ve Rasulü’ne ise,
onun hicreti Allah’a ve Rasulü’nedir. Kimin hicreti, elde edeceği bir dünya,
yahud evleneceği bir kadın içinse, onun hicreti de hicret ettiğinedir." (1)
Yegâne hayat nizamı olan İslâm'ın üçte biri
sayılan bu hadis, amellerde niyetin çok önemli olduğunu beyan eder. Aynı
zamanda ilmin de üçte biri sayılan "Niyet hadisi", kalbin ameli
olarak değerlendirilmiştir. Muvahhid mü’min kulların bütün ameli, kalb ile, dil
ile ve diğer vücud organları ile gerçekleşir...
Bu konuda, büyük hadis imamlarından Ebu Davud
(rh.a.), şöyle demiştir:
"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'den beşyüzbin hadis yazdım. Bunlardan ahkam hususunda dörbin sekizyüz
hadis seçtim. Zühd ve takvaya dair hadislere gelince, onları kitabıma almadım.
Bir insana bunlardan dini için dört tanesi yeter:
1) "Ameller, ancak niyete göredir."
2) "Helâl belli, haram da bellidir. İkisi
arasında (helâl mı, haram mı belli olmayan bir takım, şübheli şeyler
vardır....." (2)
3) "İnsanın (dini ve dünyası hakkında)
ihtiyaç duymadığı şeyleri (malayanî) terk etmesi, onun müslümanlığının
güzelliklerindendir." (3)
4) "Hiç biriniz, kendiniz için arzu
ettiğinizi, kardeşiniz için arzu etmedikçe (kemâliyle) iman etmiş olmaz." (4)
İmam Ebu Davud (rh.a.)'in bu ifadesine göre
"Niyet hadisi", İslâm'ın dörtte biridir. (5)
"Ümmü Kays'ın Muhaciri" Kıssası, bu
hadisin söylenmesine sebeb olduğu beyan edelir... Daru'ş-şirk olan Mekke’den
Daru’l-İslâm olan Medine’ye hicret eden Ümmü Kays isimli müslüman kadın ile
evlenmek niyetiyle Mekke’den Medine’ye gelen müslüman kişinin, bu niyetinden
dolayı muhacir mi, yoksa müsafir mi sayılacağı gündeme girmiştir...
"Amellerin, ancak niyete göre olduğu" beyan edilerek, herkes ancak
niyet ettiği şeye göre değerlendirileceği hakikatı ortaya çıkmıştır. (6)
İnsan kullarını imtihan eden yegâne Rabbimiz
Allah (Azze ve Celle), imtihan sahası olan dünya hayatında kullarının
istediğini vereceğini beyan buyurur:
"Kim ahiret ekinini (kazancını) isterse,
Biz ona, kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim de dünya ekinini isterse, ona
da ondan veririz, ancak onun ahirette bir nasibi yoktur." (7)
Ahiret için niyetlenip isteyene, aheritte bol
bol karşılık verilir... Bütün niyeti dünya ve dünyalık olana da, dünyalık
verilir, amma onun niyeti ve isteğinde ahiret olmadığı için ahiretten dolayı
herhangi bir nasibi olamaz. Çünkü, "Ameller, ancak niyete göredir. Herkese
ancak niyet ettiği şey vardır."
Âlemlerin Rabbi Allah katında değer kazanan ve
değerlendirilen yalnızca niyetlerdir... Kul tarafından yapılan tüm davranışlar,
hâl ve tavırlar, niyetine göre değer kazanır... Diğer insanlar, o insanın hangi
niyetle o ameli işlediğini bilemezler... Çünkü niyet, kalb ile ilgili olan bir
meseledir... İnsanın kalbinde olan ise, bir başka insan için gaybî olduğundan
ne olduğu bilinmez... İnsanın yaptığı iyi hareketleri, iyi niyet ile mi, yoksa
riyakarca kötü niyetle mi yaptığını ancak Allah bilir... Ve şöyle buyurur
Rabbimiz Allah:
"Sözü açığa vursan da (gizlesen de birdir).
Çünkü şübhesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir." (8)
"De ki: "Sinelerinizde olanı
gizleseniz de, açığa vursanız da Allah, onu bilir, Ve göklerde olanı da, yerde
olanı da bilir. Allah, her şeye güç yetirendir." (9)
"..... Şübhesiz Allah, sinelerin özünde
saklı duranı bilendir." (10)
"(Allah,) gözlerin hainliklerini ve
göğüslerin saklamakta olduklarını bilir." (11)
Kalblerde saklı olanları bilen Rabbimiz Allah,
kullarını niyetlerine göre hesaba çekecektir...
"Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır.
İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah, sizi onunla sorguya çeker.
Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azablandırır. Allah, herşeye güç
yetirendir." (12)
Kalblerde
geçeni yalnızca bilen Allah, insana şahdamarından daha yakın olduğu için
nefsinin, ona ne vesveseler verdiğini yalnızca bilen yine Allah’dır...
"Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin
ona ve vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona, şahdamarından daha
yakınız." (13)
".... Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile
kalbi arasına girer...." (14)
Yegâne önderimiz ve biricik hayat örneğimiz
Rasulullah (s.a.s.), bu hakikate işaret etmektedir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
hayat önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Şübhesiz ki Allah, sizin bedenlerinize ve
sûretlerinize bakmaz, lâkin kalblerinize bakar."
Ve parmaklarıyla göğsünü işaret etmiştir. (15)
İnsanın kalbindeki niyeti ne ise, ona göre değer
kazanır. Niyeti iyi ve hayır üzere ise, yaptığı amel de niyetiyle örtüşüyorsa,
yani ameli de niyeti gibi iyi ve hayır üzere ise, yaptığının karşılığında sevab
alır... Çünkü niyet ile amel birbirini tasdik etmelidir... İyi niyet, bile bile
yapılan kötü ameli temize çıkarmaz... Kötü amel, iyi niyetten dolayı bir kıymet
kazanmaz... Niyetin hesabını Allah’a verecek olan insan, yaptıklarından dolayı,
içinde yaşadığı toplum tarafından hesaba çekilir... Diğer insanlar, insanı
niyetinden dolayı değil, amelinden dolayı hesaba çeker, ya kıymet verir
mükafatlandırır, ya değersiz bulup cezalandırır...
Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki, insan kullarını
niyetlerine göre değerlendiren Rabbimiz Allah, onların amellerine göre de
değerlendirir ve karşılığını ona göre verir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz
Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Şübhesiz ki Allah, sizin sûretlerinize ve
mallarınıza bakmaz. Lâkin kalblerinize ve amellerinize bakar." (16)
Mü’min muvahhid olan müslüman bir kulun, hem
niyeti iyi olmalı, hem de ameli iyi olmalıdır... Mü’min müslüman her zaman ve
her mekânda iyilik ve hayır üzere bulunmalıdır... Malum olduğu üzere iyi ve
hayırlı olan şey, İslâm’a uygun olan şey demektir... İyilik ve hayır, yalnız
Allah'ın razı olduğu niyet ve ameldir... Allah'ın razı olduğu şey ise,
Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği gibi hareket etmekle gerçekleşir... Çünkü
Rasulullah (s.a.s.), iyilik ve hayrın örneği ve bu yolun önderidir...
Cabir b. Abdullah (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle
buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Bundan sonra (malumunuz olsun ki,) sözün
en hayırlısı, Allah'ın kitabıdır. İrşadların (yolların) en hayırlısı da,
Muhammed (s.a.s.)’in irşadıdır (yoludur)." (17)
Niyet ve amel arasındaki ilişki hakkında şöyle
bir örnek verir Rasulullah (s.a.s.).
Ebu Keşbe el-Enmarî (r.a.)'ın rivayetiyle
Rusulullah (s.a.s.), şunu beyan buyurur:
"Üç (haslet) vardır ki, onlar üzerine yemin
ederim ve size bir söz söyleyeceğim ki, onu hafızanızda tutun!"
Sonra şöyle buyurdu:
"Sadaka vermekten kulun malı eksilmez,
uğradığı haksızlığa karşı sabreden kulun, Cenab-ı Allah ancak şerefini arttırır
ve dilencilik kapısını açan bir kula Allah, mutlaka yoksulluk kapısını (veya
buna yakın bir ifâde kullandı) açar.
Size bir söz söyleyeceğim ki onu, hafızanızda
tutun!"
Sonra şöyle buyurdu:
"Dünya, ancak dört kişinindir. (Yani
dünyada ancak dört sınıf insan vardır.)
Allah, mal ve ilim verdiği kul ki, bu kul, bu
nimet içinde Rabbini sever ve sayar, bununla akrabasına sılada bulunur (onları
yoklar ve yardım eder). Allah'ın bu nimette olan hakkını da tanır. İşte bu kul,
Allah katında en üstün derecelerdedir.
Allah'ın ilim verip mal vermediği kul ki, bu kul
doğru niyetlidir:
— Malım olsaydı, bu malda falanın, yaptığı gibi
yaparım, der.
İşte o, niyetine göre karşılık görür ve ikisinin
sevabı da eşittir.
Allah'ın mal verip ilim vermediği kul ki,
ilimsizlik yüzünden malında körü körüne hareket eder, bu nimet içinde Rabbini
sevmez ve saymaz. Bununla akrabasına sılada bulunmaz ve Allah için o malda hiç
bir hak tanımaz. İşte bu kimse, en kötü mertebelerdedir.
Allah'ın, mal da, ilim de vermediği bir kul ki:
— Malım olsaydı bu malda (israf ve sefahet
düşkünü) falanın yaptığı gibi yapırdım, der.
Bu da, niyetine göre karşılık görecektir ve her
ikisinin günahı eşittir." (18)
Rasulullah (s.a.s.)'in verdiği örnekte,
görüldüğü gibi insanlar, hem niyetlerinden, hem de yaptıklarından
sorumludurlar... Niyet edip de imkânsızlıktan dolayı yapamadıkları iyilik ve
kötülüklerden dolayı da sorumluluk gündeme gelir... Niyet sahibi, niyetinin
durumuna göre karşılık bulur... Ona, niyetine göre sevab ve ceza verecek ancak
Allah’dır... Toplum, o insanı amelinden dolayı yargılar... Eğer işlediği amel
iyi ve hayırlı ise, kendisi toplum nazarında iyi ve hayırlı bir insandır...
İsterse o iyi ve hayırlı amelleri gösteriş, yani riyâ niyetiyle yapmış olsun...
Niyetinden dolayı hesabını Allah’a verecektir... Çünkü onun kötü niyetini
yalnızca Allah bilir... İnsanlar, onu değerlendirirken, yaptığı iyi ve hayırlı
amellerine göre değerlendirirler... Bu iyi ve hayırlı amelleri, ne niyet ile yaptıklarını
bilmezler...
Bu konuda, Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şu
örneği verir muvahhid mü’minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.):
"Kıyamet gününde insanların üzerine ilk
hüküm verilecek olanı, şehid edilen bir adamdır. Bu adam getirilerek ona Allah,
nimetlerini tarif edecek o da, onları tanıyacaktır.
— Bu nimetler hakkında ne yaptın? diye soracak.
Şehid:
— Senin uğrunda çarpıştım. Nihayet şehid
edildim! diyecektir.
Hakk Teâlâ:
— Yalan söyledin! Lâkin sen, cesur denilmek için
çarpıştın. Gerçekten denildi de! buyuracak.
Sonra onun hakkında emir verecek ve yüz üstü
sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.
Bir de, ilmi öğrenip öğreten ve Kur’ân'ı okuyan
bir adamdır. Bu da, getirilerek kendisine nimetlerini tarif edecek, o da,
onları tanıyacaktır.
— Bunlar hakkında ne yaptın? diye soracak.
O adam:
— İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızan için
Kur’ân'ı da okudum, diyecek.
Hakk Teâlâ:
— Yalan söyledin! Lâkin sen ilmi, âlim denilsin
diye öğrendin. Kur’ân'ı da, ‘o, karî’dir’ (iyi okuyucu) denilsin diye okudun.
Gerçekten denildi de, buyuracak.
Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü
sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.
Bir de, Allah'ın yakasını genişlettiği ve
kendisine malın her çeşidinden verdiği adamdır. Bu da, getirilerek ona
nimetlerini tarif edecek, o da, onları tanıyacaktır.
— Bunlar hakkında ne yaptın? diye sorulacak.
O adam:
— Uğrunda mal sarfetmesini dilediğin hiç bir yol
bırakmadım. Mutlaka senin için sarf ettim, diyecek.
Hakk Teâlâ:
— Yalan söyledin! Lâkin sen, ‘o, cömerttir’
desinler diye yaptın. Gerçekten denildi de, buyuracak.
Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü
sürüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır." (19)
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in bu apaçık beyanından
anlaşıldığı gibi, insanların salih amel sahibi olarak gördükleri ve amellerinin
zahirine göre değer verip saydıkları kişiler, Allah'ın katında niyetlerine göre
değerlendirilmektedirler... Yaptıkları ameller, zahirde Allah'ın emrettiği ve
kedisinden razı olduğu amellerdir... Fakat bu amelleri, Allah rızasını
gözeterek yapmadıkları, aksine insanların nazarında belli bir değer kazanmak
için yaptıkları için Allah'ın katında hiç bir değer kazanmamışlardır... Bu iyi,
hayırlı ve salih amelleri işlerken niyetleri iyi olmadığı için hiç bir güzel
karşılık bulamamış, cennet umarken, cehennemi boylamışlardır... Halbuki içinde
yaşadıkları toplum, onları bu iyi ve
salih amelleriyle tanımış ve kendilerini salihlerden görüp değerlendirmişlerdi...
Çünkü diğer insanlar, onların ne niyet taşıdıklarını bilemez, ancak hâl ve
hareketlerine göre değerlendirir... İnsanlar, insanları değerlendirirken ortaya
koydukları ölçü, söz, hâl ve harekettir... İnsanlar, insanları sözleriyle, hâl
ve hareketleriyle, yani amelleriyle değerlendirirler...
İnsanın, sözleri, hâli ve hareketi kötülük üzere
ise, hiç kimse onun hangi niyetle böyle
söylendiğine ve böyle davrandığına bakmaz... O, ne söylemiş ve nasıl davranmış ise, o kişiyi, ona göre
değerlendirirler... Müslümanlar açısından "İkrah-ı Mülci" gündemde
olmadıkça durum, bundan ibarettir... İkrah-ı Mülci durumu, ruhsatı gündeme
getirir ki, o anda zor durumda olan bir mü’min müslüman, inancının aksine bir
söz söylemiş ve bir harekette bulunmuş olabilir... Bu, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in
vermiş olduğu bir ruhsat olup, mü’min müslümanın ruhsat ile amel etmesi,
kendisine herhangi bir yükümlülük getirmez...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"Kim, imandan sonra Allah’a (karşı) inkâra
sapıp da -Kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde baskı altında zorlanan hariç-
inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah’dan onlara bir gazab vardır ve
büyük azab da onlaradır." (20)
Bu konuda Ammar b. Yâsir (r.a.)'ın olayı
meşhurdur. Mekkeli müşriklerin korkunç işkencesi ve ağır zulmü altında olan
Ammar b. Yâsir (r.a.), en son takadına ve imkânına kadar onların işkencesine
dayanmış, işkence altında gücü bitmiş ve ne söylediğinin farkında olmayacak
dereceye düşürülmüştü... Böyle bir ikrah-ı mülci altında O, müşriklerin
kendisine söyletmek istediği "elfaz-ı küfür" olan sözleri söylemişti.
Böyle davranmakla işkenceden kurtulmuştu... Canını kurtardıktan sonra pişman
olmuş ve ağlayarak Rasulullah (s.a.s.)'in yanına gelmişti.
"Bu yüzden Rasulullah (s.a.s.)'e Ammar'ın
inkâr ettiği haberi verildi. O ise:
"Hayır muhakkak ki Ammar, tepeden tırnağa
kadar iman doludur. İman, O’nun etine, kanına karışmıştır." buyurdu.
Nihayet Ammar, ağlar bir vaziyette Rasulullah
(s.a.s.)'e geldi.
Rasulullah (s.a.s.), O’nun gözyaşlarını siliyor
ve şöyle buyuruyordu:
"Eğer onlar, sana yine işkence
yaparlarsa,demiş olduğun bu sözü tekrar de!"
Derken Allah Teâlâ, bu ayeti (Nahl, 16/106)
indirdi.(21)
Hadisi Beyhakî, buradakinden daha geniş olarak
rivayet etmiştir. Bu rivayette, Ammar'ın Hz. Peygamber (s.a.s.)'e sövdüğü ve
onların ilâhlarını hayırla andığı da kaydedilmiştir.
Bu rivayette Ammar, şöyle demiştir:
— Ey Allah'ın elçisi, sana sövmedikçe ve
ilâhlarını hayırla anmadıkça beni bırakmadılar.
Hz. Peygamber:
"Kalbini nasıl buluyorsun?" diye sordu
da Ammar:
— İmanla dopdolu, dedi.
Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.s.):
"Onlar, eğer işkencelerine dönerlerse, sen
de bu söze dön!" buyurdu.
Ve bu hususta Allah Teâlâ:
"Kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde
baskı altında zorlanan hariç..." (Nahl, 16/106) ayetini indirdi. (22)
Ya böyle bir ikrah-ı mülci hâli , ya da zaruret
hâli gündeme gelirse mü’min müslüman kişi, ma’zur görülür... Zaruretler gündeme
gelince, mü’min müslümanlar için yasaklanmış olan şeyler, o hâl geçinceye kadar
mübah olur...
Bu
konuda, "Mecelle"de şöyle denilmektedir:
"Zaruretler, memnu olan şeyleri mubah
kılar." (23)
Zaruret hâli için Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve
Allah’dan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı haram kıldı. Fakat kim mecbur
kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü gerçekten
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (24)
Mü’min müslümanın ikrah-ı mülci ve zaruret
hâlinin dışında, yaptıklarından ve söylediklerinden sorumlu olduğu malumdur...
Bunun için yaptıkları ve söyledikleri şeylerden hesaba çekilir...
Ebu Zerr el- Gifarî (r.a.)'ın rivayetiyle
önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Ümmetimin yanılması, unutması ve
zorlandığı şey (in günah)ın Allah Teâlâ, şübhesiz affetmiştir." (25)
Bu konuda, "Mecelle"de şöyle
denilmektedir:
"Kişi, ikrarıyla muâheze olunur." (26)
Kişi, herhangi bir yanılma, unutma ve zorlanma,
yani ikrah-ı mülci veya zaruret hâli olmadan söylenenlerden ve yapılanlardan
hesaba çekilir... Söylediği ve yaptığının durumuna göre değerlendirilip ya
cezalandırılır, ya da mükafatlandırılır... Eğer söyledikleri ve yaptıkları kötü
ve günah ise, bu suçtan dolayı cezalandırılır... Eğer söyledikleri ve
yaptıkları iyi ve hayırlı şeylerse, bu durumundan dolayı mükafatlandırılır...
Kısacası, kalbindeki taşıdığı niyetinden dolayı
Allah’a hesab verirken, amelinden dolayıda içinde yaşadığı topluma, yani
kendisinin dışındaki insanlara hesab verir...
Allah, insan kullarını niyetlerinden ve
amellerinden dolayı hesaba çekerken, insanlar, birbirilerini amellerinden
dolayı yargılarlar... Çünkü onlar, birbirilerinin kalblerinde neler
gizlediklerini bilemezler...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"Onların (kurbanların), etleri ve kanları
kesin olarak Allah’a ulaşmaz, ancak O’na, sizden takva (iyi niyet ve ihlas)
ulaşır......." (27)
Kurban bayramında, kurban kesen mü’min
müslümanın bu fiili, diğer insanlar tarafından takdir ve dualar ile
karşılanırken Allah, o mü’min müslümanın takvasına yani niyet ve ihlasına
bakar... O mü’min müslümanın hangi niyet ile kurban kestiğini ancak Allah
bilir... Bundan dolayı niyet, salih amele ters düşmemeli... Niyet iyi olmalı
ki, salih amel değer kazansın...
Kötü niyet ile iyi amel işlenebilir amma iyi
niyet ile kötü amel işlenemez... Kötü niyet ile işlenen salih bir amelin Allah
katında bir değeri yoktur, fakat bu niyetten haberi olmayan insanların katında
salih amelin bir değeri vardır... İyi niyet ile Allah'ın yasakladığı, yani
haram kıldığı bir amel işlenemez... Böyle bir mantık, böyle bir anlayış hem
nakle, hem de akla aykırıdır... Böyle bir durum, aklını kullanma yetkisinde
olan her muvahhid mü’min tarafından red olunur... Çünkü yapılan amel, Kur’ân’a
ve Sünnet’e, yani Rabbimiz Allah'ın emirlerine ve önderimiz Rasulullah
(s.a.s.)'in yaptıklarına aykırıdır... Böyle haram bir işi yapan veya bir fikri
beyan eden kişinin niyeti, ancak Allah tarafından bilindiği için o kişi, ikrarı
ve ameli ile muâhaze olunur...
Su niyetiyle şarab içilemeyeceği gibi, Kâbe’ye
gitmek niyetiyle meyhaneye gidilmez... Fakirlere yardım etmek gayesiyle
hırsızlık yapılamayacağı gibi, diğerlerin namusuna saldırmasınlar diye gençler
için genelevler açılamaz. Niyetimiz iyi, kalbimiz temiz safsatalarıyla Allah'ın
ve Rasulullah (s.a.s.)'in haram kıldığı bir şey, helâl kılınamaz... Yani Allah
ve Rasulü (s.a.s.)'in yasakladığı bir şey, iyi niyet adı altında
serbestleştirilemez...
Yegâne hayat nizamı İslâm’a ve işgal altındaki
İslâm topraklarında esaret altında yaşayan mustaz’af mü’min müslümanlara hizmet
etmek iyi niyetiyle gayr-ı İslâmî metodlarla amel edilemez.... Gayenin
meşruluğu gibi, metodun ve aracın da meşru, yani İslâm’a uygun olması
lazımdır... İyi niyet, kötü ameli temize çıkarmaz... O nasıl iyi niyettir ki,
sahibine kötü amel işletmektedir...
Bilindiği gibi, kişinin aynası, onun işidir... Yaptıkları ve söyledikleri
ortada iken, her şey apaçık iken başka bir lafa bakılır mı?.. Niyet iyi ise,
amelin de iyi olması lazımdır... Niyet gizli, amel açıktır... Niyet gaybî, amel
zahirdir... İslâm’da zahire itibar edilir, gaybı yalnızca bilen Allah’dır...
"O, gaybi bilendir. Kendi gaybını kimseye
açık tutmaz." (28)
"..... Allah sizi, gayb üzerine muttali
kılacak değildir. Amma Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse siz de,
Allah’a ve elçilerine iman edin. Eğer iman eder ve sakınırsanız, sizin için
büyük bir ecir vardır." (29)
Bu beyandan sonra, şu hadislere dikkat çekmek
isteriz...
Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)'nın rivayetiyle
şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Bir ordu, Kâbe’yi (harab etmeye)
kasdedecek. Bunlar, Beyda mevkiîne geldiklerinde, evvelleri ve ahirleriyle
(yani kumandanlarından son neferlerine kadar hepsi) yere batarlar."
Aişe (r.anha), dedi ki:
"Ya Rasulellah, bunlar, evvelleri ve
ahirleriyle nasıl yere batarlar? Halbuki bunların arasında (alış-verişle geçinen)
çarşılar halkı ve o zalimlerden olmayan kimseler vardır, dedim.
Rasulullah (s.a.s.):
"Bunlar, evvelleri ve ahirleriyle
batırılırlar. Sonra bu batırılanlar, (kıyamet gününde) kendi niyetlerine göre
diriltilirler." buyurdu. (30)
İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah, bir kavme azab indirince, o kavim
içinde bulunan (iyi-kötü) her ferde azab isabet eder. Sonra (Kıyamet gününde)
Herkes kendi ameline göre diriltilir." (31)
Rabbimiz Allah, mü’min muvahhid kullarını böyle bir
azabdan dolayı uyarmaktadır:
"Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isabet
etmekle kalmayan bir fitneden korunup sakının. Bilin ki, gerçekten Allah (ceza
ile) sonuçlandırması daha şiddetlidir." (32)
Mü’min müslümanların içinde yaşadığı toplumda
ortaya çıkan zulmü, fısk ve fücuru, fitnenin her türlüsü, mü’minler tarafından
engellenmesi gereklidir... Bu engelleme faaliyetinde tüm imkânlar seferber
edilmelidir... Mü’min müslümanlar, Allah’a karşı, İslâm’a karşı ve ümmetin
vahdetine karşı bir fitne, bir münker ve bir masiyet gördükleri zaman, onu
gidermek, ortadan kaldırmak için elleriyle, dilleriyle ve kalbleriyle karşı
çıkıp önlemelidirler...
Ebu Said (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurur:
"Sizden herhangi biriniz bir kötülük
görürse onu, hemen eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa, diliyle
değiştirsin. Ona da gücü yetmiyorsa, kalbiyle değiştirsin (buğz etsin). İmanın
en zayıfı da budur." (33)
İmam Ebu Bekir (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.), Ümmetini şöyle ikaz ediyor:
"Şübhesiz insanlar, kötü bir şeyi görüp de
men’etmedikleri zaman, Allah'ın onlara umumî bir ceza vermesi çabuklaşır (veya
yakınlaşır)." (34)
Yeryüzünden zulmün ve zalimin her türlüsünü
kaldırmak, yerine adaleti ve adil olanları geçirmek, muvahhid mü’minlerin baş
vazifelerinden iken, (35)
elbette zulmedenlere zerre miktarı bile olsa yardımcı olamaz ve onlara
meyledemezler... Çünkü Rabbimiz Allah'ın şu emrini kendilerine şiâr
edinmişlerdir:
"Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa
size ateş dokunur. Sizin Allah’dan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da
göremezsiniz." (36)
Bunu, böylece beyan ettikten sonra, iyi niyet
ile yapılmayan salih amellerin sahibleri için hiç bir faydası olmadığını beyan
eden şu hadis-i şerife dikkat edilim!..
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur
müttakilerin önderi Rasulullah (s.a.s.):
"Nice oruçlu vardır ki, orucundan kendisine
aç kalmaktan başka bir şey yoktur. Ve gece namazına nice kalkan vardır ki,
kalkışından kendisine uykusuzluktan başka hiç bir şey hasıl olmaz." (37)
İnsanın kalbinde taşıdığı niyetinin gizli olup başkaları tarafından bilinemeyeceği, diğer i