BU, BÖYLEDİR!...

(1)

 

 

 

 

ÖNSÖZ

 

 

 

Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla...

"Şüphesiz her türlü hamd, Allah’a mahsustur. O’ndan yardım ve mağfiret dileriz, nefislerimizin şerrinden de O’na sığınırız. Allah'ın hidayete erdirdiği kişiyi saptıracak yoktur. Saptırdığını da hidayete erdirecek yoktur. Ben, Allah’dan başka bir ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederim.

"Ey insanlar, kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’dan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şübhesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (1)

"Ey iman edenler, Allah’dan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa, öylece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin."(2)

"Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve sözü doğru söyleyin.

Ki O (Allah), amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, artık o, en büyük kurtuluşla kurtulmuştur." (3) (4)

Salat ve selâm müttakilerin ve mücahidlerin önderi Rasulullah’a, Âline, Ashabına ve kıyamete kadar O’nun izi üzere yürüyen mü’min müslümanlara olsun...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle)'nin izni ve yardımıyla gerçekleştirdiğimiz "Dâvâ Dersleri" serimizin beşinci kitabına, "Bu, Böyledir" ismini verdik ve İmam Buhârî (rh.a.) ile İmam Müslim (rh.a.)'in ittifak ettikleri Kırk Hadis-i Şerif çerçevesinde, kırk mes’elemizi dile getirmeye gayret ettik... Yirmi konumuz birinci ciltte, yirmi konumuz da ikinci ciltte yer almıştır...

"Benim başarım, ancak Allah iledir. O’na tevekkül ettim ve O’na içten yönelip dönerim." (5)

İşgal altındaki İslâm topraklarında ve zorba tağutların zulüm egemenlikleri altında yaşamaya gayret eden müstaz’af mü’min müslümanların bilgilenmesi, uyanması ve canlanması için bir katkıda bulunmak isteğiyle bu eseri hazırladık... Eserin hazırlanmasında temel kaynağımız, yegâne düsturumuz Kur’ân-ı Kerim ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in Sahih Sünneti’dir. Kitab ve Sünnet ölçüsünce diğer İslâmî eserlere müracaat ettik... Ayet-i Kerime’leri tefsirsiz, Hadis-i Şerifleri de şerhsiz ele almamaya çalıştık... Ümmetin icmâı doğrultusunda mes’eleleri anlamaya ve anlatmaya gayret ederken, müctehid ulemânın görüşleri bizlerin yolunu aydınlatmaktadır... Müfessir ve muhaddis ulemânın o ince anlayışları, o derin görüşleri olmasaydı, konunun kavranması çok güçleşecekti... Rabbimiz Allah (c.c.) cümle muvahhid mü’min İslâm Fakihlerine, Müfessirlerine ve mühaddislerine rahmet eylesin ve onları affeylesin... Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in varisleri olan bu âlimler, (6) bizlerin İslâm'ı anlamada ve yaşamada çok büyük hizmetleri olmuş ve yolumuzu aydınlatan ilim kendileri hâline gelmişlerdir...

Muvahhid mü’min müslümanların en büyük düşmanı, cehalettir!... Bu ümmetin Fir’avn’ı olan (7) kişiye, Rasulullah (s.a.s.)'in verdiği vasıf da, Ebu Cehil, yani cehaletin babasıdır... (8) İşgal edilmiş İslâm topraklarında yaşayan müstaz’af ve mazlum mü’min müslümanlar, çağdaş cahilî düzenlerin egemenliklerinden kurtulmaları için bilgilenmeleri, aydınlanmaları ve bilip öğrendiklerini hayata uygulamaları gerekir.

İslâm, öyle bir ilâhî hayat nizamıdır ki, kendisini kabul edip inananlara ilk emri, "Oku"dur. (9)

İslâm, öyle eşsiz bir nizamdır ki, her şeyden önce, hatta iman etmeden önce ilmi emrediyor... Bilmeyi ve şuurlu bir şekilde idrak ederek inanmayı öneriyor... (10) İman edenler için bu, bir emirdir...

Muvahhid mü’minler, okudukça, öğrendikçe, idrak edip bildikleriyle amel ettikçe gerçekleri görecek, içine düşürüldükleri zilletin farkına varacaklardır... Zilletin farkına varanlar, birleşip izzetli bir hayata kavuşmak için kurtuluş yollarını arayacaklardır... Katıksız iman, ihlas ve takva ile hareket eden muvahhid mü’minler, birlik ve beraberlik içinde olduklarından dolayı Rabbimiz Allah, kendilerine bir kurtuluş bahşedecektir... Bu, Allah'ın va’dıdır!..

"Kim Allah’dan korkup sakınırsa (Allah), ona bir çıkış yolu gösterir." (11)

Ve Allah (Azze ve Celle)'nin yardımı, rahmeti ve bereketi, cemaat hâlinde O’na kul olmaya ve tağutların egemenliğinden kurtulmaya çalışanların üzerinedir...

İbn Abbas (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah'ın (yardım eli), cemaatle beraberdir." (12)

Elinizdeki eser, böyle bir anlayışla ve isteyenleri bilgilendirmek niyetiyle hazırlanmıştır... Nakledilen delillerin sahih olmasına dikkat edilmiş, yorumların, günün mes’elelerini dile getirici ve problemleri çözücü bir mahiyet arz etmesine hassasiyet gösterilmiştir.

Bu eserin, okuyanlara faydalı olması ve İslâmî uyanışa bir katkı sağlaması için, yegâne Rabbimiz Allah’dan yardım etmesini niyaz ederiz...

Dâvâmızın başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdetmektir...

KUL SADİ YÜKSEL

6 Ramazan 1419-24 Aralık 1998

Ihlamurkuyu /Ümraniye

 

 

 

 

 

 

 

(1)

 

AMEL, NİYETİN GÖSTERGESİDİR

 

 

 

Emiru’l- Mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah   (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Ameller, ancak niyete göredir. Herkese ancak niyet ettiği şey vardır.

Her kimin hicreti, Allah’a ve Rasulü’ne ise, onun hicreti Allah’a ve Rasulü’nedir. Kimin hicreti, elde edeceği bir dünya, yahud evleneceği bir kadın içinse, onun hicreti de hicret ettiğinedir." (1)

Yegâne hayat nizamı olan İslâm'ın üçte biri sayılan bu hadis, amellerde niyetin çok önemli olduğunu beyan eder. Aynı zamanda ilmin de üçte biri sayılan "Niyet hadisi", kalbin ameli olarak değerlendirilmiştir. Muvahhid mü’min kulların bütün ameli, kalb ile, dil ile ve diğer vücud organları ile gerçekleşir...

Bu konuda, büyük hadis imamlarından Ebu Davud (rh.a.), şöyle demiştir:

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den beşyüzbin hadis yazdım. Bunlardan ahkam hususunda dörbin sekizyüz hadis seçtim. Zühd ve takvaya dair hadislere gelince, onları kitabıma almadım. Bir insana bunlardan dini için dört tanesi yeter:

1) "Ameller, ancak niyete göredir."

2) "Helâl belli, haram da bellidir. İkisi arasında (helâl mı, haram mı belli olmayan bir takım, şübheli şeyler vardır....." (2)

3) "İnsanın (dini ve dünyası hakkında) ihtiyaç duymadığı şeyleri (malayanî) terk etmesi, onun müslümanlığının güzelliklerindendir." (3)

4) "Hiç biriniz, kendiniz için arzu ettiğinizi, kardeşiniz için arzu etmedikçe (kemâliyle) iman etmiş olmaz." (4)

İmam Ebu Davud (rh.a.)'in bu ifadesine göre "Niyet hadisi", İslâm'ın dörtte biridir. (5)

"Ümmü Kays'ın Muhaciri" Kıssası, bu hadisin söylenmesine sebeb olduğu beyan edelir... Daru'ş-şirk olan Mekke’den Daru’l-İslâm olan Medine’ye hicret eden Ümmü Kays isimli müslüman kadın ile evlenmek niyetiyle Mekke’den Medine’ye gelen müslüman kişinin, bu niyetinden dolayı muhacir mi, yoksa müsafir mi sayılacağı gündeme girmiştir... "Amellerin, ancak niyete göre olduğu" beyan edilerek, herkes ancak niyet ettiği şeye göre değerlendirileceği hakikatı ortaya çıkmıştır. (6)

İnsan kullarını imtihan eden yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), imtihan sahası olan dünya hayatında kullarının istediğini vereceğini beyan buyurur:

"Kim ahiret ekinini (kazancını) isterse, Biz ona, kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim de dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz, ancak onun ahirette bir nasibi yoktur." (7)

Ahiret için niyetlenip isteyene, aheritte bol bol karşılık verilir... Bütün niyeti dünya ve dünyalık olana da, dünyalık verilir, amma onun niyeti ve isteğinde ahiret olmadığı için ahiretten dolayı herhangi bir nasibi olamaz. Çünkü, "Ameller, ancak niyete göredir. Herkese ancak niyet ettiği şey vardır."

Âlemlerin Rabbi Allah katında değer kazanan ve değerlendirilen yalnızca niyetlerdir... Kul tarafından yapılan tüm davranışlar, hâl ve tavırlar, niyetine göre değer kazanır... Diğer insanlar, o insanın hangi niyetle o ameli işlediğini bilemezler... Çünkü niyet, kalb ile ilgili olan bir meseledir... İnsanın kalbinde olan ise, bir başka insan için gaybî olduğundan ne olduğu bilinmez... İnsanın yaptığı iyi hareketleri, iyi niyet ile mi, yoksa riyakarca kötü niyetle mi yaptığını ancak Allah bilir... Ve şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Sözü açığa vursan da (gizlesen de birdir). Çünkü şübhesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir." (8)

"De ki: "Sinelerinizde olanı gizleseniz de, açığa vursanız da Allah, onu bilir, Ve göklerde olanı da, yerde olanı da bilir. Allah, her şeye güç yetirendir." (9)

"..... Şübhesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir." (10)

"(Allah,) gözlerin hainliklerini ve göğüslerin saklamakta olduklarını bilir." (11)

Kalblerde saklı olanları bilen Rabbimiz Allah, kullarını niyetlerine göre hesaba çekecektir...

"Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah, sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azablandırır. Allah, herşeye güç yetirendir." (12)

 Kalblerde geçeni yalnızca bilen Allah, insana şahdamarından daha yakın olduğu için nefsinin, ona ne vesveseler verdiğini yalnızca bilen yine Allah’dır...

"Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ve vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona, şahdamarından daha yakınız." (13)

".... Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer...." (14)

Yegâne önderimiz ve biricik hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), bu hakikate işaret etmektedir...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur hayat önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

"Şübhesiz ki Allah, sizin bedenlerinize ve sûretlerinize bakmaz, lâkin kalblerinize bakar."

Ve parmaklarıyla göğsünü işaret etmiştir. (15)

İnsanın kalbindeki niyeti ne ise, ona göre değer kazanır. Niyeti iyi ve hayır üzere ise, yaptığı amel de niyetiyle örtüşüyorsa, yani ameli de niyeti gibi iyi ve hayır üzere ise, yaptığının karşılığında sevab alır... Çünkü niyet ile amel birbirini tasdik etmelidir... İyi niyet, bile bile yapılan kötü ameli temize çıkarmaz... Kötü amel, iyi niyetten dolayı bir kıymet kazanmaz... Niyetin hesabını Allah’a verecek olan insan, yaptıklarından dolayı, içinde yaşadığı toplum tarafından hesaba çekilir... Diğer insanlar, insanı niyetinden dolayı değil, amelinden dolayı hesaba çeker, ya kıymet verir mükafatlandırır, ya değersiz bulup cezalandırır...

Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki, insan kullarını niyetlerine göre değerlendiren Rabbimiz Allah, onların amellerine göre de değerlendirir ve karşılığını ona göre verir...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Şübhesiz ki Allah, sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Lâkin kalblerinize ve amellerinize bakar." (16)

Mü’min muvahhid olan müslüman bir kulun, hem niyeti iyi olmalı, hem de ameli iyi olmalıdır... Mü’min müslüman her zaman ve her mekânda iyilik ve hayır üzere bulunmalıdır... Malum olduğu üzere iyi ve hayırlı olan şey, İslâm’a uygun olan şey demektir... İyilik ve hayır, yalnız Allah'ın razı olduğu niyet ve ameldir... Allah'ın razı olduğu şey ise, Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği gibi hareket etmekle gerçekleşir... Çünkü Rasulullah (s.a.s.), iyilik ve hayrın örneği ve bu yolun önderidir...

Cabir b. Abdullah (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

"Bundan sonra (malumunuz olsun ki,) sözün en hayırlısı, Allah'ın kitabıdır. İrşadların (yolların) en hayırlısı da, Muhammed (s.a.s.)’in irşadıdır (yoludur)." (17)

Niyet ve amel arasındaki ilişki hakkında şöyle bir örnek verir Rasulullah (s.a.s.).

Ebu Keşbe el-Enmarî (r.a.)'ın rivayetiyle Rusulullah (s.a.s.), şunu beyan buyurur:

"Üç (haslet) vardır ki, onlar üzerine yemin ederim ve size bir söz söyleyeceğim ki, onu hafızanızda tutun!"

Sonra şöyle buyurdu:

"Sadaka vermekten kulun malı eksilmez, uğradığı haksızlığa karşı sabreden kulun, Cenab-ı Allah ancak şerefini arttırır ve dilencilik kapısını açan bir kula Allah, mutlaka yoksulluk kapısını (veya buna yakın bir ifâde kullandı) açar.

Size bir söz söyleyeceğim ki onu, hafızanızda tutun!"

Sonra şöyle buyurdu:

"Dünya, ancak dört kişinindir. (Yani dünyada ancak dört sınıf insan vardır.)

Allah, mal ve ilim verdiği kul ki, bu kul, bu nimet içinde Rabbini sever ve sayar, bununla akrabasına sılada bulunur (onları yoklar ve yardım eder). Allah'ın bu nimette olan hakkını da tanır. İşte bu kul, Allah katında en üstün derecelerdedir.

Allah'ın ilim verip mal vermediği kul ki, bu kul doğru niyetlidir:

— Malım olsaydı, bu malda falanın, yaptığı gibi yaparım, der.

İşte o, niyetine göre karşılık görür ve ikisinin sevabı da eşittir.

Allah'ın mal verip ilim vermediği kul ki, ilimsizlik yüzünden malında körü körüne hareket eder, bu nimet içinde Rabbini sevmez ve saymaz. Bununla akrabasına sılada bulunmaz ve Allah için o malda hiç bir hak tanımaz. İşte bu kimse, en kötü mertebelerdedir.

Allah'ın, mal da, ilim de vermediği bir kul ki:

— Malım olsaydı bu malda (israf ve sefahet düşkünü) falanın yaptığı gibi yapırdım, der.

Bu da, niyetine göre karşılık görecektir ve her ikisinin günahı eşittir." (18)

Rasulullah (s.a.s.)'in verdiği örnekte, görüldüğü gibi insanlar, hem niyetlerinden, hem de yaptıklarından sorumludurlar... Niyet edip de imkânsızlıktan dolayı yapamadıkları iyilik ve kötülüklerden dolayı da sorumluluk gündeme gelir... Niyet sahibi, niyetinin durumuna göre karşılık bulur... Ona, niyetine göre sevab ve ceza verecek ancak Allah’dır... Toplum, o insanı amelinden dolayı yargılar... Eğer işlediği amel iyi ve hayırlı ise, kendisi toplum nazarında iyi ve hayırlı bir insandır... İsterse o iyi ve hayırlı amelleri gösteriş, yani riyâ niyetiyle yapmış olsun... Niyetinden dolayı hesabını Allah’a verecektir... Çünkü onun kötü niyetini yalnızca Allah bilir... İnsanlar, onu değerlendirirken, yaptığı iyi ve hayırlı amellerine göre değerlendirirler... Bu iyi ve hayırlı amelleri, ne niyet ile yaptıklarını bilmezler...

Bu konuda, Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şu örneği verir muvahhid mü’minlerin önderi Rasulullah (s.a.s.):

"Kıyamet gününde insanların üzerine ilk hüküm verilecek olanı, şehid edilen bir adamdır. Bu adam getirilerek ona Allah, nimetlerini tarif edecek o da, onları tanıyacaktır.

— Bu nimetler hakkında ne yaptın? diye soracak.

Şehid:

— Senin uğrunda çarpıştım. Nihayet şehid edildim! diyecektir.

Hakk Teâlâ:

— Yalan söyledin! Lâkin sen, cesur denilmek için çarpıştın. Gerçekten denildi de! buyuracak.

Sonra onun hakkında emir verecek ve yüz üstü sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.

Bir de, ilmi öğrenip öğreten ve Kur’ân'ı okuyan bir adamdır. Bu da, getirilerek kendisine nimetlerini tarif edecek, o da, onları tanıyacaktır.

— Bunlar hakkında ne yaptın? diye soracak.

O adam:

— İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızan için Kur’ân'ı da okudum, diyecek.

Hakk Teâlâ:

— Yalan söyledin! Lâkin sen ilmi, âlim denilsin diye öğrendin. Kur’ân'ı da, ‘o, karî’dir’ (iyi okuyucu) denilsin diye okudun. Gerçekten denildi de, buyuracak.

Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.

Bir de, Allah'ın yakasını genişlettiği ve kendisine malın her çeşidinden verdiği adamdır. Bu da, getirilerek ona nimetlerini tarif edecek, o da, onları tanıyacaktır.

— Bunlar hakkında ne yaptın? diye sorulacak.

O adam:

— Uğrunda mal sarfetmesini dilediğin hiç bir yol bırakmadım. Mutlaka senin için sarf ettim, diyecek.

Hakk Teâlâ:

— Yalan söyledin! Lâkin sen, ‘o, cömerttir’ desinler diye yaptın. Gerçekten denildi de, buyuracak.

Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü sürüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır." (19)

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in bu apaçık beyanından anlaşıldığı gibi, insanların salih amel sahibi olarak gördükleri ve amellerinin zahirine göre değer verip saydıkları kişiler, Allah'ın katında niyetlerine göre değerlendirilmektedirler... Yaptıkları ameller, zahirde Allah'ın emrettiği ve kedisinden razı olduğu amellerdir... Fakat bu amelleri, Allah rızasını gözeterek yapmadıkları, aksine insanların nazarında belli bir değer kazanmak için yaptıkları için Allah'ın katında hiç bir değer kazanmamışlardır... Bu iyi, hayırlı ve salih amelleri işlerken niyetleri iyi olmadığı için hiç bir güzel karşılık bulamamış, cennet umarken, cehennemi boylamışlardır... Halbuki içinde yaşadıkları toplum, onları bu iyi  ve salih amelleriyle tanımış ve kendilerini salihlerden görüp değerlendirmişlerdi... Çünkü diğer insanlar, onların ne niyet taşıdıklarını bilemez, ancak hâl ve hareketlerine göre değerlendirir... İnsanlar, insanları değerlendirirken ortaya koydukları ölçü, söz, hâl ve harekettir... İnsanlar, insanları sözleriyle, hâl ve hareketleriyle, yani amelleriyle değerlendirirler...

İnsanın, sözleri, hâli ve hareketi kötülük üzere ise, hiç kimse onun hangi niyetle böyle  söylendiğine ve böyle davrandığına bakmaz... O, ne söylemiş  ve nasıl davranmış ise, o kişiyi, ona göre değerlendirirler... Müslümanlar açısından "İkrah-ı Mülci" gündemde olmadıkça durum, bundan ibarettir... İkrah-ı Mülci durumu, ruhsatı gündeme getirir ki, o anda zor durumda olan bir mü’min müslüman, inancının aksine bir söz söylemiş ve bir harekette bulunmuş olabilir... Bu, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in vermiş olduğu bir ruhsat olup, mü’min müslümanın ruhsat ile amel etmesi, kendisine herhangi bir yükümlülük getirmez...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"Kim, imandan sonra Allah’a (karşı) inkâra sapıp da -Kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde baskı altında zorlanan hariç- inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah’dan onlara bir gazab vardır ve büyük azab da onlaradır." (20)

Bu konuda Ammar b. Yâsir (r.a.)'ın olayı meşhurdur. Mekkeli müşriklerin korkunç işkencesi ve ağır zulmü altında olan Ammar b. Yâsir (r.a.), en son takadına ve imkânına kadar onların işkencesine dayanmış, işkence altında gücü bitmiş ve ne söylediğinin farkında olmayacak dereceye düşürülmüştü... Böyle bir ikrah-ı mülci altında O, müşriklerin kendisine söyletmek istediği "elfaz-ı küfür" olan sözleri söylemişti. Böyle davranmakla işkenceden kurtulmuştu... Canını kurtardıktan sonra pişman olmuş ve ağlayarak Rasulullah (s.a.s.)'in yanına gelmişti.

"Bu yüzden Rasulullah (s.a.s.)'e Ammar'ın inkâr ettiği haberi verildi. O ise:

"Hayır muhakkak ki Ammar, tepeden tırnağa kadar iman doludur. İman, O’nun etine, kanına karışmıştır." buyurdu.

Nihayet Ammar, ağlar bir vaziyette Rasulullah (s.a.s.)'e geldi.

Rasulullah (s.a.s.), O’nun gözyaşlarını siliyor ve şöyle buyuruyordu:

"Eğer onlar, sana yine işkence yaparlarsa,demiş olduğun bu sözü tekrar de!"

Derken Allah Teâlâ, bu ayeti (Nahl, 16/106) indirdi.(21)

Hadisi Beyhakî, buradakinden daha geniş olarak rivayet etmiştir. Bu rivayette, Ammar'ın Hz. Peygamber (s.a.s.)'e sövdüğü ve onların ilâhlarını hayırla andığı da kaydedilmiştir.

Bu rivayette Ammar, şöyle demiştir:

— Ey Allah'ın elçisi, sana sövmedikçe ve ilâhlarını hayırla anmadıkça beni bırakmadılar.

Hz. Peygamber:

"Kalbini nasıl buluyorsun?" diye sordu da Ammar:

— İmanla dopdolu, dedi.

Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.s.):

"Onlar, eğer işkencelerine dönerlerse, sen de bu söze dön!" buyurdu.

Ve bu hususta Allah Teâlâ:

"Kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde baskı altında zorlanan hariç..." (Nahl, 16/106) ayetini indirdi. (22)

Ya böyle bir ikrah-ı mülci hâli , ya da zaruret hâli gündeme gelirse mü’min müslüman kişi, ma’zur görülür... Zaruretler gündeme gelince, mü’min müslümanlar için yasaklanmış olan şeyler, o hâl geçinceye kadar mübah olur...

 Bu konuda, "Mecelle"de şöyle denilmektedir:

"Zaruretler, memnu olan şeyleri mubah kılar." (23)

Zaruret hâli için Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’dan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (24)

Mü’min müslümanın ikrah-ı mülci ve zaruret hâlinin dışında, yaptıklarından ve söylediklerinden sorumlu olduğu malumdur... Bunun için yaptıkları ve söyledikleri şeylerden hesaba çekilir...

Ebu Zerr el- Gifarî (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Ümmetimin yanılması, unutması ve zorlandığı şey (in günah)ın Allah Teâlâ, şübhesiz affetmiştir." (25)

Bu konuda, "Mecelle"de şöyle denilmektedir:

"Kişi, ikrarıyla muâheze olunur." (26)

Kişi, herhangi bir yanılma, unutma ve zorlanma, yani ikrah-ı mülci veya zaruret hâli olmadan söylenenlerden ve yapılanlardan hesaba çekilir... Söylediği ve yaptığının durumuna göre değerlendirilip ya cezalandırılır, ya da mükafatlandırılır... Eğer söyledikleri ve yaptıkları kötü ve günah ise, bu suçtan dolayı cezalandırılır... Eğer söyledikleri ve yaptıkları iyi ve hayırlı şeylerse, bu durumundan dolayı mükafatlandırılır...

Kısacası, kalbindeki taşıdığı niyetinden dolayı Allah’a hesab verirken, amelinden dolayıda içinde yaşadığı topluma, yani kendisinin dışındaki insanlara hesab verir...

Allah, insan kullarını niyetlerinden ve amellerinden dolayı hesaba çekerken, insanlar, birbirilerini amellerinden dolayı yargılarlar... Çünkü onlar, birbirilerinin kalblerinde neler gizlediklerini bilemezler...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"Onların (kurbanların), etleri ve kanları kesin olarak Allah’a ulaşmaz, ancak O’na, sizden takva (iyi niyet ve ihlas) ulaşır......." (27)

Kurban bayramında, kurban kesen mü’min müslümanın bu fiili, diğer insanlar tarafından takdir ve dualar ile karşılanırken Allah, o mü’min müslümanın takvasına yani niyet ve ihlasına bakar... O mü’min müslümanın hangi niyet ile kurban kestiğini ancak Allah bilir... Bundan dolayı niyet, salih amele ters düşmemeli... Niyet iyi olmalı ki, salih amel değer kazansın...

Kötü niyet ile iyi amel işlenebilir amma iyi niyet ile kötü amel işlenemez... Kötü niyet ile işlenen salih bir amelin Allah katında bir değeri yoktur, fakat bu niyetten haberi olmayan insanların katında salih amelin bir değeri vardır... İyi niyet ile Allah'ın yasakladığı, yani haram kıldığı bir amel işlenemez... Böyle bir mantık, böyle bir anlayış hem nakle, hem de akla aykırıdır... Böyle bir durum, aklını kullanma yetkisinde olan her muvahhid mü’min tarafından red olunur... Çünkü yapılan amel, Kur’ân’a ve Sünnet’e, yani Rabbimiz Allah'ın emirlerine ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in yaptıklarına aykırıdır... Böyle haram bir işi yapan veya bir fikri beyan eden kişinin niyeti, ancak Allah tarafından bilindiği için o kişi, ikrarı ve ameli ile muâhaze olunur...

Su niyetiyle şarab içilemeyeceği gibi, Kâbe’ye gitmek niyetiyle meyhaneye gidilmez... Fakirlere yardım etmek gayesiyle hırsızlık yapılamayacağı gibi, diğerlerin namusuna saldırmasınlar diye gençler için genelevler açılamaz. Niyetimiz iyi, kalbimiz temiz safsatalarıyla Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in haram kıldığı bir şey, helâl kılınamaz... Yani Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in yasakladığı bir şey, iyi niyet adı altında serbestleştirilemez...

Yegâne hayat nizamı İslâm’a ve işgal altındaki İslâm topraklarında esaret altında yaşayan mustaz’af mü’min müslümanlara hizmet etmek iyi niyetiyle gayr-ı İslâmî metodlarla amel edilemez.... Gayenin meşruluğu gibi, metodun ve aracın da meşru, yani İslâm’a uygun olması lazımdır... İyi niyet, kötü ameli temize çıkarmaz... O nasıl iyi niyettir ki, sahibine  kötü amel işletmektedir... Bilindiği gibi, kişinin aynası, onun işidir... Yaptıkları ve söyledikleri ortada iken, her şey apaçık iken başka bir lafa bakılır mı?.. Niyet iyi ise, amelin de iyi olması lazımdır... Niyet gizli, amel açıktır... Niyet gaybî, amel zahirdir... İslâm’da zahire itibar edilir, gaybı yalnızca bilen Allah’dır...

"O, gaybi bilendir. Kendi gaybını kimseye açık tutmaz." (28)

"..... Allah sizi, gayb üzerine muttali kılacak değildir. Amma Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse siz de, Allah’a ve elçilerine iman edin. Eğer iman eder ve sakınırsanız, sizin için büyük bir ecir vardır." (29)

Bu beyandan sonra, şu hadislere dikkat çekmek isteriz...

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)'nın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Bir ordu, Kâbe’yi (harab etmeye) kasdedecek. Bunlar, Beyda mevkiîne geldiklerinde, evvelleri ve ahirleriyle (yani kumandanlarından son neferlerine kadar hepsi) yere batarlar."

Aişe (r.anha), dedi ki:

"Ya Rasulellah, bunlar, evvelleri ve ahirleriyle nasıl yere batarlar? Halbuki bunların arasında (alış-verişle geçinen) çarşılar halkı ve o zalimlerden olmayan kimseler vardır, dedim.

Rasulullah (s.a.s.):

"Bunlar, evvelleri ve ahirleriyle batırılırlar. Sonra bu batırılanlar, (kıyamet gününde) kendi niyetlerine göre diriltilirler." buyurdu. (30)

İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah, bir kavme azab indirince, o kavim içinde bulunan (iyi-kötü) her ferde azab isabet eder. Sonra (Kıyamet gününde) Herkes kendi ameline göre diriltilir." (31)

Rabbimiz Allah, mü’min muvahhid kullarını böyle bir azabdan dolayı uyarmaktadır:

"Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isabet etmekle kalmayan bir fitneden korunup sakının. Bilin ki, gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması daha şiddetlidir." (32)

Mü’min müslümanların içinde yaşadığı toplumda ortaya çıkan zulmü, fısk ve fücuru, fitnenin her türlüsü, mü’minler tarafından engellenmesi gereklidir... Bu engelleme faaliyetinde tüm imkânlar seferber edilmelidir... Mü’min müslümanlar, Allah’a karşı, İslâm’a karşı ve ümmetin vahdetine karşı bir fitne, bir münker ve bir masiyet gördükleri zaman, onu gidermek, ortadan kaldırmak için elleriyle, dilleriyle ve kalbleriyle karşı çıkıp önlemelidirler...

Ebu Said (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse onu, hemen eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa, diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmiyorsa, kalbiyle değiştirsin (buğz etsin). İmanın en zayıfı da budur." (33)

İmam Ebu Bekir (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), Ümmetini şöyle ikaz ediyor:

"Şübhesiz insanlar, kötü bir şeyi görüp de men’etmedikleri zaman, Allah'ın onlara umumî bir ceza vermesi çabuklaşır (veya yakınlaşır)." (34)

Yeryüzünden zulmün ve zalimin her türlüsünü kaldırmak, yerine adaleti ve adil olanları geçirmek, muvahhid mü’minlerin baş vazifelerinden iken, (35)  elbette zulmedenlere zerre miktarı bile olsa yardımcı olamaz ve onlara meyledemezler... Çünkü Rabbimiz Allah'ın şu emrini kendilerine şiâr edinmişlerdir:

"Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’dan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz." (36)

Bunu, böylece beyan ettikten sonra, iyi niyet ile yapılmayan salih amellerin sahibleri için hiç bir faydası olmadığını beyan eden şu hadis-i şerife dikkat edilim!..

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur müttakilerin önderi Rasulullah (s.a.s.):

"Nice oruçlu vardır ki, orucundan kendisine aç kalmaktan başka bir şey yoktur. Ve gece namazına nice kalkan vardır ki, kalkışından kendisine uykusuzluktan başka hiç bir şey hasıl olmaz." (37)

İnsanın kalbinde taşıdığı niyetinin gizli olup başkaları tarafından bilinemeyeceği, diğer insanların değerlendirmesi ancak zahirde gördükleriyle olduğuna dair şu delilleri de kaydetmekte fayda umarız.

Üsame b. Zeyd (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bizi bir seriyye ile (cihada) göndermişti. Cüheyne Kabilesi’nden Huru Kaatâ bir sabah baskını yaptık. Derken ben, bir adama eriştim.

Adam, hemen:

— Lâ ilâhe illallah, dedi.

Amma ben, kendisini vurdum. Bundan kalbime bir şübhe düştü ve hadiseyi Rasulullah (s.a.s.)'e anlattım.

Rasulullah (s.a.s.):

"Lâ ilâhe illallah, dedi mi? Sen de, onu öldürdün mü?" buyurdu.

Ben:

— Ya Rasulellah, o, bu sözü ancak silahtan korktuğu için söyledi, dedim.

"Bâri kalbini yarsan da, bu sözü doğru söyledi mi, söylemedi mi bilseydin ya!.." buyurdular.

Artık bu sözü bana, o kadar tekrarladı durdu ki, keşke o gün (yeni) müslüman olmuş olsaydım diye temenni ettim. (38)

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'dan.

(.......)

Halid:

— Ya Rasulellah, namaz kılanlardan nice kimseler var ki, onlar, kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler, dedi.

Rasulullah:

"Ben, insanların kalblerini açmaya, karınlarını (göğüslerini) yarmağa memur değilim!" buyurdu. (39)

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r. anha) anlatır:

Rasulullah (s.a.s.), Ümmü Seleme’nin odasının kapısı önünde şiddetli bir kavga işitti de, onlara doğru çıktı ve şöyle buyurdu:

"Şübhesiz, ben (de sizin gibi) bir insanım. Zaman olur ki, bana (sizden iki) hasım gelir de, bazınız (haksızken), bazınızdan daha düzgün konuşmuş olabilir. Ben de, o düzgün sözleri doğru sanarak, onun lehine hüküm verebilirim.

Bundan dolayı kimin lehine bir müslimin (veya gayr-ı müslimin) hakkı ile hükmettimse, (bilinsin ki) bu hak, ateşten bir parçadır. İster onu alsın, ister bıraksın." (40)

Yegâne Rabbimiz, Melikimiz ve İlâhımız Allah (Azze ve Celle), Rasulü (s.a.s.)'e, gaybı bilmediğini insanlara ilân etmesi için şöyle buyurur:

"De ki: ‘Size, Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum ve ben size, bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam." De ki: ‘Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?" (41)

Hüküm, zahirde söylenen söze ve yapılan harekete göre verilir. insanlardan gizli olan gayba göre herhangi bir hüküm verilemez... Çünkü o konuda ne bir delil mevcuddur, ne de bilinen bir şey vardır...

Rabbimiz Allah, hakkında herhangi bir bilgimizin bulunmadığı şeylerin peşine düşmemizi yasaklamıştır:

"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur." (42)

İyi cins topraktan yapılan küpün veya testinin çinde bulunan sıvı maddenin dışına sızdığı gibi, kalblerde gizli, yalnızca kul ile Allah arasında bulunan niyetler de, söz, hâl ve hareket olarak dışa yansıyıp ortaya çıkar...

Gaybı olan içteki niyet ve isteğin ne olduğu zahirde görülen amelinden anlaşılır... Niyetin hak, amelin batıl olması veya niyetin iyi, amelin kötü olması, kabul edilir bir şey olmaması gerekir... Niyet ne ise, amel ona göredir. Amel ne ise, ona göre değer bulur...

Bu konuda Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Senden, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalbleri kuşkuya kapılıp kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister.

Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, her hâlde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve: '(Onlara) siz de, oturanlarla birlikte oturun’ denildi." (43)

Onlar, Allah yolunda savaşmak üzere İslâm ordusuna katılmak isteselerdi, onların böyle bir niyeti olsaydı, bu konuda bir hazırlıkları olurdu... Böyle bir niyetlerinin olduğuna dair herhangi bir amel ortaya koyar, niyetlerini tasdik eden bir durum sergilerlerdi... Sözleri, hâlleri, tavırları, fikir ve hareketleri, niyetlerinin apaçık göstergesidir...

"Niyet hadisi"nin devamında, her kimin hicret niyeti Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)'e ise, o, hicret sevabını alır; nikâhlamak istediği bir müslüman kadın veya helâl bir dünya malına kavuşmak ise, hicret sevabını alamaz, niyet ettiği şeye ulaşmış olur, denilmektedir...

Dikkat edilecek olunursa burada, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in yasakladığı herhangi bir şeye niyetlenme veya tevessül etme yoktur... Kendisiyle nikâhlanmak istenilen kadına veya elde etmek istenilen helâl dünya malına niyet etmek, haram ve batıl bir şey değildir... Aksine helâl olan şeylerdir...

Bu hakikattan da anlaşıldığı gibi mü’min müslümanın niyeti ve ameli, iyi ve hayırlı olup birbiriyle örtüşerek birbirini tasdik etmelidir... İyi niyet, hayırlı ve salih ameli ortaya koymalı, salih ve hayırlı amel de, iyi niyetin göstergesi olmalıdır...

Rabbimiz Allah'ın ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in yasakladığı ameller, iyi niyet ile işlenemez ve iyi niyet onları temize çıkaramaz!..

 

 

 

 

 

 

(2)

 

GERÇEK İMANIN LEZZETİ

 

 

 

Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Kimde üç şey bulunursa, imanın lezzetini tadmış olur:

Allah ve Rasulü, kendisine başkalarından daha sevgili olan kimse,

Bir kulu seven, fakat yalnız Allah için seven kimse,

Allah, kendisini kâfirlikten kurtardıktan sonra, yine kâfirliğe dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmayan kimse." (1)

İmam Müslim (rh.a.)'in bir rivyetinde, hadisin son cümlesi şu şekilde kaydedilmiştir:

Enes (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) buyurdu, diyerek ötekilerin hadisinin benzerini söylemiş. Şu kadar var ki O, "Küfre dönmekten" ifadesinin yerine: "Yahudi veya Hristiyan olmağa dönmekten." demiştir. (2)

Hadiste geçen "Halâvetü’l-İman", yani imanın tatlılığı veya imanın lezzeti ifadesi, imam Neseî (rh.a.)'in bir rivayetinde: "Halâvetü’l-İslâm" yani İslâm'ın tatlılığı veya lezzeti diye yer almıştır. (3)

Buradan da anlaşıldığı gibi, imanın ve İslâm'ın tatlılığı, yani lezzeti birbirinden ayrılmayan bir bütündür... İmanın lezzetini almak, İslâm'ın lezzetini almak demektir... İman, kalben tasdik, İslâm, vücud ile isbattır...

Sahih-i Müslim Şarihi imam Muhyiddin Nevevî (rh.a.):

"Bu hadis-i şerif, İslâm'ın esas kaidelerinden büyük bir kaidedir." demiştir.

Buhârî Şarihlerinden Bedrüddin Aynî (rh.a.), bu söze şunları ilâve etmektedir:

"Nasıl büyük bir kaide olmasın ki, bu hadiste  imanın aslını, hatta aynini teşkil eden Allah ve Rasulullah sevgisi vardır. Hakikatte Allah ve Rasulullah sevgisi, Allah’dan başkasını sevmemek ve küfre dönmekten tiksinmek, imanı haddi zatında kuvvetli, kalbi imana yatkın ve imanı etiyle kanına karışmış olan kimselere müyesserdir. İşte imanın tadını bulacak olan ancak bunlardır." (4)

İslâm'ın esas kaidelerinden biri olan bu hadis-i şerifte, gerçek imanın üç temel ilkesi gündeme gelmiştir... Bu üç temel ilkenin bir arada bulunmasıyla imanın veya İslâm'ın lezzeti alınabilinir... Çünkü bu üç ilke, birbirinden ayrılmazlar... Birisinin bulunduğu yerde diğerleri de bulunur... Bu ilkeler, birbirlerinin lazımlarıdırlar ve birbirinden kopmaları mümkün değildir... Gerçek iman, bunlarsız olmaz ve bunlar olmayınca imandan söz edilemez...

Şimdi imanın veya İslâm'ın lezzetine ermenin ilkeleri olan üç ilkeye birer birer ele alalım!

1) "Allah ile Rasulü, kendisine başkalarından daha sevgili olmak:

Bir muvahhid mü’min, Rabbi ve İlâhı Allah'ı her şeyden daha üstün görüp her şeyden daha çok sevmelidir... Allah’a karşı olan sevgisi, başka şeylere olan meyli ile hiç kıyaslanmaz, denk tutulmaz bir sevgi olmalıdır... Bu sevginin göstergesi ise, katıksız ve şübhesiz bir iman ile itirazsız bir itaattır... Allah (Azze ve Celle) , yegâne yaratıcı ve yegâne hakim olandır... O’ndan başka bir yaratıcı olmadığı gibi, O’ndan başka insanın hayatına hakim olan bir başkası da yoktur... Muvahhid mü’minler, buna böyle iman eder, böyle kabul eder ve bunu, hayata böyle uygularlar...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), hem göklerde, hem de yerde yalnız ve yalnız ilâh olan O’dur... Yaratmak ve emretmek yalnızca O’na mahsustur... Hüküm, yani hakimiyet, kayıtsız-şartsız O’na aiddir. Mü’min müslümanların hayatları boyunca itaat edecekleri tek merci, Allah Teâlâ’dır... Muvahhid mü’minler, Rabbleri Allah’a itaat ettikleri için, Allah'ın hükümleriyle hükmeden mü’min Ulu’l Emr’e de itaat ederler... Heva ve heveslerini ilâhlaştıranlara asla itaat etmez, Allah ile ilişkisini kesenlerle ilişkisini keser, İslâm'ı reddedenleri reddederler...

Rabbimiz Allah (c.c.), bu hakikatları, şu ayet-i kerimelerinde beyan buyurur:

"Göklerde ilâh olan ve yerde ilâh olan O’dur. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, bilendir.

Göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet saatının ilmi O’nun katındadır ve siz, O’na döndürüleceksiniz." (5)

".... Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir." (6)

".... Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştr. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (7)

"Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasulü’ne itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu, Allah’a ve Rasulü’ne döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir." (8)

"Şimde sen, kendi hevasını ilâh edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’dan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?"(9)

"Şunların hiç birine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık, alabildiğine ayıplayan, kötüleyen, söz getirip götüren,

Hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, alabildiğince günahkâr,

Zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik." (10)

"Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka ilâh yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir." (11)

"Rabbinizden size indirilene uyun, O’ndan başka velilere uymayın. Ne az öğüt alıyorsunuz?" (12)

Ve her gece günün son namazı olan "Vitir namazı"nı edâ eden muvahhid mü’minler, namazın vitrinde, yani son rekat olan üçüncü rekatında ruku’ya varmadan önce ve kıraattan sonra, "Allahu Ekber" diye tekbir getirip ellerini kaldırır, tekrar bağladıktan sonra okuduğu "Kunut Duası"nda şunları söyleyip Rabbi Allah’a söz vererek ahd ederler:

"Sana karşı itaatsizlik edip günah işleyenleri terkeder ve ondan uzak dururuz." (13)

Bu kunut duası, Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)'dan, O’nun oğlu Abdullah b. Ömer (r.a.)'dan ve Abdullah ibn Mes’ud (r.a.)'dan rivayet olunmuştur.

Gerçek imanın lezzetini tadan muvahhid mü’min müslümanların, yegâne Rabbleri Allah’a karşı olan sevgilerinin gereği budur... Allah’a hiç bir şüphe duymadan ve imanına hiç bir batıl karıştırmadan iman etmek, imanın gereği olan Allah'ın razı olduğu salih amelleri işlemek, yani tam teslimiyet ile itaat etmek, Allah'ı sevmenin göstergesidir... Muvahhid mü’min, yalnız ve yalnız Allah’a itaat edecek ve hevasını ilâhlaştıran kim olursa olsun reddedip itaat etmeyecektir...

Bu, Rabbimiz Allah'ın kesin emridir::

".... Kalbini, Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme." (14)

Kâfir ve müşrikler, Allah’dan başka taptıkları put ilâhlarını Allah'ı sever gibi severler... Çünkü onlar, Allah’a ortak ettikleri put ilâhlarından korkuyor ve umuyorlar. Korku ve umudlarını, Allah’a şirk koştuklarına bağlıyorlar... Halbuki gerçek imana sahib mü’min muvahhidler, ancak yegâne Rabbleri Allah’dan korkar ve ondan umarlar... Gerçek imanın sahih olma şartlarından birisi de, korku ve umut arasında olmaktır... Bundan dolayı mü’min müslümanların Allah’a olan sevgileri çok kuvvetli ve bu sevginin ne üstünde bir sevgi vardır, ne de dengi olabilecek bir sevgi olabilir...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"İnsanlar içinde, Allah’dan başkasını eş ve ortak tutanlar vardır ki, Onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise, Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür.." (15)

Allah’a olan bu sevginin göstergesi ise, yegâne hayat önderimiz Rasulullah (s.a.v.)'e tabi olmaktır... Rasulullah (s.a.s.)'e tabi olup itaat etmek, yani O’nun Sünneti üzere yaşamak, O’nun gibi davranmak, Allah’a olan sevginin gereğidir... Mü’min müslümanların böyle olmalarını emreden bizzet Allah Teâlâ’nın kendisidir:

"De ki: ‘Eğer siz, Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da, sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.'

De ki: ‘Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin.' Eğer yüz çevirirlerse, şübhesiz Allah, kâfirleri sevmez." (16)

Mü’min müslümanların Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)'e olan sevgilerinin üstünde, hiç bir sevgi yer alamaz, almamalıdır da!.. Böyle bir durum ortaya çıkarsa, yani başkalarına karşı olan sevgi, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'e olan sevginin önüne geçerse, bu hâl, Tevhid akidesine ters olup imanı zedeleyen bir hâldir!..

Bunun için şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz,. kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’dan, O’nun Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez." (17)

Enes (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur yegâne hayat önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.):

"Hiç bir kul, ben, kendisine ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (kemâliyle) iman etmiş olmaz." (18)

Gerçek imanın tadına ermenin ölçüsü, bir başka hadiste de şu şekilde beyan edilir...

Abbas b. Abdulmuttalib (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"İmanın tadını, Rabb olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, peygamber olarak da Muhammed (s.a.s.)’e razı olan tatmıştır." (19)

Mü’min muvahhid kulun her şeyi Allah için olması, imanın bütünleşmesi demek olduğu gibi, amellerin en faziletlisidir... Muvahhid mü’minler, Allah için sever, Allah için buğzederler... Allah yolunda Allah için sadaka verir, kötülüklerin her türlüsünü Allah için önlerler...

Muaz el-Cühenî (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim Allah için verir, Allah için önler, Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için evlenirse, o kimsenin imanı bütünleşir." (20)

Ebu Zerr (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Amellerin en faziletlisi, sevdiğini Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir." (21)

Maddî ve manevî bütün imkânlarını kullanarak Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)'e inanıp itaat eden, yani Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye göre yaşayan mü’min muvahhidler, Allah ile Rasulü (s.a.s.)'i başkalarından daha çok sevdiklerini isbatlamışlardır... Onların katıksız imanları ve itirazsız teslimiyetleri, bu sevginin apaçık belirtisidir...

2) "Bir kulu sevmek, fakat yalnız Allah için sevmek":

Yalnız mü’minler kardeştir (22) ve aralarındaki sevgi de, onları kardeş kılan Allah içindir... Onlar, Allah için ve Rasulullah (s.a.s.)'in gösterip öğrettiği ölçü ile birbirlerini severler... Birbirinin kardeşi olduğuna inanıp kabul eder ve bir vücudun organları olduğunun farkına varırlar... Aralarındaki ilgi ve ilişki, Rabbleri Allah'ın emrettiği şekilde gerçekleşir... Onlar, körleştiren bir sevgiyle değil, şuurlu ve bilgilenmiş bir şekilde birbirilerini severler... (23) Olgun mü’min müslüman olma yolunda birbirilerini tamamlar ve kusurlarını gidermeye çalışırlar...

Birbirilerini Allah için seven mü’min muvahhid kullar için, imam Ömer b. Hattab (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur hayat önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

"Allah'ın kulları arasında öyle kimseler vardır ki, kendileri peygamberlerden ve şehidlerden olmadıkları hâlde, Allah indindeki derecelerinden dolayı kıyamet gününde peygamberler de, şehidler de kendilerine gıbta edecekler!"

Ashab-ı Kiram:

— Ya Rasulellah (s.a.s.), onlar, kimlerdir? Bize haber ver, dediler.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Onlar, aralarında akrabalık bulunmadığı, aralarında mallar alıp vermedikleri hâlde Allah'ın kelâmı olan Kur’ân'ı seven ve Onun sebebiyle birbirini seven kimselerdir.

Allah’a yemin ederim ki, onlar, nur üzerindedirler. Onların yüzleri de nurdur. (Kıyamette) insanlar korktuğu vakit onlar korkmayacak, insanların üzüldüklerinde onlar, üzülmeyecek."

Ve şu ayeti okudu:

"Haberiniz olsun ki, Allah'ın velilerine hiç bir  korku yoktur. Onlar, kederlenecek de değiller." (Yûnus, 10/62)(24)

Bir sonraki ayet-i kerime’de Allah'ın velileri, yani dostları olan mü’min muvahhid, müttaki müslüman kulların vasıfları şöyle beyan olunur:

"Onlar, İman edenler ve (Allah’dan) sakınanlar (müttakiler)dir." (25)

Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab (r.a.), Ebu Hüreyre (r.a.) ve Ebu Malik el- Eş'arî (r.a.)'ın görüşüne göre:

"Allah'ın dostlarından maksadın, aralarında maddî bir çıkar ve akrabalık bağı olmadan birbirlerini Allah için severen kimselerdir." (26)

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Hiç şübhe yok ki, kıyamet gününde Allah:

— Nerede Benim azametim için birbirini sevenler? Bugün Ben onları, kendi gölgemde gölgelendireceğim. Benim gölgemden başka hiç bir gölge bulunmayan günde! diyecektir." (27)

Birbirilerini yalnız Allah'ın rızası için sevenler, bu sevgiden dolayı hiç bir maddî menfaat beklemeyenler, yani mü’min müslümanlar, bu dostluklarını sürdürürken çok dikkatli olmalıdırlar... Allah için olan bu dostluklarını kıskanan, mü’min müslümanların apaçık düşmanı olan şeytan (28) ve şeytanın hizbinden insanlar, (29) onların aralarına girip oları birbirine düşman yapabilirler... Bu konuda çok dikkat etmeli ve hassas davranmalıdırlar...

Mü’min müslümanlar, birbirilerini Allah için severken, ölçülü ve dengeli olmalıdırlar... Ölçüyü kaçırmak ve dengeyi bozmak sûretiyle aşırı gidenler, her zaman kaybeder ve helâk olurlar...

Abdullah (İbn Mes’ud, r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Taşkınlar (haddini aşanlar, aşırı gidenler), helâk olmuştur." (30)

Sevgide ve dostlukta, aynı zamanda kinde ve düşmanlıkta ölçülü olmayı, ölçüyü de dengede tutmayı emreden Rasulullah (s.a.s.)'dir...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur hayat önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

"Sevdiğini azar azar sev, belki günün birinde sevmediğin kişi olur ve sevmediğine de azar azar buğz et, belki günün birinde sevdiğin kişi olur." (31)

Aşırı derecede sevgiden sonra ortaya çıkan kırgınlık ve düşmanlıklar, insanı mânen yıkar, çok üzer, yıpratır... Aşırı düşmanlıktan sonra ortaya çıkan dostluklar insanı, evvelki aşırılığından dolayı mahcub eder ve birbirilerinin yüzüne baktırmaz bir durum ortaya çıkarır... Bundan dolayı sevgide ve düşmanlıkta aşırı gidilmemeli, her iki konuda da dengenin sağlanması gereklidir...

Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab (r.a.) şöyle demiştir:

— Sevgin, taşkınlık derecesinde bir yük olmasın. Düşmanlığın da (yok etme derecesinde) telef olmasın.

(Ravîlerden Eslem, dedi ki):

— Bu nasıldır? diye sordum.

O, şöyle dedi:

— Sevdiğin zaman, çocuğun düşkünlükle sevmesi gibi külfetle seversin ve düşmanlık ettiğin zaman da, arkadaşının yok olmasını istersin. (32)

Yegâne Rabbimiz Allah, mü’min müslüman kullarına adaleti ayakta tutmayı, aşırı gitmemeyi ve dengeli olmayı emretmektedir:

"Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz,  sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’dan korkup sakının. Şübhesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır." (33)

Hayat önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), mü’min müslümanların birbirlerine karşı nasıl davranmaları gerekiyorsa öğretmiş, dikkat edilmesi gereken konulara dikkat çekmiştir...

İbn Abbas (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurmuştur Rasulullah (s.a.s.):

"Kardeşinle münakaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka etme ve ona, yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!" (34)

Muaz  (b. Cebel, r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bir kişiyi sevip dostluk kurduğunuzda, onunla münakaşa etmeyin. Birbirinizle alış-veriş yapmayın. Onu başkasına sormayın. Çünkü ona düşman olan birisine rast gelebilirsiniz. O da, onda olmayan bir şeyi söyler de aranızı bozar." (35)

3) "Allah, kendisini kâfirlikten kurtardıktan sonra yine kâfirliğe dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmamak":

Kâfir ve müşrik bir inançtan, bu inancın gereği olan hayattan kurtulup iman ve İslâm nimetine kavuşan mü’min müslüman kişi, çok hassas olup her hâlinde dikkatli davranmalıdır... Çünkü şeytan ve şeytanın hizbinden olan insanlar, mü’min müslümanların baş düşmanıdır... Bu apaçık olan düşmanlar, gerek maddî, gerekse mânevi cepheden mü’min müslümanların ayağını kaydırmak, onu tekrar küfre ve şirke döndermek için var güçleriyle çalışmakta tüm imkânlarını kullanmaktadırlar... Bu konuda ne kadar gizli ve açık oyunları var ise ortaya koymakta, her türlü tuzağı kurmaya devam etmektedirler...

Şeytan ve yeryüzünde şeytana tabi olmuş insanlar, yani tağutî ideolojileri benimsemiş olanlar, mü’min müslümanları, Tevhid akidesinden ve İslâm üzere yaşamaktan alıkoymak için dosdoğru olan hak yolunun başını tutmuş, kulları sapıttırmaya var güçleriyle uğraşmaktadırlar...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) bunu, mü’min müslüman kullarına haber vermekte, şeytan ve şeytanın hizbine karşı çok uyanık davranmayı emretmektedir!..

"(Şeytan) dedi ki: ‘Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar (ı, insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.

Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.'

(Allah) dedi ki: ‘Kınanıp alçalmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle (hepinizle) dolduracağım." (36)

Ve insan kullarına seslenerek, onları şeytan ve şeytanilere karşı dikkatli olmaya çağıran Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Ey Âdemoğulları, Şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belâya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları (kedilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz, gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık." (37)

Abdullah b. Mes'ud (r.a.), şu olayı anlatır:

Rasulullah (s.a.s.), bir gün bize bir çizgi çizdi. Sonra:

"Bu, Allah'ın yoludur." buyurdu. Ardından bunun sağından, solundan bazı çizgiler çizdi. Sonra:

"Bunlar, (bir takım) yollardır. Onlardan her yolun başında, ona çağıran bir şeytan vardır." buyurdu.

Sonra da şu ayeti okudu:

"Bu, benim dosdoğru olan yolumdur. Şu hâlde ona uyun. Sizi, O’nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın..." (En’âm, 6/153) (38)

Allah ve Rasulullah (s.a.s.), mü’min müslümanları, şeytana ve İslâm topraklarını işgal edip islâm'ı devre dışı bırakarak mü’minleri esaret altında tutarak şeytanî düzenlerini egemen kılan tağutlara karşı böyle uyarmaktadır...

Abdullah b. Abbas (r.a.) ise, Rasulullah (s.a.s.)'i okuduğu En’âm, 6/153. ayeti ve benzeri ayetleri şu şekilde izah etmektedir:

"Allah, mü’minlere, cemaat hâlinde olmayı emretti. Ve onlara, ihtilafa düşmeyi ve bölük pörçük olmayı yasakladı. Ve kendilerinden önceki ümmetlerin Allah'ın dini hususunda tartışıp birbirine düşmeleri sebebiyle helâk olduklarını haber verdi." (39)

İşgal altındaki İslam topraklarındaki egemen tağutî güçler, mustaz’af mü’min müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak ve Tevhidi kendilerine unutturmak için tüm imkânlarını seferber etmişlerdir... Temel eğitimlerinden, gazete, dergi, radyo, televizyon ve sinemalarına varıncaya kadar her sahada küfür ve şirk gündemdedir... Bütün eğitim araçlarıyla insanlara küfür, şirk, fısk ve fücur aşılamak için çalışmaktadırlar... Yüz yıla yakın bir zamandır işgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan mustaz’af, mazlum mü’min müslümanlara uygulanan bu korkunç zulüm, bir kaç nesli mahv-u perişan etti...

Gün geçtikçe, yıllar yılları kovaladıkça bu irtidad hareketi, her türlü zulmü, işkencesi ve şeytanî planlarıyla korkunç bir boyut kazandı... Öyle garib ve acaib bir nesil ortaya çıktı ki, adı müslüman, fakat akide bakımından fikren ve fiilen İslâm ile çatışan, hatta savaşan bir durum sergiler oldular... Allah dostları olan muvahhid mü’minlere düşman, fakat Allah düşmanları olan müstekbir tağutlara dost olan bir nesil!.. İşte ateşe atılmak bu hâl idi!.. Muvahhid mü’min müslümanların bu hâle düşmemeleri için uyarıyor yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)...

İman ettikten sonra irtidad, yani İslâm’dan çıkmak, ateşe atılmaktdır!..O hâl üzere ölmek, ebedî cehennemlik olmaktır!.. İrtidad eden kişi, ya İslâm'ın temel ilkelerinden birisini veya bir kaçını inkâr etmiş, ya da yegâne Rabbimiz Allah'ın zatına veyahud sıfatlarına şirk koşmuştur... İrtidad böyle gerçekleşir...

İşgal edilerek "Daru’l-Harbe" dönüşen İslâm topraklarında egemen tağutların bütün çabaları, bu irtidad hareketini hızlandırıp çoğaltmaktır...

İman ettikten  sonra tekrar küfür ve şirke dönerek o hâl üzere ölenleri, affetmeyeceğini beyan buyuran Rabbimiz Allah, (40) mü’min müslüman kullarını şöyle ikaz ediyor:

"... Eğer güç yetirirlerse sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler. Sizden kim dininden geri döner (irtidad eder) ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar, ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır." (41)

İnsanı ebedî cehennemlik yapan korkunç irtidad hâli, İslâm’dan başka bir hayat nizamını benimsemek, ya da İslâm’a rağmen tağutî ideolojileri kabul etmekle gerçekleşir... İslâm'ı bırakıp ondan uzaklaşarak tağutî ve beşerî herhangi bir ideolojik sistemi benimseyip onu hayata egemen kılanlar, bununla beraber İslâm'ı hayattan uzaklaştırıp mahkum edenler, İslâm ile ilişkilerini kesmişlerdir... Daha önce müslüman olduklarını zannedip söylüyorlarsa da, İslâm'ı bırakıp gayr-ı İslâmî herhangi bir tağutî sistemi kabul ettiklerinden dolayı irtidad gündeme gelmiş olur...

Yegâne Rabbimiz, Melikimiz ve İlâhımız Allah (Azze ve Celle), İslâm’dan başka bir inancı benimseyip onun ilkelerine göre hayatı tanzim edenleri kabul etmemekte, onları da, oların o tağutî sistemlerini de reddetmektedir...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah (c.c.):

"Kim İslâm’dan başka bir din ararsa (benimserse), asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.

Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna şahid oldukları hâlde, İmanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah, nasıl hidayete erdirir? Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez!

İşte bunların cezası, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lânetlerinin üzerine olmasıdır.

İçinde temelli kalıcıdırlar. Onların azabı hafifletilmez ve onlar gözetilmezler.

Ancak bundan sonra tevbe edenler, salih olarak davrananlar başka. Çünkü Allah, gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir." (42)

İslâm, yegâne hayat nizamıdır. İslâm’sız bir ömür sürmek, dünyada zillet, ahirette ebedî ateşte olmaktır... Yegâne hayat nizamı İslâm'ı tanıyan, O’nunla tanışan ve O’nu bırakıp başta ideolojileri, başka sistemleri kabul edenler, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lânetledikleri kişilerdir... İrtidad edenler, daha sonra pişman olur, tevbe eder, tekrar İslâm’a döner ve mü’min müslümanlarla kardeş olursa, Allah, kendilerini affedeceğini beyan buyurur. Çünkü gerçekten Allah, bağışlayan ve esirgeyendir...

İşgal altındaki İslâm topraklarındaki İmam Ebu Bekir (r.a.)'sız olan irtidad hareketlerinin içine düşenler, müstekbir tağutlara ya tamamen, ya da kısmen itaat edenlerdir... İkrah-ı mülci ve zaruret hâli olmadan, işgalcı tağutî güçlere itaat etmek, onların egemenliklerini kabul etmek, irtidadı ortaya çıkarır... İkrah-ı mülci ve Zaruret hâlinin şartları iyi bilinmeli ve idrak edilmelidir... Bu şartlar, kişinin keyfî yorumlayacağı, dünya menfaatı için te’vil edeceği şartlar değildir...

Rabbimiz Allah, imandan sonra küfre dönmenin sebebini beyanla şöyle buyurur:

"Şübhesiz kendilerine hidayet açıkca belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.

İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: ‘Size bazı işlerde itaat edeceğiz.' Oysa Allah, sakladıkları şeyi (sır olarak konuştuklarını) biliyor.

Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?

İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O’nu razı edecek şeyi çirkin karşıladılar. Bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı.

Yoksa kalblerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın kendilerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını sandılar?" (43)

Kâfir ve müşrikler, bir de irtidad edenler, yani mürtedler, Allah’a hiç bir zarar veremezler... Onların zararları, ancak kendilerine ve onları engellemeyen, onlarla mücadele edip onların şerrlerini, zulümlerini ortadan kaldırmayan diğer insanlaradır... Onların zararları, insanlık âleminedir, dünya hayatına ve yeryüzünedir... Ekini ve nesli yok eder bu şerr ve zulme dayalı iktidarlar:

"O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez." (44) diye buyurur Allah.

Ve şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Küfürde büyük çaba harcayanlar seni üzmesin. Çünkü onlar, Allah’a hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah, onları ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azab vardır.

Onlar, imana karşılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah’a hiç bir şeyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azab  vardır." (45)

İslâm, İman ettikten sonra küfre ve şirke geri dönmek demek olan irtidad suçunu işleyenlere hayat hakkı tanımaz... Mürtedler, tevbeye davet olunurlar. Eğer tevbe eder ve irtidaddan vazgeçerek tekrar İslâm’a dönüp ihtidâ ederlerse, affolunurlar... Eğer irtidadlarında inad eder, vazgeçmezler ise, İslâm Devleti’nin hakim olduğu ve Allah'ın hükümleriyle hükmedilen "Daru’l-İslâm"'da öldürülürler...

Abdullah b. Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah’dan başka (ibadete layık) İlâh bulunmadığına ve benim Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet etmekte olan müslüman bir kimsenin kanı helâl olmaz. Ancak şu üç şeyden biriyle helâl olur:

Maktulün hayatı karşılığında öldürülmesi,

Zinâ edenin evli (yahud dul) olması,

İslâm Dini’nden çıkıp müslüman cemaatini terk etmesi." (46)

Rabbimiz Allah, muvahhid mü’min müslüman kullarına şöyle buyurur:

"Ey İman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidad eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise, güçlü onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir." (47)

Ve Tevhid akidesini, yani sağlam imanı ve salih amelin korunması için kimlere dost olunacağını beyan buyurur Rabbimiz Allah:

"Ey İman edenler, sizden önce kendilerine kitab verilenlerden dininizi, alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri dostlar (veliler) edinmeyin. Ve eğer inanıyorsanız Allah’dan korkup sakının." (48)

"Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O’nun Rasulü, rükû ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü’minlerdir.

Kim Allah'ı, Rasulü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şübhe yok, galib gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır." (49)

Katıksız imanın lezzetini tatmış olan mü’min muvahhidler, bu duruma dikkat etmeli ve bu konuda çok hassas davranıp uyanık olmalıdır!..

Bu, böyledir!..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(3)

 

TEVHİDE DAVET

 

 

 

İbn Abbas (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.), Muaz İbn Cebel’i Yemen’e gönderdiği sırada, O’na hitaben şöyle buyurdu:

"Sen, Kitab Ehli olan bir kavim üzerine valî gidiyorsun. Onlara vardığın zaman kendilerini, Lâ ilâhe illallah ve enne Muhammeden Rasulullah düsturuna şehadet etmelerine çağır. Eğer onlar, bunda sana itaat ederlerse, onlara, Allah'ın kendilerine bir gece ve gündüzde beş namaz farz kıldığını haber ver. Eğer onlar, bunda da sana itaat ederlerse, bu defada kendilerine, Allah'ın onlara bir sadaka (zekat) farz kıldığını, bunun, onların zenginlerinden alınıp fakirlerine verileceğini haber ver. Eğer onlar, bunda da sana itaat ederlerse seni, onların en kıymetli mallarını almaktan sakındırırım.

Bir de mazlumun (bed)duasından sakın! Çünkü şu muhakkak ki, mazlum ile Allah arasında (duanın kabulüne mani olacak) hiç bir perde yoktur." (1)

Hayat önderimiz ve biricik örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)'in Muaz İbn Cebel (r.a.)'a yapmış olduğu bu tavsiye, İslâm davetçileri olan bütün muvahhid mü’minler için temel ilkelerdir... Yegâne Rabbimiz Allah'ın yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet eden (2) mü’min müslümanları dikkat edeceği ve hassasiyetle koruyacağı ilkelerdir bunlar...

Âlemlerin Rabbi  Allah (Azze ve Celle), kendisine şek ve şübhe etmeden iman eden muvahhid mü’min kullarından oluşmuş İslâm Milleti’ne şu emri buyuruyor:

"Sizden, hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır." (3)

"Allah’a çağıran, salih amellerde bulunan ve: ‘Gerçekten ben, müslümanlardanım, diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (4)

Rabb olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, Rasul olarak Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'e iman etmiş, kabul edip razı olmuş, izzet ve şeref sahibi muvahhid mü’min müslümanlardan oluşmuş Ümmetin baş vazifelerinden birisidir "Allah’a Davet"...

Bu mukaddes çağrıda bulunurken, yegâne hayat nizamı İslâm'ı tebliğ ederken ve insanları İslâm’a davet eylerken nelere dikkat edilmelidir? sorusuna en güzel cevab, Rasulullah (s.a.s.)'in yukarıdaki hadiste geçen tavsiye emirleridir...

İslâm Davetçisi olan muvahhid mü’minlerin hayat örneği, Rasulullah (s.a.s.) ve O’nun Tevhid, iman ve cihad mektebinin değerli talebeleri olan Ashabıdır (Allah cümlesinden razı olsun)... Yeryüzünün ve insanlık âleminin en hayırlı nesli olan Ashab nesli, ne ile ve nasıl yetişmiş ise, Kıyamete kadar önder Rasulullah (s.a.s.)'i ve O’nun hayırlı Ashabını takib eden muvahhid mü’minler de öylece yetişmelidirler... Aynı Tevhid anlayışıyla, aynı katıksız imanla ve aynı şüphesiz salih amelle...

En hayırlı nesil olan Ashab nesli, kadınıyla erkeğiyle kendilerinden sonra gelen Ümmetin kadınlarına ve erkeklerine örnek öncülerdir...

Rabbimiz Allah (c.c.), şöyle buyurur:

"Siz, insanlar için çıkarılmış, hayırlı bir ümmetsiniz. Maruf (iyi ve İslâm’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz...." (5)

"Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar, Allah, onlardan hoşnud  olmuştur, Onlarda, O’ndan hoşnud olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur." (6)

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle hayat önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"İnsanların hayırlısı, benim asrım(daki Sahabîlerim) dir. Sonra onlara yakın olan (tabiî) lardır. Sonra onlara yakın olanlardır (tabiîlerin tabiîleridir)." (7)

Rasulullah (s.a.s.)'i ve en hayırlı nesil olan Ashabını örnek edinen muvahhid mü’minler, hayatlarının her biriminde onlar gibi olmaya gayret ederken, İslâm’a davet konusunda da onlara tabi olmaya çalışırlar... Onları, hayırla anarlar...

"Allah’a Davet" ederken ve hayat nizamı olan İslâm'ı tebliğde bulunurken şu ilkelere dikkat edilmelidir:

1) Davete muhatab olan kitlenin ve ortamın iyi tanınması gerekir...

Rasulullah (s.a.s.)'in:

"Sen, Kitab Ehli olan bir kavim üzerine valî gidiyorsun." buyruğu, muhatab kişi, kitle ve ortamın tanımasının şart olduğunu beyan eder...

Kendilerine İslâm'ın tebliğ edildiği ve İslâm’a davet edilen muhatablar kimlerdir?.. Kitab Ehli olan gayr-ı müslimler mi? Kitabsız olan gayr-ı müslimler mi? Ataistler mi veya ateistler mi? Beşerî ve tağutî herhangi bir ideoloji mensubu mu? Herhangi bir gayr-ı İslâmî ve İslâm düşmanı düzenin bekçisi mi? vs... vs...

Davete ve tebliğe muhatab olanların itikadî ve amelî anlayışları, hayata bakış açıları, gelenek, görenek, örf ve adaletleri iyi bilinmeli, tarihleri öğrenilmeli ve kültür yapıları iyice tesbit edilmelidir... Akide olarak yapıları bilinince, nerelerde saptıkları, yanlışlıkları veya isabetli yanları ortaya çıkar... Var ise doğruları takdir edilirken, düştükleri hatalar ve sapıklıklar gündeme getirilerek düzeltilmeye çalışılmalıdır... Amelî ve ahlâkî yönleriyle tanınmalı ve bu konudaki batıl olan tarafları düzeltilip kendilerine hak anlatılmalı, öğretilmelidir... Eğer muhatab kitle ve kişinin sosyolojik ve psikolojik yapısı bilinemez ise, onların davet edilmesi sırasında bir çok yanlışlıklar ortaya çıkar ve davetçi sonradan zor düzelteceği hatalara düşer...

Bu konuda Emiru’l-Mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) şöyle buyurur:

— İnsanlara, anlayabilecekleri şeyler söyleyin. Siz, Allah ve Rasulü’nün tekzib olunmasını arzu eder misiniz?(8)

Abdullah ibn Mes’ud (r.a.)'da, şöyle diyor:

— Eğer bir kavme, akıllarının eremeyeceği bir hadis rivayet edersen, o hadis, onların bazısı için ancak bir fitne olur. (9)

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha), şöyle demiştir:

— Rasulullah (s.a.s.) bize, insanlara derecelerine göre yer vermemizi emir buyurdu. (10)

Meymun b. Ebu Şeybe (r.a.), şunu anlatır:

Aişe (r.anha)'ya bir dilenci rastladı. Ona, bir ekmek parçası verdi. Üzerinde elbisesi bulunan kılık-kıyafeti düzgün birisi rastladı.

Aişe (r.anha), onu oturttu (yemek koydu), dilenci yedi.

Aişe (r.anha)'ya, bu konuda:

— Neden ayrı muamele yaptın? denildi.

Rasulullah (s.a.s.):

"İnsanlara, mevkiîne göre muamele edin." buyurdu, dedi. (11)

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"..... Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır." (12)

Allah'ın insan kulları, sınıf sınıf, derece derecedirler... Anlayış, kavrayış, inanış ve yaşayış bakımından kısım kısımdırlar... Tebliğ ve davet ibadetiyle meşgul olan muvahhid mü’minlerin bu gerçeği çok iyi kavramaları gerekir...

Şu hakikatı da hemen ifade edelim ki, Allah’a davet eden, İslâm davetçilerinin arasında sarsılmaz ve kopmaz bir birlik, bir beraberlik olması lazımdır... İslâm davetçileri, mü’min müslüman oldukları için birbirilerinin kardeşi ve bir vücudun organlarıdırlar... Onlar, birbirilerini tamamlayan ve destekleyen sağlam kale duvarının düzgün taşlarıdırlar... Her işlerinde olduğu gibi İslâm’a davet işlerinde de, birbirilerini tamamlar, uyum içinde çalışır ve azab olan ihtilaftan kaçınırlar...

Ebu Bürde (r.a.), bu konuda şu hadisi rivayet eder:

Rasulullah (s.a.s.), Ebu Said’in dedesi Ebu Musa ile Muaz (ibn Cebel)'i Yemen’e gönderip şöyle buyurdu:

"Her ikiniz de kolaylaştırın  zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin ve ikiniz de birbirinizle uygun olun (uyuşun ve ihtilaf etmeyin)." (13)

Muaz İbn Cebel (r.a.), Rasulullah (s.a.s.) tarafından Ehl-i Kitab'ın bulunduğu Yemen’e valî olarak gönderdiğinde, vazifelerinin en önemlisinin İslâm'ı tebliğ ve İslam’a davet olduğunu hatırlatmıştır... Muaz İbn Cebel (r.a.), Ehl-i Kitab'ı, yani kitablı gayr-ı müslimleri önce Tevhid’e davet edecekti... Ehl-i Kitab olan gayr-ı müslimler, yani Yahudî ve Hristiyanlar, Allah’a inanıyor, Allah'ın gönderdiği Peygamberlere inanıyor ve Allah’dan vahy olarak inzâl olunan Kitabları da kabul ediyorlardı.

Bu hakikata inanan Ehl-i Kitab Yahudî ve Hristiyanlar, inançlarına ve amellerine, şirk, küfür, batıl ve hurafe karıştırmışlardı... Allah’a inanıyor, fakat O’nun kadrini hakkıyla tasdik etmeden, O’na çocuk isnad ederek inanıyorlardı... O’nun Peygamberlerine inanıyor, fakat ya Allah'ın oğlu sayıyor, ya da son olarak gönderileni inkâr ettikleri gibi bazısını kabul etmiyorlardı... O’nun gönderdiği kitablara inanıyor, fakat Allah'ın gönderdiği son Kitab'ı inkâr etmekle beraber kendilerine gönderilen kitabları, ya bir şey ekleyerek, ya  birşey çıkararak, ya da olan hükmü değiştirerek tahrif ediyorlardı... Kısaca gerek akidelerinde, gerekse amelerinde bir çok yanlışlıklar, şirk, küfür ve batıl unsurlar vardı...

Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), şöyle buyurur:

"Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şübhesiz Allah, güç sahibidir, Aziz’dir." (14)

"Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır. Gökler de, sağ eliyle dürülüp bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir." (15)

"İhlas Suresi"nde, Rabbimiz Allah, yüce şanını ve zatını şöyle beyan buyurur:

"De ki: ‘O Allah, birdir.

Allah, Samed’dir (her şey O’na muhtaçtır, daimdir, O ise hiç bir şeye muhtaç olmayandır).

O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.

Ve hiç bir şey O’nun dengi değildir." (16)

Rabbimiz Allah (c.c.), zatını böyle beyan buyururken, Ehl-i Kitab olan Yahudî ve Hristiyanlar, O’na çocuk isnadında bulunarak iftira ediyordu...

"Yahudîler: ‘Üzeyr, Allah'ın oğludur’ dediler. Hristiyanlar da: "Mesih, Allah'ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleridir. Onlar, bundan önceki inkâr edenlerin sözlerini taklid ediyorlar. Allah, onları kahretsin, nasıl da çevriliyorlar.

Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem  oğlu Mesih’ide . Oysa onlar, tek olan bir ilâha ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. Ondan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeyden yücedir." (17)

Ehl-i Kitab gayr-ı müslim olan Yahudî ve Hristiyanlar, ayet-i kerimede beyan buyrulduğu gibi Allah’a inanma ve O’nu tanıma konusunda Tevhide aykırı davranmış ve büyük bir sapıklığın içine düşmüşlerdi... Ayrıca Allah’a rağmen Alah'ı bırakıp bilginlerini, yani ilim adamların, devlet adamlarını, kendi aralarında akıllı gördükleri kişileri ve rahiplerini yani din adamlarını, hocalarını, efendilerini, mürşidlerini kendilerine rabler edindiler... Onları, rablik ve ilâhlık makamına oturttular... Allah'ın kendilerine yasak kıldığı şeyleri serbest bırakan bilgin ve rahiblerine tabî oldular ve yine Allah'ın kendilerini serbest yaptığı şeyleri yasakladıklarında yine onlara uyup itaatta bulundular... Allah'ın haram kıldığını helâl ve helâl kıldığını haram yapan, ayrıca heva ve heveslerinden kaynaklanan kanun koyucuların hükümlerine tabi olup, emirleri doğrultusunda hayatlarını tanzim ettiler...

Tevbe Sûresi’nin 31. ayet-i kerimesini tefsir eden önderimiz Rasulullah (s.a.s.), böyle buyurmuştu...

Olayı, Adiyy b. Hatim (r.a.) anlatıyor:

Boynumda altın bir haç olduğu hâlde Rasulullah (s.a.s.)'e geldim.

Rasulullah (s.a.s.):

"Ya Adiyy, bu putu üstünden at!" buyurdu.

Kendisinin Beraat (Tevbe) Sûresi’nden:

"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler (ilâhlar) edindiler...." (Tevbe, 9/31) ayetini okuduğunu işittim.

Buyurdu ki:

"Gerçi onlar bunlara ibadet etmiyorlardı. Fakat bunlar, herhangi bir şeyi onlara helâl kıldıkları vakit onu, helâl kabul ediyorlar ve herhangi bir şeyi de onlara haram kıldıkları vakit onu, haram kabul ediyorlardı." (18)

İbn Abbas (r.a.), bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir:

"Hahamlar ve papazlar, Yahudî ve Hristiyanlara, kendilerine secde etmelerini emretmemişlerdi. Fakat onlar, Allah'ın emirlerine aykırı emirler vermişler, onlar da bu emirleri tutmuşlardı. Bu sebeble Allah, hahamları ve papazları ‘rabler’ diye isimlendirmiştir." (19)

Kitab Ehli olan gayr-ı müslimler, Allah’dan başka kanun koyucu olup helâl-haram sınırlarını belirleyen mercilere tabi olmakla, Tevhid akidesini bozmuş ve yeni yeni rablerin, ilahların peşine takılıp onlara karşı kulluk vazifelerini yapmaya başlamışlardı...

Ayrıca Allah (c.c.)'nin kendilerini gönderdiği ilâhî kitabları bozmuş, kitab’ta olmayan hükümleri eklemiş, olanları saklamaya çalışmışlardı. Böylece Allah'ın hükümlerini uygulamaz olmuşlardı...

Bu konuda Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Artık vay hâllerine, kitabı kendi elleriyle yazıp sonra az bir değer karşılığında satmak için, ‘bu, Allah katındandır’ diyenlere. Artık vay, eleriyle yazdıklarından dolayı onlara, vay kazanmakta olduklarına." (20)

Abdulah İbn Ömer (r.a.), şu olayı anlatır:

Rasulullah (s.a.s.)'e, Yahudîlerden birbiriyle zinâ etmiş bir erkekle bir kadın getirildi.

Rasulullah (s.a.s.), Yahudîlere:

"Sizler, zinâ edenlere ne yapıyorsunuz?" diye sordu.

Onlar:

— Bizler, onların yüzlerine kömür sürüp karartıyor ve onları (bir merkeb üzerine ters olarak bindirip sokaklarda dolaştırmak suretiyle) hakaret ediyoruz, dediler.

Rasulullah:

"Şu hâlde eğer doğruysanız, Tevrat'ı getirin de onu okuyun." (Âl-i İmrân, 3/93). Kavlini söyledi.

Yahudîler, Tevrat'ı getirdiler ve kendisinden razı bulundukları bir adama (ki o, Abdullah ibn Sûriyâ el- A’ver el-Yahudî’dir):

— Ya A’ver, oku! dediler.

O da, Tevrat’dan recm ayetine kadar okudu da, oranın üstüne elini koydu.

(Abdullah İbn Selâm, O’na:)

— Elini, onun üstünden kaldır! dedi.

O da, elini kaldırdı. Bir de baktık ki, orada recm ayeti parlayıp durmaktadır.

(Bunun üzerine Abdullah İbn Selâm) dediki:

— Ya Muhammed, şübhesiz bunlar üzerine taşlamak cezası vardır. Lâkin bizler, recm ayetini aramızda gizliyorduk.

Akabinde Rasulullah, zinâ edenlerin taşlanmalarını emretti.

İbn Ömer:

— Ben, onların taşlanmalarını gördüm. Erkek, kadını taşlardan korumak için üzerine meylediyordu, demiştir.(21)

Diğer bir hadiste, Berâ b. Âzib (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Allah'ım, onların öldürdüğü senin emrini ilk ihyâ eden benim!" (22)

Muaz ibn Cebel (r.a.)'ın kendilerine İslâm'ı tebliğ edip İslâm’a davet edeceği Kitab Ehli gayr-ı müslimlerin akidevî ve amelî anlayışları böyle olup kendileri bu durumdaydılar... Akidelerini bozmuş, amelerini geçersiz kılmış ve sapmış olan bu topluluk, Rasulullah (s.a.s.)'in emriyle:

"La ilâhe illallah ve enne Muhammeden Rasulullah düsturuna şehadet etmelerine çağrılacaklardı." Allah’dan başka hiç bir kanun koyucu kabul etmeyecek, Rububiyyet ve Uluhiyyet Tevhidine herhangi bir şirk karıştırmadan iman edeceklerdi... Birbirini rabler edinmeyecek ve ilâh kabul etmeyeceklerdi... Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'in Nübüvet ve Risaletine iman edecek, kendisine itiraz etmeden tabi olacaklardı... Kendinden önceki İlâhi Kitabların tasdikçisi olan Kur’ân-ı Kerim’e inanacak ve yegâne hayat düsturu olarak kabul edeceklerdi... Kur’ân’dan başka hiçbir yasa kabul etmeyecek, İslâm’dan başka bütün tağutî düzenleri reddedeceklerdi... Böylece katıksız gerçek bir imana kavuşmuş olacaklardı...

Ehl-i Kitab'ın Tevhide davet edilmelerini emreden Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"De ki: ‘Ey Kitab Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (Tevhid’e) gelin. Allah’dan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı rabler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız." (23)

Allah’a davet eden İslâm davetçici muvahhid mü’minlerin ilk vazifesi, ister kitaplı, ister kitapsız gayr-ı müslim olsun, isterse yüz yıldan beridir işgal altında bulunan İslâm topraklarında cahil bıraktırılan müstaz’af müslümanlar olsun, kimi davet ederse etsin önce Tevhid’i anlatmaya ve kavratmaya çalışması lazımdır!..

Müstekbir tağutların egemen olduğu işgal edilmiş İslâm topraklarında esaret altındaki mazlum müslümanlar, küfür ve şirk kültürüyle eğitilmek istenmiş, İslâm’dan uzaklaştırılmaya çalışılmış, böyle bir ihanet ile akideleri bozulmuş ve amelleri ifsad edilmiştir... İşgalcı ve sömürücü tağutların egemenliklerini kabul etmiş, yasalarına göre hayatlarını tanzim etmeye başlamışlardır... Bundan dolayı bilerek veya bilmeyerek irtidad gündeme gelmiş, cehaletten dolayı batıl, hak gibi gösterilmiş ve imanlara şirk, amellere küfür karışmıştır... Allah’dan başka kanun koyucu, Kur’ân’dan başka yasalar ve Rusulullah (s.a.s.)'den başka önderler ortaya çıkarılmış, kabul ettirilmeye çalışılmıştır... İşgalcı tağutî güçler, bu bozulmuşluğu gerçekleştirirken devlet terörünün en zalim olanını uygulamaktan ve korkunç katliâmları yapmaktan asla geri durmamışlardır... Allah düşmanları olan egemen tağutlar, yalnız İslâm topraklarını işgal etmek ve İslâm'ın servetini, mü’min muvahhidlerin haklarını gaysbetmekle kalmamış, beyinleri, kalbleri, hatta ruhları bile işgal etmeye gayret etmişlerdir...

Tağutî işgal kuvvetleri, İslâm topraklarının bir çok beldelerinde bu korkunç ihanet planlarını gerçekleştirdiler... Büyük şeytan Amerika ve onun yerli mürted uşaklarının elele vermesi sonucu İslâm’dan uzaklaştırılmış, kalb, beyin ve ruhları işgal edilmiş nesiller ortaya çıkmıştır... Köksüz bırakılmış bir gelenek icabı kendilerini müslüman zanneden bu saptırılmış nesil, İslâm düşmanı tağutların sömürünün her alanında yardımcısı olmuş ve hizmetinde bulunmuştur... İslâm topraklarını işgal eden tağutî güçler, kendisini müslüman zanneden bu aldatılıp cahil bıraktırılan halk yığınlarının destek ve yardımlarıyla ayakta duruyor, sömürüsüne, zulmüne devam edebiliyor... Gerek akide ve gerekse amel yönüyle korkunç bir sapıklığın içine itilmiş bu müstaz’af mazlumların, zulümattan kurtarılıp İslâm nuruna kavuşturulması gerekir... Bunlar, her şeyden önce Allah’a davet edilmelidir... Kendilerine Tevhid anlatılmalı, kelime-i şehadetin gerçeği izah edilmeli ve akidelerindeki yabancı unsurlar, yani şirk, küfür, bid’at ve hurafeye aid ne var ise hepsi kökten sökülüp atılmalı, tertemiz edilmelidir... Şirksiz bir tevhid, küfürsüz bir iman, bid’at ve hurafesiz bir hayat anlayışı ortaya çıkmalıdır...

Kalbleri ve beyinleri tağutî küfür ve şirk kültürleriyle kirletilen halk kitlelerinin kalbleri ve beyinleri İslâm nuru ile yıkanmalı, Kur’ân ve Sünnet anlayışının yerleşmesi ile pırıl pırıl yapılmalıdır... Evet, kalbler ve beyinler, yıkanmalı ve tertemiz yapılmalıdır... İşgalci kâfir ve müşrik güçler tarafından kirletilen, pisleştirilen kalb ve beyinler İslâm ile tertemiz yıkanmalıdır... Öyle yıkanmalıdır ki, onda küfür, şirk, bid’at, hurafe ve tağutî kültürden hiç bir kalıntı bırakmamalıdır...

Dünyada ve ahirette büyük kurtuluş olan bu ameliyat gerçekleşip tedaviden sonra sıhhate kavuşulunca, amelî konular gündeme gelmelidir... Katıksız iman kalblere yerleştikten, yani kalb mü’min, beyin müslim olduktan sonra amel meselesi çok kolay hâl olur inşaallah!.. Çünkü gerçek bir iman ile inanan ve İslâm’a teslim olmuş olan mü’min müslüman, imanının gereği olan salih ameli, hiç zorlanmadan ve herhangi bir baskı olmadan gerçekleştirir... Onun kalbine yerleşen Tevhid inancı, yani tüm şirk ve küfür unsurlarından temizlenmiş olan kalbte yer edinen katıksız iman, o mü’min müslümanı amelden yana hiç sakin bırakmaz... O mü’min müslüman, devamlı hareket halinde olur... Her hâlinin kulluk gereği ne ise, onu yapmaya gayret eder.. O mü’min müslüman, Rabbi Allah’a karşı kulluk görevlerini yaparken, hiç sıkılmaz ve gevşemez... Bilir ki, her zorlukla beraber iki kolaylık var ve kendisinin kesinlikle hiç boş vakti olmamalı... Bütün zamanını Allah için harcamalı, boş oturmamalı ve tüm imkânlar dahilinde çalışmalıdır...

Bundan dolayı yegâne Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

"Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.

Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.

Şu hâlde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya devam et.

Ve yalnızca Rabbine rağbet et." (24)

Yegâne hayat nizamı İslâm'ı tebliğ ederek, yalnızca Allah’a davet eden İslâm davetçileri, muhatabı olan kişi veya kitlede iman problemini hâlettikten sonra amelî meselelere geçmelidir... İmanda hiç bir şirk unsuru kalmamalıdır ki, yapılan ameller kabul olunsun... Çünkü Allah, içine şirk karışmış iman ile yapılan amelleri kabul etmez... Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez... (25)

Hatırlanacağı üzere Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Sizden kim dininden geri döner (irtidad eder) ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar, ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır." (26)

İçine şirk ve küfür karışmış olan bir iman zedelenmiş olur... Böyle bir iman, Allah katında kabul görmeyen bir hâl alır... O iman, iman olmaktan çıkıp küfür ve şirke dönüşür... Bu durumda olanların yapacakları ameller, ne kadar salih amel türünden olursa olsun, dünyada da, ahirettede boşa gider ve Allah tarafından kabul edilmez...

"Ancak bundan sonra tevbe edenler, salih olarak davrananlara başka. Çünkü Allah, gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir." (27)

Kişi, küfürden ve şirkten ‘Nasuh Tevbesi" ile tevbe eder, iman edip Tevhidi kavrayacak olursa, o zaman yapacağı salih amelin bir kıymeti olur ve o ameller Allah'ın katında değer kazanır... Katıksız iman, Allah katındaki amellerin en üstünüdür... Böyle yıkılmaz, sarsılmaz ve hiç bir şübheye düşülmez iman gerçekleştikten sonra salih amel gündeme gelir ve imandan sonra gelen salih amellerin başı da, namazdır!..

Bundan dolayı iman noktasındaki kabul ve itaattan sonra namaz zikredilmiştir. İnsanlar, katıksız bir şekilde iman ettikten sonra, imanın gereği olan salih amel konusunda çok gayretli olurlar... İtaat ve ibadet, mü’min müslümanların kâmil olanları için çok kolay ve zevkle yapılan bir vazifedir... Kâmil mü’minler, imanın lezzetini tadınca, amel işlemekten de çok zevk alır ve lezzet duyarlar... Dikkat edilecek olursa, amel konusundaki gevşeklik, imanın zayıf oluşundan kaynaklandığı apaçık ortaya çıkar... İmanı zayıf olanlar, ibadet konusunda da zayıf olurlar.  Hele hele görünüşte müslüman olanlar, yani münafıklar için namaz, bir ölçüdür... Çünkü sabah ve yatsı namazları münafıklar için çok ağır gelen namazlardır... Kendilerinde imanın olmayışı, onlara namazı bir yük, bir boş iş gibi göstermekte ve kabul ettirmektedir... Uykunun en tatlı zamanında olan sabah namazı ve uykunun bastırdığı zaman olan yatsı namazı, münafıkların en zorlandığı, bundan dolayı yakayı ele verdikleri vakitlerdir... Bu hâl, kişide nifak bulunduğunun göstergesidir...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Münafıklar üzerine sabah ile yatsı   (Cemaat) namazlarından daha ağır hiç bir namaz yoktur. Halbuki bu iki namazda olan şeyleri bilselerdi emekleye emekleye de olsa, onlara muhakkak gelirlerdi.

Yemin olsun, içimden öyle geçti ki, müezzine emredeyim namazı ikâme etsin, sonra bir kimseye emredeyim o da, insanlara imamlık etsin, sonra ateşli fitilleri alayım, ezanı işitmeyi müteâkib namaza çıkmayanların evlerini başlarına yakayım." (28)

Rasulullah (s.a.s.)'in namazı ikâme için emredeceği müezzin Bilâl-ı Habeşî (r.a.), insanlara yani yeryüzünün en hayırlı nesli olan Ashab’dan oluşan cemaate namaz kıldırmak için imam olacak kişi İmam Ebu Bekr (r.a.)'dır. Malum olduğu üzere Rasulullah (s.a.s.) müezzini Bilâl-ı Habeşî (r.a.) idi. Rasulullah (s.a.s.), hasta iken İmam Ebu Bekr (r.a.)'ın kendi yerine cemaate imamlık yapmasını emir buyurmuştur... Namazın kılındığı mescid ise, yeryüzünün en mübarek üç mescidden biri olan "Mescidu’n Nebevî" dir. (29)

Böyle bir müezzinin davetine icabet eden ve böyle bir imamın peşinde böyle bir cemaatın, böyle bir mescidde kıldığı namazın, ferden kılınan namazdan yirmiyedi derece fazla faziletlidir...

Abdullah İbn Ömer (r.a.) rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Cemaatle kılınan namaz, yalnızın kıldığı namazdan yirmi yedi derece faziletli olur." (30)

Yeryüzünün hangi beldesinde olursa olsun, önder Rasulullah (s.a.s.)'in insanlığın en faziletli neslinden oluşan Ashab cemaati gibi, yani onlarla aynı akideyi, aynı hedefi ve aynı metodu paylaşan bir İslâm cemaatinin cemaatle kıldığı namaza iştirak etmeyen ve cemaat şuurunu hafife alanlar, elbette kaybedenlerden olurlar... Bu durumun aksine, namaz kılınan cami, haram paralarla yapılmış, namaz kıldıran memur, İslâm topraklarını işgal eden tağutların görevlendirdiği kişi, toplanan insanlar ise, işgalcı tağutlara rıza gösterip destek olanlardan oluşmuşsa, onların icra etmiş olduğu namaz gösterisinde fazilet derecesi aranır mı? Onlar, kime itaat ediyor, kime secde kılıyorlar? Soruları yeni baştan gündeme gelmeli, araştırılmalı ve sıhhatli cevablar verilmelidir!..

Bunu beyan ederken, işgal altındaki İslâm topraklarında tağutların korkunç baskı ve zulümlerine rağmen oluşan şuurlu, imanlı muvahhid mü’min cemaatları tenzih ediriz... Onlar, İşgalcı tağutların bütün işkencelerine rağmen İslâm cemaatini oluşturuyor ve cemaat sevabını alıyorlar... Tağutları ve tağutî her türlü kurum ve kuruluşu reddedip yalnız ve yalnız Allah’a kul olmaya çalışan muvahhid mü’min müslümanlar, her hareketlerini Allah'ın emri, Rasulullah (s.a.s.)'in sünnetine uygun bir şekilde yapmaya çalışıyorlar...

İmandan sonra en büyük hakikat olan namaz, vaktinde ve gereği gibi edâ edildiği takdirde ibadetlerin Allah’a en sevgili olanıdır...

İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir:

Ben, Rasulullah (s.a.s.)'e:

— Amellerin hangisi Allah’a daha sevgilidir? diye sordum.

Rasulullah (s.a.s.):

"Vaktinde (kılınan) namaz" buyurdu.

Abdullah, dedi ki:

— Sonra hangisi? dedim.

Rasulullah (s.a.s.):

"Anneye-babaya iyilik etmek." buyurdu.

Abdullah, dedi ki:

— Sonra hangisi? dedim.

Rasulullah (s.a.s.):

"Allah yolunda cihad etmek" buyurdu. (31)

Namaz hayatlaşır, hayatta namazlaşacak olursa, böyle gereği gibi ihlas ve hûşu ile edâ edilen namaz, mü’min müslümanları bütün kötülüklerden alıkoyar... Kulluğun en büyük mertebesi olan Allah'ı zikretmek, yani Allah'ı hiç unutmamak, Allah'ın farkında olmak ve O’nu görüyormuş gibi davranmak, kulu tüm çirkinliklerden uzak tutar, iyilik üzere yaşamasına vesile olur...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), şöyle buyurur:

"Sana Kitab’dan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklardan ve kötülüklerden vazgeçirir. Allah'ı zikretmek ise, muhakkak en büyüktür (en büyük ibadettir). Allah, yapmakta olduklarınızı bilmektedir." (32)

"Mü’minler, gerçekten felah bulmuştur.

Onlar, namazlarında hûşu içinde olanlardır." (33)

"Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah sabredenlerle beraberdir." (34)

Katıksız iman ile hûşu içinde namaz kılan muvahhid mü'minler, gerçekten kurtulmuşlardır... İşte bu mü’min müslümanlar, namaz ve sabır ile Allah’dan yardım dilemeye hak kazanmışlardır... Allah'ın yardımı, sabredenlerle beraberdir...

Ebu’d-Derda (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Paramparça edilsen ve (ateşte) yakılsan bile Allah’a hiç bir şeyi ortak etme ve hiç bir farz namazı bile bile bırakma. Çünkü kim bir farz namazı kasıtlı olarak (yani unutmak gibi şer’î mazeret olmaksızın) bırakırsa, zimmet (İlâhî te’minat) kendisinden uzaklaşmış olur. İçki de içme! Çünkü içki, her şerrin anahtarıdır." (35)

Kalblerini bütün putlardan, yalancı ilâhların sevgi ve saygısından tamamen temizleyip katıksız imanı yerleştiren muvahhid mü’minler, gereği üzere namazı edâ ettikten sonra, sıra zekâta gelir... İmanda itaat eden, namaz kılmada itaat eden, izzet ve şeref sahibi mü’min müslümanlar, zekat vermede ve diğer kulluk vazifelerini yapmada da itaat ederler...

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin. Önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz onu, Allah katında bulacaksınız. Şübhesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görendir." ‘36)

Muvahhid mü’minlerin zamanında edâ ettikleri malî bir ibadet olan zekatın verilmesiyle hiç bir mal noksanlaşmaz, aksine bereketlenir ve çoğalır... Şeytan, zekat ibadetini edâ etmek isteyen mü’min müslümanların önünü kesmek, onları engellemek için zekatı, maldan bir noksanlaşma olarak göstermeye çalışır... Elbette mü’min müslümanlar şeytanın hilelerine karşı çok uyanık olmalı ve kesinlikle ona kanmamalıdırlar... Onun hilelerini sezmeli, tuzaklarını bozmalı ve uzaklaştırılmalıdır... Muvahhid mü’minler, her konuda Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)'e teslim olduklarından dolayı zekat konusundaki teslimiyette hiç bir kusur etmemelidirler...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Sadaka, hiç bir malı eksiltmez. Af sebebiyle Allah, ancak bir kulun şerefini arttırır. Ve bir kimse, Allah için tevazu gösterirse Allah, onu ancak yükseltir." (37)

Zekat vermekle mükellef olan mü’min müslümanların malındaki zekat miktarı, Rabbimiz Allah'ın fakir mü’min müslüman kullarına vermek üzere, zengine verdiği bir emanettir... Allah'ın zengin mü’min müslüman kullarının mallarının arasına koyduğu, fakir mü’min müslümanlara verilmek üzere olan emanete, hiç bir ihanet edilmeden, zamanı geldiğinde gönül rızasıyla ve istenilen vasıflarda yetkililere teslim edilmesi lazımdır...

Zekat mükellefi olan zengin mü’min müslümanın verdiği zekat, hem kendisini, hem de helâlinden kazanmış olduğu malını tertemiz yapar... Bu arınma işini gerçekleştirmede elini çabuk tutmaya gayret eden zengin mü’min müslümanın, kalbi huzur ile dolarken, malı da bereketlenmiş olur...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu senin duan, onlar için bir sûkunet ve huzurdur. Allah, işitendir, bilendir." (38)

Zekat anlayışı, İslâm ekonomisinin temelini teşkil e-der... Çünkü zekat, ancak helâl maldan verilir... Allah, helâl maldan verilen sadakayı kabul eder. Haram maldan sadaka olmaz... Haram yollarla kazanılmış maldan sadaka niyetiyle verilenler, sahibine hiç bir fayda, yani sevab ve hayır sağlamadığı gibi, aksine günah kazanmasına vesile olur... Başta zekat olmak üzere bütün sadakalar, helâl yollardan elde edilen mallardan ve yine helâl yollara sarf edilir... Helâl yol, Allah'ın razı olduğu ve Rasulullah (s.a.s.)'in beyan etmiş olduğu yoldur... Rabbimiz Allah'ın emri, önder ve örnek Rasulullah (s.a.s.)'in beyan etmiş olduğu şekilde yerine getirilmelidir... Zekat ve sadakalar, helâl kazançtan verilince kabul görüldüğüne göre, Daru’l-İslâm’da bütün emniyetleri sağlanmış mü’min müslümanlar, haram yollara asla tevessül etmezler... Allah'ın rızası doğrultusunda, Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği şekilde helâl işlerde çalışır, alnının terinin karşılığı olan helâl kazancı elde eder ve sadakayı bu kazançtan helâl yolara sarf ederler...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Kim helâl kazancından bir hurma değerinde bir sadaka verirse-ki Allah, helâl maldan verilen sadakadan başka hiç bir sadakayı kabul etmez. İşte Allah, bu helâl sadakayı sağ eli ile kabul eder. Sonra o tek hurma değerindeki sadakayı, dağ gibi oluncaya kadar, sizin birinizin sütten ayrılmış tayını büyütüşü gibi sadaka sahibi için dikkatle büyütür." (39)

Ebu Melik, babasından naklediyor.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Aziz ve Celil olan Allah, abdestsiz namazı kabul etmez. Haram mala da zekat düşmez." (40)

Aynı konuda bir başka hadiste, Ebu Hüreyre (r.a.)'ı rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Her kim haram mal toplar da sadaka ederse, bunun sevabı olmayacağı gibi, vebali (günahı) de boynuna olur."(41)

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in bu apaçık beyanlarından anlaşıldığı gibi Daru’l-İslâm’da, yani İslâm kanunlarının yürürlükte olduğu İslâm ülkesinde helâl kazanç sonucu gündeme giren zekat, Rabbimiz Allah'ın emri ile toplanıp yine O’nun emrettiği şu kişilere verilir:

"Sadakalar -Allah’dan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkün (miskin)ler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış (lar) içindir. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (42)

Hakimiyetin kayıtsız - şartsız Allah’a, iktidarın da Allah'ın hükümleriyle hükmeden muvahhid mü’min müslümanlara aid olduğu İslâm ülkesinde zekat müessesesinin adalet ölçülerinde işletilmesi sonucu, ülkede fakirin kalmadığı görülecektir... Bu kurumun, gereği gibi uygulanması, memleketteki bir çok derin yaraların sarılması ve tedavi edilmesini sağlamış olur...

Böyle önemli bir ibadet vazifesini ihmal eden veya hafife alan kişiler, büyük bir günah işlemiş, İslâm ülkesinin ve İslâm milleti’nin hakkına tecavüz ederek ihaneti gündeme getirirler... Bu suçlarının karşılığında ahirette büyük azab görecekler... Onların bu suçları işlemelerinden dolayı, İslâm ülkesinin ekonomisinde dengesizlik gündeme gelir, İslâm Milleti’nin içinde karmaşa ortaya çıkar...

Bundan dolayı Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Her kim ki, Allah kendisine mal verir de o malın zekatını ödemezse, kıyamet gününde o zekatı verilmeyen mal, sahibi için çok zehirli erkek bir yılan suretine konulur. Bunun iki gözü üstünde iki nokta vardır.

Bu azgın yılan, kıyamet gününde mal sahibinin boynuna gerdanlık yapılır. Sonra yılan (ağzı ile) sahibinin çenesini iki tarafından yakalar da:

— Ben, senin (dünyada çok sevdiğin) malınım. Ben, senin hazinenim, der."

Sonra Rasulullah, şu ayeti okudu:

"Allah'ın bol ihsandan kendilerine verdiği şeylerden cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır, bu, onlar için şerrdir. Kıyamet günü, cimrilik ettikleri şeyler boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası, Allah'ındır. Allah, yaptıklarından haberi olandır."(43)

Yegâne hayat nizamı İslâm'ın beş rüknünden biri olan zekatın inkârı veya edasının reddi, savaş nedenidir... İslâm Devleti’nin hüküm sürdüğü İslâm ülkesinde, zekat farziyetini inkâr edenlerle veya edâsını yapmak istemeyenlerle savaşılır... Savaş yoluyla bu âsîlerin yola gelmesi sağlanmış olur...

İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Allah’dan başka hak ilâh olmadığına ve Muhammed’in Rasulullah olduğuna şehadet, namazı ikame, zekatı edâ edinceye kadar insanlarla savaşmam bana emrolundu.

Onlar, bu işleri yapınca -müslümanlık hakkının gereği (olan haddler) müstesna- İslâm hakkı olmak üzere canlarını ve mallarını benim elimden kurtarırlar. (Batınlarından dolayı olan) hesabına gelince, O (hesabı görmek) Allah’a aiddir." (44)

Âlemlerin Rabbi Allah'ın hükümleri olan İslâm Kanunlar’ının yürürlükte olduğu İslâm ülkesinde zekat, İslâm Devleti’nin eliyle toplatılır ve muhtaç olanlara dağıtılır... İslâm ülkesi, ancak İslâm Devleti’nin bulunduğu ve İslâm Kanunlar’ının yürürlükte olduğu ülkedir. Daru’l-İslâm’da, yani İslâm ülkesinde, Allah'ın muvahhid kulları, özgür ve emniyet içindedirler... Muvahhid mü’min müslümanlar, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla Allah'ın emirlerini, Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği şekilde yerine getirirken hiç bir engelle karşılaşmadıkları zaman gerçek bir özgürlük ve emniyet içinde olurlar... Böyle bir durum, ancak mü’minlerden olan, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'e imanla beraber itaat eden, Kur’ân ve Sünnet ile yöneten Ulu’l-Emr olan İmamın riyasetinde gerçekleşmiş olur... Bu şekilde yönetilen ve korunan ülke, İslâm ülkesidir!..

İslâm ülkesinde, mü’min müslümanların İmamı tarafından, müslümanların zenginlerinden ölçüsüne göre alınan zekat, ülkedeki müslüman fakirlere verilir...

Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle şu olay nakledilir. Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte oturduğumuz sırada, deve üstünde bir kimse gelip devesini mescide çökerttikten sonra bağladı. Ondan sonra (bir çok soru sorup cevabını alınca bir soruda şöyle yöneltti):

(..................)

— Allah aşkına, şu sadakayı zenginlerimizden alıp da fakirlerimize dağıtmayı sana Allah mı emretti? dedi.

Rasulullah:

"Evet Allah emretti!" buyurdu. (45)

Ebu Cühayfe (r.a.) şöyle demiştir:

— Rasulullah (s.a.s.)'in zekat memuru bize geldi ve zekatı, zenginlerimizden alarak fakirlerimize dağıttı.

Ben, yetim çocuk idim. Bana, bacakları uzun genç bir dişi deve verdi. (46)

Malum olduğu üzere, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Yemen’e vali olarak gönderdiği Muaz İbn Cebel (r.a.)'a "Kendilerine, Allah'ın onlara bir sadaka (zekat) farz kıldığını, bunun, onların zenginlerinden alınıp fakirlerine verileceğini haber ver." talimatını vermişti. Ve devamında şu emri de buyurmuştu:

"Eğer onlar, bu konuda da sana itaat ederlerse seni, onların en kıymetli mallarını almaktan sakındırırım.."

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mü’min müslümanların en kıymetli ve kabul gören akide risalelerinden biri olan İmam Ömer en-Nesefî (rh.a.)'in kaleme aldığı "Akaidu’n-Nesefî"de, İmamın görevlerini şöyle beyan edilir:

"Müslümanlar için bir imama (siyasî lidere) mutlak surette ihtiyaç vardır.

Müslüman halkla ilgili dinî hükümlerin infazı, cezalarının tatbiki, düşmanlara karşı ülke sınırlarının korunması, müslümanlardan ordu teşkil edilmesi, sadakaların (zekatların/vergilerin) toplanması, zorbaların, soyguncuların ve eşkiyanın zabt-u rabt altına alınarak kahredilmesi, Cuma ve Bayram namazların ifâ edilmesi, insanlar arasında ortaya çıkan ihtilafların ortadan kaldırılması, hukuk üzerine kaim olan şahidliklerin kabulü, velileri bulunmayan küçük yaştaki oğlan ve kızların evlendirilmeleri ve ganimet mallarını taksim edilmesi gibi önemli hususlar imam sayesinde icra edilir." (47)

İmamın bulunmadığı yerlerde ve zamanlarda, bölgedeki muvahhid mü’min müslümanlar, kendi aralarında mes’elelerini İslâmî çerçevede gündeme getirir ve çözüme bağlarlar... (48) İşgalci tağutları, kendi mes’elelerine karıştırmaz, hele hele en önemli müesseselerden biri olan zekat müessesesine hiç yaklaştırmazlar...

Bilgimiz ölçüsünde izahına çalıştığımız malum hadisin sonunda yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Muaz İbn Cebel (r.a.)'ın şahsında ümmetinden olan tüm mü’min müslümanlara şöyle buyuruyor:

"Bir de mazlumun (bed) duasından sakın! Çünkü şu muhakkak ki, mazlum ile Allah arasında (duanın kabulüne mani olacak) hiç bir perde (engel) yoktur."

Mü’min müslümanlar bu konuda çok hassas olmalıdırlar... Hiç bir şekilde zulüm yapmayacakları gibi, zulme ve zalime de asla rıza gösteremezler... Mazlum olan insan, ister müslim, isterse gayr-ı müslim olsun farketmez... Mü’min müslümanın vazifesi, zulmün her türlüsünü engellemek ve mazlumları kurtarmaktır!...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Mazlumun duası kabul edilir, eğer facir ise, facirliği kendisinedir." (49)

Rabbimiz Allah, zulmün her türlüsünü reddeder ve zalimleri lanetler:

"... Haberiniz olsun, Allah'ın lâneti zalimlerin üzerinedir." (50)

"... Allah'ın lâneti, zalimlerin üzerine olsun." (51)

Bu, böyledir!...

 

 

 

 

 

 

 

 

(4)

 

İHSÂN ÜZERE OLMAK

 

 

 

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.

Bir gün Rasulullah (s.a.s.), meydanda oturuyordu. Yanına bir adam geldi ve: (Bu uzun olan hadisin bir bölümünde...)

Sonra o Zat (Cebrail, a.s.):

— İhsân nedir. diye sordu.

Rasulullah:

"Allah'ı sanki görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Eğer sen, Allah'ı görmüyorsan da, şübhesiz O, seni görmektedir." buyurdu. (1)

Seyyid Şerif Cürcânî (rh.a.), "İhsân" kelimesi için şunları kaydeder:

"İhsan: Basiret nuru ile Rububiyyet hazretini müşâhede üzere kulluğu gerekli kılmaktır. Yani Hakk'ın sıfatının aynı olan sıfatlarıyla vasıflanmış olarak Hakk'ı görmektedir. Kişi, Hakk'ı yakinen görür, ama hakikaten göremez. Bunun içindir ki, Rasulullah (s.a.s.):

"Sanki sen, O’nu görüyormuşsun gibi..." diye buyurmuştur. Çünkü kişi, O’nu, sıfatlarının perdeleri arkasından görür. Hakikatı, gerçeğiyle göremez. Çünkü Allah Teâlâ, müşahede makamında değil, ruh makamındadır.

İhsân: Lügat bakımından, yapılması gereken hayrı yapmaktır (iyilik etmektir, iyi davranmaktır). Şeriatta ise, Allah’a, sanki sen O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen, O’nu görmüyorsun da, muhakkak ki O, seni görüyor." (2)

İhsân konusunda, İmam Nevevî (rh.a.)'in de görüşlerini nakletmek, konunun daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır. Bu hayırlı faydadan dolayı İmam Nevevi’nin açıklamalarını kaydediyoruz.

İmam Nevevî, bu cümlelerin Hz. Peygamber (s.a.s.)'e mahsus olan, "Cevamiu’l-Kelim", yani içinde pek çok kelimelerin mânâsını toplayan az sözlü, çok manâlı hadislerden biri olduğunu söylüyor ve sözüne şöyle devam ediyor:

"Çünkü bilfarz bizden birimiz Rabbi Teâlâ Hazretlerini, göre göre ibadet etmeğe kalksa gücünün yettiği kadar hüzû', huşû göstermek, kendini çekip çevirmek ve o ibadeti en iyi şekilde tamamlamak için hâlinin içini dışına uydurmak gibi şeylerden hiç birini terk etmemeğe çalışır. İşte Rasulullah (s.a.s.):

"Bütün ibadet hâllerinde Allah’a, O’nu görerek yaptığın ibadet gibi ibadet eyle!" diyor.

Zira Allah'ı görerek o şekilde ibadeti tamamlamak, ancak Allah'ın gördüğünü bildiği içindi. Bu sebeble kul, o hâlde kusur etmeğe cesaret gösteremiyordu. Ayni mânâ, Allah'ı görmeme hâlinde de mevcuddur. Binaenaleyh muktezasınca amel etmek lazım gelir. Hasılı bu sözden maksad, ibadette samimi olmaya ve kulu huşû, huzû ve saireyi testekmil ifâ hususunda Rabbi Teâlâ hazretlerini murakabe etmeye teşviktir. Filvâki’ ehl-i hakikat olanlar, sulehâ (salih olanlar) ile düşüp kalkmayı mendub görmüşlerdir. Tâ ki bu hâl, onlardan utandığı ve hürmet ettiği için kendisine herhangi bir noksanlık gelmesine mâni olsun. Sulehâ ile düşüp kalkanın hâli böyle olursa, gizlisinde âşikârında Allah kendisiyle beraber olup yaptıklarını gören kimsenen hâli ne olur." (3)

İyi, salih ve hayırlı muvahhid mü’minlerle dost olanlar, onlarla mesai birliği yapanlar, zamanla onlar gibi olmaya başlarlar... Süreli iyi ve salih dostlarla birlikte olanlar, onların güzel huylarına, iyi ve temiz ahlâkına bürünürler... Çünkü devamlı temiz ahlâklı kişilerin gözünün önünde olduğunun onlara karşı bir kusur işlememenin kaygısını çekip durumun farkına varan akıllı ve imanlı bir şahsiyet, her hareketine dikkat eder... Her durumda hâl ve hareketine çeki düzen verir... İçini ve dışını düzeltir, böylece o da, iyilerden ve salihlerden olur...

Bunun için Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve doğru (sadık)larla birlikte olun." (4)

Rabbimiz Allah'ın bu emri doğrultusunda yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in şu buyruklarına dikkat edelim!..

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Kişi, dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, dost edindiği kişiye dikkat etsin!" (5)

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Yalnız mü’minle arkadaş ol ve yemeğini ancak takvalı kişi yesin!" (6)

İyi, güzel, salih ve müttaki mü’min müslümanlarla beraber bulunan şahsiyetlerin durumu böyle olursa, ya bütün iyilik ve güzelliklerin kâmilinin yalnızca kendisine mahsus olan Âlemlerin Rabbî Allah ile beraber olanların durumu nasıl olur?..

Abdullah b. Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Şübhesiz ki, Allah güzeldir, güzeli sever." (7)

Salihler ve sadıklarla beraber bulunanlar, onların huzurunda kendisine, hâl ve hareketine dikkat edip, onlar gibi olmaya çalışanların ulaştığı yüce ahlâk mertebelerine dikkat edelim!... İyi ve güzel mü’min müslüman kullarla bulunmanın hayırlı sonucu, her akıllı ve imanlı kul tarafından takdirle karşılanır...

Nerede olursa olsun ve ne hâlde bulunursa bulunsun, kendisini yaratan, her şeyini bilen ve şahdamarından kendisine daha yakın olan (8) yegâne Rabbi Allah'ın huzurunda olduğunun farkına varan bir kişi, kendisine nasıl çeki düzen verdiğini bir düşünelim!..

Katıksız bir şekilde, hiç şüphe duymadan iman ettiği, tam teslim olup itaatta bulunduğu Rabbi Allah'ı huzurunda... Allah, onu görüyor, biliyor, duyuyor ve kalbinde gizlemiş olduğu her şeyinden haberdardır... Böyle bir hakikatın farkına varan muvahhid mü’min elbette ki, Rabbinin rızasını elde edecek ve O’nun gazablandırmayacak hâl ve harekette bulunur... Niyetini düzelttiği gibi, Rabbi Allah’dan utanarak her hâlini, istenilen kıvamda ve güzellikte sergilemeye çalışır... Çünkü muvahhid mü’min müslüman Rabbi Allah’dan gereği şekilde haya eden izzet sahibi bir şahsiyettir... Olgunluk budur ve olgunluğun devamı da, Allah'ın razı olduğu bir hâldir...

İmandan olan haya, (9)  yani Allah’dan utanma duygusu, Allah'ın emirlerini koruma ve Allah'ın helâl-haram sınırlarına hürmet anlayışı, şu iki hadis-i şerifte net olarak beyan edilmiştir!..

Behz b. Hakim’in dedesi (r.a.)'dan.

Dedi ki:

— Ya Rasulellah (s.a.s.), avretlerimizden neyi örtüp, neyi bırakalım? dedim.

Rasulullah:

"Karından veya sahibi bulunduğun cariyeden başkasından avretini koru!" buyurdu.

Sonra:

— Ya Rasulellah (s.a.s.), insanlar, birbirine girmiş vaziyette olurlarsa? dedim.

Buyurdu ki:

"Avreti, hiç kimsenin görmemesine gücün yeterse kesinlikle gösterme!"

Sonra:

— Ya Rasulellah (s.a.s.), herhangi birimiz yalnız olunca? dedim.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Allah, kendisinden haya edilmeye insanlardan daha layıktır." (10)

Abdullah b. Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Allah’dan hakkıyla haya edin!"

Bunun üzerine:

— Ya Rasulellah (s.a.s.), Elhamdülillah haya ediyoruz, dedik.

Buyurdu ki:

"O (sizin anladığınız haya) değil! Fakat Allah’dan hakkıyla haya etmek, başı ve başın topladığı uzuvları, karnı ve onun ihtiva ettiği uzuvları korumaklığın, ölümü ve (toprak altında) çürümeyi hatırından çıkarmamaklığındır. Ahireti isteyen, dünyanın süsünü bırakır. Kim bunu yaparsa, gerçekten haya etmiş, yani Allah’dan hakkıyla haya etmiş olur." (11)

İşte ihsân üzere yaşamanın ilkeleri... Her yerde ve her hâlde, Âlemlerin Rabbi Allah'ın huzurunda olduğunu bilmek ve Allah’ın gözetiminde bulunduğunun farkında olmak!.. Bundan dolayı, küçüğünden büyüğüne tüm kötülüklerden kendini alıkoymak, günah ve suçlardan sakınmak, böylece olgun mü’min müslüman şahsiyetini kazanmak!.. Her hangi bir günah ve yanlışlık yapıldığında hemen tevbe edip kendini düzeltmek, hatalarda ısrar etmemek, muhsin mü’minlerin vasıflarındandır!..

Ebu Zerr Cündeb b. Cünade (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Her ne hâlde olursan ol, Allah’dan kork (takva üzere ol). Seyyienin (kötülüğün) ardından hasene (iyilik) işle ki, seyyieyi silsin! İnsanlarla güzel ahlâk ile muamele et!" (12)

Gaflet, cehalet veya unutmak sonucu bir kötülük, bir yanlışlık yapılmışsa, onun peşi sıra hemen bir iyilik ve yanlışlığı gideren bir doğruluk yapılmakla, o kötülüğün ve yanlışlığın giderilmesine çalışmak gerekir...

Rabbimiz Allah'ın buyurduğu gibi:

"Şübhesiz iyilikler, kötülükleri giderir." (13)  Nasihat alabilecek olgunlukta olanlara, bu nasihat kâfi gelir... Muvahhid mü’minler, Rabbleri Allah'ın rızasına taliptirler... Bu rızayı elde etmek için ne gerekiyorsa, meşru çerçevede yerine getirirler... Allah rızasını elde etmenin en önemli ölçüsü, ihsân üzere yaşamaktır, yani Allah'ı görüyormuş gibi hareket etmektir... Hangi meslek ehli olursa olsun, iş hayatında, ev hayatında ve yalnız başına kaldığında, Âlemlerin Rabbi Allah'ın gözetiminde olduğunu unutmamalı... Toplumsal hayatında ve ferdî hayatında, Allah (Azze ve Celle) ne emretmiş ise, o şekilde davranması, Allah'ın farkına varmasıyla gerçekleşir... Allah, kendisini yaratmış ve nasıl hareket etmesi gereğini yalnızca bilen Allah’adır... Hangi akideyi benimser ve hangi tavırda bulunursa, huzurlu olacağını, bununla beraber Allah'ın rızasını kazanacağını beyan buyuran Rabbimiz Allah, insan kullarının İslâm sınırlarının çerçevesinde bulunmalarını emreder... Yegâne Rabbimizin kanunları olan yegâne hayat nizamı İslâm, insan kullarının tabî olması gereken tek ve eşsiz fıtrat nizamıdır...

Rabbimiz Allah’ın rızası, İslâm’a tam teslimiyetle uymak ile gerçekleşir... "Nerede olursan ol, Allah’dan kork!" emri, her nerede olursan ol, Allah'ın emirleri üzere ol, O’nun emrettiği gibi hereket et demektir... Çünkü Allah, her anında seni bilmekte ve görmektedir... Ona göre düşün ve ona göre davran!..

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden bir çok erkek ve kadın türeten-yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’dan ve akrabalık (bağını koparmak)tan sakının. Şübhesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (14)

Rabbimiz Allah'ın yanında insan kullarının değeri, ancak ve ancak katıksız imanları ile imanın gereği olan takvalarıdır... Allah'ın katındaki bu değer ölçüsü, olgun muvahhid mü’minlerin yanında da geçerli olan tek ölçüdür... Kâmil mü’min müslümanlar da, insanları değerlendirirken iman ve takva ölçüsünü kullanırlar... Ve insanlara iman ve takva ölçüsü ile değer verirler... Bu ölçünün dışında hiç bir değer ölçüleri yoktur mü’min müslümanların... Bu ölçünün dışında bir ölçüyü gündeme getirmek, bir sapma ve saptırmadan başka bir şey değildir...

Bu İslâmî ölçü değişecek olursa, yani katıksız iman ölçü olmaktan çıkarsa, şirke saygı ve müşrike karşı hoş görü gündeme gelir... Nitekim günümüzde İslâm ölçüsünü, kendi heveslerinden veya menfaatlarından kaynaklanan ölçü ile değiştirenler ve kendi ölçülerini esas alanlar, şirk ideolojilerine karşı saygı duruşuna dururken, müşriklere karşı hoşgörülerini sunmaktadırlar...

Halbuki Rabbimiz Allah, müşrikler için şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler, müşrikler ancak necistir (bir pisliktir)ler. Öyleyse bu yıllardan sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar..." (15)

Rabbimiz Allah'ın razı olduğu ve sevdiği vasıf, "mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise, güçlü ve onurlu." tavırdır. (16) Eğer İslâmî ölçü değişirse, bu ilkede tersine döner... Ve şu bir hakikattir ki, İslâm ölçüsünü, kendi heva ölçülerine fedâ edenler, bu ilkeyi tersine çevirmiş, mü’minlere karşı sert ve kindâr, kâfirlere karşı hoşgörülü olmaya başlamış olup işgalci tağutların en sağlam desdekleyicisi hâline gelmişlerdir...

İnsanları değerlendirme ölçüsü iman ve takvanın dışında müteâlâ edilecek olursa insan, korkunç bir hatanın içine düşer, hatta dininden bir çok şeyi kaybeder...

İbn Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Kim zengine, zenginliğinden dolayı tevazu gösterirse, dinin üçte biri gider." (17)

Tevazu, ancak Allah'ın emrettiği şekilde ve Allah için yapılır... Herhangi bir dünya menfaatı için tevazu göstermek söz konusu olamaz... Böyle bir davranış, ancak zillet hâli ve dalkavuklukdan başka bir şey değildir... Tevazunun ölçüsü, yalnızca Allah için olmalı iken, bu ölçü değiştirilir de, dünya menfaati hâline getirilecek olursa, elbette sosyal bir felaket ortaya çıkar...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bir kimse, Allah için tevazu gösterirse Allah, onu ancak yükseltir." (18)

Muvahhid mü’min müslümanların değer ölçüsü, Rabbimiz Allah'ın buyurduğu ve Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)_ beyan ettiği ölçüdür... Bu ölçünün dışında, bu değerlendirmenin üstünde hiç bir ölçü ve değerlendirme kabul değildir ve mü’min müslümanlar tarafından reddolunmuştur...

İnsanlar, servet, şöhret ve sosyal mevkileri ne olursa olsun, kendileri iman ve takva ölçüsü ile değerlendirilirler... İslâm'ın bu değer ölçüsüne göre kıymet kazanırlar... Yoksa onların ırkları, kavimleri, bölgeleri, sosyal mevkileri, servet ve şöhretlerinin herhangi bir değeri olmaz, eğer katıksız iman ve gerçek takva yok ise!.. Eğer iman ve takvayı elde etmişler ve Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği imkânları, helâl yollardan kazanıp yine Allah için helâl yolda sarfediyorlar ise onlar, gerçek bir olgunluğa ulaşmış, kıymetli şahsiyetlerdir...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (19)

Bu gerçeğin beyanından sonra gizlide ve açıkta Allah’dan korkmak, yani ihsân üzere olmak, müttaki yaşamak konusuna devam edelim...

Sevban (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Ümmetimden bir takım kimseleri bilirim ki onlar, kıyamet günü Tihame dağları emsali (çok) ve bembeyaz (tertemiz) sevablar getirirler de Allah (Azze ve Celle), o sevabları saçılmış toz eder (mahveder, kabul etmez)."

Sevban (r.a.):

— Ya Rasulellah (s.a.s.), bilmeyerek onlardan olmamamız için bize onların sıfatlarını söyle ve bize onların durumunu açıkla, dedi.

Rasul-i Ekrem (s.a.s.):

"Bilmiş olunuz ki, onlar, sizin (din) kardeşleriniz ve sizin cinsinizden (bir takım insanlar) dır. Sizin aldığınız gibi onlar, geceden (ibadet nasibini) de alırlar. Ve lâkin onlar, Allah'ın yasak kıldığı şeylerle tenha yerde başbaşa kaldıkları zaman, o yasakların sınırlarını çiğnerler." (20)

Hadiste beyan edilen kişiler, ibadetlerine dikkat eden, hatta gece namazlarını edâ eden müslümanlardır... Onlar, insanların kendilerine şahid oldukları yerlerde hâl, hareket ve ibadetlerine dikkat ederler... Çünkü toplum içinde yaşamaktadırlar... Onların üzerlerinde toplumun baskısı ve gözetlemesi vardır... Bundan dolayı kendilerini Allah'ın yasakladığı, yani haram kıldığı şeylerden alıkor, onlara yaklaşmaz ve Allah'ın sınırlarını korumaya çalışırlar... Toplumun ve çevrenin baskısı üzerlerinden kalktığı, insandan şahidin bulunmadığı bir yerde ve zamanda, Allah'ın yasakladığı sınırları çiğner, haram kılınan şeyleri işlerler... Bunların, daha önce işlediklerinden hasıl olan sevapdan hiç bir fayda görmezler... Çünkü onlar, o sevablı işleri Allah için yapmamış, toplumda iyi tanınmak, güzel görünmek için yapmışlardır... İnsanların gözlerinin ve kulaklarının ulaşamadığı tenha yerlerde, Allah'ı hiç hesaba katmadan, kendisine şahid olan melekleri hiç düşünmeden haram işlemiş, yasak sınırını aşmışlardı... Halbuki eğer her yerde ve her zamanda Allah'ın farkına varıp, O’nu görüyormuş gibi davransaydı, Tihame dağları gibi çok olan sevablarısaçılmış toz haline gelmez ve Allah nezdinde kabul görürdü... Açıkda da, gizlide de kendisinin Allah tarafından görüldüğünü, bilindiğini, duyulduğunu bilmiş, inanmış ve idrak etmiş olsaydı, elbette toplumun gözü önünde kendisine nasıl çeki düzen veriyor idiyse, tenha yerlerde de öylece davranırdı... Çünkü her hâlinde Allah'ın huzurundadır... O, Allah'ı görmüyorsa da Allah, onu görüyor...

Muvahhid mü’min müslümanlar, toplumun içinde de, tenha yerlerde de, Rabbleri Allah’ın huzurunda olduklarını bilir, inanır ve ona göre davranırlar...

Rabbimiz Allah, Lokman (a.s.)'ın oğluna nasihatını şöyle beyan buyurur:

"(Lokman dedi ki:) Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasında, ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile Allah, onu getirir (açığa çıkarır). Şübhesiz Allah, Lâtif olandır, (her şeyden) haberdardır." (21)

Allah’a hiç bir şey gizli kalmaz. Allah, gizli, açık, zahir, batın her şeyin en küçük biriminden haberdardır... Çünkü O, yaratmıştır ve hiç bir eşi-benzeri olmamak üzere mülk, sadece ve sadece O’na aiddir...

"Şübhesiz, yerde ve gökte Allah’a hiç bir şey gizli kalmaz." (22)

"Mülk elinde bulunan (Allah) ne yücedir. O, her şeye güç yetirendir." (23)

Böyle buyurur Rabbimiz Allah... İnsan kullarını bilgilendirmek ve onları uyarmak içinde şöyle buyurur:

"Allah'ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musunuz? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur, beşin altıncısıda mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şübhesiz Allah, her şeyi bilendir." (24)

"Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’dan korkup sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere  infakta bulunun. Kim nefsinin bencil tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa, işte onlar, felah (kuruluşu) bulanlardır." (25)

Madem ki, katıksız bir şekilde iman ediyoruz ki, Rabbimiz Allah’a hiç bir şey gizli kalmaz, o hâlde nasıl olur, bir mü’min müslüman toplumdan ve çevreden uzak bir tenhada kaldığında kendisini yalnız hisseder, kimse görmüyor zannına kapılıp Allah'ın yasak sınırlarını çiğner?.. Hele hele meleklere iman ettiğini söyleyip, ondan hiç ayrılmayan meleklerin varlığından haberdar olan kişi, bu duruma nasıl düşer?.. Böyle bir duruma düşmek, ya imanın zayıflığından, ya da kalbte bir hastalığın bulunuşundandır... Kâmil mânâdaki iman, tenhada bile olsa, sahibini uyarır ve Allah'ın haram sınırlarını çiğnemez, onu sapasağlam korur... Allah’dan korkan müttaki mü’minin hâli budur...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Yedi sınıf insan vardır ki, Allah, kendi gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde bunları, kendi Arşının gölgesinde gölgelendirir:

(.........)

(Bunlardan biri de) İctimâî mevki sahibi ve güzelliği olan bir kadın tarafından çağrılıp da kadınlığını kendisine arz ettiğinde:

— Ben, Allah’dan korkarım, cevabıyla karşılık veren er kişi." (26)

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in beyan buyurduğu bu örnek, gerçek ve katıksız bir iman örneğidir... Muvahhid mü’min müslüman, nefsinin arzuladığı tüm imkânlar ortada iken, tenhada bulunmasına rağmen yalnızca Allah’dan korktuğu için, Allah'ın haram kıldığı sınırı aşmamış, çiğnememiş ve sapasağlam korumuştur... Yegâne Rabbi Allah'ın kendisini gördüğünün farkına varmış ve harama yaklaşmamıştır...

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Ya Aişe, (günah sayılan) amellerin küçümsenenlerinden (de) sakın. Çünkü şübhesiz, onlar için (de) Allah (tarafın)dan bir araştırıcı (Melek) vardır." (27)

İnsanın üzerinde gözcü bekçiler olan Melekler insanın yanından ayrılmaz ve onunla beraber olup kendisi için en iyi şahidlerdendir...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Onun sağında ve solunda oturan iki tesbit edici ve yazıcı, tesbit edip yazarken,

O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemezki, mutlaka yanında hazır bir kaydedici gözetleyici vardır." (28)

"Oysa gerçekten sizin üzerinizde koruyucular var.

Şerefli üstün yazıcılar (Kiramen Katibin)

Her yapmakta olduğunuzu bilirler." (29)

İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

"Çıplaklaşmaktan sakınınız! Çünkü beraberinizde, ancak abdest bozma anında ve kişi karısına yaklaştığı zaman sizden ayrılan varlıklar (Melekler) vardır. Onlardan haya ediniz ve onlara karşı saygılı olunuz." (30)

Allah’a ve Meleklerine gereği üzere katıksız bir şekilde iman eden mü’min müslümanlar, bütün bu hakikatlerin farkında ve şuurunda olmalıdır... Bu farkında ve şuurunda olmak, kâmil imanın varlığına delil, kişinin gerçek mü’min müslüman oluşunun göstergesidir...

Rabbimiz Allah, insanın her şeyini mutlaka görüyor ve biliyor... Melekler, Allah'ın izni ve emriyle görüyor, biliyor ve şahid oluyorlar... Şahid olan Melekler, ayrıca görüp duyduklarını yazı ile kayıd altına alıyorlar... Bu defterler, ahirette insanın eline verilecek ve her şey, hiç bir noksanlık olmadan yazılı olarak görülecektir...

Rabbimiz şöyle buyurur:

"Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık. Kıyamet gününde, onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitab çıkarırız.

‘Kendi kitabını oku! Bu gün nefsin, hesab sorucu olarak sana yeter." (31)

"Onlar, Senin Rabb’ine sıra sıra sunulmuşlardır. Andolsun, siz, ilk defa yarattığımız gibi Bize gelmiş oldunuz. Hayır, Bizim size bir kavuşma zamanı tesbit etmediğimizi sanmıştınız değil mi?

(Önlerine) kitab konulmuştur. Artık suçlu günahkârların, onda olanlardan dolayı dehşetle korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: ‘Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük-büyük bırakmayıp her şeyi sayıp döküyor?' Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez." (32)

O gün insana, vücudunun organları şahidlik edecekler... Yani insan, kendi kendisinin şahidi olacaktır... Bundan dolayı hiç bir özürü olmayacak ve kaçıp sığınacağı hiç bir yer de bulamayacaktır... Hiç kimseye zulmedilmez ve kim neyi hak etmiş ise, hak ettiği kendisine tastamam verilecektir...

Rabbimiz Allah (c.c.), şöyle buyurur:

"Allah'ın düşmanlarının bir araya getirilip toplanacakları gün, işte onlar, ateşe bölükler hâlinde sürüklenirler.

Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhinde şahidlik edecektir.

Kendi derilerine dediler ki: ‘Niye aleyhimizde şahidlik ettiniz?' Dediler ki: ‘Her şeye nutku verip konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O, yarattı ve O’na döndürülüyorsunuz.

Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinize şahidlik eder diye sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın bir çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.

İşte bu, sizin zannınız, Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınız. Sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayan kimseler olarak sabahladınız." (33)

"Bu gün Biz, onların ağızlarını mühürleriz, (günahdan ve sevabdan yana) kazandıklarını, elleri Bize söylemekte, ayakları (aleyhlerinde) şahidlik etmektedir." (34)

"O gün, kendi dilleri, elleri ve ayakları aleyhlerinde yaptıklarına dair şahidlikte bulunacaklardır.

O gün Allah, hak ettikleri cezayı noksansız verecektir ve onlar da, Allah'ın hiç şübhesiz hak olduğunu bileceklerdir." (35)

Bu konuda, Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"(...........)

Kul:

—Ya Rabbi, ben Sana, Senin Kitabına ve Peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim, diyecek ve olanca gücüyle hayır senasında bulunacak.

Teâlâ Hazretleri:

— Öyle ise, şuraya! buyuracaktır.

Sonra kendisine:

— Şimdi sana şahidimizi göndereceğiz, denilecektir.

Kul, kendi kendine:

— Acaba bana şahidlik yapacak bu zat kimdir? diye düşünecek.

Fakat ağzına mühür vurulacak, uyluğuna, etine ve kemiğine:

— Konuş! denilecek.

Artık uyluğu, eti ve kemiği, onun amelini söyleyecektir. Bu, ona kendi namına bir özür bırakmamak içindir. İşte bu, münafıktır. Allah'ın hışmına uğrayacak olan da budur." (36)

İnsanın vücud organları kendisine şahid olduğu gibi, ayrıca yeryüzü de kendisi için adil bir şahid olacaktır... Yer, gözüyle gördüğünü, kulağıyla duyduğunu ve bunları idrak eden canlı adil bir şahidin şehadeti gibi, insan için şahidlik yapacaktır!..

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"O gün (yer), haberlerini anlatacaktır.

Çünkü Senin Rabbin, ona vahyetmiştir." (37)

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.):

"O gün (yer), haberlerini anlatacaktır." (Zilzal, 99/4) ayetini okudu ve:

"Yeryüzünün haberleri nedir bilir misiniz?" dedi.

Ashab:

— Allah ve Rasulü daha iyi bilir! dediler.

(Rasulullah) buyurdu ki:

" Yeryüzünün haberleri, erkek ve kadın her kul hakkında, sırtında işledikleri işlere dair şehadet etmesi, falan ve falan günde şöyle ve şöyle yaptı, demesidir."

Rasul-i Ekrem (s.a.s.):

"İşte yeryüzünün haber vermesi bu, vazifesi bu, haberleri de bundan ibarettir." buyurdu. (38)

"Allah, herşeye şahid olandır." (39)

Allah'ın izniyle canlı ve cansız varlıkların tümü insan için birer gözetleyici şahiddirler... Allah'ı görüyormuş gibi hâl ve harekette, yani ibadette bulunan insan, iyi bilmeli ki, diğer varlıklar da, hatta kendisi kendisine şahiddir...

Rabbimiz Allah, bütün bu hakikatları beyan ettikten ve Rasulullah (s.a.s.), bize anlattıktan sonra, artık kimin özürü olabilir?..

"...... Artık ey basiret sahibleri, ibret alın!" (40)

Yegâne hayat nizamı olan İslâm’da, muvahhid mü’min müslümanların eğitilmesi iki ana esasa dayalıdır:

1) İhlas

2) İhsân.

İhlas, iç âlemin eğitimini gerçekleştirirken, ihsân, dış âleminin eğitimini tamamlamaktadır... Maddî ve mânevî eğitim, ihlas ve ihsân ile gerçekleştirilir... Bu da, Kur’ân’a ve Sünnet’e tabi olmak, Kur’ân ve Sünnet’e tabi olup gereği gibi yaşayanları örnek edinerek onlar gibi olmaya çalışmakla olgunluğa erilir...

Muvahhid mü’min müslümanlardan olan adil İmamın yönetimindeki İslâm Devleti’nin iktidar olduğu ve egemenliğin kayıtsız-şartsız Allah’a aid kılındığı "Daru’l-İslâm"'da, yani İslâm ülkesinde insan eğitimi, ihlas ve ihsânla gerçekleştirilir... Yediden yetmişe, kadını ve erkeği ile Ümmetin her ferdi, bu şekilde yetiştirilir... İzzet ve şeref sahbi İslâm Milleti, böyle tertemiz şahsiyetlerden oluşur!..

İslâm toplumunun hangi biriminde görevli olursa olsa, nerede bulunursa bulunsun, ister kadın, ister erkek olsun, bütün mü’min müslümanlar, imanları ve aldıkları İslâmî eğitim gereği, Allah’ı görüyormuş gibi davranırlar... En azından davranmaya gayret ederler... "Allah, her şeye şahid olduğu gibi, canlı ve cansızların tümü insan için Allah'ın izniyle birer adil şahiddirler... Bunca dosdoğru şahidlerin huzurunda, onların hak olduğunun şuur ve idrakinde olan mü’min müslüman şahsiyet, nasıl olur ki, günah işler, nasıl olur ki, isyan eder?!..

Kâmil iman ve salih amel sahibi, şuurlu mü’min müslüman şahsiyet, bu konuda çok hassas ve çok dikkatli olur...

Allah'ın kanunu olan İslâm hükümlerinin yürürlükte olduğu İslâm ülkesinde olsun, müstekbir işgalcı güçlerin tağutî yönetimlerinde olan işgal edilmiş İslâm topraklarında olsun, hangi hâlde olursa olsun, mü’min müslümanlar birbirlerinin gözetleyicisi, denetleyicisi ve aynası olmaya gayret ederler... İster özgür oldukları İslâm ülkesinde, ister esir oldukları işgal altındaki dönemlerinde, her hâllerinde cemaat olmaya tüm gayretleriyle çalışırlar... Cemaat olarak yaşamak, ihlas ve ihsân üzere bulunmanın, İslâm eğitimiyle eğitilmenin vazgeçilmez şartıdır...

Nu’man b. Beşir (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Cemaat rahmet, bölücülük ise azabdır.” (41)

Cemaat hâlinde olmak ve o hâlde iken üzerine düşeni yapmak, mü’min müslümanlar için rahmetin tâ kendisidir... Fırkalaşmak, yani grup grup olmaları, kendileri için büyük azabtır... İhlas ve ihsân üzere olan mü’min müslümanlardan oluşan İslâm Cemaati, dünyanın neresinde olursa olsun, Rabbimiz Allah tarafından yardım görmüş ve gören bir Cemaattir...

İbn Abbas (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah'ın (yardım) eli, cemaatle beraberdir." (42)

Aynı konuda diğer bir hadis’de, İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Allah, benim ümmetimi –veya Muhammed’in ümmeti buyurdu– dalalette (sapıklıkta) bir araya getirmeyecektir. Ve Allah'ın yardım eli, cemaatin üzerindedir. Her kim, (cemaatten kavlen veya filen veya itikaden) ayrılırsa, şübhesiz cehenneme ayrılır." (43)

Rabbimiz Allah, mü’min müslüman kullarının birlikte yaşamalarını, dağılıp parçalanmamalarını emretmiştir...

"Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın....." (44)

"Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şübhesiz Allah, sabredenlerle beraberdir." (45)

Temim ed-Darî’nin naklettiği Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)'ın beyanıyla:

"İslâm, İslâm olmaz, cemaat olmayınca; cemaat, cemaat olmaz, emiri olmayınca; emir de emir olmaz, kendisine itaat olunmayınca." (46)

Mü’min müslümanlar, adil, müttaki, Allah’a ve Rasulü’ne itaat eden, Tevhid akidesi sağlam, yani katıksız iman sahibi emirlerin etrafında cemaat olur, itaat edecek olurlarsa, birbirini gözetir, kollar ve korurlar... Açıkta ve gizlide Allah’dan korkar, Allah'ı görüyormuşcasına ibadetlerine devam ederler... Bu konuda, birbirilerini ikaz eder, şeytanın hilelerini sezer, tuzaklarını beraber bozar, engelleri beraber aşarlar... Böylece ihlas ve ihsân üzere yaşamaya devam ederler...

Bu, böyledir!..

 

 

 

 

 

(5)

 

ŞİRK, EN BÜYÜK ZULÜMDÜR

 

 

 

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), şöyle demiştir:

"İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar, hidayete ermişlerdir." (En’am, 6/82) ayeti indiği zaman (bu, müslümanlara ağır geldi de) bizler:

— Ya Rasulellah (s.a.s.), hangimiz nefsine zulmetmez, dedik.

Rasulullah (s.a.s.):

"İş, sizin söylemiş olduğunuz gibi değildir. "İmanlarını zulümle karıştırmayanlar" demek, şirk karıştırmayanlar demektir. (O zulüm, ancak şirktir.) Sizler, Lokman'ın kendi oğluna söylediği şu sözü işitmediniz mi?:

"Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Şübhesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür." (Lokman, 31/13) buyurdu. (1)

Konunun daha iyi anlaşılmas için, İmam Ahmed İbn Hanbel (rh.a)'in, Cerir b. Abdullah (r.a.)'dan rivayet ettiği şu hadiseyi nakledelim...

Cerir b. Abdullah (r.a.) şöyle diyor:

Bir gün, Rasulullah (s.a.s.) ile yola çıktık. Medine’den ayrılınca, bir bineklinin hızla bize doğru geldiğini gördük.

Rasulullah (s.a.s.), buyurdu ki:

"Bu adam, bize geliyor galiba."

Adam gelip bize yetişti, selâm verdi. Selâmını aldık.

Rasulullah (s.a.s.), Ona:

"Nereden geliyorsun?" diye sordu.

Adam:

— Ailem, çocuklarım ve kabilemden geliyorum, dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

"Nereye gitmek istiyorsun?" diye sorunca,

Adam:

— Rasulullah (s.a.s.)’a gitmek istiyorum, dedi.

Rasulullah (s.a.s.)’da:

"Tam isabet ettin." buyurdu.

Adam:

— Ey Allah'ın Rasulü (s.a.s.), iman nedir? Bana öğret, dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

"İman, Allah’dan başka hiç bir ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet getirmen, namazı kılman, zekatı vermen, Ramazan’da oruç tutman ve Hacc yapmandır." buyurdu.

Adam da:

— Kabul ettim, diye cevab verdi.

Sonra devesinin ön ayağı, yerde açılmış olan bir fare deliğine girdi. Deve düştü ve adam da kafasının üzerine düşerek öldü.

Rasulullah (s.a.s.):

— Adamı, bana getirin." buyurdu.

Ammar b. Yâsir ve Huzeyfe b. Yeman, hemen koşarak, adamı kaldırıp oturttular ve:

— Ey Allah'ın Rasulü (s.a.s.), Adam ölmüş, dediler.

Rasulullah (s.a.s.) ise, yüzünü bunlarda çevirerek buyurdu ki:

"Bu iki adamdan yüz çevirdiğimi görmediniz mi? Çünkü ben, iki meleğin, bu kişinin ağzına cennet meyvelerinden bir şeyler koyduklarını gördüm. Anladım ki adam, aç olarak öldü."

Rasulullah (s.a.s.), sonra şöyle devam etti:

"Allah’a yemin olsun ki, işte bu adam, Allah Teâlâ’nın haklarında:

"İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar, işte emniyet içinde olma onların hakkıdır. Onlar, doğru yoldadır." (En’âm, 6/82) buyurduğu kimselerdendir." (2)

İbn Kesir (rh.a.)in kaydında ayrıca şöyle denilmiştir:

Hadisi, İmam Ahmed, Esved İbn Âmir kanalıyla Cerir İbn Abdullah’dan rivayet etmiş ve benzerini zikretmiştir. Orada şu fazlalık vardır.

"Bu, az amel işleyen, çok ecir kazananlardandır." (3)

Şirk, en büyük zulümdür... Zulüm, herhangi bir şeyi, yaradılış gayesine ve fıtratına aykırı olarak, olması gerekli olan yerinden alınıp başka bir yere konulmasıdır... Zulüm, korkunç bir haksızlıktır... Hakkı, sahibinden başkasına vermektir...

Şirk, Allah'ın hakkı olan ve Allah’dan başka hiç kimsenin hakkı olmayan ilâhlık ve Rabliği, Allah’dan başkasına vermektir ki bu, en büyük zulüm değil de nedir?.. İnsanın, ibadet konusunda Allah'ı bırakıp veya Allah ile beraber, başka mercilere yönelmesi, onlara iman edip itaat eylemesi, şirki ortaya çıkarır... Şirk, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde Allah’a ortaklar tanımaktır...

Âlemlerin yegâne Rabbi Allah, bir tektir, O’nun eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Allah, Uluhiyyette de tektir, Rububiyyette de tektir. Yalnız ve yalnız O’nun hakkı olan insan kulları için kanun koyma, yani kayıtsız şartsız egemenlik hakkını, O’ndan başkasına vermek, en büyük zulüm, en korkunç bir haksızlıktır.

Allah, insan kullarını yalnız ve yalnız kendisine ibadet etsinler, kendisinden başka hiç bir rabb, hiç bir ilah ve hiç bir kanun koyucu güç tanımasınlar diye yaratmıştır... Adalet, bu yaradılış gayesine aykırı davranmak, yani Allah’dan başka ilâhlara ve rabblara yönelip, Onların kanunlarının gereği inanıp da hayatını ona göre düzenlemektir...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım." (4)

"De ki! 'Şübhesiz ben, Ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim, yalnızca bana sizin ilâhınızın tek bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın." (5)

"(Yûsuf dedi ki:) ‘Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) rabbler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?

Sizin Allah’dan başka taptıkarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din, işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (6)

Şirk, büyük zulüm olduğu gibi, büyük günahlardan, Allah'ın affetmediği en büyük günahtır...

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle söyler:

Ben, Rasulullah (s.a.s.)'e:

— Allah indinde hangi günah en büyüktür? diye sordum.

(Rasulullah, s.a.s.):

"Allah, seni yarattığı hâlde Allah’a benzer bir eş uydurmandır." buyurdu. (7)

Muvahhid mü’minler olarak katıksız bir şekilde iman ediyoruz ki, Rabbimiz Allah'ın, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde, eşi ve benzeri yoktur... Rabbimiz Allah'ı tenzih ederiz..

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), zatını insan kullarına tanıtırken şöyle buyurur:

"Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu halde O’na ibadet et ve O’na ibadette kararlı ol. Hiç O’nun adaşı olan birini biliyor musun?" (8)

"O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size, kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda türetip yayıyor. O’nun benzeri gibi olan hiç bir şey yoktur. O, işitendir, görendir.

Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. O, dilediğine rızkı genişletip yayar ve kısar da. Çünkü O, her şeyi bilendir." (9)

Yeryüzünde insanlar, genelde Âlemlerin Rabbi Allah'ın yegâne yaratıcı olduğunu kabul ederler... Yaratma ve yaratılış konusunda değişik görüşler ve sapmalar olsa da, neticede Allah'ın bir tek yaratıcı olduğunu kabul ederler... Asıl şirk ve korkunç sapıklık, Allah'ın yegâne emir sahibi olma konusunda gündeme gelmektedir. Allah'ı bir tek yaratıcı olarak kabul eden bir çok insanlar, emir konusunda, yani egemenlik hakkında Allah’dan başka mercilere yönelmektedirler... "Yaratmak Allah’a aid, emir, yani kanun koyma ve yönetme falana veya falancalara aiddir" inancını taşırlar... Dolayısıyla falanı veya falancaları Allah’a ortak kılıyor, yalnız ve yalnız Allah’a aid olan egemenlik hakkını, bir başkasına veya başkalarına devrediyorlar... İşte bu inanç ve bu hareket şirktir... Çünkü yaratma ve emir, yalnız ve yalnız Allah’a aiddir. Yaratma konusunda birilerini Allah’a ortak kılmak nasıl şirk ise, emir konusunda da birilerini Allah’a ortak kılmak şirktir...

İşte Rabbimizin emri:

"... Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir." (10)

İşgal altındaki İslâm topraklarında egemen olan müstekbir tağutî yönetimler, kendilerinin halkı, yani insanları Allah’a ortak kılmış, bile değildirler... Allah’a ortak etmek, emir, yani yönetim konusunun bir mikdarı Alah’a, bir miktarı da kendilerine aid olması demektir... Egemenlikte Allah’a ortak olmak, şirk olduğu malumdur..

Egemen tağutlar, egemenlik konusunda, mülkün tamamının kendisine aid olan Âlemlerin Rabbi Allah'ı hiç hesaba atmıyor, hiç bir yönetim işine karıştırmıyor ve tanımıyorlar... Eğer egemenliğin şu kısmı bizim, şu kısmı da Allah'ın demiş olsalardı, kendilerini Allah’a ortak koşmuş olurlardı... Dikkat edilecek olursa, egemenlik, kayıtsız şartsız insanındır diyor ve egemenlik konusunda kendilerine, Âlemlerin Rabbi Allah dahil olmak üzere hiç kimseyi ortak etmek istemiyorlar... Tağutlar, egemenlik konusunda hiç bir taviz vermiyor, bu uğurda katliâmlar yapıyor, sel gibi kanlar akıtıyor ve darağaçlarında binlerce insan gövdesi sallandırıyorlar...

Müşrik ve kâfir egemen tağutlar bu durumda iken, onların sömürdüğü, ezdiği ve tamamen cahilleştirip köleleştirdikleri halk kitleleri, kendilerini kayıtsız ve şartsız uluhiyyet makamına oturtmuş, inanmak ve itaat etmek noktasında onlara yönelmişlerdir... Onları, Allah’dan başka rabler edinmiş, sevgide ve korkuda kendilerine tabi olmuşlardır... Bu itaat ve bu teslimiyetle, tağutları ilâhlaştırmış, Rableştirmiş ve kendileri de onlara kul olmuşlardır... Onları, koruma, onlara destek olma ve onları sevme konusunda, Allah’a gösterilmesi gereken tazim gibi, onlara tazim göstermişlerdir...

Bu konuda şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"İnsanlar içinde, Allah’dan başkasını eş ve ortak tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler..." (11)

"Ve dediler ki: ‘Kendi ilâhlarınızı bırakmayın, bırakmayın ne Vedd’i, ne Suva'ı, ne Yeğus’u, ne Yeuk’u ve ne de Nesr’i." (12)

Nuh (a.s.)'ın kavmi olan müşrik heykel perestler, Allah'ı bırakıp taptıkları put ilahlarına karşı böyle davranıyorlardı... Put ilâhlarını bırakmıyor, onlara sahib çıkıyor, kollayıp koruyorlardı... Tıpkı İslâm topraklarındaki işgalci tağutî güçlerin, şirk ideolojilerini kollayıp korudukları gibi!...

Tek başına bir ümmet olan İbrahim (a.s.)'ın (13) şahısperest ve heykelperest müşrik kavmi de, put ilâhlarını koruma altına almış ve onlara hakaret edip o putları parçalayan İbrahim (a.s.)'ı ateşe atmak cezasıyla cezalandırıp put ilâhlarına yardım etmek istemişlerdi...

Bu konu, yegâne hayat dûsturumuz Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz Allah tarafından şöyle beyan olunur:

"Andolsun, bundan önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik ve Biz, O’nu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.

Hani babasına ve kavmine demişti ki: ‘Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?'

‘Biz, atalarımızı bunlara tapıyor bulduk, dediler.

Dedi ki: ‘Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.'

‘Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?'

‘Hayır, dedi. ‘Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir. Onları, kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim.'

Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra ben, sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.'

Böylece O, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti, belki ona başvururlar diye.

‘Bizim ilâhlarımızı bunu kim yaptı? Şüphesiz O, zalimlerden biridir.' dediler.

"Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik,  dediler.

Dediler ki: ‘Öyleyse onu, insanların gözü önüne getirin ki, ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.'

Dediler ki: ‘Ey İbrahim, bunu, ilâhlarımıza sen mi yaptın?

‘Hayır, dedi. ‘Bu yapmıştır; bu, onların büyükleridir. Eğer konuşabiliyorsa, siz, onlara soruverin.'

Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da: ‘Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)' dediler.

Sonra yine tepeleri üstü ters döndüler: ‘Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.'

Dedi ki: ‘O hâlde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?

Yuh size ve Allah’dan başka taptıklarınıza! Siz, yine de akıllanmayacak mısınız?'

Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilâhlarınıza yardımda bulunun.'

Biz de dedik ki: ‘Ey ateş, İbrahim (a.s.)’e karşı soğuk ve esenlik ol."

Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık." (14)

Dikkat edilecek olursa, heykelperest müşrikler, put heykellerine karşı saygı duymayan İbrahim (a.s.)'ı ateşe atmakla ilâhlarına yardımda bulunduklarına inanmaktadırlar... O müşrik kâfirlerin kutsallaştırdıkları değerleri, şirk olduğu için paramparça eden İbrahim (a.s.)'a düşman olmuş ve O’na yakılma cezası vermişlerdir... Günümüz İslâm topraklarındaki işgalcı tağutî güçlerin, dünkü heykelperest müşriklerle aynı inancı ve aynı tavrı benimsedikleri apaçık gözler önündedir. Bugünün tağutlarının kutsallaştırdığı gayr-ı İslâmî, yani şirk değerlerine karşı saygı duymayan ve inancından dolayı onları tanımayan muvahhid mü’minleri düşman ilân etmiş, onlara en ağır işkenceyle cezayı uygun görmüşlerdir... O işgalcı müstekbir tağutların karşısında tüm cahilî değerleri ayakları altına alıp Allah'ın dini İslâm'ı haykıranların sesleri kısılmak istenmiş, kendileri zindanlara tıkanmışlardır...

Çağın zalim tağutları, selefleri olan Fir’avn gibi davranmış ve çağın muvahhid mü’min müslümanlarına en ağır baskılar uygulayıp sindirmek yolunu tutmuşlardır...

Musa (a.s.), Fir’avn'ı ve ona tabi olanları, kurtuluşa ve saadete davet ederken, diktatör tağut Fir’avn, O’nu zindana atılmakla tehdit ediyordu... Musa (a.s.) onları, Allah'ın varlığına, birliğine, yegâne İlâh ve Rabb olduğuna davet ederken, halkı tarafından ilâhlaştırılan, rabblaştırılan, şahısperestliğin belirgin sembolü olan Fir’avn ise, Rasulullah Musa (a.s.)'ı kendi ilâhlığına tabi olması için zorluyordu...

Olay Kur’ân-ı Kerim’de şöyle beyan edilir:

"(Musa:) ‘Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan her şeyin de Rabbi’dir, dedi.

(Fir’avn) dedi ki: ‘Andolsun, benim dışımda bir ilâh edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım." (15)

Âlemlerin yegâne Rabbi Allah’a karşı baş kaldırıp isyan etmiş müşrik ve kâfir tağutlar, tarih boyunca aynı tavrı sergilemiş ve sergilemeye devam etmektedirler: Allah'ın yeryüzündeki egemenlik hakkını gasbetmek ve egemen oldukları bölgelerde egemenliği, kayıtsız-şartsız kendilerine has kılmak... İşte en büyük zulüm budur... Kul olanı, ilâhlık makamına oturtmak ve ona inanıp itaat etmek ile kula, kul olmaktan daha büyük bir zulüm, daha korkunç bir günah var mıdır?..

Merhametlilerin en merhametlisi, esirgeyen ve bağışlayan, merhameti gazabını geçmiş olan yegâne Rabbimiz affetmediği suç, şirk koşmaktır...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Allah, halkı yarattığı zaman, kendi yanında Arş'ın üstünde olan kitabında:

— Rahmetim, gazabıma galib olmuştur, diye yazdı."(16)

Rabbimiz Allah, şirk günahı hariç bütün günahları affeder. Rahmeti, gazabını geçmiş amma en büyük zulüm olan şirk suçu istisna kılınmıştır...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Gerçekten Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalan ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur." (17)

"Hiç şübhesiz Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, elbette o, uzak bir sapıklıkla sapmıştır." (18)

Emiru’l-Mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (k.v.) şöyle buyurur:

— Kur’ân’da:

"Hiç şübhesiz Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar..." (Nisa, 4/116) ayetinden daha sevimli bir ayet yoktur. (19)

İmam Ali (r.a.)'a, bu ayet çok sevimli gelmektedir, çünkü şirk koşulmadıkça diğer günahların af olunacağı, müjdesi verilmektedir... Bu konuda sahih senedle bize ulaşan bir hadiste, Rabbimiz Allah'ın bu va’dı beyan edilmektedir...

Ebu Zerr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:

"Allah (Azze ve Celle):

— Her kim, Bana hiç bir şeyi şerik (ortak) koşmamak şartıyla yer dolusu günahla gelirse, Ben kendisini, o günahın misli mağfiretle karşılarım, buyuruyor." (20)

Enes (r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadiste, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Zulüm, üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki, Allah, onu bağışlamaz. Bir zulüm vardır ki, Allah, bağışlıyabilir. Bir zulüm daha vardır ki, Allah, onu ihmal etmez.

Allah'ın affetmediği zulüm, O’na ortak koşulmasıdır. Allah, şöyle buyurur:

"Şübhesiz şirk, büyük bir zulümdür." (Lokman, 31/13)

Allah'ın affedebileceği zulüm, kulların Rabblerine karşı olan bir görevlerini ihmal etmek suretiyle kendi kendilerine yapmış oldukları zulümdür.

Allah'ın ihmal etmediği zulüm ise, kulların birbirlerine yapmış oldukları zulümdür. Allah, mazlumun hakkını zalimden alır." (21)

Rabbimiz Allah, kendisine şirk koşanlara cenneti haram kılmıştır... Bu hakikat, ayet-i kerimede şöyle beyan edilir:

"Andolsun, 'Şübhesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’dir, diyenler, küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana, şübhesiz cenneti haram kılmıştır, Onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur." (22)

Abdullah b. Ömer (r. anhuma), şirkin affedilmeyen büyük günah olduğunu beyan konusunda şunları söylemiştir:

— Biz Sahabîler topluluğu, adam öldürenin, yetim malı yiyenin, yalan yere şahidlik edenin ve akrabalık bağını koparanın cezalandırılacağında hiç şübhe etmiyorduk. Nihayet:

"Şübhesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışındakilerini dilediği kimse için affeder..." (Nisa, 4/48) ayeti nazil oldu.

Biz, böyle düşünmekten vazgeçtik. Çünkü bu ayet, beyan etti ki, her büyük günah işleyen, Allah'ın iradesine kalmıştır. Allah, dilerse onu affeder, dilerse azab eder. Yeter ki, işlediği büyük günah, Allah’a ortak koşmak olmasın."(23)

En büyük zulüm olan şirk suçunu işleyen ve müşrik olanlar, diğer zulümlerin her çeşidini de işlemeye devam ederler... Diğer zulümleri işlemek, onlar için çok basitleşir... Çünkü ahirete imanları yoktur ve hesab gününe inanmadıkları için her zulmü çok rahat işleyebilirler...

"... Kâfirler, zalimlerin tâ kendileridir." (24)

"Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin tâ kendileridir." (25)

"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, zalimlerin tâ kendileridir." (26)

Böyle buyuruyor yegâne Rabbimiz Allah ve zulüm olan inanç, hâl ve tavırları şöyle beyan buyurmaktadır:

"Görmüyorlar mı, gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şübhe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise, ancak inkârda ayak direttiler." (27)

"Hani senin Rabbin, Musa’ya seslenmişti: ‘Zulmette olan kavme git,

Fir’avn'ın kavmine, hâlâ sakınmıyorlar mı?" (28)

"Kendisi hakkında hiç bir delil indirmediği şeyi, Allah’a ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalblerine korku salacağız. Onların barınma yeri ateştir. Zalimlerin konaklama yeri ne kötüdür." (29)

"Onlardan her kim: ‘Gerçekten ben, O’nun (Allah'ın) dışında bir ilâhım, diyecek olsa, bu durumda Biz O’nu, cehennemle cezalandırırız. Zalimleri Biz, böyle cezalandırırız." (30)

"(Fir’avn) sonunda (yardımcı güçlerini) topladı seslendi,

Dedi ki: ‘Sizin en yüce Rabbimiz benim.'

Böylelikle Allah onu, ahiret ve dünya azabıyla yakaladı." (31)

"Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez." (32)

"Kesin olarak biliyoruz ki, onların söyledikleri seni gerçekten üzüyor. Doğrusu onlar, seni yalanlamıyorlar, ancak zalimler, Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar." (33)

"Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Hiç şübhesiz, o zalimler kurtuluşa eremezler." (34)

Korkunç şirk zulmünün failleri olan müşrik ve kâfirler, şirk ideolojilerini hakim kıldıkları işgal altındaki İslâm topraklarında iktidarı ellerine geçirmiş ve muvahhid mü’minleri esir etmişlerdir...

Rabbimiz Allah, Âdemoğlunu yaratmış olduğu mahlukatın içinde yüceltip şerefli kıldığı gibi, en güzel bir biçimde yaratmıştır... İnsanlar, fıtratlarını bozmadan ve yaradılış gayelerine uygun inanıp hareket edecek olurlarsa, bu güzel biçimlerini ve şeref hâli olan yüce mertebelerini korumuş olurlar... Aksine yaratılış gayelerine aykırı olarak Tevhid akidesini inkâr ederek, Allah’dan başka ilâh ve rabblere yönelip onlara itaat, yani ibadet edecek olurlarsa, bu suçlarından dolayı aşağıların aşağısına düşme cezasına çarptırılırlar... Onların bu büyük zulüm suçlarının karşılığı, bu ilâhî cezadır ki, hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye inerler... Yücelerden aşağıya düşerler...

Şirk koşup küfrederek, şerefli bir makamdan şerefsiz bir mevkiye, hem de aşağıların aşağısına düşen, müşrik, kâfir, mürted ve münafıkların durumunu şöyle beyan buyurur Rabbimiz Allah:

"Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu, ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir." (35)

İzzetin tamamı Rabbimiz Allah’a aiddir... Bir de, yine Rabbimiz Allah'ın fazlından kendilerine izzet bağışladığı Rasulullah (s.a.s.) ve muvahhid mü’minlere aiddir izzet ve şeref... Buradan da apaçık anlaşıldığı gibi, izzetin tamamı kendisine aid olan Allah’a iman edip O’nun razı olduğu salih amellerde bulunan muvahhid mü’min müslümanlar İzzet ve Şeref sahibidirler... Allah’a şirk koşan müşrik ve kafirler, Allah’dan başka ilâhlara ve rabblere yönelen tağutlar, izzet ve şerefi kalbetmişlerdir... Aralarında hiç izzet ve şeref sahibi olmayanlar bulunduğu gibi, bir zaman da olsa, izzet ve şeref sahibi olduktan sonra bunu yitirenler de vardır...

Bu konuda Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır..." (36)

"..... Şübhesiz, izzet ve gücün tümü Allah'ındır. O, işitendir, bilendir." (37)

"Üstünlük ve güç (izzet) sahibi olan senin Rabbin, onların nitelendirdiklerinden yücedir." (38)

"...... Şübhesiz, bütün kuvvet ve onur (izzet) Allah'ındır." (39)

"...... Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük), Allah'ın, O’nun Rasulü’nün ve mü’minlerindir." (40)

İzzet sahibi Rabbimiz Allah, yarattıklarının içinde insan kullarına verdiği değeri şöyle beyan buyurur:

"Andolsun, Biz, Âdemoğlunu yücelttik, (şerefli kıldık). Onları, karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık." (41)

"Doğrusu Biz, insanı, en güzel bir biçimde yarattık." (42)

"Kendisine, Rabbi Allah tarafından değer verilerek bu şekilde yaratılan, şerefli kılınan ve yaratılmışların çoğundan üstün kılınan insanoğlu, şirk suçunu işlemekle bütün bu değerini kaybetmektedir:

"Sonra aşağıların, aşağısına çevirdik." (43)

Çünkü o, Allah’dan başka ilâhlara ve rabblere yönelmiş, onlara inanıp itaat etmiştir. Aşağıların aşağısına düşmesinin ve kınanmış bir durum sergilemesinin sebebi, Allah’a şirk koşmak, Âlemlerin Rabbi Allah’a karşı kâfir olmak ve bu ihanetin gereği olan bir hayat tarzı içinde bulunmaktır...

Rabbimiz Allah, şu emri buyurmaktadır:

"Allah ile beraber başka ilâh edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun." (44)

İnsanın, insanlık mertebesinden, hayvanlardan daha aşağılık bir seviyeye düşmesi, ya heva ve hevesini ilâh edinmek, ya da heva ve hevesini ilâh edineni kendisine rabb edinmek ile gerçekleşir... Yegâne Rabblık ve İlâhlık hakkı, Âlemlerin Rabbi Allah’a aid iken, O’nun hakkını alıp O’nun yaratmış olduğu insan kullarına veya cansız varlıklara vermek, böyle bir şirk koşmak ve küfretmek suçu, bu suçu işleyen insanları, hayvanlardan daha aşağılık bir seviyeye düşürmektedir... Rabbimiz Allah'ın katında yeryüzünün en aşağılık ve en kötü varlıklarıdır müşrik ve kâfirler... Bunlar, dünyanın hangi bölgesinde, hangi ülkesinde ve hangi ırkından olurlarsa olsunlar, durumları aynıdır... Gayr-ı İslâmî ölçülerde değerlendirilen çağın medeniyetin önderleri de olsalar, onların seviyelerinde herhangi bir değişme olmaz ve onlar, müşrik, kâfir ve tağut oldukça, Allah katında da, muvahhid mü’minlerin nazarında da durumları bundan başka bir şey değildir...

Bu konuda, Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

"Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilâh edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?

Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir, ya da aklını kullanır mı sanıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler. Hayır, onlar, yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar." (45)

"Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar, hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar, gafil olanlardır." (46)

"Çünkü Allah katında hayvanların en kötüsü, sağırlar ve dilsizler (kâfirler)dir." (47)

"Şübhesiz, inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için farketmez, inanmazlar.

Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinin üzerlerinde perdeler vardır ve büyük azab onlaradır." (48)

"Allah katında canlıların en kötüsü, şüphesiz inkâr edenler (kâfirler) dir. Onlar, artık inanmazlar." (49)

İnsanlar içinde, izzet ve şeref mertebelerini koruyan, hatta imanların kuvveti ve salih amellerinin derecelerine göre şerefi artan, ancak muvahhid mü’minlerdir... Şirk koşmak ve küfür etmek sûretiyle aşağıların aşağısına düşenlerden değildirler muvahhid mü’minler... Ayrıca mü’min müslümanlar, insanlar hüsran içinde iken, onlar hüsrana düşmez ve korkuya kapılmazlar...

Rabbimiz Allah muvahhid mü’min müslüman kullarının vasıflarını şöyle beyan buyurur:

"Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. Onlar için kesintisi olmayan bir ecir vardır." (50)

"Asra andolsun,

Gerçekten insan ziyandadır.

Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler, başka." (51)

"Haberiniz olsun, Allah'ın velileri (dostları olan mü’minler), onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.

Onlar, iman edenler ve (Allah’dan) sakınanlardır."(52)

Yegâne hayat örneğimiz ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.), en büyük zulüm olan şirk konusunda ümmetini hassasiyetle uyarmış, bu konunun üzerinde çok durmuştur...

Ebu’d-Derda (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurmuştur Rasulullah (s.a.s.):

"Paramparça edilsen ve (ateşte) yakılsan bile Allah’a hiç bir şeyi ortak etme..." (53)

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurmuştur:

"Allah Tebârake ve Teâlâ:

— Ben, ortakların şirkten en ğanisiyim. Her kim bir amel işler, onda Benimle birlikte başkasını ortak eylerse onu, şirkiyle başbaşa bırakırım, buyurdu." (54)

Şu hadisi de, Ebu Said b. Ebi Fedale el-Ensarî (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah insanları kıyamet günü için, kendisinde şübhe olmayan bir gün için topladığı vakit bir münadî şöyle çağıracaktır:

— Her kim, Allah için işlediği bir amelde bir kimseyi ortak koşmuş ise, o amelin sevabını Allah’dan başkasından istesin. Şüphe yok ki Allah, ortakların ortaklıktan en müstağnî olanıdır." (55)

En büyük zulüm olan şirk suçunu işleyenlerin ne kadar iyi amelleri varsa, bu suçtan dolayı hepsi boşa çıkar, kendilerine hiç bir faydası olmaz.

İşte Rabbimizin beyanı:

"Bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini bununla hidayete erdirir. Onlar da, şirk koşsalardı, elbette bütün yapıp ettikleri, onlar adına boşa çıkmış olurdu." (56)

Konumuzu Fuday b. Iyaz'ın bir tesbitiyle noktalıyalım... Şöyle diyor Fudayl b. Iyaz:

— Halk için ameli (ve günah olan şeyleri) terk etmek, riyâdır. Halk için amel (ve ibadet) ise, şirktir. İhlas ise, Allah'ın bu iki şeyden seni afiyette kılmasıdır." (57)

Bu, böyledir!..

 

 

 

 

 

 

 

(6)

 

RASULULLAH (S.A.S.) SEVGİSİ

 

 

 

Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Hiç biriniz, ben ona, babasından da, evladından da, bütün insanlardan da sevgili olmadıkça (kemâliyle) iman etmiş olmaz." (1)

Aynı hadisin diğer bir rivayetinde, Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), konunun önemini belirtmek için yeminle başlıyor.

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

"Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, hiç biriniz, ben kendisine babasından da, evladından da daha sevgili olmadıkça (kemâliyle) iman etmiş olmaz." (2)

Kâmil imanın şartlarından birisidir, yegâne hayat önderimiz ve biricik örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)'i sevmek... Muvahhid mü’minler, Rasulullah (s.a.s.)'e karşı olan imanlarının gereği ortaya çıkan sevgi, kendilerini, baba ve annelerini, çocuklarını, mallarını ve diğer insanları sevdiklerinin çok daha üstünde bir sevgidir... Rasulullah (s.a.s.)'in sevgisine hiç bir şey tercih edilemez... Dünyalık hiç bir şey, Rasulullah (s.a.s.)'in sevgisine denk olamaz... Bu sevgi, mü’min müslümanların öz nefislerinden kendileri için daha evlâ olan, "âlemlere rahmet kılınan" (3) bir yüce şahsiyete karşı duyulan bir sevgidir...

Bu sevgi, Rabbimiz Allah'ın şu ayet-i kerime’de vasfını beyan buyurduğu eşsiz şahsiyete karşı duyulan sevgidir:

"Andolsun size içinizden, sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir." (4)

Muvahhid mü’minlerin ve müttaki müslümanların imamı Rasulullah (s.a.s.)'in değerini şöyle beyan buyurur Rabbimiz Allah:

"Peygamber, mü’minler için kendi nefislerinden daha evlâdır ve O’nun zevceleri de, onların anneleridir....."(5)

Ümmetini çok seven, mü’min müslümanlara çok şefkatli ve onların en küçük sıkıntısı bile kendisini çok üzen Rasulullah (s.a.s.), Rabbimizin bu fermanını, mü’minlere duyurduktan sonra onun izahını da beyan e-der...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Ben, bütün Mü’minlere kendi öz nefislerinden daha yakınım." (6)

Bu konuda, Ümmetin her ferdini uyarmış, yetiştirmiş ve bu sevginin onların kalblerine iyice yerleşmesine itina göstermiş olan Rasulullah (s.a.s.), mü’minlerdeki Rasul sevgisine hiç bir sevginin denk olmaması için dikkatli davranmalarına hassasiyetle çalışmıştır... Çünkü bu sevgiye, dünyevî her hangi bir şeyin denk tutulması, iman noktasındaki olgunluğu engelleyici bir sed oluşturur... Böyle bir sed, mü’min için gerek kâmil iman bakımından, gerekse salih amel bakımından büyük bir noksanlıktır... Kâmil mü’min, ancak kâmil iman ve salih amel ile meydana gelir...

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Ümmetinden olan mü’min müslümanların, imanlarının kâmil ve amellerinin salih olmasını istediğinden dolayı, onları dikkatli bir şekilde eğitmiş ve onlara öğretmişti... Her hangi bir noksanlık görünce hemen uyarmış ve o noksanlığı gidermeye çalışmış, yerinde ve zamanında müdahale etmişti...

Abdullah ibn Hişam (r.a.) şöyle demiş:

Biz, Rasulullah (s.a.s.)'in beraberinde bulunuyorduk. Rasulullah, Ömer ibn Hattab'ın elinden tutmuş hâldeydi.

Ömer (r.a.), O’na:

— Ya Rasulellah (s.a.s.), sen bana, muhakkak ki, nefsimden başka her şeyden daha sevimlisin, dedi.

Rasulullah (s.a.s.) da, O’na:

"Hayır (öyle söyleme)! Nefsim elinde bulunan (Allah)'a yemin edirim ki, ben sana, hayatından daha sevimli olmadıkça (imanın kemâle ermez)." buyurdu.

Bunun üzerine Ömer (r.a.) de, O’na:

— Şu anda Allah’a yemin ederim ki, sen bana, muhakkak nefsimden, yani canımdan da daha sevimlisin, dedi.

Rasulullah (s.a.s.) de:

"İşte şimdi oldu ya Ömer (İmanın Kemâle erdi)!" buyurdu. (7)

Dünyada, Ümmetinden her muvahhid mü’mine karşı çok şefkatli olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.), ahirette de:

"Ya Rabbi, Ümmetim, Ümmetim" diye şefaatçı olacaktır... (8)

"Şefaatu’l-Uzma" sahibi Rasulullah (s.a.s.)'i, Ümmetin erkekleri canlarından çok sevdikleri gibi, Ümmetin muvahhid mü’min kadınları da, canlarından çok sevmektedirler... Ümmetteki Önderlerine karşı olan bu sevgi, katıksız imanın lezzetinden gelmektedir...

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

Uhud günü, savaş meydanında herkes büyük bir karmaşa içinde endişeyle koşuşturuyordu.

Birden:

— Muhammed öldü, Muhammed (s.a.s.) öldü, dediler.

Bu çığlıklar, Medine sokaklarında yankılanmaya başladı.

Ensar’dan bir kadın (Dinaroğulları kadınlarından Sümeyra bintü Kays), evinden çıkarak savaş alanına ulaştı. Orada, kardeşi, babası, eşi ve oğlunun cesetleriyle karşılaştı.

Kadın:

— Peki, Rasulullah (s.a.s.) nerede? O, ne yapıyor? diye sordu.

Gözleri, dört bir yanda Rasulullah (s.a.s.)'ı arıyordu.

O’na:

— Dosdoğru ilerle, dediler.

Nihayet Rasulullah (s.a.s.)'ın yanına vardı. Mübarek Rasul’ün elbisesinden tuttu:

— Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasulellah, sen, ölmedin ya!.. Hiç bir şey umurumda değildir! dedi. (9)

Rasulullah (s.a.s.)'e karşı sevgi ve hürmetlerini her söz ve her hâlleriyle ortaya koyan, insanlık âleminin en hayırlı nesli olan Ashab, Rasulullah (s.a.s.)'in ayağına bir dikenin bile batmasını, en küçük bir şekilde incinmesini bile istemez, buna tahammül edemeyeceklerini beyan etmişlerdi... İdam edilecekleri zaman da bile bu ihlâs üzere olan tavırlarını net beyan etmiş, bu inançlarında hiç bir taviz vermemişlerdi... Onların bu katıksız imanları, bu salih amelleri ve bu tavizsiz tavırları, kıyamete dek gelecek tüm İslâm Milleti’nin her ferdi için en güzel örnek idi...

Asr-ı Saadet’in Medine döneminde, hain ve zalim müşriklerin gerçekleştirdikleri en zalimane katliâmlardan biri olan "Reci olayı"'ından sonra esir aldıkları Zeyd b. Desinne (r.a.)'ın kıssasında, Rasulullah (s.a.s.) sevgisinin en zirvesi gözler önüne serilmişti...

Mekkeli müşriklere satılan Zeyd b. Desinne (r.a.)'ın kıssası için İbn İshak, şunları kaydetmiştir:

Zeyd b. Desinne’ye gelince O’nu, Safvan b. Ümeyye satın aldı ki, babası Ümeyye b. Halef mukabilinde O’nu katletsin. Safvan b. Ümeyye O’nu, Nitâs denilen bir kölesi ile Ten’ime gönderdi. O’nu, katletmek için Harem’den çıkardılar. Kureyş'den bir grup toplandı. Onların içinde Ebu Süfyan b. Harb de vardı.

(Zeyd b. Desinne) katlolunmak için geldiği zaman Ebu Süfyan O’na, şöyle dedi:

— Ey Zeyd, Allah iyiliğini versin. Muhammed’in şimdi bizim yanımızda olup O’nun boynunu vurmamızı ve senin de ailenin yanında olmanı ister misin?

(Zeyd) dedi ki:

— Vallahi, Muhammed’in şimdi bulunduğu mekânda O’na eziyet veren bir dikenin isabet etmesini, benim ise, ailemin içinde oturur bulunmamı ne isterim, ne de severim.

 

Ebu Süfyan, şöyle diyordu:

— Muhammed’in Ashabının, Muhammed’i sevmesi gibi insanlardan hiç bir kimseyi görmedim!..

Sonra Nitâs, O’nu katletti. (Allah, O’ndan razı olsun). (10)

İnsanın fıtrî yapısında olan hâllerinden birisi de, her neyi seviyor ve arzuluyorsa, onunla beraber olur... Gönül âleminde ve hayal âleminde beraber olduğuna, madde âleminde kavuşmak ister... Sevdiği, arzulayıp hürmet duyduğu ile madde âleminde beraber olan, manevî âlemde de beraber olmak ister... Bu sevgi ve beraber olmak arzusu, daimî bir beraberliği gündeme getirir...

Bu hakikat çerçevesinde Rasulullah (s.a.s.) sevgisi gündeme gelecek olursa, Rasulullah (s.a.s.)'i gerçekten sevenler, O’nunla beraber olurlar sonucu elde edilir... Rasulullah (s.a.s.) hayatta iken, O’na iman edip, O’nu görüp O’na tabi olan ve Sünneti üzere yaşayan mü’min müslümanların O’nunla beraber olduğu gibi, O’ndan sonra gelip O’na iman ederek Sünneti üzere yaşayan mü’min müslümanlar O’nunla beraberdirler... Bütün mü’min müslümanlar, katıksız imanlarının gereği olan Rasulullah (s.a.s.)'i sevmek vazifelerini, O’na inanmak ve Sünneti üzere yaşamak  gerçeği ile gündeme getirirler... Gerçekten sevmek sevdiğine tabi olmak ile gerçekleşir... Seven, sevdiğine bağlanmak, onun istediği gibi olmak, onun hoşuna giden sözlerde ve hareketlerde bulunmak ile sevdiğini memnun eder ve onun sevgisini kazanarak kendisini razı kılar... Birisine karşı sevgi iddiasında bulunan, bu şartlara uymak zorundadır...

Sevdiğini iddia ettiği kişiyi üzen, onun hoşuna gitmeyen söz ve harekette bulunarak onun nefretini kazanan, onu memnun ve razı edeceği yerde, onu huzursuz ve mutsuz kılan kişinin iddiası bomboştur... O, sevdiğini iddia ettiği kişiye karşı sevgi duyguları değil, düşmanlık ve kin beslemektedir!.. Böyle bir karekterde olan kişi, elbette normal bir kişiliğe sahib olmayan birisidir... Bunun aklında, zekasında, fikir ve duygularında çok ciddî rahatsızlıklar bulunmaktadır...

Kişi, gerçek bir sevgiyle sevdiği ve hürmet duyduğu sevgilisine karşı, her zaman ve her yerde sevgi ve hürmet duygularıyla dopdoludur... Sevdiğinin hoşlandığı şekilde davranır ve ona layık olmağa çalışır... Bundan dolayı sevdiğiyle beraberdir...

Abdullah b. Mes’ud (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)'in huzuruna bir adam geldi de:

— Ya Rasulellah (s.a.s.), henüz kendilerine katılmamış olduğu bir kavmi, bir zümreyi seven bir kimse hakkında nasıl bir hüküm söylersiniz? diye sordu.

Rasulullah (s.a.s.):

"Kişi, sevdiği ile beraberdir!" buyurdu. (11)

Aynı konuda şu hadisi de Enes b. Malik (r.a.) rivayet eder:

Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)'e:

— Ya Rasulellah (s.a.s.), kıyamet ne zaman (olacak)? diye sordu.

O’da:

"Sen, onun için ne hazırladın?" buyurdu.

O zat:

— Ben, kıyamet için çok namaz, çok oruç ve çok sadaka hazırlamadım. Lâkin ben, Allah'ı ve Rasulü’nü seviyorum, dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

"Sen, sevdiklerinle beraber olacaksın." buyurdu. (12)

Sevgi iddiasında sadık olanlar, sevdiklerinin meşrû olan davetine icabet ederler... Sevdiğinin meşru davetine icabet etmek, gerçek bir sevginin göstergesi ve bu konudaki samimiyetin isbatıdır...

Allah'ı ve Rasulü’nü sevdiğinin, hem de her şeyden daha çok sevdiğini beyan eden bir kişi bu beyanını, Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in çağrısına kulak vermek ve davetlerine icabet etmekle ispatlar... Böylelikle bu konudaki ihlâsını ortaya koymuş olur...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"Ey İman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasulü’ne icabet edin ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O’na döndürülüp toplanacaksınız." (13)

Allah ve Rasulü’nü sevmek, Allah ve Rasulü’nün emirlerine tabi olmakla gerçekleşir... Allah'ın hükümlerine rıza gösteren ve Rasulullah (s.a.a.)'in Sünnetine tabi olan mü’min müslüman, sevgisini isbat etmiştir... Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in hükmüne tabi olmak, mü’min müslümanın nefsî isteklerin aleyhine bile olsa, kendisinde Allah ve Rasulü’nün sevgisi olduktan sonra buna rahatlıkla katlanır... Çünkü nefsine ve vesveseci, apaçık düşmanı olan şeytanın hilesine kanıp suç işlemişse, bundan dolayı Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in uygun gördüğü cezayı hak etmiştir... Madem ki, bu ceza, Allah’dan ve O’nun Rasulü (s.a.s.)'den geliyordu, mü’min müslümanın başı ve gözü üstüneydi... Çünkü o, Allah’ı ve Rasulü’nü seviyordu... Çünkü o, sevdiklerine karşı sadık idi ve bir suç işleyip cezayı hak etmişti... Bundan dolayı cezaya razı idi... Çünkü kesinlikle ona zulmedilmemiş, o, gerçekten hak ettiği karşılığı bulmuştu... Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim Allah (Azze ve Celle), hiç bir zaman, hiç bir kuluna zulmedici değildir... Rabbimiz Allah’ı tenzih ederiz... Kullar, işlediklerinin karşılığını bulurlar...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah (Azze ve Celle):

".... Rabbin, hiç kimseye zulmetmez." (14)

"Demek ki, Allah, onlara zulmetmiyordu, ancak onlar, kendi nefislerine zulmediyorlardı." (15)

"Şübhesiz Allah, insanlar hiç bir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar." (16)

"Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder." (17)

İşte hakikat budur!..

Bundan dolayı muvahhid mü’min müslümanlar hakikatın farkındadır ve işlediklerinin karşılığını buldukları için razı olur, kabul ederler... Bu ceza, onların Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)'e karşı olan aşırı sevgilerinden herhangi bir sarsılma yapmaz ve noksanlık meydana getirmez... Ayrıca imandaki sağlamlık ve samimiyet, günah işleyip tevbe etmek, bununla beraber dünyevî ceza çekmek ile zedelenmez... Günahtan tevbe ve günahtan dolayı İslâm'ın bütün kurum ve kuruluşlarıyla hakim olduğu İslâm ülkesinde çekilecek cezaya rıza göstermek, katıksız imandaki ihlasın bir göstergesidir...

Bu sevginin bir örneğini, asırların en hayırlısı olan Asr-ı Saadet’te, nesillerin en hayırlısı olan Ashab içinde meydana geliş hâliyle, Emiru’l-Mü’minin İmam Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.) anlatmaktadır:

Rasulullah (s.a.s.) zamanında Abdullah isminde bir adam vardı. İnsanlar tarafından Himar lakabıyla lakablandırıldı. Bu Zat, Rasulullah'ı ara sıra güldürürdü. Rasulullah, bu adama, şarab içtiği için değnekleme cezası uygulamıştı.

Bir gün bu Abdullah, yine huzura getirildi. Rasulullah, deyneklenmesini emretti. O da, deyneklendi.

Topluluktan biri:

— Ya Allah, adama lânet et, içki yüzünden ne kadar da çok huzura getiriliyor, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah:

"O’na lânet etmeyiniz. Vallahi, kesin olarak bilmişimdir ki, bu zat, muhakkak Allah'ı ve Rasulü’nü sevmektedir." buyurdu. (18)

Anam-babam O’na fedâ olsun, canımdan daha çok sevdiğim, dünyada ve ahirette önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Ümmetinden mü’min müslüman her ferd için bu kadar şefkatli, bu kadar merhametli ve bu kadar muhabbetlidir...

Gerçek bir sevgi, sevdiğinin sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemekle gerçekleşir... Elbette bu sevgi ve nefret, meşru, yani İslâm hükümleri çerçevesinde olmalıdır... Meşru demek, İslâm’a uygun olan demektir... Dolayısıyla gayr-ı meşru, İslâm’a, yani Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in hükümlerine aykırı olan demektir... Meşru ve gayr-ı meşru kelimelerinin çağdaş toplumda yanlış kullanılması, hakikatı değiştirmez!..

Yegâne önder Rasulullah (s.a.s.)'i seven her mü’min müslüman, O’nun sevdiğini sever ve O’nun sevmediklerine karşı kesinlikle sevgi beslemez, onlara meyletmez... Bu kesin tavır, o muvahhid mü’minin önderi ve örneği Rasulullah (s.a.s.)'e karşı olan gerçek sevgisinden kaynaklanır...

Bu konudaki örneklerden birisini Ebu Eyyûb Halid b. Zeyd (r.a.) anlatır... Ebu Eyyûb el-Ensarî (r.a.) şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.)'e bir yiyecek getirildiği vakit ondan yer, fazlasını da bana gönderirdi. Bir gün bana, (bir yemek) fazla göndermişti ki, ondan yememişti. Çünkü içerisinde sarmısak vardı.

Kendilerine:

— Bu haram mıdır? diye sordum.

"Hayır, lâkin ben, kokusundan dolayı ondan hoşlanmıyorum." buyurdu.

 

Ebu Eyyûb:

— Öyleyse senin hoşlanmadığından, ben de hoşlanmıyorum, demiş. (19)

Anamız, babamız, evladımız, eşimiz, mallarımız, tüm insanlardan ve canımızdan çok sevdiğimiz önderimiz Rasulullah (s.a.s.), sevdiklerinin Ümmetinden olan mü’min müslümanlar tarafından sevilmesini emreder... Onları sevmenin, kendisini sevmek olduğunu beyan buyurur!..

Abdullah b. Muğaffel (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurmaktadır Rasulullah (s.a.s.):

"Ashabım hakkında Allah’dan korkun, Allah’dan korkun! Benden sonra onları hedef almayınız. Onları seven, beni sevdiğinden sever. Onlara buğzeden, bana buğzettiğinden buğzeder. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş olur, Bana eziyet eden, Allah’a eziyet etmiş olur ve Allah’a eziyet edeni de, Allah, hemen cezalandırır." (20)

İbn Abbas (r.a.) da, şu hadisi rivayet eder:

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Sizi nimetleriyle beslediği için Allah’ı seviniz, Allah sevgisiyle beni seviniz ve benim sevgimle Ehl-i Beytimi seviniz." (21)

Yegâne Rabbimiz Allah’a ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'e karşı başkaldırıp tuğyan eden isyankâr tağutları sevmemek, imanımız ve Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)'e karşı olan sevgimizin bir gereğidir... Bu tağutlara karşı zerre kadar bir sevgi ve meyil, mü’min müslümanın kalbinde ve beyninde yer alamaz... Bu tağutlar, ister mü’min müslümanarın kan bağıyla en yakınları bile olsa, hiç bir değişme olmaz... Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)'e karşı düşman olanların, akraba olarak yakınlıkları veya uzaklıkları arasında hiç bir fark yoktur... Muvahhid mü’minlerin katıksız imanlarından kaynaklanan tavizsiz tavırları, bütün tağutlara karşı aynıdır ve nettir... Çünkü muvahhid mü’minler, Allah'ın dostları ve taraftarıdır... Tağutlar ise, şeytanın dostları ve taraftarıdır... Allah dostlarında, şeytanın dostlarına kesinlikle herhangi bir sevgi, saygı ve eğilim bulunamaz... Aksine onlarla mücadele etmeleri, Rabbleri Allah tarafından emredilmiştir:

"İman edenler, Allah yolunda savaşırlar, küfredenler de tağutun yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şübhesiz şeytanın hileli düzeni pek zayıftır."(22)

Allah’a ve Rasulü’ne iman etmeyi reddeden, Allah’a ve Rasulü’ne dost olmayıp düşman kesilen, Allah'ın hükümlerine karşı savaşan ve kendi hükümlerini egemen kılan yeryüzünün tağutlarına karşı, mü’min müslümanların tavırları, elbette ki, dostluk tavrı olamaz!.. Allah’a ve Rasulü’ne dost olana dost olmak, düşman olana, düşman olmak, mü’min müslümanın imanından kaynaklanan ve kendisine kulluk vazifesi olan bir vazifedir...

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), "Allah için sevmek ve Allah için buğzetmeyi en faziletli amel" olarak beyan etmiştir... (23)

Bundan dolayı Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir topluluk (kavim) bulamazsın ki, Allah’a ve Rasulü’ne başkaldıran kimselerle bir sevgi (bir dostluk) bağı kurmuş olsunlar. Bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalblerine imanın yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır, orada süresiz olarak kalacaktır, Allah, onlardan razı olmuş, onlar da, O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin, şübhesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umudlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların tâ kendileridir." (24)

Rasulullah (s.a.s.), ümmetinden kendisini çok seven mü’min müslümanların bulunduğunu haber vererek, vasıflarını beyan buyurmuştur...

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Ümmetimden beni en çok seven bazıları, benden sonra gelecek bir takım insanlardır. Bunlardan her biri, ailesini ve malını fedâ ederek beni görmüş olmayı arzu edecektir." (25)

Elbette ki, bu aşırı görmek arzusu, yalnızca Rasulullah (s.a.s.)'in yüzünü görmek değildir... Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'i hem görmek, hem de O’na iman ederek itaat etmek arzusu demektir... Yoksa sadece O’nu görmek olmuş olsa idi, O’nu, müşrikler de, münafıklar da, kâfirler de ve mürtedler de görmüştü, görüyorlardı... Amma O’nu gördükleri, doğru olduğuna şahid oldukları ve bunca mucizeler onların gözlerinin önünde cereyan ettiği hâlde, Rasulullah (s.a.s.)'e inanmıyor, O’nu yalanlayıp düşman oluyorlardı...

Ümmetinden mü’min müslümanların Rasulullah (s.a.s.)'i görmeyi arzuladıkları gibi, Rasulullah (s.a.s.) de, kendinden sonra gelecek olan muvahhid mü’min müslüman kardeşlerini görmeyi çok arzu etmiştir... Bu arzu, yegâne önder ile O’na tabi olup itaat eden Ümmeti arasında gerçeleşen sevgiden kaynaklanmaktadır...

Bu olayı, Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır:

Rasulullah (s.a.s.), Kabristana (Cennetu’l-Bakiyye) gelerek:

"Selâm size ey mü’minler diyarı, İnşaallah, biz de size katılacağız. Din kardeşlerimizi görmüş olmayı çok arzu ederdim." buyurmuş.

Ashab:

— Biz, senin din kardeşleriniz değil miyiz ya Rasulellah (s.a.s.)? demişler.

Rasulullah (s.a.s.):

"Siz, benim Ashabımsınız. Kardeşlerimizse, henüz gelmiyenlerdir." buyurmuşlar.

Bunun üzerine Ashab:

— Ümmetinden henüz (saha-i cihana) gelmeyenleri nasıl tanıyacaksın ya Rasulellah (s.a.s.)? demişler.

Rasulullah (s.a.s.):

"Ne dersin, bir adamın yağız ve doru at sürüsü içinde sakar ve sekir bir takım atlar olsa, o adam atları tanımaz mı?" buyurmuş.

Ashab:

— Hay hay, tanır, ya Rasulellah (s.a.s.), demişler.

(Rasulullah, (s.a.s.):

"İşte onlar da, abdestten dolayı böyle sakar ve sekir gelecekler. Ben Havuz’a, onlardan önce varacağım.

Dikkat edin ki, bir takım adamlar, benim Havuzumun başından kayıp develerin kovulduğu gibi kovulacaklar.

Ben, onlara:

— Hey, beri gelin, diye nidâ edeceğim.

Bunun üzerine bana:

— Onlar, senden sonra hakikaten (dinde) tebdilât yaptılar, denilecek.

Ben de:

— (Öyleyse) uzak olsunlar, uzak olsunlar, diyeceğim." buyurmuşlar. (26)

Rasulellah (s.a.s.)'e karşı olan sevginin, O’na iman etmek ve itaat etmekle ispatlanacağını beyan etmiştik... Âdem (a.s.)'dan Rasulullah (s.a.s.)'e kadar bütün Peygamberlerin vazifesi, içinde bulundukları toplumu ve tüm insanlığı, tağuta kul olmayı redde ve yalnızca Allah’a kul olmaya davet etmektir... Ve Allah (Azze ve Celle), Peygamberleri seçip vazifelendirmiştir ki, diğer insanlar, onlara iman ile itaat etsinler... Onların beyan ettikleri gibi inanıp yaşasınlar...

İşte Rabbimiz Allah (c.c.)'nin buyrukları:

"Andolsun, biz, her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik...." (27)

"Senden önce hiç bir Rasul göndermedik ki, Ona, şunu vahyetmiş olmayalım: ‘Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana itaat edin." (28)

"Biz, Rasullerimizden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka hiç bir şeyle göndermedik..." (29)

Bu ayetlerden apaçık anlaşıldığı gibi, Rasullere iman, onlara itaat etmekle olur... Rasulullah (s.a.s)'e iman ettiği iddiasında bulunanlar, bu iddialarını ancak Rasulullah’a itaat etmekle ispatlayabilirler... Yoksa Rasulullah (s.a.s.)'e iman ettiklerini sadece kuru bir laf olarak beyan ettikten sonra, hayatını başkalarının ilkelerine göre yönlendirip onlara itaat edenlerin sözlerine ne kadar itibar olunur?..

Bütün Peygamberlerin (Allah’ın salat ve selâmı üzerlerine olsun) ve en souncusu olan Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'in gönderilişin tek vazifesi vardır:

Allah’dan başka hiç bir ilâh, rabb ve melik olmadığını insanlara bildirip öğretmek, insanları tağuta kul olmaktan kurtarıp, Allah’a kul olmalarını sağlamak ve yalnızca Allah’a inanıp itaat etmek, bundan dolayı kendilerine de itaat kolunmayı sağlamak!.. Çünkü Allah'ın Peygamberlerine itaat, Allah’a iman ile itaat etmenin tabiî sonucu ve gereğidir... Katıksız iman ve kabul görülen amelin gereği budur...

Bu gerçeği Rabbimiz Allah (c.c.), şu ayetlerinde beyan buyurur:

"Hayır, öyle değil, Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (30)

"Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte, kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.'(31)

Rasulullah (s.a.s.)'e itaat, yani O’nun Sünneti üzere yaşamak, Allah’a itaat, Rasulullah (s.a.s.)'e isyan, Allah’a isyandır... Bunu, Allah ve Rasulü (s.a.s.) beyan buyurmaktadırlar...

Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"Kim Peygamber itaat ederse, gerçekten Allah’a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse, Biz seni, onların üzerine koruyucu göndermedik." (32)

Abdullah b. Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim bana isyan ederse, Allah’a isyan etmiş olur." (33)

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'e itaat, mü’min müslümanların hayatlarının her biriminde ve her safhasında olmalıdır... Böyle olursa, iman kâmilleşir, mü’min de kâmil mü’min olur... Yoksa hayatının bir kısmında Rasulullah (s.a.s.)'e tabi olup itaat eden, bir kısmın da ise tağut liderlere tabi olup itaat eden kişiler, seküler bir düşünceyi kabullenmişlerdir ki, bu ideoloji, gayr-ı İslâmî bir beşerî ideolojidir. Böyle davrananlar, imanlarını zedelemiş, amellerini sakatlamışlardır...

Rabbimiz Allah, kendisine ve Rasulü (s.a.s.)’ne itaat edenleri şu şekilde mükafatlandırmıştır:

"Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar."(34)

Bu ayet-i kerimenin esbab-ı nüzûlü hakkında, temel eserlerde şu olay anlatılır...

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle demiştir:

Adamın biri, Rasulullah (s.a.s.)'e gelip de dedi ki:

— Ey Allah'ın Rasulü, şübhesiz sen, bana canımdan, ailemden ve çocuğumdan daha sevgilisin. Ben, gerçekten evde bulunur ve seni hatırlarım da bu ayrılığa katlanamam, sonunda sana gelip yüzüne bakarım. Benim ve senin ölümümüzü hatırladığımda bildim ki sen, cennete girdiğin zaman Peygamberlerle beraber yüksek makamlara yükseltileceksin. Ben, cennete girdiğim de ise, korkarım seni göremeyeceğim.

Rasulullah (s.a.s.), hiç bir cevab vermedi. Nihayet Cebrail (a.s.) bu ayeti indirdi. (35)

Hayatını yalnızca Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'in emirlerine göre düzenleyen, Allah ve Rasulü’ne itaat edip başka hiç bir güce, hiç bir makama, hiç bir ferde ve gruba itaat etmeyen, mü’min müslümanın cennette yüceldiği makamı, Rasulullah (s.a.s.), beyan eder...

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Cennet ahalisi cennette, kendilerinden yüksekte gurfeler ehli denilen bir takım köşklerinin sahiblerini (aralarındaki uzaklık farkından dolayı) güçlükle görebilirler. Nitekim gündüz doğu veya batı ufkunda ışıklı kalan parlak yıldızı, aradaki mesafe uzaklığından dolayı dikkatle bakanlar seçebilirler."

Sahabîler:

— Ya Rasulellah (s.a.s.), o yüksek köşkler, Peygamberlerin mevzilleri midir? Başkaları oralara erişemez mi? diye sordular.

Rasulullah (s.a.s.):

"Evet, o köşkler, peygamberlerin köşkleridir. Fakat (Allah, başkalarına da ihsan edebilir.) Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim (o başkaları) öyle erlerdir ki, onlar, Allah’a iman ve Rasulleri (hakkıyla) tasdik etmişlerdir." buyurdu. (36)

Rabbimiz Allah, kendisine ve Rasulü (s.a.s.)'e itaat edilmesini, dolayısıyla muvahhid mü’minlerden Allah ve Rasulü’ne itaat eden Ulu’l-emr’e itaat edilmesini emreder... Herhangi bir anlaşmazlıkta, o meselenin hükmünün Allah ve Rasulü’ne döndürülmesini buyurur... Bu hareketi, ancak gerçekten iman edenler, Allah’a ve ahirete şüphesiz  inananların yapacağını beyan eder... Elbette bu, en hayırlı ve sonuç itibariyle en güzeldir... (37)

Rabbimiz Allah, rahmete kavuşturulmanın sebenini şöyle beyan buyurur:

"Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve peygamber’e itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz." (38)

Ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'i, her şeyden,hatta canlarından daha çok seven, iman eden ve itaatte bulunan muvahhid mü’min müslümanlar, Rabbleri Allah’a şu dilekte bulunuyorlar:

"Rabbimiz, biz, indirdiğine inandık ve Rasule uyduk. Böylece bizi şahidlerle beraber yaz." (39)

Bu, böyledir!..

 

 

 

 

 

 

(7)

 

RASULULLAH (S.A.S.)'İN İZİNDE

 

 

 

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle demiş:

Rasulullah (s.a.s.), bir iş yaptı da, o hususta ruhsat verdi. (Bir takım insanlar, Rasulullah’ın yapıp da ruhsat verdiği o iş, kendisine hasdır zannedip) o işi yapmaktan çekindiler.

Onların bu çekinmesi, Rasulullah’a ulaşınca, Allah’a hamdettikten sonra:

"Bir takım topluluklara ne oluyor ki, onlar, benim yapmakta olduğum bir şeyi yapmaktan çekiniyorlar! Allah’a yemin edirim ki ben, onların Allah'ı en çok bilenleri ve Allah’dan en çok korkanıyım!" buyurdu. (1)

Bu hadisin imam Müslim (rh.a.)'in kaydındaki lafızları şöyledir:

"Bir takım adamlara ne oluyor ki, benim ruhsat verdiğim bir iş kulaklarına varıyor da ondan hoşlanmıyorlar ve çekiniyorlar....."

İmam Müslim (rh.a.), diğer bir rivayeti ise şöyledir:

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bir işe ruhsat verdi de, bazı insanlar ondan çekindi. Bu, Rasulullah (s.a.s.)'in kulağına geldi. Ve kızdı. O derece ki, gadab yüzünden belli oldu. Sonra şöyle buyurdu:

"Bazı kavimlere ne oluyor ki, bana ruhsat verilen şeyden yüz çeviriyorlar! Vallahi ben, onların Allah'ı en iyi bileni ve O’ndan en çok korkanıyım." (2)

Hadisin rivayetlerine dikkat edilecek olunursa şu hakikatin ortaya çıkmış olduğu görülecektir:

Rasulullah (s.a.s.)'e Rabbimiz Allah, ruhsat vermiş, O da, bu verilen ruhsat gereği hâl ve harekette bulunup gereğini yapmış, örnek olarak nasıl yapılacağını göstermiş ve ümmetinin aynısını yapması için ruhsat vermiştir... Hâl böyle iken ve böyle olması gerekli iken, Ashab-ı Kiram’dan bazı mü’min müslümanlar, Allah’a yakınlık ve takva konusunda kendilerince azimet kabul ettikleri ameller işlemeye karar vermişler... Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), onların bu iyi niyetlerinden kaynaklanan kararlarının doğru olmadığını, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in verdiği ruhsat ile amel etmenin, bu ruhsat sınırlarını aşmamanın en iyi, en hayırlı olduğunu beyan etmiş, hatta onların verilen ruhsat ile amel etmeyişlerine kızmıştır... Çünkü, insanlar içinde yalnız ve yalnız Allah'ı en iyi bilen ve O’ndan en çok korkan, yani gereği üzere takva sahibi olan Rasulullah (s.a.s.)'dir... Tevhid, Rasulullah (s.a.s.)'in anladığıdır... İman, O’nun beyan ettiğini kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmektir... Takva ise, O’nun yaptıkları gibi davranmaktır... O’nun yapmadıklarını yapmak, O’nun yaptığını azımsamak ve nefsini zora koşmak, ne Tevhidi iyi anlamanın göstergesidir, ne de müttaki olmanın gereğidir... Aslı itibariyle böyle davranmak, bir sapmadan başka bir şey değildir... Çünkü böyle bir tavır, Allah’a kul olma konusunda ve Allah'ın rızasını kazanma konusunda Rasulullah (s.a.s.)'den daha çok ibadet etmek ve  O’nu geçmek iddiasını taşır... Bu iddia, hiç bir zaman isbat edilemez, her zaman ve her mekânda sonucu bomboş olan çürük bir görüştür... Haddini aşmaktan başka bir şey değildir... Bu aşırılık, helâk olmanın sebebidir... Bundan dolayı, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), yapılan aşırılığa kızmış, yapanları uyarmış ve onlara ortayolu tavsiye etmiştir...

Yeri gelmiş iken bu konuda şu iki hadis-i şerifi hatırlatmak hayır olur... Rasulullah (s.a.s.)'in bu tavsiye ve emirleri hiç bir vakit unutulmamalıdır...

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdular:

"Taşkınlar (haddini aşanlar), helâk olmuştur."

Bunu, üç defa söyledi. (3)

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Akabe Sabahı bineğinin üzerinde bana:

"Gel, benim için taş topla." buyurdu.

Ben de topladım. Onları, eline koyunca (Elindeki bir tanesini göstererek):

"İşte böylelerini topla! Dinde aşırılıktan sakınınız. Çünkü sizden öncekiler, dinde kendilerini zorlayarak aşırılığa gittikleri için helâk olmuşlardır." buyurdu. (4)

Allah'ın velisi,yani dostu olmak, Rasulullah (s.a.s.) gibi inanmak ve inancının gereği olan salih ameli O’nun gibi işlemeye çalışmakla gerçekleşir... Evliyaullah, Rasulullah'ın izinde gidenlerdir... Rasulullah (s.a.s.)'in ayağını kaldırdığı yere, peşi sıra gidenlerin ayak basması ve O’nu, o hassasiyetle izlenmesi, kurtuluşun vazgeçilmez ilkesidir... Bu konudaki noksanlık geri kalmak, ziyade ise ileri gitmek demektir... Her iki hâl,  yani ifrat ve tefrit hâli  İs-lâm’da hoş karşılanmamış, Allah'ın dinine uygun olan ve Allah'ın razı olduğu hâl, ortayolu dengeli tutma hâlidir... Bu razı etme ve razı olma hâli de, ancak önder  Rasulullah (s.a.s.)'e tabi olmak, O’nu çok dikkatli bir şekilde izlemekle gerçekleşir... Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti’ni işleyen, yani hayatını, O’nun hayatı gibi düzenleyenler O’ndandır... Rasulullah (s.a.s.)'in sevdiği, ümmetinden olarak kabul ettiği kişiler, O’nun Sünneti’ni gereği şekilde yaşayan muvahhid mü’min müslümanlardır...

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

Üç kişi, Rasulullah (s.a.s.)'in kadınların evlerine geldi de, Rasulullah'ın ibadetinden soruyorlardı. Bunlara Rasulullah'ın ibadeti haber verilince kendileri bu ibadeti azımsadılar ve:

— Biz nerede, Rasulullah (s.a.s.) nerede? Muhakkak Allah, Rasulü’nün geçmiş olan ve gelecekte işlemesi muhtemel bulunan bütün günahlarını mağfiret etmiştir, dediler.

İçlerinden biri:

— Bana gelince ben, geceleri daima namaz kılacağım, dedi.

Diğeri de:

— Ben, her zaman oruç tutacağım ve oruçsuz olmayacağım, dedi.

Üçüncüsü de:

— Ben de, kadınlardan ayrı yaşayacağım, hiç evlenmeyeceğim, dedi.

Onlar, bu sözleri söylerken Rasulullah (s.a.s.), onların yanına çıkageldi de:

"Sizler, şöyle şöyle söyleyen kimseler misiniz? Dikkat edin! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin, Allah’dan en çok korkanınız ve en çok takvalı olanınız bulunmaktayım. Bununla beraber ben, oruç tutarım, oruçsuz bulunurum. Nafile namaz kılarım (gecenin bir kısmında) uyurum. Kadınlarla da evlenirim. (İşte benim  Sünnetim, hayat yolum budur.) Her kim benim sünnetimden (hayat yolumdan) yüz çevirirse o, benden değildir." buyurdu. (5)

Kelime-i Şehadetin birinci kısmı, yani "Eşhedu enlâ ilahe illallah", yegâne Rabbimiz Allah'ı, Rububiyet ve Uluhiyet yönüyle Tevhid etmektir... Kelime-i Şehadetin ikinci kısmı, yani "Eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Rasuluhü." yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in Allah'ın kulu ve en son Nebîsi, en son Rasulü olduğunu tasdik etmek demek olduğu gibi, Allah’ın emirlerin